30 Haziran 2010

Liste

İnsan, bazen herşeyden nefret ettiğini sanıyor. Saçmalıyor elbette. Ben böyle zamanlar olduğunda, yani herşeyden nefret ettiğim yanılgısına kapıldığımda, hemen madde madde saymaya başlıyorum insanlarda sevdiğim şeyleri. Böylece kendimi, içimde duyduğum şeyin nefret olduğu yanılgısından kurtarıyorum. Sıkıntı, aynılık ya da bir kaç kişiye bakıp genelleme hatasına düşmüş olmak olduğunu biliyorum nefret sandığım şeyin. O yüzden hiç bir zaman aynı maddeleri olmayan bir listem var. Bir kez başlayınca ardının nasıl geleceğini bilmediğim, saydıkça ne çok şeyi seviyor olduğum ve işin ilginç tarafı sevdiğim bu şeylerin son zamanlarda ruhumun hangi tarafının ön tarafta olduğunun göstergesi olan bir liste bu.

Mesela şöyle birşey;

*Kalabalıklar içinde, sanki orada tek başınaymış gibi rahatlıkla, kimseye aldırmadan kitap okuyabilenleri

*Sabah uyandığında hemen kendine gelenleri,

*Hüznün hayatın bir parçası olduğunu bilip de sonuna kadar tadını çıkaranları,

*Yalan söylerken bile isteye kendini ele verenleri,

*Gülerken gözlerinin içi gülenleri,

*Çocukları yapmacık olmayan bir sevgiyle sevenleri,

*Sahip olduğu meziyetleri insanların gözüne gözüne sokmaktan kaçınanları,

*İyilik yapıp minnet duyulmasını beklemeyenleri,

*Korktuğunu söylemekten korkmayanları,

*Cesaret gösterisine girişmeyenleri,

*Ağlamaktan utanmayan adamları,

*İncelikleri abartmayıp, üzerine eğreti bir elbise gibi giymeyenleri,

*Yaptığı iş ne olursa olsun en iyi şekilde yapıyor olmanın bir onur meselesi olduğunu bilenleri,

*Gördüğü güzel şeyleri paylaşmazsa eksik kalacağını düşünenleri,

*"Aslında ben iyi niyetliyim" cümlesini kullanmayanları,

*İnsanların nasıl göründüklerini zerre kadar umursamayanları,

*Beden güzelliği ile kafa güzelliği arasında bir seçim yapmayıp, kendisinde her ikisine de önem verenleri,

*Hayatı bir dram değil komedi olarak görenleri,

*Geçmişte çektiği acıları yenebilmek için kendisiyle alay etme yolunu seçenleri,

*Arkadaşlarına değer verdiğini gösterebilenleri ve bunu taviz olarak adlandırmayanları,

*Ellerinde, yüzlerinde var olan çocukluktan kalma yara izlerini sanki bir armağanmış gibi taşıyanları,

*Güzel konuşanları, tatlı sözlerini esirgemeyenleri,

*Evlerindeki eski eşyayı değerlendirenleri, yeni şeyler üretmek konusunda yaratıcı olanları,

*Gözü kulağı hep açık olanları, yaşı kaç olursa olsun yeni şeyler öğrenmekten geri durmayanları,

*Özür dilemesini bilenleri, geçmişte yaptıkları hatalardan pişmanlık duyup yıllar sonra bile taşıdıkları vicdan azabının yüküne dayanamayıp bunu dile getirecek kadar yürekli olanları,

*Geçmişte ya da gelecekte değil de bugünde yaşamayı becerebilenleri,

*Zamanın kıymetini bilenleri ve onu en iyi şekilde değerlendirebilenleri,

*Zaman zaman aylak aylak oturmanın hiçbir şey yapmamak anlamına gelmediğini bilip de bunu yeniden enerji toplamanın bir yolu olarak görenleri,

*Konsantre olabilenleri,

*Koşullara uyum sağlama konusunda yetenek geliştirmiş olanları,

*Endişelenmeyenleri, hayatın akışına güvenenleri,

*Hayatının orta yerinde birden karar verip, ne olacağına aldırmadan hayatını değiştirenleri,

...gibi.

Daha pek çok cümle yazabilirim elbette. Ve bunları yazdıkça da insanlarda aslında sevdiğim şeylerin sevmediğim şeylerden daha fazla olduğunu kendi kendime farkettirebilirim. Bunu yaparken, yani bu maddeleri sayarken unuttuklarımı anımsayabilirim, daha önce dile getirmediğim ama içimde var olan şeyleri görüp bunlara sevinebilirim. Ve tüm bunlar sonunda az önce insanlara bu kadar kızıyorken, gülüp geçebilirim kızgınlık sebeplerime. Evet bunu yapabilirim. Hatta yapmalıyım. Çünkü nefretle yoğurmak istemiyorum ben hamurumu. Bir koca kaşık sevgi koyup küçük bir tutam kızgınlık, bir çimdik öfke koymak istiyorum o hamura. Dengeyi ancak böyle sağlayabiliyorum. Zaten bunun başka da bir yolu var mı ki?

Resim: James Jacques Joseph TISSOT

28 Haziran 2010

Beş dakika...

İnsan bazen "amaaaaan ne olursa olsun, kılımı kıpırdatacak halim yok" moduna geçiyor. Böyle zamanlarda yaptığın her iş, eskiden keyif aldığın herşey anlamını yitiriyor ve buna "yorgunluk" gibi oldukça yüzeysel bir tanımlama yapılıyor ki yorgunluk olsa üç beş gün izin alır hayattan, uyursun uyursun geçer. Ama hayır bu uyumakla uyumakla geçecek birşey gibi gelmiyor sana. Bu daha çok pembeleşsin diye evirip çevirdiğin ama bir süre sonra hayretle yandığını gördüğün düşüncelerin senden çıkıp ebediyen gtmesiyle ilgili birşey ki buna da "takıntı" gibi çok saçma bir tanımlama yapılıyor.

Bak ne diyeceğim? Sen bu yazıdaki her cümleyi her hangi bir tanıma oturtmaya çalışmadan oku. Böylece eğer ruhlarımızda aynı rüzgar esiyorsa ve biz aynı yerden çıt diye kırılıyorsak, kalple bilelim bunu. Ne kadar tanımlarsak o kadar yabancılaşıyoruz çünkü birbirimize. Her birimiz hiç de içini doldurmadığımız kapların içinden dışarı bakıyor ve aslında bir ya da bir kaç damlamızın diğer kaplara ait olduğunu, tam olarak buraya ait olmadığımızı düşünüyoruz. Kapları kaldıralım o zaman. Bırakalım her damlamız başka toprağa düşsün. İnan bana diğerleriyle ne çok ortak noktamız olduğuna şaşıp kalacaksın. Hem belki o zaman, yani kendimizi, durumlarımızı tanımlamadığımız zaman, kendimizden kırık kırpık söz ettiğimizde, kesinliklerimiz olmadığında yani, belki kimse kimseden nefret etmez.

Ah keşke bilsek o çok nefret ettiklerimizle ne çok ortak yönümüz olduğunu. Her ikimizin de kalplerinin kırılmaktan bitap düştüğünü, her ikimizin de hayvanları ne çok sevdiğini, geceleri yıldızlara bakıp dolunaydan büyülendiğimizi, güneş parlıyorsa sabah "bugün güzel bir gün olacak" dediğimizi, içimizin zamanın aşkla yandığını, hepimizin her daim aşk için her türlü bedeli ödeyecek kadar cesur olduğumuzu, hepimizin eski güzel günleri olduğunu ve onları özlediğimizi, bir şarkının bir şiirin bizi ne çok ağlattığını ve hepimizin insan olduğunu...

Boşverelim tanımlamaları ha? En azından bugün boşverelim. Kimine deli kimine akıllı, kimine namuslu kimine namussuz, kimine ilginç kimine sıkıcı, kimine siyah kimine beyaz demekten vazgeçelim. Ben şimdi burada tüm anlam duygumu yitirmişken, ama içimde sebepsiz bir huzur varken, bir de yeniden aşka inandığıma bunca şaşırmışken, öyle bomboş bakıyor ama dünyayı içiyorken tanımlamalardan vazgeçtim. Sınırlarımdan, duvarlardan, parmaklıklardan vazgeçtim. Gel sen de ne kendini ne beni ne de olup bitenleri beş dakikalığına da olsa hiç bir kaba sığdırmaya çalışma. İnan bana dünya öyle geniş ve senin kalbin öyle geniş ki, korkma bütün bunlar boşlukta yüzecek ve birbirine karışırken ortaya hiç tahmin etmediğin gibi birşey çıkacak. Tüm renklerden daha önce hiç görmediğin bir renk doğacak. Beş dakika da olsa bu rengi kaçırma ne olur. Gel vazgeç tanımlamaktan, beyninin bir sözlük gibi çalışmasından vazgeç. Bırak herşey aksın aksın... Hem senin içine hem de senden dışarıya... Beş dakikacık. Olmaz mı?

Resim: Quint Buchholz

25 Haziran 2010

Cuma mektupları

Ben bugün kendi göğümde yeniden bir yıldız gördüm. Oysa ne çok emindim içimin bundan böyle hep zindan karası olacağından. Ve inan bana beklemiyordum. Artık yıldız görmem sanıyordum. Oysa o tam oradaydı. Işıl ışıl bir gülümsemeye yıldız denmezse ne denir ki?

Ben bugün kalbimin toprağında filizlenmiş küçük bir çiçek gördüm. Tek kişilk bir ordu tarafından yakılıp yıkılmış bir toprak üzerinde öldür allah birşey yetişmez sanıyordum. Ölüleri gömdüğüm bu toprağa artık bahçe değil mezarlık derim sanıyordum. Ve inan bana beklemiyordum. Bir parça güneşin bir damla suyun toprağın tam kalbinde bekleyen bir tohuma hayat vereceğine ihtimal vermiyordum. Sahi birinin usul usul yüzüne yayılan bir gülümsemeye güneş denmez de ne denir sevgili dostum?

İnsan ne tuhaf, ne korkak ve ne umutsuz. Sanki hayat hep aynı gidermiş gibi, ne olmuşsa geçmişte, sanki hep ama hep yeniden olacakmış gibi, hayat koptuğu yerden bir daha geleceğe ulanmazmış gibi, durup kalmaya, canlı iken ölü olmaya, "bitti artık" demeye pek müsait.

Ve hayat ne oyunbaz, ne umulmadık ve süprizli. Sen donup kalmışken ve kendi ölüm ilanını asmışken hayatın sokağına o seni gelip öpüyor ve hayat üfleyiveriyor içine. Ve biz hep unutuyoruz hayatın hep son anda kahraman olmayı sevdiğini. Senin kendi hakkında emin olduğun şeyleri ters yüz etmeye bayıldığını, ne onu ne kendini asla ama asla tanıyamayacağını, hep değişip durduğunu, aslında umudunu hiç yitirmediğini, umudu bir tohum gibi saklı tuttuğunu, azıcık güneş görsen onu yeniden yeşerteceğini hep son anda attığı çimdikle seni kendine getireceğini unutuyoruz hayatın.

İşte ben bütün bunların hepsini gördüm, unuttuklarımı hatırladım, aslında hayatın o kadar da gaddar olmadığına inandım ve süpriz dediğimiz şeylerin sadece kaygılanılacak şeyler olmadığını anladım. Ben bugün hem yıldızı hem güneşi aynı anda gördüm Sevgili Dostum. Ve ben içimde unuttuğum ve çok özlediğim o eski beni buldum.

Resim: J.W. Godward

21 Haziran 2010

intikam sıcak yenen bir yemektir, evet öyledir...

Herkes bir şekilde hayattan intikam alıyormuş gibi geliyor bana. Kimi yaşamadığı bir hayatı yazarak alıyor intikamını, yeniden yaratıyor hayatı. Kimi resmini yapıyor, görmek istediği güzelliklerin, belki de ondan gizlendiğine inandığı tüm o şeylerin... Bazısı nefret ediyor insanlardan, sanki tüm olup bitenin sorumlusu onlarmış gibi. Bu kişiden kişey değişiyor ama inan bana, kimse soğutup yemiyor bu yemeği.

Kimi bir çocukla alıyor intikamını. Kendi yaşamadığı ne varsa o çocuk sahip olsun istiyor. Basıyor boğazına garibin. Kendine ait bir hayatı olmasına izin vermiyor. Sonra o çocuk büyüyor basıyor çığlığını sessiz sessiz, kendi içine doğru. Kimi aklını yitiriyor, kimi içindeki şeytanı büyütüyor, kimi de kuzunun teki olduğu sanılırken içinde öfkeli kazanlar kaynatıyor.

Herkes, seçme hakkı verilmeden doğduğu bu dünyada intikamını almanın bir yolunu buluyor. Sanat bu yüzden doğuyor. Suç da öyle. Çünkü, herkes bir şekilde alıyor intikamını. Öyle ya da böyle...

Resim: Lord Frederick LEIGHTON

20 Haziran 2010

Ödül- mim

Sevgili Edie Finnerty beni Trendy Blog Awards ödülüne layık görmüş. Önce ona teşekkür ederek başlayayım.

Daha önce de blog ödülleri gelmişti ve ben hemen hemen hepsine kaçamak cevaplar verip ödülü listemdeki tüm blog yazarlarına yollamıştım. Bu kez öyle yapmayacağım. Benim için farklı olan on blog yazarına armağan edeceğim bu ödülü. "Diğerlerini sevmiyor musun?" diyecek olursanız şöyle cevap veririm: "sevmeseydim okuduklarım arasında yer vermezdim değil mi?" Her neyse.

Gelelim şartlara:

- Blogunuzda ödülle ilgili bir yazı yazmak. Size ödülü verene teşekkür etmek :)

- Yazınızda ödülün logosunu yayınlamak ( Trendy Treehouse URL linki ile )

- Yazınızda bu ödüle uygun bulduğunuz 10 blogu yayınlamak (bu kuralı azcık değiştirelim, sen istediğin sayıda blog yazarına ver ödülü)

- Ödülü paylaştığınız 10 blog yazarının, aynı kurallarda kendi seçecekleri 10 blogcana haber vermelerini sağlamak ( Ben kimseyi zorlamıyorum. Ödül aldğınızı bilin yeter kuzucuklarım)

İşte benim ödüllerim:

1-Ters Meditasyon (bunca zamandır hiç sıkıcı olmadığı için. Her zaman beni şaşırttığı için ve çok eğlenceli olduğu için.)

2-Endişeli Peri  (Hüznün de bile umut olduğu için.)

3-Psikopati (Rastladığım en samimi insanlardan biri olduğu için.)

4-Leylak Dalı (Her daim hayat dolu olduğu için, bunu kelimeleriyle bize bulaştırdığı için)

5-Kara Kalem (Kocaman bir kalbi olduğu için)

6-Kabak meltemi (Nefis bir zekası, harika çizgileri olduğu için)

7-Basit Bir yaşam (Unuttuğumuz pek çok şeyi, sadeliği mesela, her daim anımsattığı için)

8-Kedili Cadı: (huysuz ve tatlı olduğu için. Kızma Cadıcım kızma tatlılığın daha ağır basıyor:)

9-Soğuk Yemek (onu okumak her zaman keyif olduğu için)

10-Açık Koyu (Bu kadar kısa ve bu kadar dolu dolu yazdığı için)

17 Haziran 2010

Cuma mektupları- erken baskı

"Sen bu mektubu okurken ben çok uzaklarda olacağım." demeyi ne çok isterdim, bilsen. Ama öyle olmayacak. Sabahın erken saatlerinden itibaren, tam karşımdan bakan birinin 'masa' diyeceği ama benim gözüme hapishane parmaklıkları gibi gözüken şeyin ardında ve yine tam karşımdan bakanın bilgisayar ekranı diyeceği ama bana işkence aleti gibi gözüken o şeye bakıyor olacağım. Gün başlayacak böyle. Aynı yaygara, aynı korku ve endişe, aynı espriler, öğle arası aynı yemekler, aynı insanlarla edilen aynı sohbetlerle sürecek. Ve sevgili dostum sen bunları okurken ben yine çok uzaklarda olamayacağım.

Bir deniz kıyısında, kumlara bulanmış parmaklarıma bakıyor olamayacağım örneğin. Ya da güneş altında bir gölge bulamamak gibi basit sıkıntılarım olmayacak. Kocaman bir bardak gazozun içine buzları doldurup aylak aylak insanlara da bakmayacağım. Son zamanlarda hiç yapamadığım birşeyi, yani bir kitabı satırlar, sözcükler, sayfalar arasına işe, günlük sıkıntılara dair en ufak birşey katmadan, tam olarak o kitabın içinde olarak okuyamayacağım. Dediğim gibi sen bu satırları okurken ben hiç ama hiç birşeyden uzakta olamayacağım.

Belki de şöyle başlamalıydım; sen bu satırları okurken ben, bıraktığın yerde hala debeleniyor olacağım. Ve sen tam ikinci paragrafa geldiğinde artık hayal bile kurmadığımı farkedip, içimde nelerin öldüğüne şaşkınlıkla bakacağım. Kimin, ne için beni bu görünmez duvarlı mahpusa tıktığına kafa patlatacağım. Ve sen hepsini okuyup bitirdiğinde, ben burada derin derin iç çekmeyi bitirmiş, yeni kararlar alıyor olacağım. Sen ise, bu satırları kendini benim yerime koyarak okumuşsan eğer, kalbin azıcık sızlamışsa veya, yüzümü bile bilmeden, sesimi bile duymamışken, tanımıyorken yani beni, benim için "iyi olsa keşke. iyi olsun lütfen" gibi içtenliğinden zerre kuşku duymayacağım dilekler yollayacaksın. Belki o anda bir yıldız bile kayacak, sen oradan ben buradan aynı yıldıza bakıp şaşkın bir sevinçle gülümseyeceğiz. Tam o anda anlayacağız iyi olacağımı. Gönül rahatlığıyla uyuyacağım ben, sen ise hiç tanımadığın biri için tuttuğun dileğin gerçekleşmesini bunca istediğine hem şaşırıp hem de sevinerek... Sırf bunlar oldu diye insan olmaktan onur duyacağız ikimiz de. "Uzun zamandır yapmamıştık bunu" diyeceğiz. Sevineceğiz.

Ah benim koca kalpli dostum. Ah benim gözyaşlarıma, gözyaşlarını katıp okyanuslar oluşturan insan yüreklim. Gözlerinden öpüyorum. Ve elbette kalbinden de...

Not: Bu cuma mektubunu erken alacaksın. Çünkü, yarın o masa ardında 'benim' diyebileceğim tek bir saniye bile olmayacak.

Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

15 Haziran 2010

Bal

Çok değil yarım saat önce kapı çaldı. "Bu saatte kim acaba?" diye diye kapıyı açtım. T. elinde minicik bir köpek yavrusu ile kapıda duruyordu. Son zamanlarda gördüğüm en güzel şeydi. T. başladı anlatmaya. Bir yerden dönüyorlarmış. Bu minik arabanın önüne çıkmış. Yol aydınlık olmasa görmeyeceklermiş bile. T. hemen arabadan inip yavruyu kucağına almış. Uslu uslu gelmiş o da. Eve gelir gelmez hemen bizim kapıyı çalmış.

Bahçede uzun uzun oynadık onunla. Süt verdik. Şapır şupur sütü içişini izledik. Çok acıkmıştı zavallı. T. onun bir prenses olduğunu söyledi ve başına çiçeklerden taç yaptı. Bizim sesimize herkes bahçeye çıktı. Burası hep böyledir. Bahçede birileri cıvıldasın herkes kapı önüne çıkar. T ve ben anneme neredeyse yalvardık "bizim olsun, biz bakalım" diye ama annem Nuh dedi peygamber demedi, ki burada patron odur. "Annesi vardır onun" dedi "arıyordur şimdi. Aldığınız yere gidin arayın annesini." dedi. A. ise küçük oğlunu düşünerek şiddetle karşı çıktı. Köpek tüylerinden onu korumak istiyordu, ki pek de haksız değildi. Çünkü küçük oğlu çoktan yavrunun yanına koşmuş, onunla oynamaya başlamıştı bile. A. engel olmasa köpeciği öpücüklere boğmakta hiç tereddüt etmeyeceğini hepimiz biliyorduk.

Anında köpeciğe Bal ismini taktık. Zaten başka ne isim verilirdi ki ona? Bal gibiydi. Uzun tartışmalardan sonra Bal'ın annesinin aranmasına karar verildi. A. arabaya atladı ve elbette Bal'ı da yanına aldı. T ve ben onun için endişelendik. "Ya bu kez başka bir arabanın önüne çıkarsa ve o araba da onu görmez de ezerse?" dedik ama kimseyi ikna edemedik. A. ise Bal'ın annesini bulamazsa onu orada bırakmayacağına, başına birşey gelmesine izin vermeyeceğine söz verdi. A. döndüğünde gülümsüyordu. Bal'ın annesi sokaktaymış. Çok benziyorlarmış. A. arabadan inip onu sokağa bırakmış. Bal koşarak annesinin yanına gitmiş. Bal'ın gidişine üzüldük. İnsan bir kaç dakika içinde de olsa birini ya da birşeyi benimseyip, onu kaybettiğine üzülebiliyor. Ama Bal'ın güvende olduğunu bilmek biraz da olsa üzüntümüzü hafifletti.

Bal bu gecenin süpriziydi. Kısa süreli konuğuydu. Ve iyi ki geldi.

11 Haziran 2010

Cuma mektupları

Buna üzülmeli mi sevinmeli mi bilmem ama bugün düşünecek hiç vaktim olmadı. Yorgunluktan bitap düşmüşken hiç endişelenmediğimi hiç korkmadığımı hatta endişe ve korku gibi sözcükleri düşünmediğimi farkettim. Hepimizin hamurunda var korku, bilirsin. Az biraz hayat hakkında kafa yormaya kalkmayalım içimizde kabarır da kabarır o melanet. Sen hiç mayalanmakta olan bir hamur gördün mü? Usul usul sana hiç sezdirmeden,arkanı döner dönmez hatta,  büyür, şişer ve kocaman olur. İşte korku da onun gibi birşey. İçinde mayalanarak büyüyor. Eğer sen, un ve sudan mütevellitsen o zaman içine mayayı karıştıran ne? Neden korku böyle büyüyor? Bence korkunun mayası "bilmek" sevgili dostum. Sana yalan söylediler, inan bana. Sana dediler ki; bilmezsen eğer kötü şeyler olur. Ama senden şunu sakladılar ne kadar bilirsen o kadar mayayı katarsın hamuruna ve o kadar korkarsın. Bunu dengelemenin bir yolu olmalı. Neyi bilip neyi bilmeyeceğimizin, neyi bilirsek neye dönüşeceğimizi kestirebilmenin bir yolu olmalı.

Eğer bilmeseydin hayatta neler olabileceğini, nasıl bir hayatın olurdu düşün. Mesela sen yoldan yürürken hem de tam olman gereken yerden giderken sersemin biri sana çarpabilir mi? Evet çarpabilir. Ya da sen evinin balkonundan gecenin güzelliğine dalmışken, akıl ve mantık sınırları içinde olmayan bir eğlencenin içinde bir beyinsiz silahını ateşleyip, oracıkta beynine bir kurşun saplanmasına neden olabilir mi? Pekala olur. Bir parka gittin varsay. Kendine güzel bir kahve aldın, kitabın da yanında. Heryer yeşil, hava mis. Bir bank buldun, oturdun. Hemen yanındaki, üzerinden çöpler taşmakta olan çöp tenekesinin içine hayvanın biri, sen henüz oraya gelmeden bomba koymuş olabilir mi? Evet olabilir. Çünkü, sen o hayvana birşey yapmamış olsan bile, dünyanın en masumu olsan bile, ezilen insanlar için her gün canın yansa bile, o hayvanın seninle hiçbir derdi olmasa bile, o bomba senin kolunu bacağını koparabilir. Bütün bu korkular yüzünden dünyanın her köşesini cehennemin basamakları sayabilirsin. Aylak aylak yürüyemezsin yolda, geceleri balkonda yıldızlardan büyülenemezsin, parklarda kocaman ağaçların gövdelerine hayran olamazsın ve daha bir sürü şey. Neden biliyor musun? Çünkü her gün okursun, izlersin ve mayayı çalarsın hamuruna. Kocaman bir gölken için, bir çöle dönebilir pekala. Şimdi söyle bana korkunun hamuru bilmek değilse nedir?

Bence dostum insan doğarken, ya da en iyisi onsekiz yaşına geldiğinde ona şu sorulmalı: "sana bir güç vereceğiz, bir yetenek. Söyle bakalım ne isterdin?" On sekiz yaşında ne derdim bilmem ama şimdi "korkusuz olmayı" isterdim. Çünkü, korkmaktan yoruldum artık. Aslında ne biliyor musun? Senin ve hepimizin bildiği ama çoğu zaman inanmadığımız birşey var: Korkunun ecele hiç ama hiç faydası yok. Ve dostum hep lafını ettiğimiz ama nasıl işlediğini pek bilemediğimiz başka birşey daha var: kader. Belki de korkmamanın tek yolu bu ikisini akıldan hiç ama hiç çıkarmamaktır. Ya da bir diğer yolu bildiklerini unutmak, başka hiçbir şey öğrenmemektir. Ama bu mümkün mü ki? Asıl soru insan olup da korkmamak mümkün mü olacaktı ya sanırım sen de ben de biliyoruz cevabı.

Cesur bir kalbin olsun diliyorum, korkmadan yaşayacak kadar cesur bir kalp. Çünkü ancak böyle yaşamaya yaşamak denir diye düşünüyorum. Haksız mıyım, ne dersin?

Resim: I. K. AIVAZOVSKY

09 Haziran 2010

unutayım diye...

Birden gözüm takıldı. Bahçede tam köşede oturuyordu. Gülüşünden gözlerimi alamadım. Hayal görmek gibiydi. Yıllar öncesinden çıkıp gelmiş bir gülüş. Tıpatıp aynı. Benim gibi hatırlamaktan korkan biri için ne büyük bir cezaydı bu. Tıpkı ona benzeyen bir adam tıpkı onun gibi gülümseyen bir adam. Tam karşımda. Hançer hançer gülümseyip duruyor karşısındakinin anlattıklarına. Masada iş sıkıntılarından söz edip durdular tek kelimesini dinleyemedim. O gülümseme beni çok uzun yıllar öncesi alıp götürdü ve ben iki bin on yılının bu haziran gününü yıllar önceki bir günle, yine böyle bir yaz günü ile takas ettim.

Benim gibi birşeyleri ancak gördüğü zaman var kabul eden biri için unutmak kolaydır. Ama tehlikelidir de. Unutmayı istediğin birşeyi  hiç ardına bakmadan, uzak durarak, gözlerini kaçırarak pekala unutabiliyorken hayat birden onun benzeri birşeyi ya da birini çıkarıverir karşına ve sen daha ne olduğunu anlamadan sanki herşey dün olmuş gibi, aynı acı kalbini sıkıştırıyormuş gibi, sanki boğulacakmışsın gibi hissetmeye başlarsın. Yarım kalan şeylerin aslında hiç ama hiç unutulmadığını anlarsın. Saçma sapan şeylere, saçma sapan insanlara bir daha zor bulunacak güzellikte duyguların bir çırpıda feda edildiği gerçeğiyle yüzleşirsin. Unutmuş ve yeniden güvenmeye başlamışken çıt diye bir ses duyarsın içinde. Ve bir gülüşe bir zaman dünyayı feda edecek kadar masum olduğuna yanarsın.

Adam kalkıp gitti.  Hem gitsin unutayım istedim hem de kalsın kendi acımla bir kez daha ve bu kez daha güçlü olarak yüzleşeyim istedim. Bu kez yalanlar karşısında ağlamadan durup duramayacağımı bilmek istedim belki de. Ya da belki o yalanlara hala inanmaya hem de bu kez gönüllü olarak inanmaya meylim olup olmadığını. Ama o gitti. İçimin tüm küskünlüğünü yanımdan geçerken çıkan rüzgara verip peşine taktım. Herşey benden gitsin, unutamayacağımı bile bile unutayım diye...

resim: Sir Lawrence Alma-Tadema

06 Haziran 2010

şeytanın oyuncağı

Anneanneme "belki burası cehennemdir, hepimiz ölmüşüzdür" dedim. "Tövbe tövbeee" dedi. "Yahu" dedim "şu hale baksana herşey korkunç, pekala burasının cehennem olma olasılığı var." diye ısrar ettim. Annemi çağırdı: "Galiba senin kız aklını yitirmiş" dedi. Ben de Alice Harikalar Diyarında filminden bir alıntı yaptım ve; "Zaten bütün iyi insanlar biraz aklını yitirmiştir."dedim. Anneannem nefis bir mantıkla şöyle dedi: "Tamam burası cehennem. Sen de bir kaçıksın. Bütün iyi insanlar aslında biraz kaçıktır. Dolayısıyla sen de iyi bir insan oluyorsun. İyi insanlar cennete gider. Peki senin burada işin ne?" Düşünürken hep yaptığım gibi burnumun ucuna pıt pıt vurdum: "İşte asıl soru da bu? Benim burada ne işim var?" Anneannem, beynimi bir kontrol ettirmem gerektiğini söyleyerek konuşmayı sonlandırdı.

Biraz sustuk. Sonra dedi ki; "boş durursan şeytanın oyuncağı olursun." Bu da ne demek şimdi der gibi yüzüne baktım. Boş oturan insanlara şeytan saçma sapan düşünceler fısıldarmış. Öyle dedi. Sanırım az önce yaptığımız konuşmanın altında yatan düşüncelerimin boş durduğum için şeytanın kulağıma fısıldadığı şeyler olduğunu düşünüyordu.  Aklımızın o pürüzlü sesinden söz ediyordu aslında ama bunu ona söylesem asla kabul etmez şeytan da şeytan diye ısrar ederdi. Beynimizin kıvrımlarında yaşayan adı her ne ise bir şey vardı. Ve anneannem haklıydı. Ne zaman birşeye odaklanmasak o ses vıdı vıdı öter durur saçma sapan kaygılar, endişeler, kuruntularla bizi deli ederdi. Bunu çok zaman önce keşfetmiş biri olarak okumak gibi bir ilaç bulmuştum ben kendime. Ama bazı zamanlar hain gözlerim bana ihanet eder artık okuyamaz hale gelirdim. İşte o zamanlar gelecek hafta, gelecek ay gibi yaşıyor olup olmayacağımı bilmediğim bir zaman için kaygılanmaya başlar, şimdiden deliye dönerdim. Ne aptallık.

Ya geçmiş için kederlenmek ya da gelecek için kaygılanmak gibi bir salaklık içindeyim. Bunu dile getirmek çok kolay ama bundan kurtulmak bir o kadar zor. Bir kitapta şuna benzer birşey diyordu; "bir kedim var çünkü ben hep geçmişte ya da gelecekte yaşıyorum. Kediler ise şimdide yaşarlar. Ne zaman ona baksam nerede olduğumu anımsıyorum. Şimdide." O yüzden de belki etrafımızda, bize şimdide olduğumuzu anımsatacak hayvanlar var. Kediler, köpekler, kuşlar ya da balıklar. Belki insan sırf bu yüzden bunca düşkündür onlara. Olabilir mi?

"Bence kesinlikle burası cehennem" diye ısrar ettim. Anneannem başını iki yana salladı. "Bak" dedim "insanı delirtecek kadar korkunç şeyler oluyor hayatta. Senin aklın alıyor mu bütün bunları. Tamam kabul iyi şeyler de oluyor ama sanki o iyi şeyler biz bu korkunçlukta aklımızı yitirmeyelim diye kısa molalar gibi. Sana korkunç görünmüyor mu yani dünyanın gittiği nokta." Başını salladı. "Dünya hep böyleydi" dedi. "Bu kadar kötü  değildi bence" dedim. "Belki" dedi. "Ama korkunç şeyler hep vardı ve olacak." "Belki" dedim "Nostradamus haklıdır. 21 Aralık 2012 de bunların hepsi bitecektir" dedim. Saçma sapan konuştuğumu dünyanın yok oluşuna ancak Tanrı'nın karar vereceğini söyledi. Ben de "belki bu onun kararıdır" dedim. "İyi de" dedi "kararını o adama mı açıklamış?" Ne desem bilemedim. Sonra boşvermemi ne olursa olsun devam etmemi söyledi. Gelecek haftanın nasıl olacağı konusunda endişeli olduğumu söyledim. "Herşey gelir geçer" dedi. "Zaten ne olacaksa şimdiden düşünerek bunu değiştiremezsin." Haklıydı. Yapılacak en iyi şey şeytanımın oyuncağı olmamaktı. Okumaya sığındım.

Resim: Rafal Olbinski

04 Haziran 2010

Cuma mektupları

Biliyor musun hep ihanet içindeyiz biz? Kendimize, başkalarına... Hep ama hep. Bu yüzden bu kadar uzun zaman oldu sana yazmayalı. Çünkü, bir hainim ben. Ve en çok kendime ihanet ederim. Başkalarına ihanet etmemek için onlardan kaçarım ve bu yüzden de en çok kendi tırnaklarımdan kanarım.

Sabah yuvasından düşmüş bir kırlangıç gördüm. Yavruydu daha. Annesi ona "uç" demişti. Güvenmişti annesine ve düşmüştü. Kanatları ona ihanet etmişti. Orada öylece duruyordu. Kanatları titriyordu. Bir daha uçup uçamayacağına kafa yoruyordu muhtemelen. Uçacaktı uçmasına ya önce kendini toparlaması gerekiyordu. Annesi ona yalan söyledi sanıyordu. Annesi onun incinmesine göz yumdu sanıyordu. Kanatlarında ağırlık hissediyordu. Çünkü kanatlarının altında annesinin sesi yankılanıyordu. Uçacaktı elbette. Hepsi uçardı. Ve çoğu ilk seferinde tıpkı bu ufaklık gibi yeri boylardı. Uçmaktan önce umursanmadıklarını sanırlardı. Kanatlarının ihanetiyle hesaplaşmak zorunda kalırlardı. Böyle kalakalırlardı bir süre. Kiminin hesaplaşması uzun sürer ve hayatı bir kedinin dişleri arasında son bulurdu. Son nefeslerine hayalkırıklıkları karışırdı. Kimi ise annesini düşünür ve şuna karar verirdi; "o uçabilirsin diyorsa bunu yapabilirim." Tek başlarına uçtuklarında da hayata herkesten çok hazır olurlardı. Artık hiçbir şeyden korkmazlardı. Bu iyi bir başlangıç değildi belki ama korkmadan yaşanacak bir hayatın ilk adımıydı.

Biz insanlara olan ise farklıydı. Biz herşeyden arınmış büyürdük. Zamanla öğrenirdik dünyanın tersini düzünü. Herkesin, annemiz gibi üzerimize titreyeceği gibi saçma bir hayalle yaşar, herkesin babamız gibi sırtmızı kollayacağını sanırdık. Büyür ve zalimliği, vahşeti tanırdık. Şanssızsak eğer, içimizi kapkara bir boya ile ışık girmeyecek denli boyamışsak, biz de onlardan biri olurduk. Sözün kısası bir kırlangıç kadar olamazdık hiçbirimiz. Kırlangıç gibi önceden bedeli ödenmiş bir hayatı yaşamazdık. Yaşar ve  öyle öderdik tüm bedelleri. Bu yüzden de, ihaneti daha baştan öğrenmediğimiz için, hem başkalarına hem de kendimize ihanet eder dururduk. Öyle ya daha baştan tanımlanamamış her durum kurtulunması imkansız, kontrolsüz haller yaratırdı içimizde. Ve bu yüzden de kırlangıcın kanatlarının ihaneti ile başlayan hayatı ona bir yaşam felsefesi yaratırken bizler ihanetten parçalara ayrılırdık.

Evet sevgili dostum, bir kırlangıç olsaydım böyle hain olmazdım. En baştan bilirdim ki tüm ihanetler kendimize ve başkalarına olan inançsızlığımızdan doğar. Ve evet bir kırlangıç olsaydım eğer, kendi kanatlarıma ve bana "uç" diyen sese daha en baştan doğan inançsızlığımın aslında kendi aptallığımdan olduğunu bilir ve inat ederdim. Ve yine bilirdim ki, insan ne kadar inatçı olursa o kadar çok inanır kendine ve hayata.

Bir kırlangıç gibi yeniden başlamak mümkün mü dersin? Kimbilir?

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu