29 Eylül 2010

zamana, yağmura, çürümeye ve yapraklara dair...

Bilgisayarın ekranına boş boş bakarken birden dijital saatin 10.44'den 10.45'e geçtiğini gördüm. Nedenini bilmem ama ürpertti beni. Bu aralar ölüm fikri ile pek bir haşır neşir olmama yordum önce sonra vazgeçtim. Zira ölmekten korktuğum falan yok. Biri ölmekten korkmuyorsa yaşamaktan mı korkuyor demektir? Mümkün. Zira hergün kulağınıza çalınan haberlere bakarsanız kötülük daha fazla. İnsan ne ilginç bir varlık. Bunca olup bitene rağmen hala umutlu, hala mutluluk peşinde. Aksi olsa yaşayabilir miydi ki? Dua ediyor insan, dilekler diliyor, fallara bakıyor, rüyalarını hayra yoruyor. Neden? Bir parçacık umut olsa onu günlerce, aylarca idare eder çünkü. Hayata, geleceğe dair bir parçacık umut nelere kaadir akıl işi değil.

Sadece umut değil elbet bizi ayakta tutan. Bir de inat var ki o daha da güçlü. Bir amaca yoğunlaşıp onu mutlaka elde etmek için uğraşan bir adamın inadını düşünün. sımsıkı tutunur yaşamaya. tırnaklarını geçirir hayatın derisine. Öyle bir inattır onunkisi. Tek sorun amaca ulaştıktan sonra yeni bir amaç edinip edinemeyeceğidir ki eğer yeni bir amaç edinmezse hayatının anlamının kabolduğunu, görevini tamamladığını düşünür ve sıradan bir insandan çok daha mutsuz olur.

Mutluluk demişken dün akşam kendi kendimi "evet mutluyum" derken yakaladım. Ne düşündüm öncesinde, neyi sorguluyordum bilmem ama kızdım. Çünkü mutluluğun sorgulanmaya başladığı anda püf diye söndüğüne inanırım ben. Hem neyi sorgulayacaksın ki? Yaşa git, mutlu zamanlarında olacak, acı çektiğin zamanların da. Toplamı hayat. Saçma sapan sorularla yorma beynini. Hem mutlu muyum sorusu bencilce bir sorudur. Ve insan bencillikten arınmalı. Haksız mıyım?

Evet zaman akıp gidiyor. Geçen dakikaları saymanın bir anlamı yok. Geçiyor gidiyor işte. Üzerinden akıp giden yağmur gibi. O yağmurun altında iki seçeneğin var: Ya yağmurda ıslanan çürüyen birşey olursun ya da o yağmurun damlalarından beslenen, büyüyen, kök salan, meyve veren, gölgesinde birilerini koruyan biri. Dakikaları boşver bunun için. Neyi seçtin ona bak sen.

Resim: Jacob Hendrik Pierneef

27 Eylül 2010

Kor...

İnsanın ayak parmaklarında bu hafif üşümüşlük duygusunu hissetmesi güzel. Hele bunca sıcaktan sonra özlediğin birine kavuşmak gibi birşey bu. Balkonda (balkona küçük bir bahçede diyebiliriz aslında)  bir yapraklara, bir gökyüzüne, bir sokağa, bir ayak parmaklarıma bakarak oturuyorum akşamları. İçimde hep ince bir sızı. Gülümsüyorum. Onu hep komik şeyler anlatırken hatırlıyorum. Başka türlüsü elimden gelmiyor. O hep böyle şeyler mi anlatırdı yoksa ben onu böyle mi anımsamak istiyorum, bilmiyorum. Kaldı ki bir önemi de yok zaten. Onu böyle gülümseyerek hatırladığımı görüyorsa eğer seviniyordur diye düşünüyorum. Bu kendi ölümü bile olsa suratımızın asıklığına, üzüntümüze, keyifsizliğimize dayanamazdı ki o.

Böyle yaşamaya alışmalıyım diyorum. Bir kor düşüyor ilk zaman insanın içine. Sonra o korla yaşamayı öğreniyorsun. Zaman onun sönmesini sağlamıyor. Zamanın tek yaptığı o korla yaşamaya alıştırmak seni. Biraz fazla gülsen mesela, göğsün hafif hafif sarsılsa kor kıpırdanıp hatırlatıyor kendini. Alışıyorsun buna da. Alışmaktan başka çaren olmadığı için alışıyorsun en çok da.

Merak ettiğim o koru sevip sevemeyeceğim. Onu, onun ruhundan bana bir armağan olarak kabul etsem sever miyim? Ya da beni değiştiren, büyüten, gerçek anlamda yetişkin biri haline getiren o parçayı elim, kolum, kulağım, gözüm gibi kabul edebilir miyim? Kalbin bir parçası belki de... Hiç sönmeyen bir ateşin olduğu tek parçası. Bana herkesin ve herşeyin gideceğini, hiçbir şeyin sonsuz olmadığını, bütün bu kopmalara hazırlıklı olmamı anımsatan bir parça.

Sahi, onu kendi parçam sayabilecek miyim bir zaman? Onunla yaşamaya, onu sevmeye alışabilecek miyim sahi?

Resim: Denis Ichitovkin

22 Eylül 2010

olsun...

Olsun. Çok sıcakmış havalar, yağmur vallahi de billahi de yağmazmış. Böyle yakar yakar kavururmuş bizi güneş. Hayat da ona benzermiş biraz, yakar yakar kavururmuş herkesi. Sonra kimse seni anlamazmış. Anlasalar bile yarım yamalakmış. Ve sen de öyleymişsin. Yarım yamalak kalırmışsın hep. Eksikmişsin ya. Olsun. Çoğu, sabaha derin derin iç çekerek uyanırmış. Onların kahırla verdiği nefesler karışırmış havaya. Senin sebepsiz sandığın sıkıntılar bu havayı içine çekmendenmiş. Ama geçermiş hepsi. Geçer bitermiş. Çünkü geçmek zorundaymış. Yaşamak için başka yolun yokmuş ne de olsa. Bir rüya olduğunu varsayarmışsın hayatın mesela. Unutulur gidermiş. Aklında neyin kalacağına iyi karar vermekteymiş sorun. Mesela bütün yaz yanıp kavrulmuş topraklara düşen bir kaç damla yağmuru, toprağın kokusunu, bir adamın yüzündeki gülümsemeyi, bir kadının omzuna dokunan elini, kıkırdayan şu kızın kaygısızlığını, o utangaç çocuğun kızarıveren yüzünü hatırlarmışsın durup durup. Ama ille de bir anlık o bakışı. Herşey geçip gidermiş sonra. Herşey...

Resim: Jeff Hein

21 Eylül 2010

isimler, insanlar ve hayvanlar üzerine...

T. yıllar önce sokakta bir köpek bulmuş ve onu eve getirmişti. İddia ediyorum ki bu köpek dünyadaki en güzel şeylerden biriydi. Pamuk pamuk patileri, meraklı gözleri, yumuşacık tüyleri ile hayvanlardan günahı kadar hoşlanmayan birini bile kendine aşık edebilirdi. T. köpeğe muhittin adını koydu ve kıyamet koptu. Aman efendim köpeğe insan adı konulur muymuş, ya adı muhittin olan biri eve misafir olarak gelirse buna çok bozulmaz mıymış falan filan. Muhittin'e alternatif olarak Jo'yu önerenler oldu. T. Jo'nun da bir insan ismi olduğunu, şu halde bu ismi neden önerdikleri sordu. Aldığı cevap müthişti; Jo bir "gavur" ismiydi ve onların isimlerini koymak uygundu. Zaten onlar da kendi isimlerini koyuyorlardı evde besledikleri hayvanlara. T. Muhittin isminde diretti ama bu ismi beğenmeyenler Muhittin'e Jo demekte ısrar ettiler. 

Geçen gün T. ile Muhittin'i anarken, insanların onun adına bunca tepki vermelerinin sebebini konuştuk. T.'ye "mesela" dedim "bir köpeğe, kediye ya da herhangi bir hayvana ismini vermeleri seni rahatsız eder mi?" T. güldü. "Aslan ya da kaplan olursa neden etsin?" Dalga geçiyordu. Güldüm. "Eşek olursa?" Kahkahayı patlattı: "Tabiki rahatsız etmez. Nesinden rahatsız olacağım ki bunun? Tam aksine çok komik bulurum bir eşekle aynı ismi taşımayı." Aynı soruyu bana sordu. Kesinlikle rahatsız etmezdi beni. Öyle ya annemin tavuklarından birine ben kendi adımı vermiştim. Annemin bir eşeği, keçisi ya da ineği olsa ve benim ismimi taşısa ne olurdu ki? 

Bir süre sessiz kaldık. T. önündeki bulmacaya eğildi ben de ağaçları izledim. "Aslında" dedim "insanlar çoğu şeye düşünmeden tepki veriyorlar. Düşünseler ne kadar saçmaladıklarını farkedecekler ya neyse." T. konuyu nereye bağlayacağımı merak ettiğini söyledi.  "Şöyle ki; mesela seninle aynı ismi taşıyan katiller, tecavüzcüler, soyguncular var mıdır? Elbette vardır. Ama  onlara dair bir haberi okurken buna tepki vermezsin. Çünkü bu olabilirlik ölçüsündedir. Ama seninle aynı ismi taşıyan bir eşek görürsen çileden çıkarsın. Neden? çünkü o eşektir. Bir kuyruğu, dört bacağı vardır ve bir hayvandır. Hayvan kelimesi ise dilimizde, ne saçma ki, bir hakaret sözcüğüdür. Hatta insanlar bir hayvandan söz ederken nedense "çok affedersin" deme ihtiyacı duyarlar. Bir eşek seni neden rahatsız eder ki? O gariban yük taşır, seni sırtında taşır, dünyanın eziyetini çeker, yem vermezsen aç kalır, su vermezsen susuzluktan ölebilir bile. Şimdi bu zararsız canlı ile aynı ismi taşıyor olmanın ne zararı var?"

T. güldü; "Sen bu konuşmayı bana değil de köpeğimizin adını Muhittin koyduğumuzda bize tepki verenlere yap?"dedi."Birşey değişir mi sence" dedim "bütün bunları onlara söylesem." Başını hayır anlamında iki yana salladı. "İnsanların düşünmeden konuştuklarını söyledin az önce ki haklıydın. İşin acı yanı insanlar düşünmeden konuştukları gibi düşünmeden yaşıyor ve inançları nı oradan buradan duydukları şeyler üzerine inşa ediyorlar." Haklıydı. Ama şu vardı ki yanlış birşey görüyorsak doğru bildiğimizi söylemek zorundaydık. Değişsin ya da değişmesin en azından söylemeliydik. Susmak yanlış olana göz yummak demekti ki bunun da yanlış olan bir duvara bir taş  daha eklemekten farkı yoktu. Ama çoğumuz bıkıp usanıyorduk galiba bütün bu saçma sapan inançlardan, düşünme biçimlerinden, sözlerden ve yoruluyorduk. Tartışmaya girmemeyi tercih ediyor "ne halleri varsa görsünler" diyorduk. Bencillikti bu. Kendi rahatımız için başka insanları kendi hallerine bırakmanın adı başka ne olur ki? İlla ikna etmeye gerek yoktu onları. Zaten belki biz hatalıydık. Ama konuşmalı tartışmalı ve hem kendi aklımızda hem onların aklında pencereler açmalıydık. Bu insan olmanın en güzel yanlarından biri belki de olmazsa olmazıydı.

T. "keşke" dedi "bütün bunları o zaman düşünmüş olsaydık ve o insanlara söyleseydik." Keşke dedim.

Resim: Quint Buchholz

19 Eylül 2010

et kafa

Dedem insanların dikkat çekmek herşeyi yapabileceğine inanan bir adamdı. 15-20 yıl sonra akıllının birinin poposuna çan takıp öyle dolaşacağını ve bunun bir moda akımına dönüşeceğini ve sokakta çan seslerinden durulmayacağını iddia ederdi. Ama dedem bile Lady Gaga denilen acaip kişinin  yaptığı şeyi herhalde hayal edemezdi. 

Lady Gaga acaip kişisi MTV Müzik ödüllerine etten yapılmış bir elbise ile gelirken mutlaka biliyordu herkesin şaşkınlıktan dilini yutacağını. Ve herkesin onu konuşacağını, vejeteryanların ve hayvan hakları savunucularının kendisine saldıracağını, ödül törenine gelen bazı kişilerin yanına oturmak istemeyeceğini, bazılarının kokudan burunlarını tıkayacaklarını da elbette biliyordu. Ama görünen o ki onun için önemli olan tek şey vardı bu da: herkesin ondan söz ediyor olması. Nasıl söz edildiğinin çok da önemi yok.

Szi gördünüz mü veya gördüğünüzde ne hissettiniz bilmiyorum ama benim midem bulandı. Değil giymek çiğ ete dokunmak bile ürpertirken beni, kokusunu duymayı bırak düşünmek bile midemi kaldırırken onun o elbiseyi giymiş olmasını anlamak mümkün mü? Çoğu şeyi olabilir kabul ederken, hele insanların herşeyi yapabileceğine inanırken "bu kadarına da pes"ti doğrusu.

Bu kadar uç noktaya vardırdıysa herşeyi bundan sonra neler yapabilir bu kadın ya da kendisine onu örnek alanlar? Mesela bir insan kafaderisi yüzdürüp kendisine şapka yaptırtabilirler mi? Hayvanların kafalarını kürklerine yaka süsü yapan hasta kadınları nasıl artık garipsemiyorsak onu da bir süre sonra garipsemeyebilir miyiz? "Ama onlar hayvaaan?" diyenler olabilir. İyi ama onlar da canlı değil mi? Ve siz insan değil misiniz?

İnsanlar dünyada var olan herşey onların keyfi için varmış budalılığa ne zaman sahip oldular merak ediyorum. Spor için hayvan avlarlar, derilerini yüzüp kendilerine elbise dikerler, kafalarına vura vura öldürürür kürklerini alırlar, etten elbise giyer ödül törenlerine giderler...Ve hergün biraz daha unuturlar insanlıklarını.

14 Eylül 2010

memleketimden kalp manzaraları

Şunu bir düşün; tüm yollar tertemiz olsa, tek bir çöp bulamasan, insanlar kuyruklarda kavga etmese, hak hukuktan zerre şüphe duymasan, işler her zaman rayında gitse, sistem öyle bir kurulmuş olsa ki kimse mağdur olabileceğini aklına bile getirmese ve buna benzer akla hayale sığmayan şeyler olsa. Sana şunu garanti ederim ki; bu ülkede pek çok insan sıkıntıdan asar kendini. Neden biliyor musun? Hepimizin kanına işlemiş artık bütün bunlar. Mesela bizim için öfkelenecek birşey bulmak hiç zor değil. Aç gazeteyi ilk sayfadan başla okumaya sinir katsayın usul usul ya da gününe göre birden artar. Sonra şaşkına dönme konusunda da iyiyiz. Akla hayale gelmeyecek şeyler olur bu ülkede. Hem de ara sıra değil. Çoğu zaman.  Ve saçma sapan şeyler içinde komedi barındırır. Hatta komik olana öfke de yapışmıştır ucundan kıyısından.

Olup biten herşeyden, ülkeden, insanlardan nefret ediyorum sanırsın kimi zaman ama yanılırsın. Hatta işin tuhafı nedir bilir misin? Bütün olup bitene rağmen bir kaldırım kıyısında oturan mazlum amcayı gönülden seversin. Hatta o adamın kimliğinde bütün insanlarını seversin ülkenin. O saçma sapan haberlerden sıkılır bir belgesel bulursun kanallardan birinde yaylaları anlatan, hayran olursun. Ağaçlar altında bir nine oturuyordur, gidip dizine yatmak istersin. Gürültüsüyle patırtısıyla, delisiyle akıllısıyla seversin memleketini. O soğuk ülkelere bakar gıpta edersin lakin içini de bir sıkıntı sarar. Sen kaosun içinde yaşamaya alışıksındır çünkü durgun sular boğar seni, yüzemezsin. Böyledir bu ülkenin insanı olmak. Kalbini ikiye ayırır birine öfkeni diğerine sevgini koyarsın. Ve yine böyledir bu ülkenin insanı olmak; kalbindeki o iki duygu asla birbirinin içine sızdırmazsın.

Resim: Ayvazovski




07 Eylül 2010

zaman yolcusunun bileti

Günlerin ve saatlerin nasıl olup da elimden kayıp gittiği konusunda bir fikrim yok. Bu sanıldığının aksine kötü birşey değil. İnsanların zamanı "uzun ve sıkıcı" diye nitelediği düşünülürse iyi birşey. Ve bu zamanın içini doldurabilme becerisini geç de olsa edindiğimin bir işareti. 

İnsanın zamanı doldurabilme becerisine sahip olması illa ki şahane şeyler yapıyor olması ile ilgili değil bence. Bu daha çok içinde bulunduğu durumun farkında olması ile ilgili. Ve benim gibi bedeni bir yerde olup da aklı başka bir yerde olan biri için neredeyse imkansız birşey. Ve ne kötü ki bu beceri ancak kötü tecrübelerle ediniliyor. Biri ölüyor ve sen o kişinin bir önceki gece nelere kaygılandığını, siyah defterine nasıl hesap kitap yaptığını,  küçük şeylere öfkelenip günün hangi zamanlarını kendine zehir ettiğini düşünüyor ve aslında pek çok şeyin içinin boş, bomboş olduğunu farkediyorsun. Hayatın boyunca öğretmenin olmuş o kişinin giderken sana aslında hayatının en büyük dersini vermiş olduğunu gözlerin dolarak görüyorsun.

"Anı yaşa" söylene söylene içi boşalmış, ağızlara sakız olup çürümüş ve insanın midesini bulandırmaya başlamış bir laftır. Ama belki aslında "nasıl yaşamalı?" sorusunun da tek cevabıdır. Ben burada bu laf üzerine ahkam kesecek değilim. Çünkü bu sadece o çürümüş sakızın midenizi daha da çok bulandırmasına yarar ki amacım bu değil. Bir tek şey söyleyeceğim o da şu; bunu ancak bir kayıp yaşadığınızda ve o kaybın üzerine çıldıracak denli düşündüğünüzde, önce tüm herşey boş ve anlamsız geldiğinde, sonra böyle yaşayamayacağınıza karar verip tüm bu anlamsızlık içinden cımbızla güzel birşeyleri seçip ne kadar da güzel olduklarını bunca zaman farkedemediğinize şaştığınızda anlayacaksınız. Dileğim odur ki; bunu ciğerinize bir hançer saplanmadan anlayın. Ama biz insanlar akılsız ve nankörüzdür. Üzgünüm ama bu böyledir.

Şunu da söylemek isterim; "Hayatı kavradım, oldum ben artık" diye ortaya çıkmış değilim. Birşey olduğum falan yok. Sadece değiştim. Neye dönüştüm bilmiyorum ama değiştim. Henüz kendimi tartamıyorum. Tek bildiğim nerede, ne yapıyorsam onun içinde var olduğum. Ve nerede, kiminle, ne konuşuyorsam o kişinin yüzünü ve sözcüklerini içime kazıyacak kadar izlediğim. Ve artık öyle aman aman kaygılara düşmediğim, her zamankinden fazla "herşeyin olacağına varacağına" inandığım. Elimde bir bilet zamanın içinde ne zaman biteceğini bilmediğim ve de hiç ama hiç umursamadığın bir yolculuğa çıktım ben. Aslında yolculuğun ne olduğunun farkına vardım demeliyim. İşte hepsi bundan ibaret.

RESİM: Vincent Van Gogh