29 Nisan 2011

Nohut ya da ideal aşık...

Şöyle derler; "Ne edersen onu bulursun." Bir kaç gün önce Psikopati ile yaptığımız konuşma bu lafın doğruluğunu bana bir kez daha gösterdi. Çünkü canım Psikopati'm beni kedisi Nohut'la baş göz etmeye kalktı. Ben de çocukken kuzenim E.'nin kediyle nikahını kıymış olduğum için onun ahını almış olduğumu böylece anlamış bulundum.

Ben 10,  E. 5 yaşındayken ve benim canım fena halde sıkılıyorken, elimde de oyuncak olarak sadece E. ve bir kedi varken yapılacak en eğlenceli şey onları evlendirmek gibi gelmişti. Kediyi bir tabak yoğurt biraz ekmekle ikna ettikten sonra E.'yi herhangi bir rüşvet vermeden ikna etmem zor olmadı. Zira E. herşeyin olası olduğuna inanacak bir yaştaydı. İki sandalye, pencerelerden birinden aşırılmış bir tül perde, kediye babamın dolabından bir kravat ile tüm sahne tamamdı. Kediyi sandalyeye oturttum. O önündeki yoğurt ve ekmeği yerken yanındaki sandalyede oturan E. pek bir heyecanlıydı. Büyüdüğünde ne olacağını soranlara gelin diye cevap veren bir çocuk için pek erken ulaşılmış bir hayaldi ne de olsa şu içinde bulunduğu sahne. Duvağını çekiştirip duruyordu. Elinde bir demet çiçekle kediye dönüp "sen artık benim kocamsın" diyordu. Bıyıklarına yoğurt bulaşmış kedi ise hiç oralı olmuyor ona biraz daha yoğurt verir miyiz umuduyla yalanıp duruyordu. Nikahı kıydım. Kediye gelini öpebilirsin dedim ama kedi artık ona yoğurt vermeyeceğimizden emin olmuş olmalı ki ardına bakmadan kaçtı gitti. E. ağlamaya başladı. Ne de olsa nikah kıyılır kıyılmaz kocası tarafından terkedilmiş bir gelindi o. E. sonraki günlerde kediyi eve dönmeye ikna etmeye çalıştıysa da sadece ona yiyecek verdiği zamanlar başarılı oldu. Kedi her seferinde onu terketti.

Geçen gün Psikopati ile konuşurken ona "insan aşık olmalı o zaman herşey bir pembe tülle örtülür böylece bütün bu saçmalıklar dayanılır hale gelir" dedim. O da anında kollarını sıvayıp beni biri ile tanıştırmak istediğini söyledi ve sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti.

Psikopati- Aykedim seni biriyle tanıştıracağım ama bir sorun var.
Ben- Neymiş o sorun.
Psikopati- Biraz asabi ve biraz da şişko
Ben- Şişko ve asabilere bayılırım. Bu bir sorun değil.
Psikopati- Eh o zaman oldu bu iş. Akşam gelip seni isteyelim
Ben-Tamam harika. akşam bekliyorum.
Psikopati-Ah söylemeyi unuttum. Bir sorun daha var. Bu biraz daha büyük bir sorun.
Ben-Nedir acep?
Psikopati- Şişman, asabi ve bir de kuyruğu var.
Ben- İşte bir adamda aradığım üç özellik. Şişman asabi ve kuyruklu. Mükemmel
Psikopati- Tamam kesin oldu bu iş.
Ben- Adı nedir bu asabi arakadaşın?
Psikopati-Nohut tabi ki :)

İşte yıllar ama yıllar sonra Psikopati kuzenimin intikamını benden böyle almış oldu. Psikopati ile biraz daha sohbet ettik. Ona dedim ki seni gerçekten kızkardeşim gibi seviyorum. O da şöyle nefis bir laf etti; "İnsan galiba doğuştan getirdiklerini değil de kendi seçtiklerini daha çok benimsiyor." Ne güzel ne doğru bir cümle...

27 Nisan 2011

kırk bir

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...

Bugün güzel birşey olsun...


fotoğraf: Life

25 Nisan 2011

Kumlar...

Biliyor musun bizim gibileri, sizlerin tutup toprağa bastırması gerekir bazen. Öyle ya biz şiirlerin, sözcüklerin kanatlarına tutunup olmadık rüyaların peşine takılırız. Oysa sizler her daim gerçeğin sağlam toprağındasınızdır. Göğe bakmayı bile zaman kaybı sayarsınız sizler biz ise hep toprakta hep toprakta nasıl yaşanır merak ederiz.

Gözlerine bakarken bunu düşünüyordum. Uykulu uykulu bakıyordun ve ben deli gibi merak ediyordum sırf yüzeyini görebildiğim bu ruhun derininde ne var. Ama sen ısrarla gözlerime bakmayı reddediyordun. Ve ben benden neden bu kadar saklandığını anlayamıyordum.

Saçma sapan konuşuyorduk gün içinde. Ne kadar yakın dursak da bir türlü yakın olamıyorduk. Aramızda hep bir soru işareti duruyordu. Ve biz o soru işaretini yok etmek bir yana günden güne büyütüyorduk. Hiç kimse birbirini anlamıyordu galiba. Ya da hiç kimse birbirinin yüzüne gerçekten bakmıyordu. Ben her gün karar veriyordum bu kez sözcüklerine saplanıp kalmak yerine gözlerinin içine bakacağıma ama her gün sözcüklerinin içinde gizemli büyülü birşeylerin peşine düşüyordum. Sense beni hep ama hep yanlış anlıyordun. Çünkü hiç bir zaman sana asıl söylemek istediğim şeyleri söyleyemiyordum. Ağzımdan hep saçma sapan kontrol edemediğim sözcükler çıkıyordu. Senin sesinin tatlı tınısına akıl dışı bir hırçınlıkla karşılık veriyordum. Ve bir de utanmadan güzel birşey olsun diye hayaller kuruyordum.

Ne biliyor musun? Ben senin karşında hiç bir zaman kendim olamıyordum. Neden diye sorma. İnsanın birinin yanında elleri titriyorsa, sözcükleri birbirine dolanıyorsa ve kalbi gümbürdüyorsa nasıl kendisi olabilir? İşte bu yüzden sevgilim sanıyorum sen ve ben hep bu kadar yakın ama hep bu kadar uzak olmaya mahkum edildik. Hani diyorum ki bu sersem Leyla'ya aramıza yaydığım onca kumu aşıp ulaşmayı başarırsan işte bu Leyla o zaman işte o zaman sözcüklerinin düğümlerini açacak... Ve yeniden kendisi olacak. Aşkın kumlarından yeniden yaratılacak. Ve inan bana sevgilim o kumlar ancak aşkla birbirine tutunacak...

Fotoğraf: Life

24 Nisan 2011

çanta asla sadece çanta değildir!

T. ile alışveriş yapmak gerçek anlamda bir kabustur. Çünkü T. kadınların aldıkları şeylerin % 98'nin gereksiz ve işe yaramaz şeyler olduğunu, geri kalan % 2'lik gerekli bölümünde mantık dışı seçimlerle gerekli olmaktan çıkarıldığını düşünür. Geçen haftasonu aramızda şöyle bir diyalog geçti.
-Benim çanta almam gerek.
-Neden? Çantan var ya?
-Ama bu çanta siyah, açık renk bir çanta almam gerek.
-Siyah olunca ne oluyor ki?
-Yahu bahar geldi, açık renk çanta iyi olur.
-Mevsim renklerine göre mi bu iş?
-Sana bunu açıklamak istemiyorum, rica ederim düş yakamdan bak orada ilginç şeyler var git onlara bak.
-Yine bavul gibi bir çanta alacaksın değil mi?
-Büyük ihtimal.
-İyi ama sen çok ufak tefeksin bavul gibi çanta çok tuhaf olur.
-Of offff of o kadar bavul olanını almayacağım ama küçük çantaya eşyalarım sığmıyor.
-Yahu ne taşıyorsunuz bu kadar bilmem ki. Bizim cüzdan, telefon haricinde eşyamız yokken sizin neyiniz var bu kadar. Açsana şu çantayı.
-Buyur bak bakalım neyimiz varmış.
-Cüzdan, telefon, mendil, ruj, anahtarlık, ıslak mendil, parfüm, defter, kalem, kitap, güneş gözlüğü, tokalar ve tokalar, el kremi, sakız vs. Şu gizli gözü de açsana.
-Açamam kusura bakma.
-Anlaşıldı anlaşıldı.

Biraz önce gazetedeki şu haberi okurken aklıma geldi T. ile yaptığımız konuşma. "Erkekler için kadın çantası büyük bir gizem taşır. Fransız sosyolog Adam Sage'a göre içinde hayat, geçmiş ve gelecek var." diye başlıyor haber. Gerçekten de erkekler için büyük bir gizem taşıyor kadın çantası. Biz onların ceplerinde ne var merak etmezken onlar neden bu kadar merak ediyorlar acaba? Biraz zorlasalar tahmin edebilirler aslında. Tamam kabul bazı kadınların çantalarının içini kendilerini paralasalar da tahmin edemezler. Mesela çantalarında aseton (artık nasıl bir acil gerekliliği varsa) taşıyanlar tanıyorum. Bir kaç renk ten çorap taşıyanlardan aile albümünü yanında gezdirenlere kadar değişik kadınlar mevcut. Hatta çok sevdiği birinden hediye diye saçma sapan bir bibloyu çantasından çıkarmayan o ağırlığı sokak sokak taşıyan süper akıllı bir arkadaşım bile oldu. Bu arada bir sır daha eğer bir kadının çantasında çok ama çok acaip birşey bulursanız onda bir anlam aramanızı tavsiye etmem büyük ihtimal o şey onun şanslı eşyasıdır. Bu kurumuş bir yapraktan, kalp şeklinde bir çakıl taşına, sevdiği adamla yediği yemekte masadan yürüttüğü çatala, hatta tavuğun lades kemiğine kadar herşey olabilir.

Fransız sosyolog Adam Sage kadın çantaları ile ilgili bir kitap yazmış. Şöyle diyor sosyoloğumuz: " Kadınlar çantalarında aslında hayatlarını taşır! Sorumluluklarını, geçmişlerini, geleceklerini, önlemlerini almadan çıkmazlar kapıdan. 75 kadınla söyleşi yaptıktan sonra kitabı ‘Le Sac’ı (çanta) tamamlayan Sage, kadınların çantalarına ‘bebekleriymiş gibi’ baktıkları yorumunu yapıyor. Daha da ileri gidiyor; “Onlara nasıl baktıklarına dikkat edin. Bir aşk ve gurur duygusu olduğunu göreceksiniz…”

Geçmiş ve geleceği çantamızda taşıdığımız doğru. Fotoğraflar taşıyoruz mesela geçmişe dair, anı eşyalar ya da. Hatta bazılarımız günlüklerini bile çantasında taşıyor. Geleceği de taşıyoruz bu da doğru. Mesela pedler. Bir süprizle karşılaşabiliriz diye onlar hep çantamızdadır. Yara bandı taşır bazıları benim gibi. Eğer kendini yaralamada, elini kolunu kesmede, çizmede benim gibi sınır taşımıyorsa yara bandı olmazsa olmazdır. Ağrı kesiciler de öyle. Ben çok zorda kalmadığım sürece ilaç içmememe rağmen yine de yanımda taşırım. Ama genellikle bu ağrıkesicileri "ah çok başım ağrıyor bir ilaç var mı?" diye soran sinirli öfkeli arkadaşlarım yutar. Kısaca çanta aynı zamanda bir ilkyardım çantasıdır.

Çantaya aşk ve gururla bakmak... Evet eğer görür görmez aşık olduğunuz bir çanta almışsanız bu doğru. Ama eğer hiç hoşlanmadığınız bir çanta ile dolaşıyorsanız o zaman çantanıza kölenize bakar gibi bakmanız kaçınılmaz. "Seni sevmiyorum ama eşyalarımı taşı" hissi ile insan nasıl aşk ve gururla bakar o çantaya. Sayın baylar bunu anlamanızı beklemiyorum elbette. Çanta çantadır diyorsunuzdur muhtemelen. Eşyanı taşıdıktan sonra ne önemi var. Hayır efendim çanta çanta değildir. Çanta içinde neredeyse hayatını taşıdığın birşeydir. Senin bir organındır. Beyninin bir bölümünü yansıtan bir ayndadır. Ama çanta asla sadece çanta değildir.

HABER : Radikal
FOTOĞRAF: Pursepage

19 Nisan 2011

Kuşlar- MİM

Ds' ve Yalnızyakamoz mimlemişler beni. Mimin konusu şöyle: Su an kendi ruh halinizi anlatan, bir ezginin melodisiyle ya da bir siirin satirlariyla ya da bir veciz sözle ya da bir resimle aktariniz. Seçim sizin, hangisini istiyorsaniz.

Tam olarak yukarıdaki fotoğrafta görülen kadın gibiyim şu anda. Kafamın içinde iki tane kuş, biri kara biri ak. Biri birşey diyor diğeri başka birşey. Ama her ikisi de neyin ne olduğunu bilemiyor. Birşeyler uydurup duruyorlar. Ben de onlara İvan Karamazov'un bir cümlesi ile karşılık veriyorum: "Dünyanın böyle kurulmasının nedenini herkesin birden bire anlayacağı anda ben de orada olmak istiyorum." O nedenle kapayın çenenizi ve uçun başımdan. Zira ne siz ne de ben bütün bu saçmalıklara mantıklı bir açıklama getiremeyiz. Nokta.

Fotoğraf: Life 

18 Nisan 2011

insanları sevmeli miyiz?

Gün çok garip. Böyle dediğimde herkes havadan olduğunu söylüyor. Ama bence sebep bu değil. Sanki herşey durmuş da insanlar bu duruşa karşı koymak için zorla otomatik hareket ediyormuş gibiler. Gün bundan garip.

Bense çok yoğun bir sıvının içinde yüzüyormuş gibiyim. İçimde hızlı hareket etme duygusu var fakat nedense acaip şekilde ağırım. Etrafa baka baka böyle olmuş olabilirim. Ne de olsa hepimizin içinde bulunduğu yere uyum sağlama güdüsü var.

Uyum sağlamaktan söz etmişken dün alışveriş merkezinde T.'ye şöyle dedim; "Babam her zaman derdi ki; İnsan kendini geliştirdikçe etrafına saygılı olmayı öğrenir. Ve bunu öğrendikçe de mutsuz olur. Çünkü saygı gösteren saygı bekler. Dahası bunun olabilecek en normal şey olduğunu düşünür. Ama ne yazık ki öyle değildir." Bu sözü dün defalarca tekrar ettim. Ve birden T.'ye dönüp "kimse kusura bakmasın ama ben tüm insanları sevmiyorum. İnsan görünümlü öküzleri hiç ama hiç sevmiyorum." T. şaşırdı. "Şöyle bir on, on beş dakika insanları izle" dedim. Önce lavaboların bulunduğu koridordaki kapıda durmuş zebellah gibi bir adamın kolları ile yaptığı jimnastik hareketlerini ve oradan çıkmaya ve girmeye çalışan insanların kafalarını korumak için eğilip bükülmelerini gösterdim. Sonra bir kaç serserinin dayandığı duvardan, gelen geçen genç kızları saçma sapan bakış ve sözlerle tacizlerini gösterdim. Geçiş yerlerinde durup sohbet eden kadınları adamları bir de... Daha sonra bir mağazaya girdik ve orada elimizdeki elbiseyi çekip alan kızların olacağını söyledim T.'ye. "Bir elbise al eline" dedim. Çok geçmeden kadının biri T.'nin elinden elbiseyi parçalarcasına çekip aldı. "Nereden bildin?" dedi T. "Bunlardan çok var. Her mağazada rastlarsın. Yeter ki eline güzel bir elbise ya da bluz al" dedim. Sonra "mağaza çalışanlarına dikkat et" dedim. Gömleklere baktık. O karmakarışık giysi yığının içinden bir gömlek buldu T. Etrafına onca bakınmasına rağmen tek bir mağaza çalışanı gelip yardım etmedi. Sonra T. kasaya gittiğinde elindeki gömleği alıp kendi kodlarını yazdılar. Zira prim alacaklar. T. tepki gösterdi. "Bana yardım etmediniz şimdi de bundan prim mi alacaksınız?" dedi. Kız mahcup gülümsedi. "Ama çok kalabalık" dedi. T. "ben sizin kimseyle ilgilendiğinizi görmedim, deminden beri bakıyorum ortada dolaşıyorsunuz." dedi. Kız birşey diyemeden uzaklaştı. Mağazadan çıktık. "Haklıymışsın" dedi T. "İnan bana dedim insanları sevmek istiyorum ama bunları sevemiyorum. Bu bencilliği, bu işinibilirliği sevemem ben." T. boynunu büktü. "Baban haklıymış" dedi. "Biz de bu insanlar kadar saygısız olsak belki bütün bu davranışları normal karşılar bu kadar öfkelenmezdik." "Boşver" dedim "öyle olacağımıza öfkeden deliye dönelim daha iyi." T. "bence alışveriş merkezine gitmeyelim" dedi. "Belki o zaman sinirlenmeyiz." "Keşke alışverişmerkezi ile sınırlı kalsalar" dedim "ama bunlardan her yerde var." 

Fotoğraf: Life

13 Nisan 2011

saçma

Bana herşey saçma sapan geliyor dediğimde beni depresyonda sanıyorlar. Hayır depresyonda falan değilim. Sadece çok çalışıyorum ve hiçbir şeye vakit bulamıyorum. Vakit bulduğumda da yorgunluktan ölüyor olduğum için hiçbir şey yapamıyorum. Depresyonda değilim demiştim ya depresyona girmeye bile vaktim yok ki depresyonda olayım.

Sabah kalk. Havanın nasıl olacağını bir türlü kestireme ne giyeceğine bir türlü karar vereme ve geç kal. Gün içinde hiç kafanı kaldırama ve kafanı kaldırdığında da bin tane sorunla uğraş. Arkadaşlarının doğumgünlerini kaçır, sohbetleri kaçır, filmleri kaçır, kitap elinde günlerce sürünsün, birşeyler yazmak iste ama hayatın tek noktaya işe odaklandığı için boş kağıda bak dur, işi ve işe dair problemleri düşünmekten gün be gün hayal gücünün ortadan yok olduğunu farket. Hiçbir şeye konsantre olama, dinlediklerini algılayama, okuduklarını hiç algılayama, otomatiğe bağlandığını korkarak gör, kaçıp gitmeyi hayal et...

Vallahi herşey bana saçma sapan geliyor. Ya da benim hayatıma sadece saçmalıklar doluyor. Hayatım kremasız bir kek gibi, yedikçe boğazımda kalıyor... 

Fotoğraf: Life

11 Nisan 2011

dilek...


Dışarıda yağmur var ama ben etrafta bir dilek ağacı olduğunu bilsem koşa koşa gidip bir kurdele bağlayacağım oraya. Gülme, bazen insan kendini çok çaresiz hissettiğinde, birşeyin olmasından ya da olmamasından korktuğunda akla hayale gelmeyecek saçma sapan şeyler yapabilir. Ağaçlara dilek bağlayabilir mesela. Gülme, ciddiyim, herkes yapabilir bunu. En akılcı görünenimiz bile bazen çaresizlikten ne yapacağımızı şaşırırız. Aslında belki de birbirimiz için hep iyilik dileseydik ya da birbirimizin gözlerinden çaresizliğini okuyup içimizden onun iyi olması için bir dilek tutsaydık pek çoğumuz çaresiz hissetmezdik kendimizi. Madem insan insanın zehri, o halde devası da olabilir pekala. Peki kalbimizin aydınlık yanı karanlık yanı kadar güçlü mü? İşte bu bir sorun. Bu ciddi bir sorun...

Fotoğraf: Life

10 Nisan 2011

gri bir gök altında...

Duymaya layık olmayan kulaklara tatlı sözler söyledim. Belki o sözlerden sonra pişman olmuştum lakin artık değilim. Söz o kişi onu hak ettiği için söylenmiş değildir çünkü. Söz coşan kalbimize engel olamadığımız için söylenmiştir. Bunu biraz geç anladım.

Pişmanlık beraberinde küskünlüğü getirir, bunu o zamanlar bilmiyordum. Ve küskünlük kalbin coşmasının önünde bir tıkaç... Bu yüzden ne insanlara, ne hayata ne de kendime küsüyorum şimdi. Öyle ya insan coşan bir kalbe sahip değilse nasıl yaşar?

Hata yapıyoruz. Başkalarının değmezliği yüzünden kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz. Onların da kendilerine göre sebepleri vardır kimbilir, hiç düşünmüyoruz. Hiç ama hiç bilemeyiz belki o sebepleri, kişilerin nasıl bu hale geldiklerini ama "vardır bir sebebi" deyip omuz silkmeyi beceremiyoruz. Ne kadar da benciliz ve ne kadar kendi tarafımızdan bakıyoruz. Tuhaf, insan hiç ama hiç bilemediği sebepler yüzünden nasıl vazgeçebilir kendinden? Başkasına küsüp nasıl içinde var olan herşeyi çöpe atabilir? Gurur, dostum, aslına bakarsan körlük sebebi. Olup biteni, insanların duygularını ve hatta gerçeği göremeyişimizin tek sebebi. Bir anda yakıp yıkmayı, silip atmayı hep ona borçluyuz. Aferin bize, hepimize.

Dışarıda gri bir gökyüzü var. Odada tek başımayım. Göğe baka baka bunlar geçti aklımdan. Birine söylemek istedim. Söylemektense uçup gitmesindense yaz dedim kendi kendime. Yaz ki hep hatırlayasın. Hatırla ki sakin kalasın, kalbinin coşmasına engel olan ne varsa çıkarıp atasın, anlayasın ya da en azından anlayamaya çalışasın... Yaz dedim kendi kendime yaz...

Fotoğraf: Life

08 Nisan 2011

Cuma mektupları

"Hiç yüreğim yok artık yalanlara" dedim az önce birine. Ve kendimi çok ama çok yorgun hissettiğimi farkettim. Biliyor musun artık iyi niyet, dürüstlük gibi kelimelere inanmıyorum ben. Kimileri bana "öfkeyle kalkan zararla oturur sen de çok öfkelisin" diyor. Ben öfkeliyim bunu kabul ediyorum. Ama şu da var ki artık insanları iyi tanıyorum. Kimin ne zaman, ne niyetle davrandığını biliyorum. "Tek bir cümleden yargısız infazlar yapıyorsun" diyorlar bir de. İyi de bugüne kadar hiç yanılmadım ki! Bu elbette yanılmayacağım anlamına gelmiyor. Hatta tam aksine biri çıksın da beni yanıltsın istiyorum. Ama ne yazık ki en farklı görünen bile diğerinin tıpatıp aynısı. Bu hiç değişmiyor. Çok acaiptir, ısrar ve inatla bir gün yanılacağıma ve yanıldığım için çok ama çok mutlu olacağıma da inanıyorum.

Bu ara herkesten uzak durur oldum. Uzaklık iyi bazen. Boşuna çaba sarfetmekten, bir kez daha yanıldığını farketmekten, insanların bıkmadan usanmadan yalan üstüne yalan söylediğini görmekten, tüm iyi niyetli sözlerini haince, gaddarca ve acımasızca kirlettiğini görmekten çok daha iyi. Evet, uzaklık iyi bazen. Kendi kendine olmak, uzun zaman hiç konuşmadan durmak, kimseyi özlememek ve kimseyi düşünmemek, hatta kendini bile... Çok iyi. Daha da ötesi dinlendirici...

Tüm bunları söyleyen biri olarak kendimi berbat hissetmem gerek değil mi? Ama öyle hissetmiyorum. İki seçenek mevcut, ya artık bütün bu olup bitene karşı demir gibi bir kalbe sahibim ya da kaygan bir umursamazlığa. Hangisi olursa olsun ikisi de iyi. Çünkü her ikisi de devam edebilmemi sağlıyor. Kayıp olan hiçbir şey artık boşluk yaratmıyor bende. Çünkü o boşluk kendi kendimle doluyor.

Fotoğraf: Life

05 Nisan 2011

Rüyalarım olmasa...

Dün gece bir rüya gördüm. Saatime bakıp yanımdaki kişiye 15 dakika sonra evet tam 15 dakika sonra öleceğimi söylüyordum. İşin acaip yanı hiç korkmuyordum. Sanki bir yolculuğa çıkacakmış gibi rahattım. Sabah uyandığımda ya doğruysa dedim. Saate baktım 07.10. Dakikaları saydım. 07.26 olduğunda rahatladım.

Abuk sabuk rüyalar görürüm ben. Çok sevdiğim biri ölür mesela onu fil mezarlığına gömerler. Ve çok acaiptir ki fil mezarlığı benim odamın dış duvarına bitişik, çok eski biraz da korkunç bir yerdir. Ya da çok eski yüzyıllara ait bir insan kalabalığının içinde şaşkın şaşkın dolaşırken, o insan kalabalığının ortasındaki saçı sakalı birbirine girmiş ihtiyar elindeki aynayı kalabalığa gösterir ve şöyle der: "Birazdan güneş bulutların arasından çıkacak ve bu aynada yansıyacak. Işık kimin yüzüne gelirse seçilen odur." Ama o ihtiyar gizemini korumak için ışığın o insanı neden seçtiğini bir türlü açıklamaz. Ve güneş bulutların arasından çıkar aynada doğruca yüzüme yansır. Diğer insanların şaşkın bakışları altında öylece kalakalırım. Ben yani seçilen kişi Tanrılara kurban edilecek olan mıyımdır yoksa o topluluğun kutsal kişisi mi? Bunu öğrenemeden rüya biter. Merak içinde uyanırım.

Bugün Z.'ye rüyamı anlatırken, o da çok rüya gördüğünü fakat o gün içerisinde neyi yoğun bir biçimde düşündüyse onu rüyasında gördüğünü söyledi. Benimkiler öyle değil dedim. Nereden geldiğini bilmediğim şeyler görüyorum ben. Mesela fil mezarlığını neden düşüneyim ki? Okuduklarım ya da izlediklerim arasından sızmış olabileceğini söyledi Z. Belki dedim. Belki de değil. Belki bunlar ne olduklarını bilmediğim sembollerdir.

Başka biri geldi o sırada. Neden söz ettiğimizi sordu. Rüyalardan dedim. O hiç rüya görmediğini söyledi. Görse bile paramparça görüntülermiş bunlar. Doğal olarak hiçbirini anımsamıyormuş. T. aklıma geldi. Bir gün bana kabus görmeye bayıldığını söylemişti. Şu sıkıcı hayatında en azından kabuslar heyecan vericiymiş. Bir gün cehennemi görüyor başka bir gün şeytan ordusu tarafından kovalanıyordu. Çok acaipti onun kabusları. Ben çok fazla kabus görmüyordum. Gördüğüm kabuslar genelde sevdiğim birilerinin ölümleri ile ilgili oluyordu ki benim için kabus kelimesinin tam anlamı buydu.

Kardeşim ve ben sık sık rüyamızda birbirimizin öldüğünü görüyoruz. Bazen o beni arıyor iyi olup olmadığımı korkuyla soruyor iyi olduğuma dair yemin üzerine yemin ettiriyor. Bazen de tam tersi oluyor ve her iki telefonda birbirimizi çok sevdiğimizi, kendimize dikkat etmemizi söyleyerek bitiyor.

Rüyalar çok acaip. Ama çok keyifliler. Belki biraz kurcalanırlarsa insana kendisi hakkında bilmediği şeyleri bile söyleyebilirler. Kimi rüyalarınızı anlatmayın der. Kimi rüyalarınızı kötüye yoracak kişilere anlatmayın der. Ben genelde olmasını istemediğim rüyaları anlatırım. Olmasını istediklerimi ise kendime saklarım. Kendime sakladıklarımın çoğu zaman gerçekleştiğini gördüm. Bu yüzden size öleceğimi gördüğüm rüyayı anlattım. Çünkü henüz ölmek istemiyorum...

Fotoğraf: Life

02 Nisan 2011

saç meselesi

Çocukken bir film izlemiştim. Bir adam ve yaşlı annesi (emin değilim, uyduruyor da olabilirim) uzun saçlı kızları buluyor ve onları öldürüp saçlarını alıyorlardı. O zamanlar uzun olan saçlarımı boynuma değmesin, yüzümü gıdıklamasın diye uyurken yastığın üzerinden aşırıp geriye atmaktan korkar hale gelmiştim. Sanki yatağın altından o korkunç adamla annesi çıkacak kafa derimle birlikte saçlarımı alıp götürecekler ve beni orada kendi yatağımda ölüme terk edeceklerdi. Saçma sapan kabuslarla dolu pek çok gece geçirdim o film yüzünden. Kendi kendime eğer gelirlerse saçlarımı onlara seve seve vereceğimi lütfen ama lütfen bir saç için beni öldürmemelerini söylemeyi planlıyordum. Çocukken insan ne aptal oluyor. Hayalgücünü mutluluktan çok kabuslar tetikliyor.

Az önce yurda kaçak sokulmak istenen (bu lafa bayılıyorum "yurda kaçak sokulmak istenen"  kaçakçılık haberlerinin değişmez kalıbı) 80 kg ağırlığında 370 bağ insan saçı hakkında haberi okurken çocukluk kabusumu yeniden hatırlayıverdim. Gümrük muhafaza memurları Ö.M. adlı kişinin hal ve tavırlarından şüphelenip bavullarında arama yapmışlar. Lie to Me dizisindeki bir sahne aklıma geldi. Doktor Cal Lightman Ria Torres'i bir havaalanında keşfeder. Ria birşeyler saklayan insanların hal ve hareketlerini okuyabilme yeteneğine sahiptir. Anlaşılan bizim gümrük muhafaza memurları içinde de bir Ria Torres var. Bu iyi birşey.

Ö.M'ye ait 3 bavulda, boyları 50 cm ile 1 metre arasında değişen 80 kg ağırlığında, 370 bağ işlenmemiş insan saçı bulunmuş. Muhtemelen peruk falan yapılması için satacaktı bunları. Şimdi düşünüyorum da biz kadınların süsü püsü yüzünden ne korkunç şeyler oluyor. Mesela kürk giyince daha güzel olurum sanan bazı beyinsizler için yüzlerce hayvan korkunç bir biçimde öldürülüyor. Yok yılan derisi ayakkabı yok timsah derisi çanta aman cildimiz kırışmasın diye kullanılan kremlerde binlerce hayvan üzerinde yapılan deneyler. Şimdi de kimbilir açlık ya da parasızlıktan saçlarını satan kadınlar. Bir başka kadının omuzlarına inen ve onlara kendilerini güzel hissettirecek olan saçların bedeli bir parça ekmek biraz süt ya da başka şeyler almak için saçları kısacık kesilmiş ve belki kendileri için çok önemli bir şeyden mahrum kalmış birilerinin acısı. Bu adil değil. Sinr bozucu ve bir insan olarak utanç verici. Şimdi birileri diyebilir ki "ama en azından karınları saçları sayesinde doymuş. Saç bu yeniden uzar." Evet bir bakıma doğru. Ama çok yanlış giden bir sistem var ve bizler de bu süsle püsle abuk sabuk güzel olma derdiyle herşeyin iyice çamura batmasında rol almış olmuyor muyuz? Ne derseniz deyin "ben yapmasam da bunlar olacak" diye düşünün ama inanın bana küçük şeylerle biz de bazı şeyleri onaylamış oluyoruz. Sırf kendimizi güzel hissedelim diye pek çok pislik üzerimize bulaşıyor. Bu "kendimizi bırakalım berbat görünelim" demek değil. Ama belki biraz daha özenli olabiliriz. Mesela aldığımız ürünlerde seçtiğimiz markaların çevre duyarlılığı olup olmadığını kontrol edebiliriz. Bir düşünün eğer büyük bir çoğunluk verilen bu zarara tepki duyarsa bu insanlar bunu yapmaya cesaret edebilirler mi? Güzelliğinizin kendini savunamayan bir hayvanın kanıyla boyanmasına gönlünüz razı mı mesela?

Konu nereden nereye geldi. Güzel olmak tüm kadınların isteği bunu inkar edemem. Ve bu kötü birşey de değil. Kim istemez güzel görünmeyi ve yine kim istemez etrafındaki insanların güzel görünmesini. Bir kere hepimiz hoş görünen herşeye karşı coşkuyla bakarız. Bu hepimizin hayatını güzelleştirir. Ama ben diyorum ki sadece güzel olmayı değil aynı zamanda o güzelliği kirletecek hiçbir şeye bulaşmadan kimsenin kanının akmasına yol açmadan, kimse üzerinde korkunç şeyler uygulamadan ve kimsenin gözünden yaş akmasına sebep olmadan başaralım.

Fotoğraf: delinetciler
Haber: sabah