22 Kasım 2009

DEĞİŞİM


Bazılarımız, hiç bir şeyin asla değişmeyeceğinde ısrar eden adam ve kadınların aksine, hayatlarımız ne kadar aynılıkla dolu görünse de, bir şeyleri değiştirmek konusunda inatçıyız. Ve bu yüzden değiştiremediğimiz dünyaya karşın kendi hayatlarımızdaki parçaların sürekli yerini değiştirip duruyoruz. Aslında belki de şikayetçi olduğumuz asıl şey kendimiz olmaktan sıkılıyor olmamızdır. Ne kadar istesek de kökleşmiş bazı şeyleri bir türlü değiştiremiyor oluşumuzdur bizi böylesi bunaltan. Sigarayı bir türlü bırakamayışımız, o berbat patronumuzun yüzüne karşı tükürükler saçan bir konuşma yapıp kapıyı vurup çıkamıyor olmamız, aynı sokakta aynı insanlarla aynı konuşmaları yapmamız ve daha buna benzer bir çok şeyin bizi tıpkı bir çivi gibi yerimize çakmış olmasından çok ama çok bunalmış olmamızdır ya da...

İşte sırf bu yüzden bazılarımız kendimize değişmemiz gerektiğini anımsatan küçük işaretlere ihtiyaç duyuyoruz. Cep telefonumuzun melodisinden evdeki koltuklara kadar her şeyin yerini değişitiriyor böylece o sıkıcı hayatlarımızın bir ölçüde başka bir hayata dönüşmüş olduğu yanılsamasını yaşamak istiyoruz. Bunda kötü bir şey yok. Eğer böyle yapmazsak bir gün yataklarımızda böcek olarak uyanacağımız korkusunu taşıyoruz çünkü.

Belki de sırf korkak olduğumuz için ya da korkaklık demeyelim de zorunlu olduğumuz için değiştiremediğimiz hayatlarımızda bir parçacık avunma yöntemidir bu küçük değişiklikler. Bu yüzdendir belki kadınların saçlarının renkten renge, şekilden şekile girmesi. Ve yine bu yüzdendir belki her gün aynı evraklara aynı işlemleri yapan o adamların sürekli masalarının yer değiştirmeleri. Başka biri olmaktan, başka bir hayatı yaşamaktan yoksun kalmış bu adam ve kadınların zamanında kurdukları hayalleri artık asla gerçekleştiremeyeceklerini bildikleri içindir bütün bunlar.

Fotoğraf: Life

19 Kasım 2009

YOLDA


Kafamın içinde huysuz atlar koşturup duruyor. Huyları biraz bana da bulaşmış olsa gerek ki ben de huysuzum bu aralar. Her şeye kızıyorum. Herkesi şaşırtıyorum. Bunca sakin bir suyun böyle dalgalanıyor olmasına kimse anlam veremiyor. Suyun kendisi bile...

Biliyorum sebebini. İçimdeki o gölge uzuyor bu aralar. Öyle uzuyor ki benden daha büyük şimdilerde. Tüm dikkatim o gölge üzerinde. İnsan kendi aksini görmekten neden bu kadar korkuyor? Hele de böylesi karanlıksa böylesi gel geçse daha da çok sanki... İstiyorum ki aklım karanlığa gömülsün de o gölge yitip gitsin gözlerimin önünden. Çünkü hiç yüzleşmeye halim yok. Hele hesaplaşmaya, eğriyi doğruyu bulmaya, kendimle tartışmaya hiç mi hiç halim yok. "Neyse ne" demek ve bırakmak istiyorum kendimi buralarda bir yerde. Öyle devam etmek istiyorum yola. Bir hiç olarak. Hiç olmanın keyfini sürerek. Geçmiş ve gelecekten yoksun, bağımlılıklardan, korkulardan arınmış olarak yürümek, yolda karşıma ne çıkarsa çıksın kafamı hep dik tutmak ve bir kahramanın deli cesaretini giyinip kuşanıp öyle düşmek istiyorum yola. Ve sonra aklın yarattığı canavarlardan kaçmak yerine onları hiçe sayarak geçip gitmek istiyorum yanlarından. Güneşli günlere delice sevinmeden ve fırtınadan tedirgin olmadan öylesine ama öylesine yürümek istiyorum bu yolda. Başlangıcı ve sonu hiç ama hiç umursamadan. Biliyorum çok fazla şey istiyorum...

Fotoğraf: Life

17 Kasım 2009

SOKAKTA


Buz gibi hava. Ama bir o kadar da berrak. Nasıl seviyorum böyle havaları. Gökyüzünün bu tezatını nasıl da seviyorum. Soğuğu iliklerime kadar hissedip güneşe bakmayı. Bu sabah da böyle işte.

"İçeriye gir" diyor H. "Yok" diyorum. "Azıcık daha kalayım." "Üşüyeceksin" diyor. "Üşümem" diyorum. Başını iki yana sallayıp gidiyor.

Tam önümden bir adam geçiyor. Her zamanki gibi adamın yüzünü tüm çizgileriyle anımsayıp kim olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. İnsanları mekanla öyle bir ilişkilendiriyorum ki eğer onları başka bir yerde görürsem uzun bir süre anımsayamıyorum kim olduklarını. Elbette bu sadece "merhaba" ya da "iyi akşamlar" dediğim insanlar için geçerli. Zaten tanıdıklarım için geçerli olsa aklımda ciddi bir problem olması gerekirdi ki henüz böyle bir durumum yok. Ama eninde sonunda delireceğimden emin gibiyim. Sanki benim sonum delilikten olacakmış gibi bir his var içimde. Bunu söylediğimde gülüyorlar fakat eğer böyle bir şey olursa o zaman sanki ikinci bir hayat, ikinci bir bakış açısı edineceğimden bunun farklı bir deneyim olacağını düşünüyorum. Aklını yitirmişler bana perde ardındaki her şeyi görürlermiş gibi geliyor ki benim de iflah olmaz merakımı düşünürsek buna olumlu bakıyor olmam pek de şaşırtıcı sayılmaz.

Evet. Tam önümden bir adam geçiyor. Bir süre sonra o adamın dün bindiğim dolmuşun şoförü olduğunu farkediyorum. Gülümsüyorum arkasından çünkü dün bizi dakikalarca yolda bekletişi aklıma geliyor. Daha yüz metre ilerlemeden pat diye dolmuşu durdurup paldır küldür inen adamın dakikalar boyu ortadan kaybolması üzerine yolcuların yaptığı yorumları düşünüyorum. Daha sonra dolmuş şoförünün yine aynı aceleci halle dolmuşa binip herkesten özür dileyişini, teslim etmesi gereken bir eşya olduğunu, onu teslim etmiş dönerken yolda bir aracın bozulmuş olduğunu gördüğünü, adamın arabasını birlikte tamir ettiklerini, bizden izin almadığı için üzgün olduğunu fakat durumun acil bir durum olduğunu söyleyişini ve kurduğu bu uzun cümleleri "inşallah aceleniz yoktu" diye bitirişini anımsıyorum. Tüm yolcuların az önce çok kızdıkları bu adama şimdi sevgiyle "önemli değil" deyişlerini de.

Adam önümden geçip gidiyor. Soğuk iyice ellerimi kesiyor. H. yeniden dışarı çıkıp bana içeri girmemi söylüyor. Masmavi gökyüzünü, güneşi ve güneş altında hala iyi yürekli insanlar olduğu fikrini kucaklayıp götürüyorum yanımda. Bunların hepsi bana iyi geliyor.

Fotoğraf: Life

15 Kasım 2009

ÜÇ


Hayatlarımızda üç büyük aşk, üç büyük acı ve üç büyük öğretmen olduğunu söyleyen o adam birşeyi söylemeyi unutmuş sanırım: Çoğu zaman aşk, acı ve öğretmen aynı kişide toplanır. Ve bunlar sırayı hiç şaşmadan önce aşk olarak sonra acı olarak ve zaman geçip de bir şeyleri aşktan ve acıdan arınmış olarak yani daha mantıklı düşünmeye başladığımızda öğretmen olarak. Aşk çok kısa, acı çok daha uzun ve öğrenmek çok ama çok daha uzun sürer. Tek değişen şey vardır: öğrendiklerimiz. Evet böyle diyebiliriz.

Birine aşkın hemen bitiminde acının tam ortasındayken ve öğrenmeye henüz başlıyorken şu olabilir: Tüm inancını ve güveninin yitirmiş birine dönüşebilir. İçini aşkla ve kör bir inançla öyle doldurmuştur ki birden bire içi boş bir çuvala döndüğünü sanar. Ve şu aptalca cümle dökülür dudaklarından: "Aşka inanmıyorum." Oysa aşka en çok inanan, onu en çok arayan ve hatta ona tapanlar hep bunlardan çıkar. Aldıkları ders ise şudur: Hayatını tek bir şeye (aşka) bağlarsan içi boş bir çuvala dönmen kaçınılmazdır. Her zaman kendine seni hayatta tutacak ve hep seninle olacak birşeyler edin.

Bir başkasına ise şu olur: "Tüm erkekler ya da kadınlar güvenilmezdir." Kendini böyle saçma bir genellenemenin içinde bulacak kadar doğru düşünme yeteneğini kaybetmiştir. Ve böylelerinin karşısına çoğu zaman hayatlarında karşılarına çıkacak o üç büyük aşktan bir diğeri çıkar ve onlar kimseye güvenmedikleri için onu yitirirler. Sonuç olarak şu dersi öğrenirler: Geçmişte kendini kaybedersen geleceğini de kaybedersin.

Bazıları ise akıl alamayacak bir nefretle dolar, başka birine dönüşürler. Nefretin onları içten içe kemiren bir hastalık olmasına gönül rızasıyla izin verirler. Tüm hayatlarını bu nefret üzerine kurar ve onların canını yakan o adam ya da kadının aynı acıyı çekmesi için gece gündüz dua ederler ve bütün bunlar sırasında kendilerini unutur, neye dönüştüklerini görmezler. Bir zaman gelip hayatlarındaki daha büyük bir olay onları değiştirirse, ki o kadar şanslılarsa, o zaman anlarlar ve geri kalan ömürlerini bu nefretten arınmaya harcarlar. Aldıkları ders ise şu olur: Nefretin seni kör etmesine izin verme. En iyi intikam nefret değil unutmaktır.

Sonuç itibariyle "aşk ve acı iyi bir öğretmendir." derler. Oysa gerçek olan tek bir şey vardır, o da; Bizim tüm aptallıklarımızı, acınası zavallı yaşamlarımızı, söylediğimiz tüm budalaca sözleri, ihanetlerimizi, yalanlarımızı her şey olup bittikten sonra üzerinde düşüne düşüne anlamlı hale getirmeye çalışıyor olmamız.

Fotoğraf: Life


12 Kasım 2009

HARMAN


Aynadaki aksimde bir aptal görüyorum. Ağzı açık gözleri kısık tam bir aptal suratı bu. Hastalığın yan etkilerinden biri de bu olsa gerek. Ağrıyan başınız gözlerinizi küçültüyor ,tıkanan burnunuz ise ağzınızı her daim açık tutmak zorunda bırakıyor sizi. Sonuçta elinizde aptal bir ifade kalıyor.

Gülüyorum o aptal yerini başka birine bırakıyor. Telefon çalıyor. Boru gibi bir sesle yanıtlıyorum. Sesimi her duyan domuz gribi olup olmadığımı soruyor. "Hayır "diyorum "ateşim yok. Sadece normal bir soğuk algınlığı bu. Belki de nezledir." Bilmediğimi söylüyorum. Nezle, grip ve soğuk algınlığını hep birbirine karıştırıyorum.

Geri dönüp yatağıma yatıyorum. Gün boyu yatmış olmaktan sıkıldığımı ısrarla inkar ede ede, sanki yatmaktan büyük bir keyif alırmış gibi yatağın içinde bir o yana bir bu yana dönüp duruyorum. Güneşin altındaki kedileri taklit ediyorum. Bir süre sonra kendime söylediğim yalandan sıkılıp tavana gözlerimi dikiyorum. İnsan bir yatakta kıpırdamadan uzanıyor ve tavana bakıyorsa saçma sapan pek çok şeyi birbirinden bağlantısız olarak düşünüyormuş, çok geçmeden bunu anlıyorum. Kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Şuna benzer şeyler söylüyorum: "Hasta olunca şaşıranlardanım ben. Burnu akınca ya da bir yerleri ağrıyınca "bu da ne demek oluyor şimdi?" diyenlerdenim. Sanki hiç hasta olunamazmış gibi sanki insan olan herkesin başına bu gelmezmiş gibi sanki ayaklarımın dibine gökten bir meteor düşmüş gibi şaşırıyorum her seferinde. Aslında böyle şaşırıyor olmanın da beni bir ölçüde hastalıktan koruduğuna inanıyorum içten içe. İnanmak nasıl ki birşeyleri değiştiriyorsa birşeylerin olacağına inanmamak da aynı ölçüde bazı şeylerin olmasını engellermiş gibi geliyor bana. Eh bu zamana dek böyle oldu. Bundan sonrasını da bilemiyorum."

Hastalık söz konusu olunca dönüp dolaşıp düşünceler domuz gribine bağlanıyor. Bu seferde şunlar geçiyor aklımdan: "Kafede bütün garsonlar maske takıyorlar. Onlara bakınca insan soyu yok olacakmış gibi bir hisse kapılıyorum. Beyaz eldivenli elleriyle masaya çayı bıraktıklarında bir kaç dakika kuşkuyla çaya bakıyorum. İçip içmemek arasında tereddüte kapılıyorum. Sonra sonumuzun domuz gribinden değil de delilikten olacağına karar veriyorum. Böyle herşeyden herkesten korkup şüphelenmenin sonu başka ne olur ki zaten?"

Son zamanlarda domuz gribinden sonra aklımı meşgul eden diğer şey GDO hemen bu düşüncelerin peşi sıra kendini anımsatıyor. "Bir de yiyecekler var tabi. Onlara da şüphe ile yaklaşırken buluyorum kendimi. Mısır gevreği mesela. O mısırların GDO denen meretten olup olmadığı konusunda kafa patlatıp duruyorum. Bahçedeki mandalinalar, portakallar ve limonlar altın gibi görünüyor gözüme. Düşündükçe çıldıracak gibi oluyorum. Kim neden ve nasıl izin verebilir böyle bir şeye?"

Tüm gün yataktan çıkmadığımı düşünüyorum sonra. Gazetelerden televizyonlardan uzak durduğumu ama kendi beynimi kapamayı bir türlü beceremediğimi de. Rüyamda bile tüm bu olup bitenleri görüyor olmaya nasıl dayanabildiğimi sonra. Mesela  az önce uyandığımda, ilk olarak on yerinden bıçaklanarak öldürülen öğretmen kızı gördüğümü anımsadığımı. "Ben elmayı seviyorum elma da beni sevmek zorunda" diyen bir manyağın adına aşk dediği o sapıkça şeyden iğrenerek uyandığımı. Sonra onu düşünürken 13 yaşındaki o zavallı çocuk geldi aklıma. Her şey birbirine karışıp harman oldu. Sinirlerim bozuldu ve haberlerden uzak durmanın hiç ama hiç işe yaramadığını her olan bitenin aklımızın içine yerleştiğini ve hala nasıl çıldırmadığımızı düşünüp durdum.

Aklımdan atmak için tüm bunları kitabıma uzandım. Ve ilk olarak şu cümleyi okudum: "Dünya, bir milyon kötü adam, on milyon aptal adam ve yüz milyon korkak adam tarafından yönetilir."*

Ve bu böyle oldukça hiç ama hiç bir şeyin değişmeyeceğine karar verdim vermesine ya bunun hastalığın yan etkisi olduğunu söyledim sonra kendi kendime. Bütün bu kalabalık adamlara karşı durulabileceğine dair umudum iyileşir iyileşmez geri gelecekti nasılsa.  Uyumaya karar verdim yeniden. Rüyasız bir uyku uyumalıydım. İyileşebilmek için başka çarem de yoktu zaten...

FOTOĞRAF: LİFE
* Shantaram- Greory David Roberts- sayfa:320

09 Kasım 2009

O CÜMLE...


Yüzündeki o minnet dolu gülümsemeyi görmek istemiyorum. Ve o gülümsemeye eşlik eden şu cümleyi ise hiç duymak istemiyorum: "ne kadar iyisin." Bu cümle ile omuzlarıma yüklediğin yükün farkında değilsin biliyorum. Ama inan bana geçerli çok geçerli sebeplerim var.

İlki beni bu "iyi olma haline" mahkum ediyor olman. Kızdığım zaman ettiğim ağız dolusu küfürden sonra karşımda belirecek olan yüzünün bana "ah tatlım sana hiç yakıyor mu?" demesinden, o adam ne zaman aklıma gelse "dilerim benim ona duyduğum güven onun canını çok ama çok yakmıştır" diyebilme ihtimalimden beni alıkoymandan,  beni yalanlarıyla kör eden o insanlara duyduğum gönül dolusu nefrete karşılık affetmenin büyüklük olduğunu söylecek olmandan korkuyorum. Ve bunlardan vazgeçip, kendimi saf, katışıksız iyi sanma budalalığına düşüp de insan oluşumu unutmak istemiyorum.

Bir şey yapıyoruz. O şey senin gözlerinden bakıldığında benim yaptığım fazladan bir şeymiş gibi görünüyor. Ve sen bunu iyilik olarak adlandırıyorsun. Oysa hayatın içinde yüzerken küçük bir çöpü yolundan çekmiş olmaktan farklı değil bu. İnan bana değil. Eğer iyiliğin ya da inceliğin diyelim, fazladan ya da nadir bir şey olduğu inancını taşımaktan vazgeçersen bunca minneti duymaktan da vazgeçeceksin. Ve duyduğun bu minnetle bizi ezmeyecek, ne yapacağımızı bilmez bir halde bırakmayacaksın. Lütfen bunu yapma, lütfen. Sadece bunu doğal kabul et. Hepsi bu. Çünkü zaten öyle.

Bir de şu var ki, bu çok daha tehlikeli. Bizlere sürekli ne kadar iyi olduğumuzu söyleyip durursan ve biz de farkında olmadan bu iyiliği kendimize yamayıp sadece onunla var olmaya kalkarsak, dahası kendimizi diğerlerinden ayırıp kötülük dolu dünyanın üzerinde parlayan yıldızlar sanırsak, asıl o zaman eyvahlar olsun halimize. Bilirsin her ne kadar erdemli olursak olalım her ne kadar ucundan kıyısından kendimizi bilirsek bilelim her an cilalanmak üzere hazır bekleyen egolarımız var. Biz onu yok etmeye, eritmeye ya da en azından yok saymaya çalışırken sen onu sözcüklerinle besleyip büyütme. İnan bana bu sırf bizi değil etrafımızdaki çemberde bulunan herkesi incitir, yaralar, dağıtır.

O yüzden bu cümleyi unut gitsin. Doğal kabul et. "Hep vardı ve var olacak" de ve kabul et. "Zaten böyle olmalı" de,  "böyle olmadığında sorun olur" de ya da. Ama ne yaparsan yap o minnet dolu gülümseyişten ve o cümleden vazgeç. Vazgeç ki arkadaşlıklarımız, dostluklarımız kendi doğasında akıp gitsin. Olur mu?

Fotoğraf: Life

08 Kasım 2009

TEST


"Kim olduğun ya da karşında kim olduğu farketmez. İnsanlar kendileri bile farkında olmadan karşılarındaki insanı testten geçirirler."diyorum. Şiddetle karşı çıkıyor. "Ben" diyor "asla insanları test etmem. Onlar dostum olacaklarsa zaten olurlar. Bunun için teste gerek yok." Gülüyorum "sen öyle sanıyorsun" diyorum. "Hayır hayır"la başlayan cümleler kuruyor. Hiç sesimi çıkarmadan karşı koyuşunu sakince dinliyorum. Sözü bittiğinde konuşmaya başlıyorum.

"Doğruyu yanlışı bulmak için nasıl deniyorsak bazı yolları, kendimiz için doğru insanları bulmak için de refleks olarak bazı testler geliştiririz. Ama asla bunu planlamayız. Yani sen oturup düşünmezsin "A'ya şöyle diyeyim bakalım ne diyecek" ya da "C'ye şöyle davranayım bakalım ne tepki verecek?" diye. Ama olaylar gelişir ve sen karşındakinin sözlerini ve tepkilerini yorumlar, o insana ne kadar yaklaşman gerektiğini ya da ne kadar uzakta durman gerektiğini bilirsin. Ortak noktalarınızı ya da onda seni rahatsız eden şeyleri bir çıprıda sayamazsın belki ama bilirsin zaman geçtikçe. Bak mesela senin hayatından bir örnek vereyim. Geçen yıl hasta oldun ve iki ay evde yatmak zorunda kaldın. Değil mi? Bu sırada bazı insanlar seni ziyaret ettiler, bazıları telefonla aradılar, bazıları ne aradılar ne de sordular. Üstelik aramayan ve seni ziyaret etmeyen insanların bazıları sana normal iş günlerinde çok yakın davranan insanlardı. Fakat koşullar değişince onlar da başka ve yabancı biri gibi oldular. Bazı insanlar ise, ki sen o insanlarla hiç de içli dışlı değildin, hastalığın sırasında sana o kadar ilgi ve yakınlık gösterdiler ki, seslerinin tonunda öyle bir sevecenlik vardı ki şaşırıp kaldın. Şundan eminim ki; oturup kim geldi, kim gelmedi hesabına girmedin. Fakat içinde bazı noktalar aydınlığa kavuştu. Tıpkı yıldızların haritası gibi, bazı yıldızlar daha parlak bazıları daha sönük ve uzak kaldılar. İşte gün içinde yaşadığımız her şey bu haritanın netleşmesini sağlar. Tek bir olay ya da durumla mı netleşir bu harita? Elbette değil. Mesela senin hasta olduğun o iki ay boyunca seni aramamış olan insanlar sana gerçekten uzak ve ilgisizler mi bunu bilemezsin. Bu noktada her şeyi düşünmen gerekir. Yani birine kırılmaya başladığını sezdiğin anda. Belki o adam ya da kadın senin gibi hastaydı o sırada. Belki çok büyük bir bela vardı başında ve buna benzer bir çok şey. Dediğim gibi insanları tek bir olaya dayanarak silip atamazsın. Bu uzun bir süreçtir. Ve o süreç içinde bazı insanlar dostumuz olur ve bazılarından da nefret ederiz. Ve bütün bu sevgi ve nefret test sonuçları ile belirlenir. Her ne kadar soruları ve cevapları belirsiz de olsa bu test herkesin kafasında vardır."

Sessizce dinliyor. "Ama..." diye başlayan bir cümle kuruyor. Biliyorum test etmek lafı onu müthiş derecede huzursuz ediyor. Bu lafı kullanmayı asla onaylamıyor. Söylediklerimi doğru kabul etse bile bu laf ona hep batacak.  Çünkü zihnindeki test kelimesi olumsuz bir anlamla tıka basa doldurulmuş.

"Biliyorum test kelimesi ya da test etmek lafı seni geriyor ve çok alçakça, hesaplı kitaplı dostlukları çağrıştırıyor sana. Fakat söylemek istediğim insanlarla hesaba kitaba girdiğin değil, söylemek istediğim bunun hepimizin içinde yer etmiş olan bir şey olduğu. İşte bu yüzden bazılarını zaman geçtikçe seviyoruz bazılarından ise uzaklaşıyoruz. Bak mesela N. konusunu düşün. Hepimiz onunla aynı zamanda tanıştık ve N. gördüğümüz en sempatik insanlardan biriydi. Bir gün geldi sen N.'yi korumak için onun bazı hareketlerini eleştirdin. N. ise buna alınıp senin yüzüne bir daha bakmadı. Sen hiç farkında olmadan test ettin onu. Risk alıp onun yanlış davranışlarını düzeltmeye çalıştın fakat geri tepti. Şimdi sen biliyorsun ki N. sadece onu onaylayan insanlarla arkadaş olabilen biri. Eleştriye açık değil. Hatta tam aksine eleştrildiği zaman, kendisini eleştirenin iyi niyetini bile hesaba katmadan, ona küsen, darılan biri. Şimdi bana söyle; N. ve sen arkadaş ya da dost olabilir misiniz? Sen "dost acı söyler" diye düşünen biri iken ve N. hep onay bekleyen bir insanken sen onunla gerçekten arkadaş olabilir misin?"

Başını hayır anlamında sallıyor. "Anlıyorum demek istediğini" diyor "Ama söylediğin gibi test etmek lafı beni rahatsız ediyor. Hesaba kitaba dayalı hiç bir şeyden hoşlanmam bilirsin. Hele de bu insanlarla ilgili ise. Ama haklısın. İnsanları farkında bile olmadan kendi testlerimizden geçiriyoruz. Ah bir de bunu tanımlamak için test etmek lafı yerine başka bir söz bulsak."

FOTOĞRAF: LİFE

04 Kasım 2009

SABAH SABAH UZAKLARDA...


Sabah. Soğukta dikiliyorum. Yavru köpek soğuğu bu. Isıran ama canını yakmayan bir soğuk yani. Karşımdaki tabelada Adalet Sarayı yazıyor. Ben onu nedense ısrarla ve inatla Ay Sarayı diye okuyorum. "Yine gerçek dünyada değil de kafanın içinde yaşanan bir sabahı yaşıyorum." diye mırıldanıyorum. Gerçekle başa çıkamayanların ya da gerçeğin katılığına, tiksindirici netliğine katlanamayanın harcı benimkisi. Dün akşam babamın bana "dünyada ol ama dünyadan olma" dediği şey bu muydu yoksa?

Kendi kendime konuştuğumu yan taraftaki bankta oturan adamın ısrarlı ve garipseyen bakışıyla farkediyorum. Başımla selam verip gülümsüyorum. O da pos bıyıklarının altından çok ama çok içten bir gülümsemeyle karşılık veriyor. Gülümsemesine elini göğsüne koyarak hafifçe eğdiği vücudu eşlik ediyor. "Eyvallah" diyor. Bu lafı sevdiğimi düşünüyorum. Ne zaman bu lafı söyleyen birini duysam onun içtenliğine saf bir biçimde inanıyorum. Çünkü şimdiye değin bu sözcüğü samimiyetsiz söyleyen birine rastgelmedim.

Ay Sarayının önünde bir adam dikiliyor. Adamın sanki usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi bir burnu var. Öyle kusursuz. Yüzündeki en belirgin şey o. Ne gözlerine, ne dudaklarına, ne de o yüzdeki herhangi birşeye dikkat etmek mümkün o burun orada durduğu sürece. Pinokyo diye isim takıyorum adama. Ve ne zaman yalan söylese sahip olduğu en kusursuz şeyin sahip olduğu en kusurlu şey haline geleceği fikri beni eğlendiriyor. Bunun yalan söyleyenin alacağı en iyi ceza olduğunu düşünüyorum.

Birazdan Ay Sarayının önünde bir arbede yaşanıyor. Bir kaç insan nedenini bilmediğim bir şeyden dolayı birbirlerine saldırıyorlar. Pinokyo hemen uzaklaşıyor oradan. Sigaram tam bu anda bitiyor. Tüm o dumanın ardından gördüğüm Ay Sarayı ve Pinokyo tüm gerçekliğini yitiriyor. Herşey kendi gerçeğine dönüyor. Zaten bulutlu olan gök iyiden iyiye bulutlanıyor.  Ay Sarayı'nı, Pinokyo'yu ve benim olanların hepsini dürüp büküp koltuğumun altına sıkıştırıyor gerçeğe doğru yürüyorum. "Ben olup bitene ancak böyle dayanabiliyorum galiba" diye geçiyor aklımdan "koltuğumun altındakilere dayanarak..."

FOTOĞRAF: LİFE

02 Kasım 2009

SÖZLÜK


Gün boyu yağdı ve ben gün boyu o sıcak battaniye altında, kendimden geçercesine ve herşeyi unuturcasına okumanın hayalini kurdum. Basit ama tatlı bir hayaldi. Olsun.

"Yağmur, galiba, huzurun ve unutmanın karşılığı benim sözlüğümde."  O, gün boyu düşünü kurduğum an geldiğinde, battaniyenin altında kıvırılıp kitabı kucağıma aldığımda yani, daha tek sözcük okumadan bunlar geçti aklımdan. Ve "benim sözlüğüm" lafına takılıp kaldım. Kaç kelimelik bir sözlüktü benimkisi acaba? Ve hangi sözcükler hangi anlamlara geliyordu? Nelere, ne sebeple, hangi anlamları yüklemiştim? Bunları hiç düşünmediğimi farkettim.

Tuhaftı aslında, tek bir sözlükten bakıyorduk sözcüklere ama hepimizin kendine ait bir sözlüğü vardı. Ve belki de çoğu zaman karşımızdakinin sözlüğünü okuyamadığımız için yaşanıyordu anlaşmazlıklar. Benim sözlüğümde  huzur ve unutmak anlamlarına gelen yağmur sözcüğü, bir başkasının sözlüğünde iç sıkıntısı, ıslanmak ve üşümek anlamlarına gelebilirdi pekala. Ben yağmurda kendimi iyi ve huzurlu hissederken, bir başkası kendini mutsuz ve huzursuz zamanlarından birinde hissediyor olabilirdi. Peki ama başkasının sözlüklerini okumak mümkün müydü ki? Eğer mümkünse bile bu tıpkı yeni ve zor bir dili öğrenmek gibi değil miydi? Belki de bu yüzden birbirimize emek vermeye bu kadar üşeniyorduk  ve sözlükleri bizimkilere ucundan kıyısından benzer olanla yanyana durmaya çalışıyorduk.

Peki ya kendi sözlüklerimiz? Tüm kelimelerin bizdeki karşılığını tereddüt etmeden söyleyebiliyor muyduk? Sanmıyorum. Sebepsiz yere bizi huzursuz eden, iğrendiren şeyler yok muydu mesela? Ya nedenini bilmediğimiz mutluluklar yaratan kelimeler? Bazılarını biliyor olabilirdik. Ama çoğu yaşadığımız ve çoktan unuttuğumuz zamanlara dair birşeyler taşıyorlardı içlerinde. Mesela ben kareli bir masa örtüsü üzerinde duran çay, peynir ve simit görüntüsünden neden bu kadar hoşlandığımı bilmiyordum. Ya da daha garibi naftalin kokusunu neden bu kadar sevdiğim konusunda hiç bir fikrim yoktu. Aslında aynı şey insanlar içinde geçerliydi. O mavi gözlü kadının yanında neden huzursuz olduğum konusunda pek çok kafa yormuş ama geçerli tek bir sebep bulamamıştım. Herkes tarafından bunca sevilen ve görünürde hiç bir sinir bozucu yanı olmayan hatta tam aksine bu yumuşak kalpli kadının yanında neden böyle bacağımda karıncalar dolaşıyormuşcasına huzursuz olduğum meçhuldü. Muhtemel ki hoşlanmadığım birşeyle ilişkilendiriyordum onu ama neyle? Peki  hiç konuşmadığım sadece günaydınlaştığım o genç kadın bana neden bu kadar yakın  ve tanıdık geliyordu? Sanki uzun bir dostluğumuz varmış gibi duyduğum bu yakınlık ve rahatlık neyle açıklanabilirdi?

Sözlükler üzerine düşünmeyi bıraktım. Daha kendi sözlüğümü okuyamayı bile beceremezken başkasının sözlüklerini nasıl okuyacaktım? Sanıyorum bu yüzden şöyle demişlerdi: Önce kendini tanı. Evet mutlaka bu yüzdendi. Kendini tanı.

FOTOĞRAF: LİFE

01 Kasım 2009

"BİZ"


Bir zamanlar "biz" kelimesini kullananları bencillikten arınmış hoş insanlar diye düşünürken şimdi cümlelerine "biz" diye başlayan insanlara tereddütle yaklaşıyor olmanın dış dünyanın salyasından fazlaca etkilenmekle bir ilişkisi olabilir mi? "Biz" artık bencil olmayan çok ama çok insanca bir şeyin karşılığı değil ne yazık ki sözlüklerimizde. "Biz" şimdilerde "öteki"lerin karşıtı. Kim o ötekiler? Herkes olabilir. Bu sana kalmış. Kendini "Biz"in içine hapsetmeye karar verdiysen "ötekiler"in kim olduğunu da o "Biz"le beraber çoktan seçmişsindir öyle ya. Bu kadar kocaman bir dünyada, herşeyi ve herkesi kucaklayabilen bir kalbe sahip değilsen eğer söylenebilecek çok söz de yoktur zaten.

Hep sevgiden, güzel şeylerden, barıştan söz ediyorlar değil mi? Herkes ama herkes daha tam olarak ne olduğunu kavrayamadığı, zahmet edip üzerine düşünmediği güzel şeylerden söz ediyor. Ve tüm bu güzel şeylerden söz eden insanlar sırf korkak oldukları için "Biz"e dahil olmak istiyorlar. Dahil olup düşmanlarını seçmek istiyorlar. Çünkü hepsi "doğada herşey zıddıyla vardır" lafını yanlış yorumluyorlar.Ve öteki bizden, biz ötekinden nefret etmediğimiz sürece var olamayız sanıyorlar. Çünkü buna inandırılıyorlar. Oysa ötekinin de bir farkı yok kendilerinden. O da karşısındakini düşman belleyip kendi "biz"ini yaratıyor ve ancak ondan nefret ederse var olabileceğine inanıyor. Ve bu komedi böylece sürüp gidiyor.

Ben asıl şunu merak ediyorum: Dünyayı daha güzel bir yer yapmak "biz" ve "ötekiler" dediğimiz sürece mümkün olabilir mi? Herkesi ve herşeyi , canlı oldukları için, nefes aldıkları için, nefes almasalar ya da canlı olmasalar bile sırf varolduklar ve dünyada bir renk oldukları için kabul etmedikten edemedikten sonra sahi dünya daha güzel bir yer olabilir mi?

Fotoğraf: Life