28 Mart 2011

sen...

Sen bilmiyorsun ama ben ne zaman seni düşünsem birşeyler patlıyor gökyüzünde. Kocaman bir gülümseme gibi diziliyor yıldızlar ve ay aşkla parıldıyor. İşte bu yüzden sevgilim ben seninle aynı göğe bakmaktan sonsuz bir haz duyuyorum.

Sen bilmiyorsun ama ben ne zaman ağlamaklı olsam gözlerimin önüne geliyorsun. Karanlığa dayanamadığın anda pencereden güneşin sızması gibi birşey bu. Geceden kör olmuş gözlerine günün dolması gibi birşey. Ve inan bana sevgilim dünyada var olmuş ve olabilecek en güzel şeylerden birşey.

Ve ben ne zaman anlamını kaybetsem hayatın sevgilim sen bir yerden ses veriyorsun. Sonra o güzel gülümseyişinle tüm gözeneklerimden içime doluyorsun. Aşkla inandırıyorsun beni hayata yeniden ve vallahi sevgilim sonsuza dek yaşamak arzusu uyandırıyorsun içimde.

Fotoğraf: Life

27 Mart 2011

dünya daha iyi bir yer olabilir

Buralara bahar geldi. Çok özlenen birinin dönüşü gibi. Ilık ve yorgun kollarla nasıl sararsanız onu tıpkı ben de öyle sarıp sarmaladım. Gök mavi olunca, ağaçlar çiçek açınca, insan "ben de böyle olabilirim" diye düşünmekten kendini alamıyor. Belki de bu yüzden bahar gelince insanlar daha da güzelleşiyor. Yeni bir insan olabileceğine dair umut insanların yanaklarını pembeleştiriyor, gözlerine ışıklar dolduruyor. Siz de insanlara bakınca bunu görüyor musunuz?

İnsan sanıyor ki bu gök altında artık can yakıcı şeyler olmayacak. Kimse ölmeyecek örneğin, toprak kana boyanmayacak. Zalim, bir sabah göğe bakıp "ben ne yapıyorum, nasıl kıyıyorum?" diye düşünecek sanıyor. Öyle ya böyle bir dünyada, bunca güzellik içinde nasıl kötü olunur ki? Sen bunları dillendirdiğinde şöyle diyecek birileri oysa: "Ne de romantik bir sersemsin. Dünyanın düzeni bu?" Sen ona sitemli gözlerle bakacaksın. "Dünyanın düzeni bu değil aslında" demek isteyeceksin "Romantikler artık azınlıkta olduğu için bu böyle" demek isteyeceksin. Ama susacaksın. Bileceksin ki asla kimseyi ama kimseyi ikna edemeyeceksin. Kimse ikna olmadığı için de kimse bunlara karşı çıkmayacak. Herkes kabul etmeyi aklın yolu sanacak. Aklın yolu da bir olduğuna göre diyecekler dünya böyle gelmiş böyle gider. Ama böyle gitmeyeceğini bir türlü anlamayacaklar. Daha çok kan, daha çok ceset, daha çok acı olacağını göremeyecekler. Onlar pazar sabahı keyifle kahvelerini yudumlarken bir yerlerin cayır cayır yandığını, birilerinin suçsuz yere cezalandırıldığını, suçlu olan başka birilerinin de dünyanın bir köşesinde kendine bir cennet kurduğunu unutacaklar. Gazeteleri kelimesi kelimesine okuyup katlayıp bir kenara koyacaklar. Sonra da unutacaklar. Ama içten içe bilecekler ki dünyanın neresinde olursa olsun kadın ya da erkek, çocuk ya da ihtiyar birinin kanı aktığında biri ağladığında aynı gök altında yaşayan hepimizin üzerine yağacak o kan ve gözyaşı damlaları. Sonra sebepsiz yere sıkılınca içleri kendi kendilerinden bilecekler bunu. Ve başkalarının acısından aldığımız payın volkan gibi patlayıp hücrelerimize dağıldığından bihaber atmaya çalışacaklar sıkıntılarını.

Bütün bunlar söylendiğinde ya da yazıldığında "iyi ama ne yapalım?" diyecekler. İyi ama ne yapalım? Bunu hiç birimiz bilemeyeceğiz. Çünkü kocaman kafalı adamların o kocaman kafaları içinde yazılmış korkunç kaderlerimiz üzerinde bir kelime değil bir hece bile hükmümüz olmadığını bilerek el kavuşturup oturup beklemekten gayrısının elimizden gelmediğini söyleyecekler. Gözlerini kulaklarını kaparlarsa eğer en azından kendi minik yaşamlarını güzelleştirebileceklerine inanacaklar. Bahçelerine çiçek ekecekler, alışverişe çıkacaklar, televizyonda renkli dünyaların içinde kaybolacaklar. Çaresiz bedenlerine küçük bir dünya cenneti yaratmak için geçecek ömürleri. Ve o ömür hiç bir zaman huzur bulamayacak.

Belki de başkalarının acısını kendi kalbinde hissetmekten bu kadar korkmamakla başlamak gerekiyordur işe. Belki o acıyı taşıyabilirsek eğer o acıdan kurtulmak için, o acıdan kurtarmak için birşeyler de yapabiliriz. Kaçmak yerine cesurca dikilmek gerekiyordur burada. Belki tek başımıza durduğumuzu sanırken birden ne kalabalık olduğumuzu hatırlamak gerekiyordur. "Dünya daha güzel bir yer olabilir"e olan inancımızı yitirdiğimiz içindir belki tüm bunlar. Belki yeniden inanırsak harekete geçebileceğimizi unutmuşuzdur da o yüzden cehennemdir buralar.

Belki de ilk adım şudur. Gözlerini ve kulaklarını tıkamaktan vazgeçmek. Kendi bencil cennetini yaratmaya çalışmaktan utanıp cehenneme adım atmak. O cehennemden çıkarabildiğince insanı çıkarmak. Bir çocuğu okutmak mesela, bir yaşlının elinden tutmak, birine simit almak ya da aklınıza gelen bütün bu küçük şeyler. Evet ben bir romantiğim. Bunu biliyorum. Ama siz de biliniz ki dünya daha iyi bir yer olabilir.

20 Mart 2011

kalk gidelim...

Bak sana ne diyeceğim, gel seninle ne var ne yoksa geçmişte bırakıp kaçalım. Evet birbirimizi tanımıyoruz. Ne olmuş yani? Kim birbirini tanıyor ki? Herkes palavradan gömlekler biçiyor karşısındakine sonra da tanıyorum sanıyor. Şimdi kafanı kaldır bak. Kocan mı karın mı annen mi baban mı kardeşin mi arkadaşın mı kim varsa ona dikkatle bak. İnan bana O bir okyanussa sen bir damlasını tanıyorsun onun. Umutsuz çaba yani tanımaya çalışmak. Ha şu da var bir adamın ya da kadının tüm tepkilerini tahmin edebiliyorsan, o adam ya da kadın seni bir gün olsun şaşırtmamışsa hep zekice laflar ediyorsa ya da her daim sersemin tekiyse otur bir düşün ne denli gerçek olabileceğini. Şu dünyada ne sabit ki o bunca sene sabit kalabilmiş olsun. Kusura bakma ve kızma ama ancak bir şarlatan hep aynı çizgide yürüyor numarası yapar ve bunun adına da istikrar gibi salak bir isim koyar.

Bir düşün kaç saniyede nasıl değişiyoruz. Bir dakika öncesinin meleğinin, bir dakika sonrasının şeytanı olmayacağının garantisi nerede? Başına ne geldiği ile ilgili bütün bunlar. Eğer başına kayda değer birşey gelmediyse ufak tefek değişikliklerle devam edersin. Ama illa ki değişirsin. Ama ya başına büyük şeyler gelirse? İşte o zaman gör bak bakalım sen seni tanıyabiliyor musun? Şu ışıltılı derinin altında ne yatıyor biliyor musun? Bilemezsin. İnsanın içinde uyuyan bir canavar hep var bence. Dedim ya bu başımıza ne geldiği ile ilgili. Birşey olur. Bammm. Ve canavar uyanır sahneye çıkar. Şov başlar. Sen sanıyor musun ki hapishaneler korkunç adamlarla kadınlarla dolu. Onlar da belki bir zaman alelade insanlardı. İşte bu yüzden yan komşunun bir adam öldürdüğünü öğrendiğinde "aaaaa normal bir adama benziyor" diye tepki veriyorsun. Bak şu kadına. Zamanın birinde bir adamı öldürmüş. Kısa saçları, uzun çiçekli eteği ile şimdi kapı önünü süpürüyor. Çocuklarından biri askere gitmiş. Bir hayal et belki yıllar önce o çocuk annesinin dizlerinde masal dinliyordu. Sonra birşey oldu kadın oldu mu sana katil. Ne oldu komşular şaşırdı, annesi babası kardeşleri şaşırdı. Sebebi öğrenince belki de şaşkınlıkları geçmiştir. Bilemiyorum.

Ne diyordum. Evet kaçmalıyız. Nereye dersen bilemiyorum derim zira her yer cehennem. İnsan kopan kıyametten kaçabilir mi? Bu kıyamet içinde saçma sapan mutluluklarla nereye kadar kandırabilir kendini? Bizi aşk kurtarır desek o da hikaye. Sen aşka inanırken karşındaki adamın aşkın A'sını duymamış olması bile mümkün. Sen en iyisi unut söylediklerimi. Ama eğer bir gün canına tak ederse senin de kıyamete şahit olmaktan bıkarsan ve dahası güzel, sessiz bir yer bulursan kıyametin uğramayı unuttuğu haber ver. Zira çantam hep kapı önünde.

19 Mart 2011

hırsız kim?

Sanıyorum 3. sınıftaydım. Yani 10 yaşında. Sınıf öğretmenim harika biriydi. Yüzündeki o sert ifadeye rağmen önceliği bizim iyi birer çocuk olarak yetişmemizi sağlamaktı. Bunu nasıl yapıyordu bilmem ama o küçük yaşımıza rağmen bunu hissedebiliyorduk. Okumayı bunca sevmemde payı büyüktür. Hatta bu kadar meraklı oluşumda sürekli "neden ve nasıl" diye soruşumun temelini o atmıştır. Kısaca şanslı bir çocuktum.

Günlerden bir gün ne için olduğunu anımsamıyorum ama para toplanması gerektiğini söyledi. Ertesi gün hepimiz anne babamızdan aldığımız paraları öğretmene verdik. O da paraları sayıp bir zarfın içine koydu ve sınıftaki dolabın bir gözüne yerleştirdi. Şimdi düşününce o parayı oraya koyması çok saçma geliyor ama böyle yaptı. Tenefüs sonrasında paranın orada olmadığını gören öğretmen hepimizi tek tek sorgulamaya başladı. Utanç vericiydi. Çocuklardan biri parayı almıştı ona göre. Ceplerimizi boşalttık. Şekerler, sakızlar, kısacık kurşun kalemler, bozuk paralar, ucu tırtıklanmış silgiler sıraların üzerine yayıldı. Çocuklardan birinin üzerinden bir tomar para çıktı yalnızca. Öğretmen çocuğa dik dik bakmaya başladı. Çocuk ağlaya ağlaya bu parayı babasının ona verdiğini, birine götürmesi gerektiğini, okuldan sonra parayı sahibine teslim edeceğini söylüyordu. Paralara baktım. İçlerinde benim getirdiğim ortasından siyah bir bantla yapıştırılmış para duruyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Eğer öğretmene söylesem çocuk sağlam bir dayak yiyecekti söylemesem hırsızlığa göz yumacaktım. Ne yapacağımı bilemeden öylece duruyordum. Çocuk ağlıyordu öğretmen onu sıkıştırıyordu. Aslında öğretmen de biliyordu ya çocuğun itiraf etmesini istiyordu sanırım. Öğretmen bize dönüp "içinizde getirdiği parayı tanıyan var mı?" dedi. Donup kalmıştım. Kulağımda annemin lafı "hırsızlık çok kötü birşeydir" bir yanda salya sümük ağlayan utançtan yerin dibine geçmiş bir çocuk. Öğretmen "eğer biliyor da söylemiyorsanız siz de suçlu olursunuz, bunun hırsız olmaktan bir farkı olmaz" dedi. Hırsız olmak istemiyordum. Söyledim. Söyledim ama o çocuktan bin kat daha fazla utandım. Bizden birini, bir öğrenciyi, otoriteye öğretmene ihbar etmiştim. Aklımın içinden o çocuğun o paraya ihtiyacı olup olmadığı geçiyordu. Neden aldığını sorup duruyordum kendi kendime. Öğretmen parayı aldı, çocuğu kenara çekti ve onunla duyamadığımız birşeyler konuştu. Çocuk bize dönüp özür diledi ve yerine oturdu. Çocuğa bakamıyordum. Utanıyordum. Hala hatırladıkça utanırım nedense.

Bugün şu haberi okuyunca aklıma geldi bu hikaye. Olay Şahinbey İlçesi Aliye Ömer Battal İlköğretim Okulu’nda geçiyor. Çocuklar kalemlerinin ve silgilerinin sürekli kaybolmasından yakınıyor öğretmenlerine. "Akıllı" öğretmenleri de hemen "sizce kim hırsız olabilir?" diye bir anket yapıyor ve çocuklar şüphelendikleri kişinin adını bir kağıda yazıp öğretmene veriyorlar. Ne şahane bir yöntem! Sonuçta sırf haylaz oldukları için şüphe toplayan iki çocuğun isimleri ön plana çıkıyor. Öğretmen çocuklara “Arkadaşlarınız sizin hırsızlık yaptığınızı düşünüyor” diyor. Çocuklardan biri sinir krizi geçiyor ve tedavi edilmek üzere bir hastaneye kaldırılıyor. Bütün bunlar iddia elbette. Ve dilerim iddia olmaktan öteye gitmesin. Zira bir öğretmenin bu şekilde davranışı insanın tüylerini ürpertiyor. Bir öğretmenin hırsızı bulmak, hırsızlığın kötü birşey olduğunu öğrencilerine öğretmek amacıyla yaptığı bir eylemin sonuçlarını düşünememesi akıl dışı geliyor. Eğer bu iddia doğruysa öğretmen çocuklara önyargıyı, kanıtsız suçlamayı öğretmiş olmayacak mı? Hem bu çocukların kağıda yazdıklarına nasıl güvenecek bu öğretmen? Çocuk bu, Ali saçını çekti diye Ali'nin ismini yazabilir kağıda. Nasıl bir mantıkla yapılır ki bu iş? O kadar çocuğun içinde saatler geçiren biri nasıl olur da çocukların neler yapabileceğini kestiremez? O kadar kalem ve silginin ortadan kaybolmuş olması pekala bir oyun bile olabilir. Okulun duvarındaki bir oyuktan çıkabilir onlarca kalem ve silgi. Bir çocuk o kadar kalem ve silgi ile ne yapar ki? Bunun yerine hırsızlıkla ve sonuçlarıyla ilgili hikayeler okusaydı, onları kalplerinden yakalasaydı daha iyi sonuç almaz mıydı acaba? Ben olsam büyük ihtimal önce bu yolu denerdim. Çünkü çocuklar sanıldığı kadar aptal değildir. Belki hikayeler sonuç verirdi ve bir sabah tüm kalem ve silgiler öğretmen masasının üzerinde belirirdi. Belki bundan sonra hiç hırsızlık olmazdı. Belki biri kurtarılırdı hem de hiç zarar görmeden.

Gazetenin haberine göre bütün bunlar bir iddia. Ve dilerim iddiadan öte değildir.

Haber: Habertürk
Fotoğraf: Life

15 Mart 2011

izin kağıdı

İnsanın bazen davranışları kontrolden çıkabilir. Çok sevdiği birini hiç de istemediği halde görmezden gelebilir. Aslında onu koruyordur kendi aklınca. Hayatında ters giden birşeylerin acısını ondan çıkarmamak için bilinçli olarak uzak duruyordur. Ve ona şunu demek istiyordur; "Seni çok seviyorum ve böyle berbat hissederken birini hırpalama eğiliminde isem eğer muhtemel ki bu sen olursun. Çünkü seni gerçekten çok seviyorum." Ama ne yazık ki o çok sevilen bu uzaklığın sebebini asla bilemez. Sanır ki karşısında dengesi yitik bir mahluk var. Bir gün aşkla bakan gözleri diğer gün kör olmuş gibi... İnsan bir başkasının ruhuna sarınmadan onu anlayabilir mi oysa?

Ben bugün kimse ile tek kelime konuşmak istemiyorum. Ancak tanımadıklarımla "merhaba" "iyi günler" kıvamında üstünkörü laflar ediyorum. O bile fazla geliyor. Ben bugün bir köşede büzülüp kalmak istiyorum. İnsansız, güneşsiz ve hatta kendimsiz... Sessizlikte merhem bulurum sanıyorum. Oysa biliyorum yanılıyorum. Belki hiç merhem istemiyorum. Belki kendime ceza veriyorum. Bilemiyorum. Ama ben bugün dilsiz olmak istiyorum. Dudaklarım hiç aralanmasın, kimseye zorla gülümsemek zorunda kalmayayım, kimse bana bakmasın ve hatta görünmez olayım istiyorum. İnsan bazen izin alabilmeli hayattan. "Ben bugün yaşamamayı seçiyorum ulan" diyebilmeli. "Beni yok farzedin kardeşim, kimse bugün varlığımı anımsamasın, kimse beni sormasın" diyebilmeli. Ama yok böyle bir şansımız. Hatta izin dilekçesi yazabileceğimiz görünür bir makam bile yok. Ayaklarımızı sürüye sürüye, ruhumuzu sarkmış bir şal gibi ardımızdan sürükleye sürükleye yaşamaktan başka şansımız yok böyle günlerde. "Gece olsun da o battaniyenin altında yok olup gideyim, yeni gün doğunca iyileşeyim" demekten başka bir seçeneğimiz yok.

Oysa şimdi kaçıp gitmek vardı. Güneşte yatan tembel bir kedi gibi gamsız ve kedersiz gözlerini kırpıştırarak oturmak vardı mavi gök altında. Tek bir gün olsun, bir tek güncük olsun herşeyi unutmak vardı. Ama insan hayattan izin alamıyor ki...

Fotoğraf: life

13 Mart 2011

ya seninle ya sensiz...

Yazmayı unutmuş gibiyim. Ya da bir rüyanın içinden çıkıp gelmiş gibi. Ne zaman hayatın içine fazlasıyla dalsam o an kelimeler bir yerlerde yitip gidiyor. Ve ne zaman hayattan kaçar olsam, tahammül edemesem gerçekliğe, dünyada beni kendine çeken birşey kalmasa o zaman tıpkı uçurumdan düşen birinin tutunduğu bir dala tutunur gibi tutunuyorum kelimelere.

Bu ara hiçbir yerden düşmüyorum. Ama kelimeleri özledim. Onlarla oynamayı, onlara bakıp aklımın içinde karmakarışık olmuş düşünceleri derli toplu görebilmeyi, dünyada var olmasını istediğim ama ne yazık ki olamayan şeyleri varmış gibi yeniden düzenlemeyi...

Yazmaktan nasıl bunca uzaklaştıysam okumaya da bir o kadar uzaklaştım. Neden? Hayatı tam göbeğinde yaşıyor olduğum için mi? Çemberin dışında durmaktan vazgeçip ve o çemberi içinde değil hep dışında durulması gereken birşey görmeyi bıraktığım için mi? Artık daha cesur olduğum için mi? Daha kolay kabullenmeyi becerebildiğimden mi? Ölümlere ve aşka aynı şekilde kucak açmayı becerebildiğimden mi? Kapıların kapanmasına ağlamaktan vazgeçip yeni bir kapı açılacağından adım gibi emin oluşundan mı?

Bir denge lazım insana. Ya hayat ya hayal dememek lazım. Hayattan sıkıldığında edebiyata sığınmamak, hayatı özlediğinde edebiyatı bir kenarda unutmamak lazım. "Edebiyatın hayattan alınan bir intikam olduğu" fikrinden vazgeçmek lazım ilkin. Edebiyatın hayatın eksiğini tamamlayan şahane bir topluluk olduğunu benimsemek lazım sonra. Bir denge lazım insana. Çünkü ne hayat edebiyatsız oluyor, ne de sen hayatın içinde olmadığında edebiyatın bir anlamı...

Fotoğraf: Life

07 Mart 2011

kusabilme ihtimali...

Ne zaman yüzünde midesi bulanıyormuş gibi dolaşan bir adam ya da kadın görsem tutup alnından öpesim geliyor. Bütün bu pisliğin içinde yaşayıp da bu kokuya alışmamış olduğunu düşünüp seviniyorum. Diyorum ki bu adamlar ya da kadınlar mide bulantılarının durması için birşeyler yapacaktır. Öyle ya insan başı ağrıdığında geçsin diye ağrıkesicilerden bol şekerli birşeyler içmeye kadar pek çok yolu dener. Neden midesi bulananlar da bu bulantıyla devam etsinler ki hayatlarına? "Dünya böyle yapacak birşey yok" diyenlerin üzerlerine kusarlar belki de. Hatta daha iyisi cepleri dolu olup da "o mekan senin bu mekan benim gezelim dolaşalım, hayatın tadını çıkarılım"cıların suratlarının tam ortasına kusuverirler. O pahalı ayakkabıların içine içine, bir inşaat işçisinin kazandığının iki katı değerinde olan timsah derisi çantanın içine ya da... Ağız dolusu yalanlar söyleyenlerin, kafalarının içinde beyin yerine bir boşluk taşıyanların, gözümüze baka baka bizi aptal yerine koyanların, onur ve şerefin sadece iki kelime olduğunu sananların parıltılı elbiselerine... İşte bu yüzden yüzünde midesi bulanıyormuş gibi dolaşan adam ve kadınları gördükçe tutup alınlarından öpesim geliyor. Ben onların kusma ihtimallerinin var olmasına bile seviniyorum... 

fotoğraf: Life

02 Mart 2011

bloguma dokunma!

aman ne iyi yaptınız!

Geçen defa blogumu açtığımda "erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısını gördüğümde öfkeden deliye dönmüştüm. Bu sabah ise bu yazıyı görünce gayet soğukkanlı bir biçimde dns ayarlarımı değiştirdim ve bloga girdim. Sonra mı? Sonra  "demokratiiiiiiik topluuuuum" diye nutuklar atan birileri var mı diye gazetelere baktım.

Fotoğraf: Life