31 Ocak 2010

YARIM...

Yarımları neden hep bir köşede tutuyor olduğumu bugün anladım. Hiçbir şeye baştan başlamaya halim olmadığı zamanlar için var onlar. Öyle ki; hiç istemediğim halde birşeyleri sürdürdüğüme, devam edebiliyor olduğuma kendimi inandırmak için varlar. Yarım kitaplar bunun için var, yarısı izlenilmiş filmler de öyle...

Bazı sabahlar böyle uyanabilirsin pekala. Başlangıç heyecanı yoktur içinde. Bunu daha uyanır uyanmaz anlarsın. Sabahtır ve yeni bir gün başlıyordur ama sen gün ortasında olmayı tercih ediyorsundur. Nadiren olur bu, ama olur. Gün ortasında olmayı tercih ediyorsundur çünkü alışmaya, uyum sağlamaya, dahası başlamaya hiç halin yoktur. O gün yeni bir insanla tanışmak istemezsin mesela. Daha önce hiç konuşmadığın biriyle bir araya geldiğinde nasıl ve ne konuşacağın bilgisi uçup gitmiştir aklından. Ve kimse yeni tanıştığı birinin, arkasından "ay ne soğuk ne sevimsiz insandı o öyle" demesini istemez. Çünkü yeni tanışılan insanlar kendilerini ilk bakışta bir insanı tanıdıklarını sanacak kadar insan sarrafı sanırlar. Ve bu insanlar birinin ne halde olduğunu tahmin etmek yerine yafta yapıştırma kolaycılığını seçecek kadar zalimdirler. Kafanızda bir sorun olabileceği, fena halde hayattan sıkılmış olabileceğiniz, dünyayı ve tüm yaşamı bir kenera itebilecek denli bezmiş olabileceğiniz, başınızın, dişinizin ya da karnınızın ağrıyor olduğu ve bunu gülümsemeniz ardına saklıyor olabileceğiniz hiç mi hiç akıllarına gelmez. Onlar bakıyorlardır ve sizde birşey görüyorlardır, o gördükleri de kesinlikle doğrudur. Siz soğuk ve gıcık birisinizdir. Noktadır.

Ve böyle günlerde, devam edememeyeceğini daha fazla sürdüremeyeceğini anladığı günlerde yani, bu sıkıntıyı kırmak ister insan. Sanır ki tüm bu isteksizliğine karşı yeni birşeye zorla da olsa başlarsa döngü değişecek, sihirli birşey olacak. Ama çok cesur değildir. Bu yüzden hayati kararlar alamaz. Küçük birşeyler aranır. Değişimin bir başlangıç noktası olsun der. Aslında derdi değişim falan değildir. Tek derdi kaldığı yerden dün akşam bıraktığı yerden devam edebilmektir. Ne olmuşsa bir gecede olmuş sanır içinde bir yerde hayatın zamanla bıraktığı tortunun bazı şeyleri tıkadığını unutur. Yeni bir kitaba başlamayı ya da yeni bir film izlemeyi tasarlar mesela. Bunları yaparken düşüneceğini, içini bunlarla ters yüz edeceğini, hayata kaldığı yerden devam edebilmek için kelimelerden, görüntülerden ya da seslerden bir çıkış noktası bulacağını hesap eder etmesine ya asıl aradığı bunlarda değildir. Kitaba kendini dahil edemez, filmlerde görüntüden kopar sesleri yadırgar ve tüm bunlar olur biterken de aklı iyice karışır. İçindeki "ne anlamı var bütün bunların" sorusu kalbini bir mengene gibi sıkar. İşte yarım bıraktıkların böyle zamanlar için iyidir. Çok eski bir zamanda ortalarında bir yerde bırakılmış bir kitabın kahramanları bilindik, alışıldıktır. Yine yarım kalmış bir film de öyle. Çünkü yarımlar eve dönmüş gibi hissettirir insana. Tüm yorgunlukları, hataları, kopmaları ve tükenmişliği orada bir yerde bırakmış ve dönmüş gibi. Seni yine bildiğin sevdiğin insanlar karşılamış gibi. Ne olduğunu ve nasıl başedeceğini bilmediğin bir dünyadan seni çekip almış gibi...

İşte bu yüzden yarımlar var. Çünkü herkesin zaman zaman eve dönmeye ihtiyacı var...

RESİM: Edward Hopper

29 Ocak 2010

ÇALIŞIN KÖLELER ÇALIŞIN...

Sistem, ne yazık ki, çalışan insanların yaratıcılık ve zekalarını köreltmek, işin hızlı yürümesi için yapılan çalışmanın önüne engel koymak, yüksek koltuklarda oturan bir takım zatların kompleksleri doğrultusunda biçimlenmek üzerine kurulmuş. Bu sistemin geçerli olduğu bir ülkede ise ilerlemeden, gelişmeden söz etmek ne kadar olası varın siz takdir edin.

Dün ve bu sabah olan tüm olaylar sonunda, yukarıda yazdığım şeyleri düşünerek oturup kaldım koltuğuma. Ve bu düşüncelerin devamında: "yaptıklarım, çabam ne işe yarıyor?" "neden kendimi paralıyorum?" "şu yan tarafta hiçbir şeyi umursamadan oturan adamın yaptığı mı daha doğru?" "İşimizi hakkıyla yapıyor olmanın karşılığı, başkalarının beceremiyorum ayağına yattığı işlerin üstümüze yüklenmesi, yaptığımız hiçbir işin bir türlü beğenilmemesi ise neden bu kadar çalışmak?" gibi sorular aklıma takıldı.

Sistem üçkağıtçıları destekler, çalışanın sırtına biner...
Yan odada bir adam var. Herkesin beceriksizliği konusunda hemfikir olduğu bir adam bu. Beceriksiz olması sebebiyle onun yapması gereken tüm işler başka insanlara devredilirken, O tüm gününü internette çeşitli eğlencelerle geçiriyor bu yüzden de. Hemen yanındaki masadaki kadın çılgınlar gibi çalışırken bu adam gününü gün ediyor ve kimse ona birşey demiyor. "Aman ne yapalım onu da böyle kabul ettik" deyip çıkıyorlar işin içinden. Bu adam bu nedenle işinden hiç şikayet etmiyor olmalı. Neden şikayet etsin ki?

Ekip ne kadar iyi olursa olsun yönetici kötü ise tüm ekip aptal yaftası yer...
Biz patronun, büyük patrondan aldığı talimatları yerine getiren bir ekibiz. Daha doğrusu öyle olmaya çalışıyoruz lakin, yine ne yazık ki, patronun kulakları içine aldığı sesi, beyninin içinde başka bir veriye çevirip, o bilgi dile dökülene kadar tamamen başka bir biçime dönüştüğü için aslında istenilen işi tam o anda yapan ama yaptığı iş istenilen iş ol(a)mayan bir ekibiz. Bir nevi kulaktan kulağa oynadığımız için büyük patronun söyledikleri en son kulağa geldiğinde ortaya tamamen başka bir şey çıkıyor ve ekibimiz ikinci kulağın yanlış anlamaları sonucunda bir işi asla doğru dürüst yapamayan aptallar yaftasını yiyor bu yüzden de.

Anlatmak istediğini iyi anlatamayıp, işin yanlış yapılması nedeniyle ekibi suçluyorsan, aptal olan onlar değil sensindir...
Bir de anlatma sorunlu küçük patronlar var ki onlar bizi insanüstü varlıklar olarak görüyorlar. Beyinlerinin içinden geçeni okuyup aynı anda yapmamızı talep ediyorlar. Eh ben ve ekibim de insanüstü olmadığımız ve henüz beyin okuma yeteneğine sahip olamadığımız için işler ters gidiyor. Bu nedenle ekibe böyle bir yeteneği olan birini mutlaka dahil etmek gerekiyor ki işler yürüsün.

İşe gelirken komplekslerini lütfen evde bırak, aksi halde işler çorba olur...
Bir yerde bu kadar çok kendini patron sanan insan olunca ve bu kendilerini patron sanan insanlar birbirlerinin üzerine çıkmaya çalışınca, ezilen yine çalışanlar oluyor. Biri birşey diyor o yapılıyor, diğeri o şeyin neden yapıldığı konusunda kıyametleri koparıyor sonra o yapılan şey geri alınıyor, bu kez de ilk kişi neden geri alındığı konusunda kıyamet koparıyor. Kendi aralarında tenis oynuyorlar ve bizim topa bakmaktan beynimiz dönüyor. Daha sonra bu adamlar kendi aralarında iğrenç bir nezaketle anlaşıyor ve hepimizi gerizekalı yerine koyuyorlar. İşler saçma sapan bir hale bürünürken bu adamlar üstün yönetici yeteneklerinden asla şüphe duymadan ekibin rezaletliği konusunu konuşup birlikte kahve içiyorlar.

Yaratıcılık ve zeka prim yapmaz, tam aksine sistem sana kendini aptal hissettirmek için elinden geleni yapar...
Bütün bunlar olurken çalışan herkesin motivasyonu kayboluyor işin garibi bu kadar zeki adam ve kadın zamanla aptal olduklarına, beceriksiz olduklarına inanmaya başlıyorlar. Oysa aptal ve beceriksizler sürüsü tam o sıralarda kahvelerini yudumlarken birbirlerine birbirlerini övüyor ve kendi yalanlarında inanarak akşamı ediyorlar. Sistem böylesine garip böylesine adaletsiz işleyip gidiyor. Ama çarklara kimse çomak sokamıyor. Çünkü dişliler hepimizin parmaklarını koparıyor, derilerini yüzüyor dahası tüm yaşam umutlarını çiğneyip tükürüyor.

İşte bu yazı da bu tür adamların suratlarına tükürmek için yazılıyor.

RESİM: Norman Rockwell

25 Ocak 2010

BEN, ŞAHSIM VE BİZZAT KENDİM



Benim kendimi anlatma konusundaki beceriksizliğimin farkında olmayan Özlem bir mim yollamış ve kendim hakkında 7 ilginç özelliği paylaşmamı istemiş. Deneyeyim;

1- Biri bana kendini anlat dediğinde nasıl ve neyi anlatmam gerektiğini bilemeyen bir yapım (bu lafa da sinir olurum ya neyse) var. Sahi insan kendinde neyi ilginç bulur ve mutlaka anlatılması gerektiğini düşünür? Ben 30 küsür yıldır kendimle yaşıyorum ve artık alıştım kendime, hiç ilginç gelmiyorum.

2-Evet ben de tıpkı Özlem gibi bağımlıyım. Sigara, kitap dışında günün belli zamanlarını yalnız başına ve keyfimce geçirmeye özellikle... Kalabalığa dayanma kapasitem çok fazla değil ne yazık ki. (Eh buradan şöyle bir sonuca varmak mümkün; en çok kendimle vakit geçirdiğime göre demek ki insanlar içinde kendime en ilginç gelen yine benim.)

3-Çocukken bir dahi olduğumu düşünüyordum. Şimdi ise bir aptal olduğumdan neredeyse eminim. (Aptallık iyi bir ilginç olma sebebidir.)

4-Çocukluk demişken, çocukken Karadeniz halk oyunları ekibinden, palyaçolardan ve japon dövüşçülerden korkardım. (Şu korkularla neden dahi olduğumu düşünmüşsem artık.)

5-İki hayalim var; biri çiftlikte yaşamak diğeri de sahaf olmak. İkisi birden olursa ya da birleştirirsek tek hayalim bu diyebiliriz. (hem çiftçi hem de sahaf olan biri var mıdır acaba?)

6-Her an saçmalayabilmek gibi müthiş bir yeteneğim var. Akıllı mantıklı (gerçi kime göre akıllı mantıklı) konuşurken, bir anda kimsenin hatta kendimin bile anlamadığı saçma sapan (gerçi kime göre saçma sapan) şeylerden söz etmeye başlayabilirim. Eh bu da beni oldukça ilginç kılabilir.

7- Kesinlikle yaşadığımın dönemden bir kaç yüzyıl öncesine ait olduğuma inanıyorum. Bu yüzden şu cümle sürekli dilimde: "Ne işim var benim burada?" (modası geçmiş bir ruh ilginç olabilir mi? I ıh sanmam.)

Liste yapma konusunda ciddi anlamda berbatım. 1 numaralı maddeden itibaren buraya kadar gelen ey sevgili okuyan göz, sen de sanıyorum şu an itibariyle benimle hemfikirsin.

Bu mimi, kedinin pasladığı mimlerin vazgeçilmezi olan Sevgili Fahimbey'ciğime paslamayı bir borç bilir, kendisine saygılarımı sunarım.

Resim: Harrison Fisher

24 Ocak 2010

RANA: KABUSLAR PRENSESİ


Tüm gün tek bir satır okumaya fırsat bulamayan ben, akşamları bu okuma işini abartıyor da abartıyorum. Bu yüzden de bir süre sonra etrafta minik yıldızcıklar, renkli küçük şeyler hatta zaman zaman hayalgücünden kaynaklanan insan gölgeleri uçuşmaya başlıyor. Yorgun gözlerimin ve uçsuz bucaksız hayal gücümün bütün bunlara neden olduğunu bilmesem korkacağım ama kendimi tanıyorum. Geçen akşam da kucağımda bilgisayar yatağımda uzanmışken sol tarafta hızlı bir hareket oldu. Başımı çevirdim baktım hayır hiçbir şey yok. Bir süre o noktaya bakıp kaldım. Ama sevgili hayalgücüm güvenime ihanet etti ve bana korkunç senaryolar yazdı. Elbette o senaryolarda hayalcümün olduğu kadar Rana'nın da parmağı vardı.

Durmaksızın konuştu da konuştu: "Evet bu bir fare olmalı. Başka ne olabilir ki? Tamam bahçeli bir evde yaşamak güzel ama hayvanların da evin içine girmesini engelleyemiyorsun işte. Yahu bu nasıl ve nereden girmiş olabilir? Hem bahçedeki o serseri takımı neden görevlerini yapmıyorlar. Eh bir tanesi zaten umursamazın teki diğeri çok yaşlı ve kılını kıpırdatacak hali yok. Dur kalkıp bir bakayım kesin pencerenin önündeler. Tabi ya işte oradalar. "Affedersiniz çocuklar ama siz fare yemiyor musunuz?" yeşil kocaman gözlerle öylece bakıyorlar. Hele de bakın şu beyefendiye bana poposunu döndü. Tabi umurunda değil söylenenler. Ona ancak sevgi gösterirsen seninle ilgilenir kızmışsan hemen poposunu döner ve asla umursamaz. Aman neyse belki fare değildir. İyi ama fare değilse ne o zaman? Ya Rana'nın anlattıkları doğruysa. Pis cadı nasıl da korkuturdu bizi çocukken. Yok efendim kiraz çekirdeklerini yutarsak kulaklarımızdan burnumuzdan dallar çıkarmış. Onları kesemezmişiz çünkü çarpılırmışız. O dallarla dolaşmak zorundaymışız. Allahtan gözümüzden çıkmıyormuş dallar o zaman önümüzü göremezmişiz. Onun yüzünden bir ay boyunca yuttuğum kiraz çekirdeklerinin kulağımdan fışkırmasını bekleyerek geçirmiştim tüm zamanı. Ne aptalmışım. Ama altı yaşında herkes böyle fantastik şeylere inanma eğiliminde değil midir? Evet Rana ne demişti: "İleriye doğru bakarken gözümüzün yan tarafında belli belirsiz gördüğümüz şeyler görünmez yaratıklardır. Onları ancak öyle görebiliriz." Ah Rana ah! Muhtemelen şu anda ya bir yazar olmuştur ya da aklını yitirmiştir. Bu hayalgücü ile insan başka ne yapabilir ki? Neyse Rana'nın teorisi gerçek olmayacağına göre bu bir fare olmalı. Nerede okudum ben şunu; fareler bir yılda en az 500 yavru sahibi oluyorlar. Aman Allah'ım 500 fare. O zaman bir fareli köy kavalcısı bulmak zorunda kalabiliriz ya da belediyeye haber vermek. Belediyenin gelip birşeyler yapmasındansa kavalcı bulmak daha kolay olur gerçi ya. Birşey daha var ki, bu 500 yavrudan daha korkunç. Of Rana of kabuslarım esin perisi elbette bu da onun anlattığı birşey; "fareler sen gece uyurken gelip eline tükürürler, seni uyuştururlar. Sonra kırt kırt yerler parmaklarını. Bir bakmışsın sabah parmakların yok." Allah'ım ben bu gece nasıl uyuyacağım? Rana devam ediyor aklımın içinde: "Kızııım bir çocuk vardı bizim mahallede. Gece yatarken çiğ sucuk yemiş. E tabi fare bunun kokusunu duymuş gelmiş çocuğun dudaklarını bir güzel yemiş. Hah çocuk böyle dudaksız, sırıtkan dolaşıyordu etrafta." Rana büyük ihtimal duyduğu bu hikayeyi inandırıcı kılmak için çocuğu kendi mahallesinde yaşayan biri gibi anlatıyordu. Rana bu en korkunç hikayeler onda. Ne yapmalı, ya gerçekten fareyse?"

Annemi çağırıyorum. Odanın altını üstüne getiriyor kadıncağız. Yok. "Evladım gözlerin çok yorulmuş ondandır." diyor. Büyük ihtimal haklı ama ya değilse. Yatağı kale haline getiriyorum. Kenarlara bulduğum herşeyi tıkıyorum. Yastıklardan setler yapıyorum. Yorganın ucunu ayaklarımın altında alıyorum. Kafamı da yorganın içine sokuyorum. Yorganın arasından bıraktığım küçük bir delikten odayı kolluyorum. Ne ses var ne hareket. Uyku hak getire. Gece bekçisi gibiyim. Hoş fare görsem ne olacak, sanki onu yakalabilecek cesur bir yüreğe sahibim. Büyük ihtimal bulabildiğim en yüksek yere çıkar avazım çıktığı kadar bağırırım. Annemlerin yanı sıra tüm mahalle yağa kalkar hatta akıllının biri polis bile çağırabilir. Hala ses yok. Saat geç.

Beklerken uykuya dalmışım. Sabah uyandığımda ilk iş el ve ayak parmaklarımı kontrol etmek oldu. Sonra aynaya baktım. Parmaklar ve dudaklar yerinde. Güzel. Ah Rana ah seni bir bulsam var ya öyle korkunç hikayeler anlatacağım ki değil bir gece, gecelerce uyuyamayacaksın. Seni pis cadı.

RESİM: GLEN TARNOWSKI

23 Ocak 2010

RUHUN ZAMANI


Tüm hafta bazı günler öğle arası da dahil olmak üzere çalıştım. Hatta zaman zaman akşamları eve iş bile getirdim. Herhalde dünyayı olmasa bile çalıştığım yeri benim kurtaracağım gibi salakça bir fikre sahiptim. Oysa ne kurtulan oldu ne de ben kahraman. Elbette her zamanki gibi kendi hayat hikayemin kahramanı olmakla kaldım. Zaten diğer türlü kahramanlığa soyunacak ne halim ne de isteğim vardı. Benimki zorunlu bir hikaye kahramanlığıydı. Tıpkı diğer tüm insanların olduğu gibi.

Şimdi bu cumartesi sabahı tüm o koşturmacadan çıkmış ruhum hiçbir şey yapmak zorunda olmamanın, paniksiz ve acelesiz bir sabahın içinde sevinç çığlıkları atıyor. Uzun zaman bir yerde bağlı duran bir köpeğin birden salıverilmesi gibi ruhum da hangi yana koşsa bu uçsuz bucaksız özgürlüğün tadını nasıl çıkarsa bilemiyor. İnsan, dar zamanlarda hep şöyle planlar yapar: ah zamanım olsa arkadaşlarımı görsem, zamanım olsa peşpeşe filmler izlesem, tv karşısında tembellik etsem, nicedir birikmiş kitaplarmı okusam, ah hayır hayır uzun uzun uyusam hatta rüya bile görmesem, tüm o yorgunlukların acısını çıkarsam. Ama herşey bitince, öylece, ne yapsan bilemez bir biçimde kalakalıyorsun. Hele ki o karmaşaya, gürültüye alışmışsan özgürlüğün sessizliği sana ürkütücü bile geliyor.

Ben hiç bir zaman planlı programlı bir insanevladı olamadım. Ajandalarına gün gün, saat saat yapacakları işleri yazan insanlara hem şaşırdım hem de yaptıkları bana olanaksız gibi göründü. Tüm ajandalarım Ocak ayı ortasında bir yerlerde sonlandı ve ben yine on dakika sonra ne yapacağını kendisinin bile bilmediği birine dönüştüm. İşte bu yüzden de özgür olduğum bu tatil zamanında böyle ne yapsam bilemez bir halde kaldım. Gerçi çalışma zamanlarını bile planlamayan bir insanın tatil zamanlarını planlaması ne kadar olasılık dahilinde olabilir ki? Oysa zaman kendisine hiç yetmeyen insanlardanım ben. Ne okumak istediklerimi yetiştirebilirim, ne izlemek istediklerimi ne de görmek istediklerimi. Hiçbir zaman hiçbir şey yetişmez ve gece uykuya dalmadan önce saçma sapan planlar yapar saçma sapan sözler veririm kendime yarın daha planlı olacağıma dair. Ama hayır. Bu asla olmaz.

Her neyse. Bugün elimde kocaman bir gün var. Ve içimde de zaptedilmez bir coşku. Birazcık endişe. Günü verimsiz geçirmeye dair. Ama sanırım o endişeden kurtulup zamanı umursamadan ne istersem yapmalı. Tüm gün pencereden yağmuru izleyebilirim. Belki o kalın kitabı hiç yataktan çıkmadan okurum. Ya da üç beş filmi arda arda izlerim. Kimbilir biri ile kahve içer aptalca şakalar yapar onunkilere gülerim. Ve bu koca günün, zorunluluklardan kendini kurtarmış günün tadını sonuna kadar çıkarırım. Ta ki pazartesi gelip ruhumu ve zamanımı o ağaçta bağlı bulana değin.

RESİM: Norman Rockwell

20 Ocak 2010

BAZEN ÖYLE BAZEN BÖYLE...


D. yüksek topukları üzerinde zarif bir kuğu gibi giriyor içeriye. Yüzünde yine o nefis gülümseme. Tıpkı güneş gibi. Aydınlık. "İnsan öfkeli ya da üzgün olduğunda bu kadınla karşılaşmalı" diye geçiyor aklımdan. Onda öfkeyi eriten birşeyler var. Gülümsemesi "dert etme herşey yoluna girer" der gibi.  Nasıl güneş buzu eritirse onun gülümsemesi de öfkeyi eritiyor. Bu onun etrafında olanlar için harika birşey.

D. yaklaşıp sarılıyor bana. Her zaman sarılır. Ama öylesine değil gerçekten kucaklar insanı. Nasılsın iyi misin faslını geçiyoruz ve konu kimbilir nereden intikam, iyilik ve kötülüğe geliyor. D. kendisini rakip görme aptallığındaki iş arkadaşından söz ediyor. "Oysa" diyor "rekabet edilecek bir durum yok ortada." Sözcüklerinde öfkenin ya da kızgınlığın kırıntısı yok. Bu halini seviyorum onun. Kendisine kötülük edeni umursamayarak çemberin dışına atıyor. Bu herkes için yararlı birşey. O adamın kendisine "daha hiçbir şey görmedin" diyerek parmak salladığını anlatıyor. "Sen ne yaptın peki?" diyorum şaşkınlıkla, omuz silkip geçtiğini söylüyor. "Ama" diyor "eğer bir kötülük yaparsa karşılığını alacak." D. şuna inanıyor: iyi olan insanlara elbet iyi olmalı fakat eğer biri sana kötülük yaparsa da bu kötülüğü onun yanına bırakmamalı. "Haklısın" diyorum. Çünkü kötülüğün cezasız kalmamasından yanayım ben de.

D. o adamdan söz etmeye devam ediyor. Anlattığına göre adam sağı solu belli olmayanlardan. Bir gün bir melek kadar iyi, başka bir gün ise kötülüğünün, azarlarının, aşağılamalarının sınırı yok. "Belki" diyorum "keyifli olduğu günler, hayatının yolunda gittiği günler iyi davranıyordur." Doğru olabileceğini söylüyor. Çünkü adam bazı günler gereğinden fazla nazikmiş. Ama bazı günlerde ise öyle öfkeliymiş ki kim gelirse bağırıp çağırıyor, hiç öfkelenilmeyecek şeylere aşırı tepki veriyormuş. D. bu yüzden ona nasıl davranacağını bir türlü kestiremiyormuş.

Tıpkı bizim O. gibi diye geçiyor aklımdan. Çünkü O. da bazen çok iyi bazen de korkunçtur. Sabah günaydın deyişinden  gün boyu insanlara nasıl davranacağı bellidir. Güzel bir gülümseme ile günaydın demişse işler yolunda gidecektir. Ama yanınızdan tek sözcük söylemeden geçmişse durum vahimdir. Aslında bunun belki de çok yadırganacak birşey olduğunu söylemek pek doğru değildir. Çünkü sağlık sorunu yaşıyorsa biri ya da evde işler kötü gidiyorsa o insanın diğerlerine davranışında ruh hali kaçınılmaz bir biçimde yansıyabilir. Elbette D. nin iş arkadaşı ya da O. gibi büyük dengesizliklerden söz etmek ya da bunu doğru bulmak pek mantıklı değil ama insan kötü hissederken güler yüzlü ya da tatlı dilli olamayabilir. Hoşgörüsünü yitirmiş olabilir ya da dünyayı iyi, güzel, mutlu bir yer olarak görmekten vazgeçmiş olabilir. Her durumda kendi içinde yaşadıklarını diğer insanlara yansıtmayan insanlar da vardır elbette ki bu insanlar takdir edilecek kadar güzel bir erdeme sahiptirler. Ama ne yazık ki bu insanların sayılarının da çok fazla olduğunu söylemek çok da doğru olmaz.

D. iş arkadaşının dengesiz hallerinden bıkmış usanmış durumda. Her sabah onun ruh haline göre rahatlamak ya da kalkanlarını hazır tutmaktan yorulmuş. Ne kadar umursamadığını söylese de bunun her sabah karşısına bir bilinmez olarak çıkması onu az da olsa geriyordur mutlaka. Ama D. bu durum için bir çözüm geliştirecek durumda değil. Az önce düşündüğüm şey geçiyor aklımda. D. ve onun gülümsemesinin bir güneş gibi olduğu, bu gülümsemenin öfkeyi eriteceği, etrafındakilerin ne kadar şanslı olduğu... Demek ki bazılarımız diyorum güneşi perde ardında bırakmaktan yanayız ya da güneşin orada olduğunun farkında değiliz... Ne arıyorsak ya da neye ihtiyacımız varsa onu görüyoruz insanlarda. Fazlasını ya da eksiğini değil...

Resim: Norman Rockwell

18 Ocak 2010

ANLAMSIZLIK ÜZERİNE ANLAMSIZ BİR YAZI




Odanın ortasına hiç niyetim yokken oturuverdim. Çok yorgun, çok keyifsiz ve çok isteksizdim. Belki biraz da umutsuz. Ama azıcık, çok değil. Yığılmak da denebilir adına belki ama ben öyle dememeyi tercih ediyorum. Hiçbir şey yapmadan, meşgul olmadan, dahası hiçbir şey yapmak zorunda olmadan oturmak. Belki de biz bunu kendi başımıza yapmayı akıl edemediğimiz için vücut yığılmak yolunu seçiyordur. Olamaz mı? Elbette olabilir.

Bir süre oturdum orada. Hiç kıpırdamadan. Karşı dolabın kapağına bakarak. İnsan böyle bir durumda, yani bunca keyifsiz ve isteksizken, boşluk içinde amaçsız kalmış gibi hissediyor kendini. Bu, belki bazılarına göre huzurun kapısı ama benim gibi şaşkınlar için ürkütücü. Çünkü böyle bir anda tüm bu olup bitenin, amaçladıklarının, hayalini kurduğun şeylerin, öfkelerin, mutlulukların ve daha pek çok aptalca şeyin hiç bir anlamı olmadığını düşünüyorsun. Hatta düşünmekle kalmayıp bundan emin bile olabiliyorsun. Tam bir boşluk. İşte bu yüzden hemen oturduğum yerden fırladım. Çılgın bir hızla uzaklaşan tüm bu şeyleri kuyruklarından yakalayayım diye. Ama bütün bunlarla insanın kendini oyalayıp durduğu, aslında içten içe anlamsızlığı, saçmalığı sezdiği fikri yakamı bırakmadı. "İşte bu yüzden" diye düşündüm "hepimiz kendimizi oyalamak için bir şeyler uydurup duruyoruz. Kitap okuyoruz, çiçek suluyoruz, ağaç dikiyoruz, yazıyoruz, beste yapıyoruz, tartışıyor, öfkeleniyoruz, kendimize düşmanlar ediniyor onunla savaşmayı amaç belliyoruz, aşık oluyoruz tüm düşüncelerimizi birine adıyoruz, kıskanıyoruz, dedikodu yapıyoruz hatta öyle ki uykuda bile kendimizi oyalamanın bir yolunu bulup rüya görüyoruz. Sırf boşlukta zaman geçirmemek ve anlamsızlığın farkına varmamak, onu bütünüyle keşfetmemek için. Ne acınası bir durumdayız. Ama merak etmeyin kendimizi oyalayacak bir şeyleri mutlaka buluyoruz. Zaten aksi takdirde... Her neyse.

Kalkıp N.'ye mektup yazdım ben de. Boşluktan kaçmanın en iyi yolu bu gibi göründü. Ona neşeli bir mektup yazmak istedim ama elimden ancak hüzünlü harfler döküldü. Yırtıp atayım diye geçti aklımdan. Hani neşeli bir günde yazarım dedim ama N. için farketmeyeceğini düşündüm. Ne de olsa tersini düzünü bilenlerdendi o ruhumun. Kederimi de neşemi de hiç düşünmeden kabul ederdi. Ve bu yüzden birbirimize dost diyorduk ya zaten.

N.'ye boşluktan söz etmedim. Anlamsızlıktan da öyle. Muhtemelen o da zaman zaman ya halının ortasına, ya bir yatağa belki de bir koltuğa yığılıyordu zaten. Böyle zamanlarda o sessizlikten en az benim kadar ürküyor ve birden kalkıp uçup gidenlerin kuyruklarına yapışıyordu. O da benim kadar anlam duygusunu kaybetmekten korkuyor olmalıydı. Çünkü şu saçma sapan şeylerin çılgın dünyasında tüm bu bizi oyalayanların kuyruğuna yapışmaktan başka çaremiz yoktu. N. bunu biliyor olmalıydı. Aslında herkes de öyle...

Resim: Edward Hopper

15 Ocak 2010

"NORMAL TECAVÜZ"


Akdeniz sahili boyunca ilerleyen turuncu bir minibüs. Minibüsün içinde her biri, bir kız ve bir erkek çocuğa sahip iki aile. Tatil yapıyorlar. Akıllarına neresi eserse orada mola veriyor, neresini beğenirlerse orada denize giriyorlar. Çocuklardan ikisi onbir, biri on iki ve diğeri de onüç yaşında. Zaman eski zamanlar ve çocuklar şimdi zaman çocukları gibi herşeyden haberdar olan çocuklardan değiller. O yüzden de az önce babaları ile birlikte girdikleri sudan neden çıkarıldıklarını anlayamadılar. Suda bir kaç köylü çocuğu vardı kendileri ile birlikte. Çocuklarla hemen arkadaş oluvermişlerdi. Babaları da öyle. Kendi çocukları gibi konuşuyorlardı o çocuklarla. Onlara ailelerini sordukları o ana kadar güneş altında mavi su masmavi, çocuklar güleç ve babalar huzurluydu. Fakat sonra babalardan birinin sorusu üzerine köylü çocuklardan biri bir abladan söz etti. Kendi öz babasından hamile kalıp, o çocuğu doğuran bir abladan. Çocuklar anlatmaya devam ederken babalar kendi çocuklarını telaşla sudan kovdular. Belli ki o çocuğunun anlattığı hikayeyi duymalarını istemiyorlardı. Ama onüç yaşında olan anladı neler olduğu. Ya da anladığını sandı. Çünkü bir babanın kendi kızına tecavüzü anlaşılabilecek bir şey değildi.

Gazeteleri okurken aklıma geldi bütün bunlar. O mavi deniz, neşeli günler, o güzel mi güzel köylü çocukları, onların anlattıkları ve duyduklarımla yaşadığım şok. Tıpkı o gün ürperdiğim gibi ürperdim. İnsan aklın sınırlarını zorlayan şeylerle karşılaştığı anları anımsadığında yine o anı, aynı korkuyla, aynı dehşetle yaşıyor. Şimdi gazetelerde "alışılageldik" tecavüz haberleri duyduğun dehşeti asla törpülemiyor. Çünkü o dehşet tıpkı bir taş gibi içine oturmuş oluyor ve hiç bir rüzgar onu aşındıramıyor.

Geçenlerde biri bir tecavüz olayından söz ediyordu. Anlattıklarının ortasına denk geldiğim için sordum.  "Biri birine tecavüz etmiş" dedi omuz silkerek yanında oturan. Beriki atıldı: "ama normal tecavüz" Nasıl normal tecavüzdü yani? "E canım bir adam bir kadına işte" dedi. Bunun adı artık normal tecavüz müydü?  Kuracakları cümle üzerine düşünmeyen insanlara bayılıyordum. Böylece onların bilinçaltlarını rahatlıkla okuyabiliyordunuz. Bu iki sersem tecavüzü farkında bile olmadan sınıflandırmış ve bir adamın kendi kanından olmayan yabancı bir kadına tecavüzünü "normal tecavüz" diye adlandırmışlardı. Bu ikisi her gün gazetelerde babaların çocuklarına, bazı adamların kız ya da erkek çocuklara, bazılarının hayvanlara tecavüzünü okuyorlardı. Ve bütün bu korkunç öyküler arasında en az korkunç olanını "normal" diye sınıflıyorlardı. Demek ki hayat bize korkunç olanın daha korkuncunu sunsa, böylece yıllar geçse, biz hergün gazetelerden bunları okuyarak geçirsek günlerimizi, her akşam yemeğimizi yerken daha korkunç şeylere dehşet içinde baksak bugünümüzün korkunç olanı yarınımızın normal olanı haline gelecekti. Dünyanın haline ahlanıp vahlanan hepimiz bütün bunları zamanla normalleştirdikçe dünyanın başına gelen herşeyden az ya da çok sorumlu olmuyor muyduk?

Aklıma Nelson Algreen'in Altın Kollu Adam adlı kitabının başında yazdığı şu cümle geldi: "Anlıyor musunuz beyler? İşin dehşet saçan yanı, artık hiçbir şeyin dehşet saçmaması."

RESİM:  Orest Kiprensky

14 Ocak 2010

BANKTAKİ ADAM



Gök, gri bir battaniye serdi üzerimize yine bu sabah. Ve o gri battaniye sıkılmadan asılmış gibi içindeki suyu ağır ağır döküyor toprak üstüne. "Bir sigara ve biraz göğe bakmaya ihtiyacım var "deyip kaçıyorum dışarıya. Belki kalbimi sıkan bu eli azıcık gevşemeye ikna eder gök diye düşünüyorum. Hırkama sıkı sıkı sarınıp yakıyorum sigaramı. Üzeri kapalı alandaki tüm banklar dolu.  Yan tarafta yaşlı bir adam tek başına oturuyor. Bankın üzerinde bir gazete parçası içinde yarım simit, içi ilaç kutularıyla dolu küçük bir poşet, yarısı içilmiş bir şişe su, katlanıp konulmuş bir atkı ve bir cep telefonu duruyor. "Bazı insanlar gittikleri her yeri küçük bir ev haline getiriyorlar." diye geçiyor aklımdan. İhtiyaçları olan her şeyi yanlarında taşıyorlar. Ve nerede olurlarsa olsunlar o eşyaları oturdukları yere yayıp kendilerini evlerinde hissetmek istiyorlar. Çimlerin üzerine, kaldırımlara bazen ya da bir ağaç altına...

Bende yapıyorum bunu galiba. Bir yerde uzun zaman beklemek zorunda kaldıysam bir bavul gibi olan çantamı boşlatıyorum oraya. Bir gazete ya da bir kitap, sigara ve çakmak, bir defter ve kalem. Herkes kendi dünyasının vazgeçemediği parçalarını yanında taşıyor belki de. Yalnızken ve bekliyorken ,kendimizi yalnız hissetmememizi sağlıyor bütün bunlar ya da. Boşluktan nasıl da korkuyoruz!

Adam poşetten ilaçları çıkarıyor. Beyaz küçük haplardan bir tane sonra pembe olandan bir tane yutuyor. Diğer ilaçlara onları alıp almamakta kararsızmış gibi bakıyor. Bütün bunlar olurken kendi kendine mırıldanıp duruyor. Ne dediğini pek anlayamıyorum ama sesindeki öfkeyi duyabiliyorum. Birine birşeyleri öfkeyle şikayet ediyor sanki. "Yanında bir de bir başkasının hayalini getirmiş" diyorum. Belki de şimdi ölü olan birinin hayalini. Onu anlayan ve dinleyen ama artık yanında olmayan birini... Herkes yanında hiç vazgeçemediklerini taşıyor. Bazıları eşyalarla birlikte insanların hatıralarını da...

Fotoğraf: Jean Hélion

12 Ocak 2010

YOLLAR VE HİKAYELER...


Komşu kente yapılmış kısa bir yolculuktan dönüyorum. Gök alabildiğine bulutlu ve kasvetli. Üzerimde dün geceki uykusuzluğun izleri. Dolmuşun içi tütün, nem ve bezginlik kokuyor. Üç beş insan öylece yolculuğumuzun başlamasını bekliyoruz. Hiç acelem yok. Ve içimde hiç bir his de öyle... Ne umut, ne umutsuzluk, ne keder, ne mutluluk... Ne zamandır böyle "hiç" içinde yüzerek oturmadığımı soruyorum kendime. Ve neden hiçbir şey hissetmediğime dair yalan söylediğimi. Çünkü içimde aslında hiç bir şey değil safi bir huzur hissettiğimi farkediyorum. "Aslında belki de huzur hissizliğin, beklentisizliğin adıdır" diyorum kendi kendime. Bu da yalan söylemediğimi gösterir.

Bir kaç insan geliyor ve Hasan Ali Toptaş'a neredeyse ikiz kardeşi kadar benzeyen şoförümüz yerine geçiyor. Yolculuk başlıyor. Gözlerimi aynadan yüzünün bir bölümünü gördüğüm Hasan Ali Toptaş'tan alamıyorum. Kendi kendime onun yeni muhteşem öyküler bulmak için kılık değiştirmiş olabileceğini söyleyip yüzünü okumaya çalışıyorum. Bir şeyler düşündüğü belli. Biraz kederli biraz kararsızlık yüklü şeyler bunlar sanki. Derin derin iç çekiyor. Arada bir muavine bir şeyler söylüyor. Muavin onu dinleyip başını sallıyor. Sonra yeniden elinden düşürmediği cep telefonuna dönüyor. Parmakları nasıl olduğunu anlayamadığım bir hızla telefonun tuşları üzerinde gidip geliyor. Sonra telefonundan bir ses geliyor. Ekrana dikkatle bakıp gülümsüyor ve yeniden parmakları çalışmaya başlıyor.

Tam ön tarafımda çaprazda kalan koltukta başının yarısı çıplak olan bir adam oturuyor. Ensesindeki bir tutam saç sanki savaştan geriye kalan kederli insanlar gibi görünüyor. Her an ölümü bekleyen insanlar gibi... Yok olmanın ne olduğunu diğerleri gittiğinde öğrenmiş insanlar gibi... Adam arada bir döndüğünde profilini görüyorum. Benim onun başının arkasına biçtiğim kederin zerresi yüzünde okunmuyor. Bekleyen bir ifade onunki. Bekleyen ve merak eden. Güçlü bir burun, geniş bir alın ve pembe-beyaz sağlıklı bir yüzü var. Geniş omuzları hala yaşına rağmen dik duruyor. Sezar diye geçiyor aklımdan tıpkı Sezar'a benziyor. Aklımda beliren Sezar başının nereden kalmış olabileceğini merak ediyorum ama bir türlü anımsayamıyorum. Bir film ya da bir resimden olabilir. Onu beyaz bir elbise içinde düşünüyorum. Ayağında sandaletlerle bir de. Sonra başına yapraklardan bir taç yapıyorum, Sezar tam bir Sezar oluyor. 

Hasan Ali Toptaş yolculardan birinin sesi ile aniden duruyor. Sezar'ın yanından kısa boylu yaşlı bir adam kalkıp, iniyor. Adamın gideceği kasabaya bakıyorum. Yaz sıcağında ve kış soğunda bu sessiz görünümlü kentleri, kasabaları hiç sevmediğimi düşünüyorum. Soğuk ve sıcağın insanları evlerine hapsedip kasabaları bir mezarlık gibi sessizleştirdiğini, üzerine keder yağdırdığını bir de... Baharlar ve insan cıvıltısının şehirlere nasıl da yakıştığını farkediyorum sonra. İnsanın olmadığı yerde herşeyin ölü gibi sessiz ve kederli olduğunu ve de... 

Dolmuştan inen adamın yerine, Sezar'ın yanına, arka koltukta oturan sıska, esmer bir adam oturuyor. Sezar'ın o huzurlu bekleyişini bozacak kadar da geveze bir adam bu. Sezar adamın anlattıklarına sadece gülümseyerek yanıt veriyor. Zorda kaldığında ise bir kaç kelime söylüyor. Pek rahatsız olmuş bir hali yok. Geveze adamın hain bir yüzü var. Belki de yok. Belki sadece Sezar'a bunca sokulduğu için bana öyle geliyor. Sezar'ı kolundan çekiştirip uyarmak istiyorum. O hain adamın ona bunca sokulmasında bir kötülük olduğunu söylemek istiyorum. Sezar hiç oralı değil. Adamı yine gülümseyerek dinlemeye devam ediyor. Adam durmaksızın konuşuyor. Diğer yolcular ona ters ters bakıyorlar. Adam kimseyi umursamıyor. Hasan Ali Toptaş aynadan adama göz atıyor ve yola bakmaya devam ediyor. Sanırım aklının aynasındaki o binbir karakter daha fazla ilgisini çekiyor.

Yol, gri tüylü bir battaniye gibi serilmiş gök altında uzayıp gidiyor. Ağaçlar geçiyor, elektrik tellerine konmuş bir kaç kuş görünüp kayboluyor. Bütün bu insanlarla dolu yolculuğun büyüsü ile sarıp sarmalanıyorum. Diğerlerinin aklından neler geçtiğini ve tam arkamda oturan o uykulu bakışlı kızın benim gibi tüm bu yolculardan bir hikaye uydurup uydurmadığını, eğer böyle ise onun hikayesinde kim olduğumu merak ediyorum...

Resim: Edward Hopper

10 Ocak 2010

AH HAYAT...


Dün akşam ve gece boyu, kitaplar, kalemler ve defterlerle tıka basa dolu bir yatak üzerine çalışmanın sonucu bu sabah şişmiş gözler, ağrıyan boyun ve sırt ikilisi, kalemi tutan parmakta arada bir kendini belli eden sızı ile uyandım. Bir de tüm o okuduklarımdan ve yazdıklarımdan gece boyu rüyalarımda beni bırakmayan belli belirsiz görüntüler, rüya parçaları, düşünce mi yoksa rüya mı olduğunu kestiremediğim şeylerle...

Sabahları huysuz oluyorum. Bir bardak çay ve sigara içmeden kendime gelemiyorum. Tıpkı katı bir kütle gibi sürüklediğim bedenle önce biraz kendi kendime konuşmam, onu gün için hazırlamam gerekiyor. Ve bu yüzden de uyandığım an kimse ile karşılaşmamaya özellikle annem gibi binlerce sorusu her daim ceplerinde hazır bulunan biri ile karşılaşmamaya özen gösteriyorum. Annem yataktan keyifle kalkıp bir süre güne hazırlanmaya gerek duymayanlardan. O uyanır uyanmaz günü başlıyor. Yaşam doğaçlama onun için ki buna hayranım. Oysa ben, babam ve kardeşim birbirimizin kopyasıyız. Önce senaryoyu gözden geçirip öyle rolümüzü oynamamız gerekiyor. Bu sabah annem her zamanki gibi filmin içindeydi ben ise senaryoya hazırlanma telaşında. Elimde çayla bana aklına ne gelirse sordu. Berbat görünüyordum ve göründüğümden daha berbat hissediyordum. Ve annem her zaman insanların yüzlerine dikkatle bakıyordu. Tıpkı şu an benim yüzüme olduğu gibi. Huzursuz oldum. Toparlanıp gelmem gerekiyordu. Hem bedenen hem de ruhen. Ve bir de bir bardak çayla kendime gelip tüm gece gördüğüm rüyalardan, hayallerden kopup yeniden dünya zamanına ayak uydurmam... Belki de gece bir alemde gündüz ise dünyada yaşamaktandı sabahki bu hallerim. Evet bu bir adaptasyon sorunuydu. Annemi kısa cevaplarla savuşturdum ve yalnız kalacağım çayımı içeceğim bir köşe buldum evde.

Böyle zamanlar akla garip fikirlerin doluştuğu zamanlardır. Çünkü düşlerden henüz kopmamışsındır ve dünyaya ait bir yerlere bakıyorsundur. Aklın gördüğü ile gözün gördüğü başka olduğu için garip bir araftasındır kısaca. Yüzümü ovuşturdum. Kaç çizgi ve kaç yaşlanma belirtisi olduğunu düşündüm. Annem zaman zaman otuzlarını çoktan aşmış iki çocuğuna bakarken bunları düşünüyor muydu acaba? Ben annem ve babama bakar ve sezdirmeden yüzlerindeki kırışıklara, gözlerindeki canlılığın yitişine ve beyaz saçlarına saçma bir şekilde telaşlanırken onlar da bizim için neden aynı şeyi hissetmesinler ki? Bir ölüm telaşı bu. Anne ve babanın da ölebileceğini hiç düşünmez çocuklar ama büyüdüklerinde herşey değişir. Tüm o işaretler her gün gözünün içine sokulur ve sana onların bir gün öleceğini söyler. Bu yüzden görmek istemezsin hiç. Dikkatle baktığında onlara, birden istemsizce başını çevirirsin. Hayatı yalanlayacağın gibi gülünç bir inancın olur. Bu sabah ise tam ters cepheden düşündüm bunları. Asıl onlar bize baktığında ne hissediyorlardı acaba? Saçlarımızdaki beyazlara, çizgi ve kırışıklıklara, gün be gün yüzümüze oturan koca adam ve kadın ifadesine bakınca ne düşünürlerdi ki? Kendi doğruduğun ilk zamanlar konuşamayan, kendi yemeğini bile yiyemeyen küçük yaratığın şimdi bir zamanlar senin ilk keşfettiğinde şaşırdığın yaşlılık izlerinin ilklerini taşıyor olması ne hissettirirdi onlara? Biz nasıl onların sona yaklaşıyor olması fikrinden dehşete düşüyorsak onların bu dehşeti bizimkinden daha da büyük olsa gerekti. Belki de o yüzden bunca korumacı kollamacılardı hala biz koca adam ve kadınlara karşı. Bir zaman onların yaptıkları hatalar yapmayalım ve daha uzun, daha güzel, daha mutlu yaşayalım diye. Ama tek unuttukları şey vardı, bu senaryo az bir değişiklikle hep oynanacaktı. Roller benzer dağılacaktı ve olan biten sürecekti.

Çayımı bitirip mutfakta ıspanak temizleyen anneme arkasından sarıldım. Sırtından öptüm. Gülümsedi. Ben de öyle. Onu sevdiğimi söylemeye gerek duymadım. Çünkü ikimizde biliyorduk. Yoksa bunca telaş neden olsundu ki?

Fotoğraf: Milliyet Galeri

09 Ocak 2010

BİR RÜYA ÜZERİNE...


Çok tuhaf bir rüyaydı. Üzerinden yıllar geçse de unutamayacağınız rüyalardan biriydi. Ve kime anlatmışsam farklı bir şekilde yorumladı. Kimi hayra kimi şerre yordu, kimi ise bana şüpheyle baktı.

Yaşlı bir köpeği yanan bir sobanın içine atmakla başlıyordu rüya. Öncesi var mıydı, anımsamıyorum. Ve birden sanki bilinçsiz yapılmış bir şeyin ayırdına varmış gibi panik ve korkuyla o sobanın içinden tüyleri biraz yanmış o zavallıyı çıkarmakla devam ediyordu. Onu sobaya ben mi atmıştım yoksa atılmasına seyirci mi kalmıştım orası meçhul. Hangisi olursa olsun farkeder mi zaten? Bir kötülük yapmakla kötülüğe seyirci kalmak arasında fark var mı? Onu oradan çıkardım ve gürül gürül akan bir suyla acısını almaya çalıştım. Su ne kadar çoksa gözyaşı da o kadar çoktu.

İnsan böyle bir rüya gördüğünde iki şey düşünüyor: içimde benim henüz bilmediğim bir kötülük mü var? Ve bu rüya yaptığım ama henüz farkında olmadığım bir kötülüğün mü işareti? Ve bu soruları kendince ne kadar yanıtlasa da asla tatmin edici bir cevaba ulaşamıyor. Sadece o kısacık rüya üzerine kafa patlatmakla kalıyor. Bir de kendimizi ne kadar tanıdığımızı sansak da bunun bir yanılgı olduğu gerçeğiyle yüz yüze kalmakla...

"Bunu asla yapmam" diyebilirim hiç bir terddüt duymadan. Çünkü böylesi korkunç bir şeyi yapacak kadar vicdandan yoksun olmadığımı biliyorum. Can taşıyan her şeyin kıymetli ve en az benim kadar yaşam hakkı olduğunu biliyorum. Ve burada canlı olan her şeye ne kadar saygı duyduğumu anlatacak örnekler vermeye girişmeyeceğim. Çünkü nedense hala içimizdeki iyi olan şeylerin anlatıldığı  vakit inandırıcılığını, doğallığını yitirdiğine inananlardanım. Hatta bununla da kalmayıp anlatılan iyiliklerin böbürlenmeye vasıta olduğunda değerinden değer yitirdiğini düşünürüm. Tıpkı paslanan metaller gibi üzerinin istenmeyen bir şeyle örtüldüğünü ve sonsuza dek yitip gittiğini de öyle.

Tüm bunlara rağmen bu rüyayı yorumlamakta güçlük çekiyorum. Aklıma gelen en iyi yorum; farkında olmadan birini incittiğim ve telafi etmek için uğraşacağım oluyor ama sobanın, ateşin, suyun ve köpeğin neden bu şekilde sembolize edildiğini bir türlü bulamıyorum. Rüyalarını anımsamayan biri olmanın aslında daha iyi olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, rüyalar belki de kendimizle yüzleşmenin bir yolu. Ya da kaçtığımız her şeyin daha da karmaşıklaşarak beynimizin kuytularında saklandığının işareti. Bilemiyorum...

Resim: Paul Jonkers

06 Ocak 2010

AYLAK HARCI...


Aylağın harcı bu. Oturur düşünür kafa listesi yapar sevdiği şeylere dair. İyi de eder. Kurgulayıp durduğu saçma sapan şeylerdense iyi bu çocukça uğraş diye düşünür sonra.
Güneşli odalar diye başlar listesine. Deli gibi düşkündür penceresinden içeriye güneş süzülen odalara. Fotoğraflarını biriktirir o odaların hatta. Ne zaman üzgün olsa mesela ne zaman kaçıp bir yere sığınmak istese o odaların fotoğraflarına bakar. Kocaman pencereler, tahta duvarlar ha bir de çok ama çok kitap olsun ister o odalarda. Pencereyi açınca ot kokusu gelsin ister. Pencere önlerine saksı saksı çiçek koyar aklınca. Sanki bakmayı becerebilecekmiş gibi. "Olsun" diye düşünür sonra, "insan bir canlıdan sorumlu olursa bakar ona." Sonra kızar kendine hayallerde bile mantık arayan saçmalığına. Kızar da kızar.
Soğuk kış günlerini sever bir de. Sıcak bir soba başına kedi miskinliğinde büzülüp kalmaya bayılır. Cumartesi günleri hele de azıcık gün ışığı sızıyorsa pencereden, soğuksa ama yine de, sobanın içinde çıtırdayan odunların sesini dinler. Portakal kabuğu koyar sobanın üstüne sonra. Ah nasıl da kendinden geçer. Ama yine de en çok gün ışığını sever o. Hele de bulutları peşine takmış bir rüzgar varsa dışarıda, gün ışığı bir görünüp bir kayboluyorsa, pencere önündeki ağacın yapraklarının gölgeleri masanın düz zemininde dans ediyorsa deli gibi keyiflenir. Ne elindeki kitap kalır o ara ne aklının ekranındaki görüntü. Yaprağın gölgesine sevdalanır. "Hayat" der "bu kısacık güzel anlar işte. Başka ne var elde."


Fotoğraf: littlebookofsecrets

05 Ocak 2010

OKUR OKUMAZ UNUTULACAK BİR METİN


Güne insanlardan yorularak başlamak hiç de iyi bir başlangıç değil. Pavese'in "yaşamdan tek bir dileğim var, rahat bıraksın beni gözleyeyim onu" dediği gibi benim de insanlara "ilişmeyin bana, sadece uzaktan bakayım bir süre size. Yalvarırım yormayın beni." diyesim var. Alınmalardan, küsmelerden, herkesin kendine has bir dünyası olduğu fikrinden bihaber olanlardan, dostluk ve arkadaşlık üzerine hiç kafa yormamış olanlardan, saçma sapan konuşmalardan ve karşıdakinin yerine kendisini koymayan adam ve kadınlardan yoruldum. Ve en doğru olanın artık insanlar üzerine kafa patlatmamak olduğuna karar verdim.


Tüm hayatım boyunca, inceliklerle örülmüş bir hayat, kan bağını umursamadan kendileri olduğun için sevdiğin insanlardan kurulu bir dünyanın önemli olduğuna inandım. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü hala sabahtandır olup bitene kızgınım. Belki kızgınlığım geçtiğinde bu cümleyi: " inceliklerle örülmüş bir hayat, kan bağını umursamadan kendileri olduğun için sevdiğin insanlardan kurulu bir dünyanın önemli olduğuna inanıyorum." şeklinde kurarım. Ama dedim ya gerçekten kızgınım ve gerçekten şu anda umurumda değil.


Tanrının başımıza sardığı akrabalar nedeniyle yaptığı hatayı telafi etmek için bize dostları verdiğini söylemiş biri. Kan bağını zerre kadar umursamayan benim gibi biri için gülümseten bir söz. Kendi seçmediğimiz insanların hayatlarımızda oluşu yetmezmiş gibi bir de onları sevmekle yükümlü olmak gibi aptalca bir şeyin içinde bulmak kendimizi ne kadar akıl karı. Oysa dostlar için durum böyle değil. Onlar kendi seçimlerimiz. İşte sırf bu yüzden de akrabalara o kadar da gücenmiyoruz. Çünkü onların hayatlarımızda oluşu bizim sorumluluğumuzda değil. Oysa dostlar kendi seçimimiz olduğu için cefaları da sefaları da bizim yüzümüzden. Kimi zaman akıllı seçimler yapmış oluşumuzla kendimizi şanslı hissederken kimi zaman da "kendim ettim kendim buldum" deyişimiz de bu yüzden.  Bu bir şans değil elbet. Bu belki insanı tanıyabilme ile ilgili. Ama sürekli değişen insanı tanıyabilme olanağı mevcut mu?


İnsanlardan ya da dostlarından şikayet edip duran o arabesk tiplerden biri gibi bir tablo mu çiziyorum kuşkusundayım şu an. Hayır. Derdim şikayet değil. Ben ancak kendi içindeki zehirden yazarak arınabilenlerdenim hepsi bu. Zaten öfkesi saman alevi olan biri, öfkesinin sönmesiyle, insanları hep yaptığı gibi, kendileri olarak, iyileriyle ya da kötüleriyle kabul etmeye devam edecektir. Bütün bu yukarıda söylenenler bir anlık öfkenin mahsulü. Tek bir şey değişmez gerçek öfkenin, şükürler olsun ki, saman alevi oluşu. Ve o alevin üzerine kelimeler serperek sönüşü. Son paragraf hariç okuduklarının hepsini unut sevgili okuyan göz. Rica ediyorum unut...

resim: Carl Larrsons

03 Ocak 2010

KİTAPSEVERİN DÜŞLERİ


İnsan eğer hüzünsever bir ruha sahipse olmadık yerlerden, olmadık hüzün pınarları bulabiliyor. Bir pazar günü, yağmur camlara vuruyorken, bir battaniye altında kitap okuyan mahmur bir ruh, okuduğu satırlardan hareketle yazmaya küsmüş kaç yazar olduğuna, o yazarların unutulup gitmiş kitaplarına, o unutulmuş kitapların, kimse almadığı için, kağıt hamuru içinde yok olup gidişlerine dair bir senaryo yazıp bu senaryonun içinde,yüzlerini tam da seçemediği küskün yazarların omuzlarına elini koyup, beceremeyeceğini bile bile onları teselli ediyor aklı sıra.  Sonra kitabevlerine gidip, kıyıda köşede ne kadar kitap varsa onları karıştırmak, gerçek bir hazine olanları bir kaşif edasıyla toplamak ve evine getirmek istiyor. Satırları gözleriyle yudum yudum içtikten sonra, kaç insan varsa ulaşabileceği, o insanlara o kitabı öve öve bitirememenin, o insanları o kitabı almaya ikna etmenin yollarını kuruyor. Bunu elbette ancak gizli kalmış güzellikler için yapacağını, yazarının gelir geçer bir hevesinden gayrı bir şey olmayan, sıradan ve vasat kitaplar için asla yapmayacağının huzuru ile ikna ettiklerini kandırmamış olma ve bunun hem unutulmuş o yazar için hem de onun kitabının güzelliğinden mahrum kalmayacak olanlar için bir artı olacağı fikri ile gülümsüyor kendi kendine.


Bu mahmur ruh elindeki kitaba öylece bakarak kitapların dünyasına küçük bir yolculuk yapıyor yattığı yerden. Televizyon ve gazetelerde boy boy reklamları yapılan, okunduğunda  okuyana bir şey kazandırmaktan ziyade yazarının cebini dolduran, verdiği zarar sadece bundan ibaret olmakla kalmayıp, okur beğenisini oldukça aşağılara çeken kitapların varlığına hayretle bakıyor. Kimsenin bilmediği ve kimsenin bilmek için bir girişimde bulunmadığı kitapların nerelerde saklanıyor olduğunu merak ediyor. Adı bilinmediği için ve yeterince skandal malzemesine sahip olamadığı için küsüp giden ve sıradan yaşamlar süren yetenekli yazarları tutup kollarından çekiştirmek istiyor; "hadi ama çocuklar, küsmeyin, yazın. Bugün olmasa bile kadriniz bilinecek bir zaman." Evet onlara böyle demek istiyor. Mahmur ruh, elindeki kitabın sayfalarını çevirirken bir kez daha umutlanıyor sonra. Çamura gömülmüş keşfedilmeyi bekleyen altın parçalarının bir gün oyuncu bir çocuk tarafından bulunup, tüm mahallenin çocuklarının gözdesi olacağına dair delice umutlanıyor...

Fotoğraf: Booklover

01 Ocak 2010

İKİBİNON


Eveeeet sonunda geldin. Seninle baştan bir iki şeyi konuşmak isterim ikibinon. Birincisi sana diğerlerinin yaptığı gibi bebek muamelesi yapmayacağım. Tıpkı ağabeyin ikibindokuza dün ihtiyar biri muamelesi yapmadığım gibi. Senin o masum suratının ardında ne saklandığını çok iyi biliyorum. Kim bilir bize nasıl süprizler hazırladın. Hain hain gülmeyi bırak. Ben bunu bilerek ve silahlarımı hazırlamış olarak senin gelişini kutladım dün akşam. Sen ve kardeşlerin bizim umut ve neşemizden faydalanıp bizi hep hazırlıksız yakalamaya alışkınsınız değil mi sizi gidi üçkağıtçılar sizi.

Lütfen başını öne eğme. Senin henüz utanacağın pek bir şey yok ikibinon. Bugün senin görev başında ilk günün. Bu kadar insanı idare etmenin ve onları memnun etmenin zorluğu bil her şeyden önce. Üç yüz altmış beş gün sonra, yani sen giderken ardından "bu yıl fena bir yıl" değildi deseler yeter. Tamam tamam sana fazla yüklendiğimin farkındayım ama ne yapalım, insan, sen ve kardeşlerinden oluşan kalabalık bir yıllar topluluğu ile uzun süre geçirince biraz daha akıllanıyor. Gülmeyi kes akıl küpü olduğumu söylemedim. Biraz daha akıllanıyor dedim sadece.

Her neyse bak sana ne anlatacağım. Dünyaya ilk geldiğimde senin büyük büyük büyük deden bindokuzyüzyetmişüç görev başındaydı. Pek sert biri sayılmazdı. Onun baharında doğduğumda yüzüme şöyle bir bakıp başını sallamış ve bir daha da benimle ilgilenmemişti. Ama sonradan anladım ki beni uzaktan kolladığı gibi kendinden sonra görevi devralacak çocuklarına da tembih etmiş aynı şeyi yapmalarını. Ama bindokuzyüzyetmişüç'ün tüm çocukları aynı şeyi yapmadılar elbette. Bazıları bana gerçekten kötü davrandılar. Bazıları daha da ileri gidip her günü ayrı ayrı zehir ettiler. Neyse bu kişisel tarih meselesini bir yana bırakalım da sana asıl söylemek istediklerime gelelim.

Senden tıpkı büyük büyük büyük deden bindokuzyüzyetmişüç gibi beni koruyup kollamanı istemiyorum elbette. Tek istediğim beni rahat bırakman. Ben her şeyi hallederim. Yeter ki başıma başa çıkamayacağım belalar sarma, anlatabiliyor muyum? Garip garip bakma yüzüme biz insanlar hayatlarımızın kontrolünü elimizde tutmak isteriz. Ama siz yıllar o kontrolü nedense hep ele geçirmek istersiniz. Bu arada senden önceki kardeşlerinin geceleri ben uyurken saçımın bir kaç teline beyaz boya, yüzüme ince bir kaç çizgi eklediğinizi de bilmiyorum sanmayın. "Çocuk görevini yapıyor" diye sesimi çıkarmadım ama gece tam saçıma o beyaz boyayı sürerken onları hayal bile edemeyecekleri bir çığlıkla arkalarına bakmadan kaçırabilirdim. Sana da bunu yapmayacağım, görevine gerçekten saygı duyuyor, beyazları ve çizgileri pek umursamıyorum. Her neyse her şeyi anladığını umuyorum ikibinon. Bu arada şımarma ama sana nedense bir sempatim var. 2010. güzel görünüyorsun. Sevimlisin. İyi olacaksın. Bana bak, sakın beni bu söylediklerim için pişman etme, anlaştık mı?

Resim: Booklover