30 Mayıs 2010

öyküler, düşünceler ve serçeler...

Kimse bana ilişmedi. Tüm haftasonu, hiç de dışarıya çıkma arzusu duymadan, şu küçücük odada, her nedense çılgınca bir özgürlük duygusuyla sarıp sarmalanmış halde, oturdum durdum. İki gün bir yerde tıkılmış vaziyette kalsa çıldıracak insanlar tanıyorum. Ben onlardan biri değilim. Öyle olsa gönüllü mahpusluklar yaşamazdım ara sıra.

Pek çok öykü okudum. Öykü okurken de kalınca bir roman okumayı özlediğimi farkettim. İnsan sevdiği bir romanı okurken "ohooo daha çok var ayrılığa" duygusunu yaşıyor. Oysa öykü öyle değil. Bir öykü karakteri daha senin onu sevmeye başlamana bile izin vermeden çekip gidiyor.

Öykü okuyup dururken roman okumayı özlemek tıpkı şuna benziyor; Daldan dala konuyorsun öykü okurken çapkın bir aşık gibi. Sonra bir zaman geliyor hayatına girip çıkan kısa süreli yüzlerden sıkılıyor ve uzun süren bir hikaye arıyorsun kendine. Bir roman okumak tıpkı usul usul ilerleyen heyecan dolu bir aşka benziyor.

Öykü kitapları masanın üzerinde dururken kitaplığın karşısına geçip bir romanın beni çağırmasını bekledim. Size de olur mu bilmem ama kitaplar insanı çağırır. Mesela Vonnegut alırsınız bir kaç sayfa karıştırır bırakırsınız. Yıllarca kitaplığınızda durur. Sonra bir zaman kitap sizi çağırır. Okur bitirirsiniz ve "neden daha önce okumadım ki?" dersiniz. Sebep bellidir. O kitap beklemiştir. Zamanı geldiğinde de çağırmıştır. Size olur mu bilmem ama bana hep olmuştur bu.

Beni bugün hiçbir kitap çağırmadı. Ben de ütü yapmaya karar verdim, ki en sevmediğim iştir. Sayısını bilmediğim kadar pantolon ve sayısını bilmediğim kadar gömlek ütüledim. Bütün bunları yaparken de birinin çıkıp ütüye ihtiyacı olmayan pantolon ve gömlekler üretmesini diledim. Ütüye ara verip bir öykü daha okudum. Sonra öykülerin aslında arda arda okunmasının doğru olup olmadığı konusunda düşündüm. Doğru değildi çünkü birini hazmetmeden diğerini okuyordunuz ve o öykünün izler bırakmasına izin vermiyordunuz.

Sonra "amaaaaan" deyip bütün bunlara boşverdim, ütüyü kaldırdım, öykü kitabını masaya koydum, bahçeye çıktım. İki serçenin kendi aralarındaki sohbeti izledim. Onları seslendirdim. Onlara insanların neden bu kadar aptal olduklarını ve neden doğalarına uygun davranmayıp, saçma sapan hırslar içinde ömürlerini tükettiklerini söylettim. Ve bunun anlaşılır birşey olmadığını... Serçeler cıvıldaşarak uçtular. Kimbilir belki de benim onlara söylettiklerimi kuş dilinde söylemişlerdir diye düşündüm. Batan güneşe baktım. Ve bu haftasonu uzun zamandır olmadığı kadar beni dinlendirdiğini farkettim.

RESİM: Sir Lawrence Alma-Tadema

25 Mayıs 2010

Ne için ve sonuç ne?

Şöyle bir fotoğrafa çoğu kimse zaman zaman gazetelerde rastlamıştır. Fotoğrafın tam ortasında berberin henüz taradığı saçları başının üzerinde bir sanat şaheseri gibi duran bir kadın yer almaktadır. Kadın estetik harikası burnunun altındaki köfte dudaklarını aralamış, bembeyaz dişlerini göstermiş olabildiğince mutlu bir gülümseme sergilemeye çalışmıştır. Leopar desenli elbisesinin eteği sandalyeden taşmakta, yerlere değmektedir. Bu kadının adı Şaziment Köftedudak olsun. Şaziment Köftedudak'ın etrafında sekiz on tane çocuk vardır. Çocukların yüzünde Şaziment'inkinin aksine şaşkın bir gülümseme görülür. Bazıları fotoğrafı boşverip ellerindeki oyuncağa dalmış, ona sahip olduğuna inanamamaktadır. Şaziment Köftedudak'ın kırmızı ojeli uzun tırnaklı parmakları, saçları kısacık kesilmiş bir çocuğun omzunda eğreti bir biçimde durmaktadır. Çocuğun küçük omuzları tedirgince yana çekilmiştir. Karmakarışık saçlı, gömleklerinin yakaları yana kaymış, üzerlerinde kolları kısalmış ceketler ya da boyu kısalmış pantolonlar olan sekiz on çocuk Şaziment Köftedudak'ın merhametinin eseri olan oyuncakları ile orada öylece durmaktadırlar. Kırmızı bir itfaye arabası, sıska sarı saçlı bir bebek, minyatür otomobiller, peluş ayıcıklar çocukların ellerinde Şaziment'in iyi kalbinin nişanesidir.

Bu fotoğrafı nasıl yorumladığımız içimizdeki sorularla ilgilidir. Kimimiz "ne için?" sorusundan hareketle bir yoruma girişirken diğerimiz "Sonuç ne?" sorusunu sorar ve başka bir yorumda bulunuruz. "Ne için?" sorusunu soranlar olayı deşer ve Şaziment'e ateş püskürürler. Şaziment ne için oradadır? Ve sorunun cevabını verirler; Şaziment reklam için oradadır. Arabasının arkasına oyuncakları doldurmuş, gazetecileri çağırmış ve kimsesiz çocukların yuvasına doğru yola çıkmıştır. Yüzünde kocaman bir gülümseme ile kameralara bakarak çocuklara oyuncakları dağıtmış, kiminin yüzünü aklında elim kirleniyor mu fikri ile okşamış "ah canım canım" oyununu oynamış ve gazetecilere diğer günkü gazete için bir haber sağlamıştır. Gazeteciler memnundur. Çünkü haber konusu Şaziment'tir. Ah bir de biraz kısa etek giyip o güzel bacaklarını sergilesedir ama Şaziment'in bugünkü hikayesi bir frikik hikayesi değildir. O iyi kalpli biridir ve çocuk sevindirmek en büyük sevaptır. Çocuklara oyuncaklarını dağıttıktan sonra hüzünlü bir ifade takınarak şöyle der; "benim hiç oyuncağım olmadı." Bilir ki bu fakir halk her zaman kendi içlerinden çıkan ve başarıyı yakalamış, zengin olmuş insanları sever. Çünkü, bu insanlar onlara "bir gün belki ben de..." deme olanağı verir. Şaziment'e aferindir. Kartlarını gerçekten iyi oynamaktadır. İşin kuralı budur Şaziment de kurallara uyar.

Aynı fotoğrafa bakıp "Sonuç ne?" sorusunu sorarak yorumlayabilirsiniz. Eğer bu soruyu sorarsanız ortaya şöyle bir yorum çıkar. Evet, Şaziment reklam peşindedir ama sonuçta elde edilen; çocukları bir saatliğine de olsa mutlu etmektir. Varsın Şaziment reklamını yapsın, varsın o çocuklar bu kısa filmde figuran olup emeklerinin karşılığında oyuncak alsınlar. Sonuç önemlidir ve sonuçta çocuklar mutlu olmuşlardır. Fotoğrafları ertesi günkü gazetede yayınlanacaktır, hem bir sürü oyuncakları olmuştur. Üstelik Şaziment Köftedudak kimin başını kiminin yanağını okşamıştır. Bu da unutulmayacak bir anıdır.

"Ne için?" sorusunu soranlar biraz fesat olarak adlandırılabilirler "sonuç ne?" sorusunu soranlar tarafından. Oysa bunun fesatlıkla ilgisi yoktur. "Ne için?" diyenler sonuç yanında olayın ahlaki yönünü de önemserler. Şaziment'in iyilik yapacaksa bunu gizlice yapmasını isterler. İyiliğin ancak o zaman iyilik olacağına inanırlar. "Sonuç ne?" diye soranlar ise Şaziment'in reklamının başka insanları bu tip yardımlara özendireceğini savunurlar. Herşey modadır ve iyilik de moda olabilir. Belki Şaziment yeni bir moda akımının öncüsü olacaktır. Evet bu moda sayesinde birileri yardıma ihtiyacı olanları kendi hikayelerinin figuranı yapacaklardır fakat yardıma ihtiyacı olanın da ihtiyacı karşılanacaktır.

Seçim bizimdir. Sorular da öyle. Ve sorduğumuz sorular genellikle kim olduğumuzu, hayata nasıl baktığımızı belirler. Peki siz hangi soruyu soruyorsunuz?

Resim: James Tissot

23 Mayıs 2010

Zorundasın çünkü buradasın...

Özgür kelimesi, "Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olmayan, serbest, hür." şeklinde tanımlanıyor TDK sözlüğünde. Ve her okuduğunda insan gülmemek için kendini zor tutuyor, "Sanki herhangi bir özgürlük mevcutmuş gibi bir güzel de tanımlamış ademoğlu bunu" diyorsun. Bir de kişisel gelişim kitapları var tabi. Onlar da sürekli kendi özgürlüğüne kavuşmaktan, özgür olmaktan, içsel özgürlükten falan filan dem vuruyorlar. Sen inanıyor musun bütün bunlara? Ben inanmıyorum.

Doğdun. Bu senin başlangıcın. Bağımlı bir yaratıksın bir süre. Ağlıyorsun süt veriyorlar, altını değiştiriyorlar, seni yıkıyorlar, giydiriyorlar, seninle oynuyor seni eğlendiyorlar. Bütün bunlar olurken sen mi bağımlısın yoksa onlar mı sana mecbur bu tartışılır. Sonra büyüyorsun. Okula gitmek zorundasın. Hayır anne baban okulun seni eğiticeğine inanmasa bile devlet sana diyor ki "zorunlu bir eğitim var ve sen de paşa paşa gideceksin evladım okula." Haydiii başlıyor bir dönem. Ödev yapmak zorundasın, öğretmenlerine saygıda kusur etmemek zorundasın, arkadaşlarınla iyi geçinmek zorundasın, tırnaklarını kesmek zorundasın, saçını başını istenildiği gibi yapmak zorundasın, etek boyun onların istediği gibi olmalı falan filan. (daha sayardım ama yüreğim yetmiyor.) Sonra başlıyor sınav dönemin. Annenin komşusu kadın ya da babanın iş arkadaşı öyle çok övüyor ki kendi çocuğunun başarısı annen baban başının etini yemeye başlıyor. Bir de okul var, okulun onuru. Sınavda başarılı olman gerekiyor ki okulun adını ilk sıralara yükseltebilesin. Haydi yaptın girdin önemli bir koleje ya da liseye. Yine aynı terane ve yine bir sınav dönemi. Baban sana diyor ki;" kızım ya da oğlum oku baban gibi sürünme, önemli adam ol. Doktor ol, mühendis ol ne bileyim önemli birşey ol işte." Seni bir dershaneye kaydettiriyor bu arada diyor ki; "dershaneye şu kadar para verdik. Bak başarılı ol ki paralar yanmasın. Baban aylarca çalıştı o parayı kazanmak için." Başlıyorsun deli gibi çalışmaya. Bir yanda okul diyor ki; "başarmak adımızı ilk sıralara yazdırmak zorundasın", diğer yandan baban diyor ki; "paralar boşa gitmesin sen de adam ol", dershane diyor ki; "bizim bir adımız var sen başarılı ol ki gelecek yıl bize daha çok öğrenci gelsin." Ha bu arada hepsi birden diyor ki; " senin ne istediğin önemli değil, bizim dediklerimizi yap senin için en iyiyi biz biliriz." Sen mi? Belki oto tamirci olmak istiyorsundur ya da çiftçi belki de bakkal. Hayır olamazsın. Sen onların dedikleri olmak zorundasın. Bitti.

Tamam okudun doktor mühendis birşey oldun. Bu kez tanıdığın herkes daha çok para kazanacağın bir işe girmen için başının etini yemeye başlar. Sen de bütün bu dırdırın içinde onlar ne istiyorsa, bütün bunları sen kendin istiyorsun sanırsın. Yaparsın da. Çok ama çok para kazanırsın. Bu kez annen baban "evlen, çocuk yap, biz de insanız biz de torun sevmek istiyoruz."diye tuttururlar. Öyle bıkarsın ki bu laflardan birini bulur ya da onların sana bulduğu biriyle evlenirsin. Sana zorunluluklar yaratan biri daha eklersin böylece  hayatına. Eğer erkeksen "çoraplarını atma, diş macununu ortadan sıkma" diyen biri vardır hayatında.  Eğer kadınsan "her gün değişik yemek yap, gömleğimi ütülemek zorundasın yarın önemli bir toplantım var." diyen biri vardır. Her gün evi toplaman gerekir. Her gün yemek yapman arada bir eve konuk çağırman, üzgünsen bile gülümsemen gerekir çoğu zaman. Sonra çocukların olur. Artık doyurmak zorunda olduğun, giydirmek ve yıkamak zorunda olduğun biri vardır. Sen de anne ve babanın yaptıklarının aynısını ona yaparsın. Okul değişmemiştir, sistem aynıdır tüm bu baskı ve zorunlulukların hepsini senin çocukların ve torunların da yaşayacaktır. Üzgünüm ama bu böyledir.

Bizim hayatlarımızda özgürlükten eser yoktur. Tüm yaşamımız zorunluluklardan ibarettir. Lütfen oturun ve düşünün "hayır" demeden önce. Kaç şeyi kendi istediğiniz için yapıyorsunuz? Mesela eşiniz bir diziyi sevdiği için o diziyi izlemek zorunda kaldığınız olmuyor mu ya da biri ısrar ettiği için bir kitabı okumak zorunda kaldığınız? Bakın keyif için yaptığımız şeylerin bazılarında bile zorunluluklar, verdiğimiz sözler var.Bu nedenle özgürlükten gerçek anlamda söz etmek çok da olası değil. Bir seçim yaptık biz. Toplum içinde yaşamayı seçtik. Bu nedenle de kendi özgürlüklerimizden ödün verdik ve şimdi de bunun bedelini ödüyoruz.

Şu adam için özgürlükten söz edilebilir; Dağın başında yaşar o adam. Komşusu yoktur. En yakın kent kilometrelerce uzaktadır. Gece yarısı bağıra bağıra şarkı söyleyebilir, gözyaşlarını kimseden saklaması gerekmez, evini toplamak zorunda değildir, erken kalkmak işe gitmek zorunda değildir, telefonu televizyonu yoktur, kimse ona ne yapacağını söylemez çünkü etrafında kimse yoktur, ne devletin ne toplumun ne de dinlerin ona yapmasını söylediklerini yapmak zorunda değildir. Neye inanıyor ne düşünüyorsa odur o adam. İşte gerçek anlamda özgür olan adam bu adamdır. Bizler ise sadece özgürlüğü tanımlayan, onu özleyen zavallı adam ve kadınlarızdır. Tek avuntumuz ise birlikte yaşarken özgür olmanın mümkün olmadığını bilmemiz, eğer hem birlikte yaşayıp hem de sınırsız özgürlük verilirse insanlara bunun adına asla özgürlük diyemeyeceğimiz, olsa olsa kaos olarak adlandıracağımızdır. Belki de tek yapmamız gereken özgürlüğün tanımı değiştirmektir. Salt zorunluluktan ibaret olan yaşamlarımızda acı bir kahkaha atmamak için bunu yapmak zorundayızdır belki de. Ya da en azından bir fırsatını bulup, insanlar içinde olmayı özleyinceye kadar, dağdaki adamın yaşamını kısa süreliğine de olsa arada bir yaşamamız gerekiyordur. Belki de seçeneğimizin olduğunu bilmek yüreklerimize su serper...

Resim: Gürbüz Doğan Ekşioğlu

19 Mayıs 2010

24

Aynaya baktım ve karşımda tam bir manyak buldum dün akşam. Gün boyu pençeler dışarda, dişler her an hırlar vaziyette dolaşınca akşama aynada bir manyak suratı bulmak doğal oluyor tabi. Aslında bu manyaklık bir günde olan birşey değil. Zaman içinde sinsice ince ince işlenen birşey. Şöyle ki;

Günler boyu hatta haftalar boyu deliler gibi çalışıyorsun. Öyle ya dünyayı sen kurtaracaksın. Neymiş efenim sorumlulukmuş, işini en iyi yapmakmış, herşey mükemmel olsunmuş falan filanla kendi başının etini yiyorsun. O kadar çok çalışıyorsun ki, ne insanları arayabiliyorsun, ne insanların davetlerine cevap verebiliyorsun, ne iş düşünmeden biriyle sohbet edebiliyorsun. Ve o kadar çok yoruluyorsun ki ne okuyabiliyorsun, ne okuduğunu anlayabiliyorsun, ne yazabiliyorsun, ne izlediğin filme konsantre olabiliyorsun. Hatta öyle anlamsız gelmeye başlıyor ki hayatın ne kendini önemsiyorsun, ne geleceği ne de herhangi birşeyi. İşte süreç böyle işliyor.

Dün çıldırmanın eşiğindeydim. Daha bir işi bitirmeden birkaç birden geliyordu masama. Aceleden iki ayağım bir papuca giriyor, panikten beynim donuyor, midem bulanıyordu. Birden, artık her ne olduysa, durup kaldım. İşler öylece beklerken yığıldım koltuğuma. "Bittim" dedim "bitti artık" Biraz daha zorlarsam delireceğim. Size hiç oldu mu bilmem ama bu çok garip bir duygu. Birden bire biri kolundan sakinleştirici bir sıvı enjekte etmiş de tüm beyin fonsiyonların durmuş gibi. Boşluk içinde nereye olduğunu bilmeden yüzmek gibi.

Bütün bunların anlamı neydi? İş, iş ve yine işten oluşan bir hayat. Arkadaşımın eşi hastalanmış onu arayıp hızlı hızlı konuşmanın, günlerdir arkadaşlarımla buluşamamanın, akşamları yorgunluktan saçma sapan dizilerin karşısında uyuyakalmanın, gün be gün içi boşalan bir hayatı çekiştirip durmanın anlamı sahi ne? Kolaya kaçabilir ve bütün bunlar için patronumu, hayatın getirdiklerini, şansımı ya da kaderimi suçlayabilirim. Ama yapmayacağım. Çünkü büyük ihtimalle bütün bunların sorumlusu benim. Zamanı iyi planlayamıyor olmak, kendi gücümü hafife almak, çok çabuk yorulmak ve bu yorgunluğu sanki marifetmiş gibi yanımda taşımak. Evet bütün bunların sorumlusu benim.

Kocaman bir 24 saati iyi planlayamıyorsan eğer, bunca zaman birşey öğrenmiş sayılır mısın? Bence sayılmazsın. O halde alfabenin ilk harfinden başlamalı, yani zamanı planlamaktan.

Resim: John William Waterhouse

17 Mayıs 2010

Çocuklar ve diğer ince şeylere dair...

E. iki yaşında. Biz ona Heidi diyoruz. Çünkü Heidi'nin kanlı canlı hali. Ve E. hayatımda gördüğüm en sevgi dolu çocuk. 94 yaşındaki anneannemin yanaklarını, onu incitmemesi gerektiğinin farkında olarak, usul usul okşuyor. Ellerine yatıyor, onu öpüyor öpüyor. Daha iki aylık olan F.'yi de incitmeden sevmeyi becerebiliyor. Küçük tombul parmaklarıyla hafifçe F.'nin minik ellerini okşuyor. E. sadece insanları değil diğer yaratıklara da incitmeden yaklaşmayı becerebiliyor. Bahçedeki karıncaların peşinden gidiyor ama onların asla üzerine basmıyor. Çok ama çok tuhaftır ki çiçeklere de sarılıyor, onların yapraklarını okşuyor, hatta onları öpüyor. Çocuktan saf bir sevgi yayılıyor. İnsanı şaşırtacak kadar saf bir sevgi. Sanmıyorum ki böyle çocuk sayısı çok fazla olsun. O nadir örneklerden biri.

Y. ise haylazın teki. Biz ona Peter diyoruz. Çok meraklı ve çok zeki bir çocuk. Buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, müzikçalar, cep telefonu en sevdiği oyuncaklar. Daha 2 yaşında olmasına rağmen her birinin nasıl açıldığını, nasıl kapandığını biliyor. Bir kayıt cihazı gibi her kelimeyi öğreniyor ve olduk olmadık zamanlarda söylüyor. Televizyondan duyduğu bir kelimeyi, ilgisini her ne sebeple çekmişse artık, tüm gün tekrar ediyor. Bazen tavsiyelerde bulunuyor bazen de akıl veriyor. Sigara paketini alıp "çucuklar içmess çucuklar içmess" diye ortalıklarda dolaşıyor. Toka buluyor bir yerden "kıslar takar kıslar takar" diyor bu kez de. Çok garip, her kelimeyi her cümleyi iki kez söylüyor.

E. ve Y.'nin tek bir ortak özellikleri var. İkisi de birşey yaptıkları zaman mutlaka etraflarındaki insanlara bakıp alkış bekliyorlar. Çünkü ikisi de hep alkışlanmışlar yaptıkları en küçük şeyde. Geçen gün ikisine bakarken bu çocukları her yaptıkları şeyde alkışlıyor olmamızın, onlara "aferin sana" dememizin doğru olup olmadığını düşündüm. Bu çocuklar şimdi takdir edilmeye alıştıkları için ileri de hüsrana uğramayacaklar mı acaba? Doğru olan ne karar veremedim.

Biri bugün birşey anlattı. Türk bir psikolog Amerika'da bir Amerikalı ile aynı odada çalışıyormuş. Amerikalı'nın, adı John olsun, bir çocuğu varmış 2 ya da 3 yaşlarında. John'un eşi çalıştığı için çocuk gündüz John'la birlikte işe geliyormuş. Bir gün çocuk odada bulunan kanepeye tırmanmaya çalışıyormuş. John ise koltukta kitap okuyormuş. Çocuk çabalıyor çabalıyor bir türlü koltuğa çıkamıyormuş. Bizim psikolog dayanamamış çocuğu koltuğa çıkarmış. John çok sinirlenmiş. Demiş ki; "Ben onu göz ucuyla takip ediyordum. Uğraşacaktı ama sonunda başaracaktı. Çıkacaktı o koltuğa. Sonra bana dönüp bakacaktı, ben de "başardın" diyecektim. Sen onu koltuğa çıkararak onun zaferini çaldın." Biz de ise durum John'un bakış açısından epey farklı. Sanıyorum biz daha korumacı kollamacı olduğumuzu sanırken aslında çocuklardaki çok önemli bir şeyi yok ediyoruz. Belki de aslında toplumlar arasındaki farklar çocuk büyütme şekilleri arasındaki farka bakılarak tespit edilebilir.

Kısacası çocuk yetiştirmek çok ince çok zor bir iş. Etrafıma baktıkça, bu konuda birşeyler okudukça ya da gördükçe sandığından çok daha zor olduğunu farkediyorum. Bir saksı çiçeği değil onlar. Güneşe koyup, suyunu gübresini verip kenara çekilemiyorsun. Her sözün her hareketin onlar üzerinde tahmin bile edemeyeceğin sonuçlara yol açıyor. Bu noktada sanıyorum iş anne babaların eğitimiyle de kalmıyor. Her anne babanın az buçuk çocuk psikolojisi bilmesi gerekiyor. Peki ama bu mümkün mü? Doğurmanın marifet sanıldığı, erkek olana kadar peşpeşe kız çocuk yapıldığı, "Allah rızkını verir" diyerek keseye bakmadan çocuk doğurulduğu, zaman zaman çocukların çöpe, apartman boşluklarına atıldığı bir ülkede bu mümkün mü?

Resim: Norman Rockwell

12 Mayıs 2010

Çocuklar yine çocuklar...

Hayat garip. Gerçekten öyle. Önce seni fena halde öfkelendiriyor, umudunu kırıyor, sonra sana birşey yolluyor ve "bak bunlar da var." diyor. Daha önce çocuklardan şurada söz etmiştim. O çocuklar ve daha önce başka çocuklarla olan olaylar üzerinden bazı sonuçlara varmış, o sonuçlara bir kesinlik yüklememekle birlikte yine de kendimi geleceğe dair umutsuzluğa kapılmaktan alıkoyamamıştım.

İnsan ne garip. Bir örnekten yola çıkıp umutsuzluğa kapılırken başka bir örnekle rastlaşıp yeniden henüz tam küllenmemiş umudundan kocaman bir ateş yakabiliyor. İşte geçen gün öğleden sonra gelen üç çocuk da bana yeniden umut verdiler. Kibarca iş arkadaşımı sordular, onlara beklemelerini, kısa bir süre sonra burada olacağını söyledim. Yer gösterdim, oturdular. Kendi aralarında kimseyi rahatsız etmeyecek bir sesle sohbet etmeye başladılar. Ben birşeyler okudum onlar sohbet ederken. Daha sonra dolaptan birşey almak üzere ayağa kalktığımda çocuklardan biri: "Abla, buradaki dergileri okumamızda sakınca var mı?" dedi. Tabi ki yoktu. "İstediğiniz gibi bakabilirsiniz." dedim gülümseyerek. Her biri birer dergi aldı, kendi hallerinde okumaya başladılar. Daha sonra içlerinden bir başkası: "Abla ben de birşey sorabilir miyim?" dedi. Gülümsedim "elbette" dedim. Nerede okuduğumu, burada çalışmak için ne yapmak gerektiği gibi, kendi geleceklerini biçimlendirmek istediklerinin işareti olan sordular. Bir sandalye çekip yanlarına oturdum. Sohbet etmeye başladık. Biri şiir yazıyormuş, diğeri ise yazar olmak istiyormuş. Okudukları kitaplardan söz ettiler. Okumayı ne kadar çok sevdiklerinden, evlerindeki tüm kitapları okuduklarından, günlük tuttuklarından, evde kitap kalmadığı için kütüphaneye gittiklerinden ve daha pek çok şeyden söz ettiler. Onlara birkaç dergi ve kitap verdim. Sevinçle kabul ettiler. Bir tanesi "abla tüm kitaplarını aldık, sana biraz fazla yük olduk sanki" dedi. Güldüm. Yeter ki okusunlardı, gerisi önemli değildi.

Çocuklara geçen günkü olaydan söz ettim. Onlarla aynı yaşta çocukların geldiğinden ve davranışlarına çok şaşırdığımdan, çok üzüldüğümden söz ettim ayrıntıya girmeden ve diğer çocukları küçümsemeden. Ve çocuklara teşekkür ettim bana yeniden umut verdikleri için. Yanakları kızardı üçünün de. Övüldüğü zaman yanakları kızaran çocuklar olduğunu bilmek ne güzel diye düşündüm.  Ve çocuklar da öyle...

Resim: Quint Buchholz

10 Mayıs 2010

mayıs sıkıntısı

Gün güzel geçmiş, sen son zamanlarda hiç olmadığı kadar gevşemişsin. Saatler uçmuş gitmiş ve gün içinde ne iç geçirmişsin ne de kalbin sıkışmış. Akşam olmuş, gün batımına baka baka yürümüşsün. Üzerinden sürü halinde kuşlar geçmiş, şaşkın bir sevinçle bakakalmışsın. Gök masmaviymiş bugün, gün sıcacık. "Yaz sonunda geldi" diye koşa koşa haber vermek istemişsin birilerine. Ama yapmamışsın. Kendi kalbinin sokaklarında koşmuş da koşmuşsun. Müjdeci çocuklar gibi soluk soluğa gülümsemiş ama tek söz edememişsin. Sonra evine gelmişsin. Hep sevmişsin eve giden yolları ya bugün daha da çok... Biri Heidi'ye diğeri Peter'e benzeyen iki yaşında iki ufaklık koşmuş sarılmışlar sana. Öpmüş öpmüş doyamamışsın kokularına. Yorgun bacaklarına hiç aldırmadan dakikalarca koşmuş oynamışsın onlarla. Çocuklardan umut bulaşmış yorgun kalbine birden, nasıl olduğunu anlamadan yeniden gencecik, umut dolu oluvermişsin. Derin bir nefes almışsın sonra, çocukların kokularını bir kez daha içine doldurup, kalbine gümbür gümbür atmasını söylemişsin. Gülümsemiş ve kapını açmışsın. Öyle eminmişsin ki o gülümsemenin gece boyu yüzünde kalacağından. Ama kalmamış. Oturmuşsun bir sandalyeye. Tarifi imkansız bir sıkıntı çökmüş içine sonra. Keder desen değil, özlemek desen değil, anlamsızlık desen değil. Ne olduğunu bilememişsin. Bütün bunlardan sonra bunca mutluluktan sonra desen desen mayıs sıkıntısı demişsin adına. Böyle parlak gökyüzü, böyle altın güneş, bunca gülen insan arasında Mayısın seni ummadığın anda vurduğunu unutmuşsun bu yılda. Geçer demişsin hep geçmiş. Geçer bu mayıs da...

Resim: Quint Buchholz

09 Mayıs 2010

Bir tek annem olsun bana bişey olmaz...

Üniversiteye başladığım ilk yıl, hazırladığı bavuluma şöyle bir not yazmıştı; "Seni çok seviyorum. Senden ayrılmak bana çok zor geliyor ama geleceğini kurmak zorundasın.Sana sonuna kadar güveniyor, hata yapmayacağını biliyorum..." Böyle devam ediyordu. Bütün gece oturup ağlamıştım kendi kendime kızarak: "Kaç yaşına geldin, hala çocuk gibi annenin eteğinden ayrılamıyorsun." Oysa yaşım daha 18'di. Yıllar sonra bugün bile hala aynı olduğumu görüyor ve bu durumun hiç bir insanda asla değişmeyeceğini biliyorum.

İnsan alıştığı birinden ya da birşeyden ayrıldığı vakit anlıyor ne kadar da bağlı olduğunu. Sabahları çalar saat kurmak zorunda olduğu vakit, içtiği sigaralardan rahatsız olduğunda ona "çok içme" diyen bir ses olmadığı vakit, gece geç saate kadar kan çanağı gözlerle okurken "sen hala uyanık mısın?" diyen sesi duymadığı vakit daha iyi anlıyor. Kendi hayatının aslında çok da kendi kontrolünde olmadığını, o kontrolü gönüllü olarak annesine bıraktığını ve bütün bunların rahat, kaygısız kucağında bunca yıl yaşadığını anlıyor. O not elimde öylece kalakalmışken akan göz yaşlarım belki de tüm bunlar içindi. O an kendimi dünyanın dışına atılmış ve artık o rahat kabuğun içinden çıkıp, savunmasız kalmış gibi hissetmemdendi bu yaşlar. Çünkü o an çok önemli bir şeyi anlamıştım; annem bana bir kabuktu ve ben hala yumurtanın içinde öyle savunmasız ve öyle bağlı yaşayıp gidiyordum. Dışarıdan gelen darbeler hep o kabuğa çarpıyor, annem çatlıyor ve direniyor ben ise o sıcak yatak içinde hafif bir sarsıntıyla atlatıyordum herşeyi. Ve o not elimde dağınık bavulumun başında otururken yumurtadan çıkıp dünyanın nasıl bir yer olduğuna korkuyla bakan zayıf, şaşkın bir civciv gibiydim. Ve o civciv kabuğundan ayrılmış olmanın paniğiyle öylece duruyordu.

Üzerinden çok zaman geçti. ayakta durmayı, uçmayı öğrendim. Kendi başıma kalabilmeyi ve o notu gülümseyerek okumayı öğrendim. O kabuktan bir parçayı ise kalbimin ceplerinden birinde hep sakladım. Çünkü o kabuk bana koşulsuz sevmenin ne olduğunu anımsattı hep. Hep de öyle olacak...

FOTOĞRAF: Annem ve ben...

06 Mayıs 2010

su ve balık...

Hepimiz değilsek bile bazılarımız sabah olan bir aksiliği tüm günün kötü geçeceğine dair bir işaret sayma eğilimindeyiz. En azından ben böyleyim, sizi bilmem. Bir tür batıl inanç bu. Gün nasıl başlarsa öyle gider lafı kocaman bir yalan aslında. Belki bu laf yerine "gün sen nasıl görüyorsan öyledir" lafını koymak gerekir. En azından kendi bakış açımızı değiştirmek için. Çok mu iyimser oldu? Hayır burada size bir tür sır vermeyeceğim. "Ahahahah  şekerciklerim ben hayatımı istediğim gibi biçimlendiriyorum, siz de yapın, yakında bu konu üzerine bakarsınız kitap bile yazarım.Alırsanız beni hem mesut hem de zengin edersiniz." demeyeceğim. Sadece sabah olan birşeyden söz edeceğim. Hepsi bu. Sadece söz etmek. Yani ne ukalalık taslamak ne de akıl vermek ne de hep var olan birşeyi yeni birşeymiş gibi sunmak yok. Sadece söz etmek var. Ki bu şu anlama geliyor; O şey üzerine konuşmak.

Sabah daha işe giderken her gün olan birşeyin dışında birşey oldu ki ne olduğu önemli değil "hah" dedim "berbat bir gün başlıyor." işe gidene kadar o günün berbat olacağından emindim. Masama oturdum birden bire gerçek anlamda saçmaladığımın farkına vardım. "Kapa çeneni, bugün tıpkı diğer günler gibi bir gün. İyi şeyler de olabilir kötü şeyler de. Ama sen kötüye odaklanırsan muhtemelen gün sonunda sadece kötü olanı hatırlayacaksın." Kendi kendime konuştuğumu düşününce aklıma şu geldi; Hani derler ya kendi kendinizle konuşun, kendinize şefkat gösterin ya da egonuza dur deyin size saçma sapan şeyler yaptıran o. Hatta egonuzun başka bir ses tonuyla konuştuğunu düşünün falan. Ben de günün kötü geçeceğini söyleyen o sesi başka bir ses gibi hayal edeyim diye düşündüm. Boğuk ve kalın bir ses doldu kafamın içine "nıhahahahahah işareti aldın değil mi salak bugün kötü geçecek." Bir ses daha uydurayım da bu şeytanın karşısında iyilik perisi olsun diye düşündüm o ses de şöyle dedi: "Hayır ballı çöreğim gün iyi geçecek" Evet insan bazen kendi kendinin maskarası olabiliyor. Örnek için lütfen yukarıdaki bölümü okuyunuz.

Kendi kendime gülerken insanlar "günaydın" diye diye geçmeye başladılar kapının önünden. Sabahları huysuz olanlar dışında benim sırıtan suratıma bakıp hepsi gülümsedi. Ve neye güldüğümü sordular. Elbete az önce kendi kendimi eğlendirmek için yaptığım maskaralığı anlatmadım. (Burada da "sen gülümsersen herkes sana gülümser", "gülümse hayata o da sana gülümsesin" gibi artık klişeleşmiş cümleleri demek istemiyorum. Kaldı ki klişeden nefret ederim. Aslında bu "klişeden nefret ederim" lafı da klişe, değil mi?)

Gün ufak tefek sorunlar dışında rahat geçti. Hayır hayır ben bakış açımı değiştirdiğim için ya da süper pozitif olduğumdan falan olmadı bunlar. Sadece "ne gelirse bakarız çaresine" deyip bu konu üzerine kafa patlatmadığım için oldu. Gün kötü de geçebilirdi o zaman kendime şunu demezdim; "bak sabahtan belliydi günün kötü olacağı." Ya da gün harika geçebilirdi o zaman da şunu demezdim kendime: "Bak sabah günün iyi olacağına inandın ve öyle oldu." 

Belki de kendime bir iyilik yapmışımdır sadece: kendi kendimin yakasını bırakmışımdır. Gün su olmuştur. Ben de bir balık. Su kirlenecek mi, karşıma ne çıkacak demeyi kesip yüzmüş yüzmüşümdür. Belki evet bu iyiliği yapmışımdır kendime. Bir balık olmuşumdur.

Resim: Liu Hui

05 Mayıs 2010

keşif mimi...

Sevgili Kek ve Kahve mim yollamış. Uzun zamandır mim yazmadığım gibi bloglarda da mim görmedim.Gerçi buna şaşmamalı çünkü uzun zamandır ne blog okuyabildim ne de takip ettiğim dergileri. Hepi topu yorgunluktan kapanan gözlerle okunmaya çalışılan bir kaç sayfacık kitap. Çok fazla çalışıyor ve aşırı yorgun geçiriyorum akşamlarımı. Yorgunluk bir yana da, "bugün kendi ruhum için ne yaptım?" sorusunun yanıtının "hiçbir şey" olması kötü. Her ne ise...

Mim şöyle;

Takip ettiğiniz bloglardan ya da blogunuzda yer verdiğiniz blog listesinden baştan üçüncü sıradaki bloga girip, onun takip ettiği bloglardan(blog listesinden) -daha evvel görmediğiniz- bir bloga tıklıyorsunuz. Oradaki yazılara göz atıp birini gözünüze kestiriyor, okuyorsunuz. Hoşunuza giden bir paragrafı alıp blogunuzda paylaşıyorsunuz. Bu paragrafla alakalı birkaç cümle sarfetmeyi de ihmal etmiyorsunuz.Alıntı yaptığınız blogun son yazısına yorum olarak bu mimi düşüyor, kendi yazınıza link veriyor ve bu blog sahibini de mimlemiş olduğunuzu iletiyorsunuz.Son olarak mimlemek istediğiniz başka blogdaşlar varsa mimi onlara da yolluyorsunuz.

Ben de Sevgili Gereksiz Adam'ın bloğuna daldım ve daha önce hiç okumadığım nefis bir bloga rastladım. Bu mimin en iyi yanı da bu galiba. Kaçırdığınız güzel şeyleri bulmanız için bir vasıta. Ben de Hayat parçası'nın şu nefis satırlarına rastladım:

"Canım yavrucuğum, sakın ha paranın peşine düşmeyesin... Yeterince çalışırsan ve emek verirsen o gelip seni bulur meraklanma. Sen bulmaya çalışırsan, hırslandırır, insanlıktan çıkarır. Onurundan, gururundan, şerefinden, namusundan vazgeçme...Özellikle sevmekten, en çok sevmekten..."


Resim: Sir Lawrence Alma-Tadema