30 Ekim 2009

SANDIK


İnsan kendisini gülümseyecek birşeylere tutunmak zorunda. Başka çaremiz de yok zaten. Berbat bir günün ortasında içinin kuytusundan, tıpkı karmakarışık bir sandıktan el yordamıyla bulur gibi, çekip çıkarmak zorunda o gülümsetecek şeyleri. Eğer biraz olsun yaşadığımızı hissetmek, biraz olsun "iyi ki buradayım" diyebilmek istiyorsak gerçekten başka çaremiz yok. Bugünlerde "iyi ki burdayım, iyi ki yaşıyorum" demek ne zor oysa.

Berbat bir gün geçirdim. Zordu, yorucuydu, koşturmacalıydı ve içinde fazlaca öfke barındırıyordu. Ve ben sürekli şöyle diyordum: "daha fazla böyle devam edemem." Eğer iş tüm hayatını kaplıyorsa en çok kullandığın cümle bu oluyor zaten. Sen istesen de istemesen de kontrolsiz bir biçimde çıkıyor bu cümle ağzından. Tüm gün çalışıyor ve eve iş taşıyorsan, o işler bitip yorgun bacaklarını yatağa sürüklüyorsan, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de tüm gün olup biten rüyalarını dolduruyor ve sen sabahları yorgun argın uyanıp kendini bir diğerinin aynı olan güne sürüklüyorsan gerçekten ağzından başka bir cümle çıkmaz oluyor: "daha fazla böyle devam edemem." Bu yüzden de, yani daha fazla böyle devam edemeyeceğin için, tutunacak birşeyler arıyorsun belki de. İnsan bir nehirde hiç durmadan kaç saat yüzebilir ki? Kıyıda zaman zaman bir dala tutunup dinlenmeden sahi kaç saat yüzebilir?

Bu nedenle unutulan o sandık aklıma geldi bugün. Hepimizin göğüs kafesinin tam ortasında duran ama günün hengamesi içinde varlığını çoktan unuttuğumuz o sandık. İşler masamda beklerken ve ben elimi çeneme dayamış, cayır cayır yanan beynimi nasıl kurtaracağımı düşünürken birden anımsayıverdim onu. İçinde mutlaka birşeyler vardı zor zamanlar için saklanmış. Böyle dar zamanlarımda beni gülümsetecek, tutunabileceğim, dahası dünyanın her zaman bu kadar kötü ve karanlık, yorucu ve yıpratıcı olmadığına beni ikna edecek birşeyler.

Bu bir insan yüzü olabilirdi. Ya da birinin sesi. Tek bir cümle bile olabilirdi. Geçmiş yazlardan kalma bir yağmur olurdu mesela. Ya da belki o yağmur altında ıslanan balkondaki sardunya...  Belki birinin elini tuttuğun anda hissettiğin o bir anlık duygu  veya  hiç umulmadık bir zamanda karşına çıkan bir parça kağıda karalanmış bir not. Sen bir odada oturmuş somurturken birden yan odada patlayan anne baba kahkahası olurdu sonra.  Hani o kahkahayı duyar duymaz gülümseyiverdiğin ve içinden onların varlığına şükran duyduğun saniyelik bir zaman diliminden söz ediyorum. Olurdu hepsi bunların. Daha neler olurdu o sandıkta kimbilir. İş onu bunca nefessiz kaldığın zamanda anımsamakta, kurcalamakta ve bütün o mutlu zamanları kucağına dökebilmekteydi.

"Ne aptalım" diye düşündüm. Hep o içinde keder, öfke olan sandığı göğüs kafesimin en görünür yerine koyuyor, hep o sandığı karışıtırıp içinde kayboluyorum. Bu yüzden öfkem ikiye katlanıyor, kederim de öyle. Ve yine bu yüzden "daha fazla devam edemem" deyip duruyorum. Ve hep unutuyorum diğerini. Nankörlük bu. Sanki hiç mutlu olmamış gibi sanki o mutlu zamanları sandıklara istifleyen ben değilmişim gibi hepsini bir köşede, ta arkalarda bir yerlerde unutuyorum.

Sandıkların yerini değiştirmeli. Ve unutulması gerekenlerle hatırlanması gerekenlerin de öyle...

Fotoğraf: Life

27 Ekim 2009

YAVAŞLIK


Eskiden böyle değildim. Ben böyle olmadığım için etrafımı saran şeyler de böyle değildi. Hızdan söz ediyorum. Sürekli sersem sepet dolaşmama neden olan ve gördüğüm hiç birşeyi tam olarak, özüne kadar yani algılamama izin vermeyen hızdan... Evet ben böyle olmadığım için dünya da böyle değildi. Sonuçta biz nasılsak dünyayı da öyle algılamıyor muyuz? hızlıysak başdöndürücü, sakin ve yavaşsak gizli saklı huzur kuytuları bulunan bir yer olarak yani...

Şimdi ise tıpkı bir arabanın direksiyonunda gibiyim. Hız limitini gören ama limitin çok üzerinde giden, durmak isteyen ama dünya artık düz bir yol değil de yokuş aşağı inen bir yol olduğu için duramayan... Nasıl çok hızlı gittiğinde etraftaki elektrik direkleri, ağaçlar, tepeler, yol kenarındaki insanlar, otlar ve daha ne varsa hepsi birbirine girer karmakarışık bir tabloya dönüşürse ve sen sadece onları ne olduklarını bilecek kadar görüp de ayrıntılarını asla inceleyecek fırsat bulamazsan ben de o haldeyim işte.

Bütün bu kontrolüm dışındaki hız yüzünden ağır ve sakin hareket eden insanlara hem kızıyor hem de gıpta ediyorum. Kızıyorum çünkü içimde bir şey onlara sürekli "hadi hadi çabuk ol, biraz hızlı ol" diyor, gıpta ediyorum çünkü  hareketlerindeki o iç huzurunu, paniksiz, o sakin hali nasıl da özlediğimi, dahası öyle olmayı aslında çoktan unuttuğumu düşünüyorum. Bir de kitaplar var tabi. Yarım bıraktıklarım yani. Benim bir olayı anlatma hızıma uymayanlar onlar genelde. Ağır aksak ilerleyen ve seni sükunete davet edenlerden söz ediyorum. Fakat eğer herşeyi hemen sonuca bağlamaya alışmış bir kafa isen, dahası en berbat özelliklerden biri olan sabırsızlığı hala taşıyorsan, o zaman o kitapları "seni sabır ve sükunete davet edenler" diye değil de sıkıcı kitaplar olarak adlandırıyorsun. Ama düşünmeden edemiyorsun "belki devamı ilginçti" diye.

Hatırlamıyorum ne zaman böyle olduğumu. Ve elbette nedenini de. Tek bildiğim zamanın birinde insan ömrünün, insanın yapmak istediklerine göre ne kadar kısa olduğunu anlamış ve eğer hızlı hareket edersek daha çok şeyi yetiştirebilecek olduğumuzu düşünmüş olmam. O sıralar hızın herşeyi karmaşıklaştıracağını ve o karmaşa içinde herşeyin yarım kalacağını, asla elimizde tamamlanmış birşeyler olmayacağını göz ardı etmiş olmalıyım. Sanırım kalan zamanımı da yavaşlamak için kullanmak zorunda kalacağım.

Ve bu nedenle sonuçta hayatım şöyle formüle edilmiş olacak: önceleri yavaştı ama yavaşlığın değerini bilmiyordu, sonra hızlandı ve herşey altüst oldu, yavaşlamayı öğrenmek için hayli çaba sarfetmesi gerekti, sonra şansı yaver gitti ve yavaşladı. Ancak bu son yavaşlık döneminde az buçuk birşeyler anlayabildi. Dileyelim de o az buçuk şey ona yetmiş olsun ve  "hayatımı boşa harcamadım" demesini sağlasın. 

Fotoğraf: Life

25 Ekim 2009

DALGALAR VE CESUR KALPLER ÜZERİNE...


Daha küçük bir kızken denizin dalgalarına kapılmıştım. Nefes alamıyor, ben nefes almaya çalıştıkça su ağzıma, burnuma doluyor ve çırpındıkça kurtulmak imkansızlaşıyordu. Boğulmak nasıl bir duygu ilk kez o zaman öğrendim. Elbette bu öğrendiğim boğulmanın bir türüydü: suda boğulmak, nefes alamamak, fiziksel olarak boğulmaktı. Büyüdüğümde boğulmanın başka bir türü ile tanışacaktım ki o tür boğulma çok daha uzun sürüyordu. Ve kimse görmüyordu boğulduğunu. İşin garini nefes alıyor gibi görünüyordun. Canlıydın. Konuşuyordun. Gözlerini kırpıyordun. Hatta zaman zaman gülüyordun bile. Ama kimseye sezdirmeden boğuluyordun. Bu insan olmanın bir sonucuydu. Belki de yazgı demek gerekir, kim bilir?

Mesela saçma sapan sözleri dinliyorduk. Ve her kelime ağzımıza burnumuza dolup bizi nefessiz bırakıyordu. Herşey zalim bir parçalanmaya doğru sürükleniyordu. Ve bizi ağır ağır dibe çekiyordu. Sonra televizyondaki o adam yıllarca ama yıllarca hep aynı sözleri söylüyordu. Kimi zaman bıyıklı bir adam olarak görünüyordu kimi zaman ise başının üzerinde saç olmuyordu. Sürekli kılık değiştiriyordu. Ses tonu vurguları farklılaşıyordu ama özde hep aynı kalıyordu. Ben ve benim gibilerden bizi sahiplendiğini belirten sözlerle bahsediyordu ama bir yerde karşısına çıkacak olsak, çaresizsek hele, avazımız çıktığı kadar bağırıyorsak ,bizi itiyor,  yokmuşuz gibi, her yan cennetmiş gibi davranmaya devam ediyordu. Sonra ona yine televizyonda rastgeliyorduk bir zaman ve bizden yine sanki bizi severmiş gibi, yaptığı herşey bizim içinmiş gibi söz ediyor oluyordu. Gırtlağımıza sımsıkı kenetlenmiş parmaklar yapışıyordu tam o anda. Kime güveneceğimizi bilemiyor, boğuluyorduk.

Dünya daha bir hızla dönmeye başlıyordu sonra. Herşey üzerimize yağıyordu. Kulaklarımıza gerekli gereksiz pek çok söz ulaşıyor ve biz ne gerçek ne değil şaşırıyorduk. Bütün bunlardan korkuyor ve kendi korkularımız içinde boğuluyorduk. Sonra zamanla alışıyoruz sanıyorduk bunlara ve hep birlikte yanılıyorduk. Gökyüzü kahkahalarla gülüyordu halimize. Kuşlar, solucanlar, toprak ve ağaçlar da... Arada bir sessizleşince ortalık tüm bu kahkahaların içinde yitip gidiyor ve boşlukta dağılıyorduk. Gök de insanı boğardı ama biz bunu henüz bilmiyorduk.

Ve boğulmanın bin çeşidi olduğu öğreniyorduk çok sonra. O bin çeşit içinde birinin mutlaka ama mutlaka bizi boğacağından, görünmez ellerin boğazımızda kenetleneceğinden ya da tüm bu saçmalıkların ağzımızdan burnumuzdan dolup ciğerlerimizi patlatacağından dehşete düşüyorduk. Oysa hiç farkında değildik gün içinde defalarca ölüp defalarca yaşama sarılıyorduk. Ayakta durup o dalgalara karşı cesurca savaşıyorduk. Neyse ki bütün bu kirli dünyaya karşı her sabah yeni temiz sayfa açma yürekliliğinde ve saflığındaydık. Daha da alası inatçıydık. Ve iyi ki böyleydik. İyi ki...

Evet boğulmanın bin çeşidi vardı. Ve evet yaşama tutunmanın da öyle...

Fotoğraf: Life

23 Ekim 2009

GÜN İÇİNDE ÇOCUKLAR


 SABAH
O kadar çok iş var ki nefes almak mümkün değil. Fırsat bulup dışarıya kaçıyorum. "Bir sigara içsem iyi gelir" diyorum. "Hem azıcık da  insanlara bakarım." Ama en çok hangisi iyi gelir bunu bilemiyorum.Duvarın dibindeki bankta yaşlı bir adam ve dört beş yaşlarında bir erkek çocuk oturuyor. Elinde beyaz bir poşet var çocuğun. Poşetin içine ayaklarını sokuyor. Karşıdan gülümsüyorum çocuğa. O da burnunu kırıştırıp başını öne eğiyor. Dedesi gülüyor: "Utandı" diyor. Bir kaç nefes çektiğim sigaramı söndürüp yanlarına gidiyorum. Çocuğa adından yaşına kadar bir sürü soru soruyorum hepsini yanıtsız bırakıyor. Tek yaptığı şey burnunu kırıştırıp başını öne eğmek. Üzerinde örümcek adam olan bir tişört giymiş. "Örümcek adamı seviyor musun?" diyorum. Bu kez başını sallıyor. Dedesi dönüp gülümsüyor. Adam içini çekiyor. "Bunun anası" diyor "daha bu bir yaşına bile gelmeden öldü." Birden buz gibi oluyorum. İnsan bu yaşta bir çocuğu annesiz düşünemiyor. Hiç adil gelmiyor hayattaki pek çok şey ya bu daha da acımasız sanki. Bir süre susuyoruz.  O suskunlukla ve adamın o cümlesiyle nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum.Ve birşeylerle başa çıkamadığım zaman yaptığım şeyi yapıp, saçmalıyor ve çocuğa "sen okula gidecek misin bakayım?" gibi bir soru soruyorum. Çocuk susuyor dedesi cevap veriyor onun yerine: "Okulu sevmez o" diyor "asker olacağım ben der durur. Bir dizi var televizyonda hani askerler var bildin mi?" "Yok" diyorum "bilmiyorum." Adam boşver gibilerden elini sallayıp anlatmaya devam ediyor: "O diziyi seyreder bu. Orada bir asker öldü mü kalkar gider "ben asker olmaktan vazgeçtim" der." Adam kederli kederli gülümsüyor. Ben ne diyeceğimi bilemiyorum öylece duruyorum. Böyle anların içinden çıkamıyorum.

ÖĞLE
Masada üç kişiyiz. Sonbaharın nefis havasının tadını çıkardığımız bir bahçede oturuyoruz. Birazdan karşı masadaki ailenin küçük oğlu yanımıza geliyor. Çok sevimli çok güzel bir çocuk. Çok da cilveli. Kendini ne yapıp edip sevdiren çocuklardan. N. Hanım biz çocuğa bakarken "size geçen günkü olayı anlatmış mıydım?" diye soruyor ve başlıyor anlatmaya. Oğlunu kreşten almaya gittiğinde çok şaşırdığı ve çok güldüğü bir olaya şahitlik etmiş. N. Hanımla aynı zamanda gelen bir hanımın oğlu annesini görür görmez yere yatmış, yuvarlanmaya başlamış. Bu arada oradaki anneler "aman ne yapıyor? kaldırın şu çocuğu, yerler kirli" falan diye telaşlanmışlar. Yerde yuvarlanan çocuğun annesi kahkahalarla gülerek "yok yok bırakın" demiş. Kadınlar şaşırmışlar. Meğer çocuk annesini gördüğünde sevinçten böyle yerlere yatar, yuvarlanırmış bir süre. Yuvarlanması bitince de annesinin kucağına atlar onu öpücüklere boğarmış. Bu bir sevinç gösterisiymiş kısaca, saf bir sevinç  gösterisi. Çalışan bir annenin çocuğu olarak büyüyen ben o çocuğun annesini gördüğü an nasıl sevindiğini bildiğimi hissediyorum.

AKŞAM
Bu çok ama çok yorucu günün bittiğine deliler gibi seviniyorum saat beş olduğunda. Birazdan eve varıyorum. Eve dönmenin hep güzel olduğunu düşünüyorum. Tam ben sokağa girdiğim sırada teyzemle torunu Yiğit'i görüyorum. Yiğit akşam gezmesine çıkarılmış belli ki. Uzaktan "kuzucuk kuzucuk" diye sesleniyorum sevinçle zıplıyor arabasının içinde. "Uvaaa" diye ellerini çırpıyor. Uvaa onun Fulya deme biçimi. Henüz adımı söylemeyi ancak bu kadar becerebiliyor. Kucağıma atlıyor ve o güne kadar hiç yapmadığı birşeyi yapıyor. Önce sarılıyor, sonra arda arda öpüyor yüzümü. Saçlarımı karıştırıyor. Ve bunların hepsini bir daha bir daha yapıyor. Teyzeme dönüp "buna ne oldu böyle?" diyorum. Teyzem de bilmiyor. Tüm yorgunluğumu stresimi alıp götürüyor onunla geçirdiğim yarım saat. Çocuklar insana  nedense hep iyi geliyor. Senin olsun olmasın...


Fotoğraf: Life

21 Ekim 2009

BU ARKADAŞLIKTA KÜSMEK KATİ SURETTE YASAKTIR


Küsmüş bana. Ama inkar ediyor. Kaç yıllık arkadaşım. Anlamaz mıyım ses tonundan. Anlarım. Ama yok inkar ediyor. O öyle. Küser ama asla sebebini söylemez. Sen asla kabahatini bilmezsin. Sonra onun küslüğü uçar gider yeniden eskisi gibi olur. Zaman gelir, sen o bilmediğin hatayı yeniden yaparsın. O yine küser. Aslında yaptığın şey sana göre hata olmayan birşeydir belki. Ya da kafanın karışık olduğu zamanlara denk gelmiş tuhaf, yanlış anlaşılmaya pek elverişli bir laf etmişsindir de farkına bile varmamışsındır. Belki de bu kadar farklı karakterler olmanızdan doğan bir sorundur. Ama o asla neye küstüğünü neye kırıldığını söylemez. Sonra zaman geçer yine eskisi gibi olur ve bu sürekli tekrar eder. O unuttur unutmasına ya sen hep korkarsın zamanında çözülmemiş bu kırgınlıkların onun içinde büyüyüp bir diken olacağından. Ama o hiç umursamaz. Söylemez. Çünkü o konuşarak çözmek yerine kendi içine atmayı, unutmayı büyüklük sayanlardandır. Kimbilir belki de asıl farkınız budur.

İşte böyle şeyler yüzünden yoruluyorum insanlardan ben. Herşeyin hesabını vermek zorunda kalmaktan, arkadaş olmayı yapışık ikiz olmayla eş tutanların küskünlüklerinden, kocaman adamlar ve kadınlar olduğumuzu kabul etmeyip hala "küsmek" kelimesini lügatlerinde tutanlardan, "beni neden aramıyorsun?" diye soranlardan, sürekli tarafımdan sevilip sevilmediklerinin hesabını tutanlardan çok ama çok yoruluyorum. Bu yüzden beni yormayanı bir kaç kişiyi baş tacı ediyorum. Gerisini ise kendi hallerine bırakıyorum. Zira benim bunca şey içinde hiç halim yok böyle şeylere...

20 Ekim 2009

SIZLAYAN AYAKLARA ÖVGÜ


Kucağımda Ay Sarayı, elimde sigara ve hemen yan tarafımda yarısı içilmiş bir bardak çay var. Fogg'un askerde çürüğe ayrılmasına sevinen komutanın sözlerini okurken birden birşey oldu daha cümleyi bitirmeden duraladım. Yorgunluktandı belli ki. Başımın yan tarafını zonklatan ağrıyı dinledim bir süre. Bir süre de ağzımdaki sabun tadıyla meşgul oldum. Bu tadı aklın içindekileri temizlemem gerektiğinin bir işareti olarak yorumlayıp, sessiz uzanan geceye bakıp iç geçirdim. Sonra sızlayan ayaklarıma bakarken, gün boyu bu kadar koşturmacanın içinde savrulmayı mı, yoksa aylak günlere uyanmayı mı tercih edeceğim konusuna kafa yordum.

Benim günlerim koşturmaca, acele içinde geçiyor ve yapmam gereken şeyler bir türlü yetişmiyordu. Kendimi yitiriyor, düşünmeye bile vakit bulamıyordum çoğu zaman. Bu iyi miydi kötü mü? Sonra işsiz geçirilmiş zamanlarım geldi aklıma. Öyle uzun bir zamandır koşturmaca içindeydim ki aylak geçen zamanların nasıl olduğunu anımsayamıyordum bile. Hafızamı zorlayıp, o ne yapacağımı bilmediğim günlere nasıl uyandığımı hatırladım. Ve o günlerdeki kafa karışıklığını, tembelliğin nasıl kanıma yayıldığını, rehavetimin içinde kaybolup giden halimi, kendimi nasıl didik didik edip ne saçma sonuçlara vardığımı,daha buna benzer pek çok şeyi... Ve şimdiki, bu herşeyin içinde yitip gitmiş halimin aslında bana nasıl bir armağan olduğunu farkettim, bu düşünceyi garipseyerek.

İnsan böyleydi. Kim olduğu farketmiyordu. Hayatını dolduran bir meşgaleden yoksun olduğunda aklı ona oyunlar oynuyor, kendini dinliyor, dinliyor, dinliyor ve dinlemekle kalmayıp hırpalıyor, ipe sapa gelmez düşüncelerden kurtulamıyor, kafasının içinde bastırıp durduğu üzüntüler böyle zamanlarda gün yüzüne çıkıyor ve herşeyi daha da dayanılmaz kılıyor, bazen kendisine acıyor, daha da ileri gidip ağlamaklı oluyor, hayatın hiç bir zaman ona istediğini vermediği gibi ahmakça bir nankörlük içinde yüzüyor ve daha binlerce kötü düşünce tohumu böyle zamanlarda aklının içinde patlıyor, tıpkı zehirli sarmaşıklar gibi tüm beyninin kıvrımlarını sarıp onu kör ediyordu.

İşte tüm bunlar yüzden, gün boyu beni bu aptalca düşüncelerden koruyan işimin, okumak için yığılmış bekleyen kitaplarımın, elimdeki film listelerinin, buluşmak için plan yapılan arkadaşların hayatımda var olan ve asla zamanında yapamadığım herşeyin, sızlayan ayaklarıma rağmen, ağrıdan patlayan gözlerime rağmen, kafamın yan tarfında zonklayan acıya rağmen aslında hiç de o kadar şikayet edilecek bir yanı olmadığını farkettim. Ve beden yorgunluğunun aklın içinde büyütülen o zehirli tomurcuklara bin kez yeğ tutulması gerektiğini...

Fotoğraf: Life

18 Ekim 2009

YA TUTARSA...


Sana şimdi "ya tutarsa.." dersem gülümsersin. Çünkü aklına gölün kıyısında durmuş ak sakallı Nasrettin Hoca gelir. Biliyorsun değil mi o fıkrayı. Herkes bilir. Ama bana anlattırma şimdi. Pek çok yetenekten yoksun olduğum gibi fıkra anlatma yeteneğinden de yoksunum ben. Her neyse asıl konumuz fıkralar ya da Nasrettin Hoca değil zaten. Asıl konumuz zaman zaman çaresiz kalan tüm insanların "ya tutarsa" diyerek birşeylere bel bağlaması.

Secret söz gelimi. O kitabı da bilirsin. "İyi düşün iyi olsun herşey sana bağlı adamım" lafından yola çıkan bir kitap. Hani şu marketlerde bile satılan ve insanların kiminin hayatını değiştirsin diye, kiminin de meraktan okuduğu kitap. Bazıları o kitabı okuyanlara ateş püskürüyor. Neden? Çünkü akıl dışı olana bel bağlayan insanlardan oluşan bir dünyada yaşamayı hazmedemiyorlar. Bir ölçüde haklılar mı? Evet belki. Çünkü dizginleri ele almaktansa görünmeyen, bilinmeyen şeylerden medet umanlar yüzünden hayatın bugün bu hale geldiğini düşünüyorlar. Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. İnsanların gırtlaklarına kadar çıkmaza battıkları, ne yapacaklarını şaşırdıkları, ipin ucunu kaçırdıkları, hayatlarını bir türlü istedikleri boyuta getiremedikleri ve şu kocaman dünyadaki sisteme öldür Allah karşı duramayacaklarını anladıkları bir durum var. Şimdi bu insanları bu kadar çaresiz oldukları için ve akla dayanan her yolu deneyip de o yollardan dertlerine derman bulamadıkları için ve derman bulamamaları nedeniyle kendilerinin bile inanmadığı ve "ya tutarsa" diyerek denemeye karar verdikleri birşey için suçlayabilir miyiz?

Başka bir örnek ister misin? Peki. Bir anne düşün. Çocuğu kimsenin duymadığı bir hastalıkla cebelleşsin. Ve o anne hergün her dakika o çocuğa baktıkça ölüp ölüp diriliyor olsun. Çocuğunu götürmediği doktor kalmamış olsun ve o doktorlar o çocuk için hiçbirşey yapamıyor olsunlar. Bir gün bu anneye biri desin ki git şurada şöyle bir yer var, oradaki toprağa kapan, şu sözcükleri söyle falan yap filan yap o zaman bu çocuk iyileşecek. Dur şimdi burada okumayı kes ve kendini herşeyinle o annenin ya da babanın yerine koy. Evet batıl inançların yok. Evet eğitimlisin. Evet aklın yolundan bir adım atmadın şimdiye kadar. Bunları biliyorum. Ama koy kendini onun yerine. Ne yapardın? Bana "asla" diyebilirsin. Ve dahası asla yapmayabilirsin de. Fakat şunu inkar edemezsin: bu çocuğun derdine bu çare olur muydu acaba? Yapmalı mıydım? düşüncesini aklının bir köşesinde saklı tutmaktan vazgeçemezsin. Ve o hep orada var olur.

Tüm bu batıl inançları savunmak değil derdim. İnsanların çaresizliğini kullanarak satış rekorları kıran bir kitabın reklamını da yapıyor değilim. Sadece anlatmak istediğim şu; eğer çok çaresiz kalırlarsa, içinden çıkamayacakları dertlerle sarmalanırlarsa aklıdışı yollara sapabilir insanlar. Ve asla, o akıldışı yollardan başka umudu kalmamış insanları kınamak, onlara kızmak gibi bir lüksünmüz yoktur. Çünkü çaresiz olmak insana herşeyi yaptırabilir. Evet kimi önce en mantıklı yolları dener sonra aptalca bulduklarına geçer, kimi ise elini kolunu bağlar ve görünmez güçlere sığınır derdine medet umar. Ama insan hep çözüm arar. Çünkü bu kadar akıllı olmamıza rağmen hala acı ile başedebilecek kadar güçlü değilizdir. O yüzden "ya tutarsa" seçeneğini hep saklı tutarız içimizde. Çünkü bazen gerçekten başka çaremiz yoktur.


Fotoğraf: Life

16 Ekim 2009

YORMA KAFANI...


T. geldi geçen gün. Ve beni birden eski halime döndürdü. O dur durak bilmeden konuşan ,konuşan, konuşan halime. Ve T. gittikten sonra o eski ben'i kaybetmediğime sevindim ve hep suskun olan bu yeni ben'i hala garipsediğimi düşündüm. Geçen gün H. ile yaptığımız konuşma geldi aklıma. H. bana bu kadar kalabalıkta neden tek söz etmediğimi, neden konuşulanlara katılmadığımı sordu. "Çünkü" dedim "o insanlarla konuşacak birşey bulamıyorum." H. garip garip baktı yüzüme. Aklını okudum, şunlar geçiyordu: "Kendini onlardan üstün mü buluyorsun?" O bunu dillendirmeden cevap verdim. Elbette üstün bulduğum falan yoktu. Pek çok şeyi bilmiyordum ama kendimi birilerinden üstün görecek ve insanları horlayacak kadar da cahil değildim. "Sadece" dedim "hep aynı şeylerden söz ediyorlar. Ve ben bu üç beş şey etrafında dönüp duran hayatlardan çok fena sıkılıyorum." Başını salladı. Derdimi anlatabildiğime sevindim.

Ertesi gün H.'ye T. ile çıktığımız yemekte durmaksızın konuştuğumu ve hatta konuşmaktan yorulduğumu anlattım. Güldü. "Demek T. hayatı üç beş şey etrafında dönenlerden değildi." dedi. Değildi evet. T. aslında bambaşka biriydi. Onu on yıldır görmemiş olmama rağmen sanki daha dün görüşmüşüz gibi hissettiğim insanlardandı. Koşulsuzca ve hiç kendimi dizginlemeden aklıma geleni söyleyebileceğim, söylediklerimden ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı konusunda kafa patlatmama gerek olmayan, yaptığım şakaları açıklamak zorunda kalmadıklarımdan biriydi o. Otuzlu yaşlara rağmen hala delikanlı gibi enerjik, meraklı, öğrenmeye açık bir adamdı. İnsanların içinde pırlanta grubuna dahil edileceklerdendi.

"Neler konuştunuz peki?" diye sordu H. Neler konuşmamıştık ki? Dünya yeme-içme kültüründen başlamış, köylerdeki hayata dalmış, çiftlikte yaşama hayali kurmuş, şehrin insanları nasıl da yıprattığı konusunda mangalda kül bırakmamıştık. Geçmişteki ortak dostlarımızdan, insan davranışlarından, o davranışların altında yatan sebeplerin ne olabileceğinden, kardeşlerden, anne ve babalarımızdan, sevgililerden söz etmiştik. T. gözleri dolarak nasıl aldatıldığını anlatmıştı bana. Ve ben ona nasıl hissettiğini bildiğimi söylemiştim. "İnsan" demişti T. "annesine, babasına, kardeşine ve sevgilisine güvenmezse bunlardan birinin ihanetine uğrarsa bir daha diğerlerine nasıl güvenir?" "Başka çaremiz yok" demiştim. İkimizin de gözleri dolmuş susmuştuk bir süre. Onunki acıdandı belki ama benimki kesinlikle öfkedendi. Adını bile anmak istemediğim birinin anılarının aklımın içinde dolanıp durmasına öfkelenmiş konuyu değiştirmiştim hemen. Kafa karışıklıklarından söz etmiştim sonra ona. Onun kafası pırıl pırıl aydınlıktı oysa.

"Saatlerce oradan buradan konuşup durduk işte." dedim H.'ye. "Sen" dedi "ancak kendi toprağında yeşeriyorsun. O yüzden bu kalabalıklar içinde susuyorsun, çünkü toprağını yadırgıyorsun." Dudak büktüm. "O zaman" dedim "hata benim. Eğer her toprakta yeşeremiyorsam gerçekten hata benim." H. bunu kabul etmedi. O insanlarla konuşmaktan keyif almıyor olmamın benim hatam olmadığını, çoğunun gündelik hayatın ürünü olduklarını ve  gündelik hayatın ürünü olan herşeyin bir süre sonra insanı sıkmaya başlayacağını söyledi. "Hatta çok fazla gündelik yaşayan insanların bile" dedi. "Peki ya sen?" dedim "sen de sıkılıyor musun onların bu tip sohbetlerinden?" Gülümsedi: "İnan bana bu bizim hatamız değil. Sadece onlar başka bir dünyada, senin ve benim gibiler başka bir dünyada yaşıyor. Hepsi bu. Yorma kafanı."

Fotoğraf: Life

13 Ekim 2009

SAÇMALIYORUM, O HALDE VARIM!


A.'yı tutup kolundan getirdi Patron. Eline bir dergi tutuşturmuş çocukcağızın. Oradaki saçma sapan bir metin üzerinde saçma sapan bir çalışma yapılması gerektiğini söylemiş. A. şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme. Yüzümdeki alaycı gülümsemeden anlıyor ki saçma sapan işler yapmaya alışkınım. O daha yeni. Öğrenecek. İş diye tabir ettiğimiz şeyin yüzde sekseninin bu tür abuk sabuk şeylerden mütevellit olduğunu anlayacak bir gün ya ona şimdi anlatıp tüm şevkini kırmanın anlamı yok. A. eğilmiş metne bakıyor. Hevesli. Sanıyor ki yapacağımız iş gerçekten önemli ve birileri için anlamı olan bir iş. Oysa değil. Ama dedim ya A.'nın şevkini kırmanın anlamı yok. Hevesli görünmeye çalışıp işe eğiliyorum. Yapıyoruz birşeyler. O saçmalıktan gerçekten anlamlı birşey çıkarıyoruz ortaya. Şaşırtıcı olan da bu zaten. Bu saçmalıklardan anlamlı birşey yapmış olmak yani. Bu iyi birşey.

Ama yine de gün boyu peşimi bırakmayan cümleden kurtulamıyorum: "Nefret ediyorum." Bunu neden söylediğimi  bile bilmiyorum. Aslında öyle çok nefret falan da etmiyorum. Benimkine nefret değil de daha çok karşı durmak desek daha doğru. Çok fazla saçmalık var hayatta ve ben saçma olan bu şeylerin anlamlı olduğu yalanını bir türlü kendime söyleyemiyorum. B. telefonda nasılsın diyor ona da söylüyorum aynı cümleyi. İnanmıyor elbette herşeyden nefret ettiğime. "Sen mi?" diye soruyor. O beni Pollyanna olarak tanıyor ve içimde bir öfkeli şirin olduğunu keşfedip şaşırıyor. Ona gülerek "olsun" diyorum "öfkeliyim ama en azından adımın sonunda şirin kelimesi var." Evet nefret ettiğimi söylediğim o anda bile içimdeki Pollyanna aktif. Bizim kaç ruhumuz var acaba? Bir, iki, üç? Kaç tane? Ve kim bizi hangi yüzümüzle tanıyor? Herkes bizi başka bir yönümüzle tanıdığı için mi hakkımızdaki referanslar birbirini tutmuyor? Muhtemelen. Ama bence tek bir yanımızı insanlara göstermek hastalıklı birşey. Bir insanın tutarlı olmak adına nasıl da kendini kastığını hayal edebiliyor musun? Tutarlılıkmış. Saçmalık.

Mesela ben bazen iflah olmaz romantik biri olup çıkıyorum. Ama bir zaman geliyor kendi romantizmimden midem bulanıyor. Ne aptal sözcükler söylemiş olduğumu aklım almıyor. Pembe gözlükleri bu yaşta bile takıyor olduğumu düşündükçe hele... Akıllara ziyan. Her neyse. Zaman zaman ise alaycı birine dönüşüyorum. Yok öyle insanlarla alay ettiğim falan yok. Benim derdim kendimle bir de olaylarla. Alay konularım bu ikisi dışına taşmıyor. Bir de herşeyin saçma sapan geldiği zamanlar var ki o zamanlar daha çok sorularla geliyor. Şöyle aptalca sorular soruyorum: Neden işe gidiyoruz? Neden sürekli öğreniyoruz? Neden okuyup duruyorum? Neden para para diye kendini paralıyor insanlar? Bu kadar aptalca işle uğraştığım için ömrümün sonuna geldiğimde kendimi affedebilecek miyim? Neden kedi değilim de insanım ve neden insan olmak bu kadar zor? Bu soruların daha da aptalca olanları mevcut ama o aptal halimi, takdir edersin ki, burada sergilemem ileride bunları söylediğim için pişman olmama yol açabilir. İçimdeki Pollyanna aktif olduğu vakit "ah tatlım kendine haksızlık etme, sen aptal değilsin" diyebilir ve ben de o Pollyanna'nın gırtlağına sarılabilirim ki bunu yapmak istemem çünkü ona ihtiyacım var.

Bir de M. var. M.'ye "salak" dedim bugün. "Bana neden salak diyorsun?" diye sordu. "Bu seni sevme şeklim" dedim. "Eğer sana M. Bey diye hitap edersem asıl o zaman kork" dedim. Doğru söylüyordum. Biliyordu zaten o yüzden ona salak dediğim zaman gülümsüyordu çoğu zaman. Bazılarımız tersiz işte ne yapalım. Sevgimizi de ters ifade ediyoruz öfkemizi de. Aşırı nazik ve resmi davrandığımda insanlar bu yüzden korkuyorlar benden. Bu iyi mi kötü mü bilmem ayrıca umurumda da değil. Bununla gurur da duymuyorum. Sadece olan biteni anlatıyorum. Neden anlatıyorum bütün bunları bilmiyorum. Sanırım sadece saçmalamak hakkımı kullanıyorum. Böyle bir hak var değil mi? Yoksa buna da mı yasak getirdiler? Olamaz mı? Herşey olabilir güzel kardeşim. Şaşırmam ben, sen de şaşırma.

Her neyse. Bugün böyleydi işte. Saçmalaya saçmalaya gitti bitti. Çok fazla güldüm, çok fazla saçmaladım ve etrafımdakilerin saçmalamalarına hiç sınır koymadım. (sanki diğer zamanlarda sınır koyuyorum da, o sınırı sadece kendime koyuyorum çünkü biliyorum ki saçmalamaya başladığımda sınır tanımıyorum.) Sonuç itibariyle hepimiz rahatladık. "Ne kadar saçmalarsak o kadar iyi" dedik ve ipin ucunu koyuverdik. Bir yere tutunmadan akıp gittik. Merak etme düşmedik. Bir kez saçmalayınca birşey olmuyor. Ve tüm bu saçma sapan hayatın içinde sen bir kez saçmaladığında bütüne karışıp gidiyor unutuluyor herşey. Endişelenecek birşey yok. Yarın yine kaldığımız yerden akıllı uslu kuzular olmaya ve saçma sapan işleri anlamlı kılmaya çalışmaya devam edeceğiz. Endişelenecek hiç birşey yok... Endişelenme.

12 Ekim 2009

ÖMÜR DEDİĞİN ŞEY...


Ona annesinden geçmiş bu çiçek deliliği. Annemden söz ediyorum. O da tıpkı anneannem gibi bulduğu her toprak parçasını çiçeklerle dolduruyor. Kim hangi çiçekten söz ederse o çiçeği bir şekilde bulup ya o avuç içi kadar bahçenin bir köşesine ya da bulduğu bir saksıya dikiyor.

Bu kez ona ben bir çiçekten söz ettim. Bütün bir yıl sadece yapraklarla duran, yılın bir zamanı tek bir gece bembeyaz çiçek açan bir çiçekten. Adını sordu. Bir gecelik gelin dedim. Güldü. Sonra o çiçeği bulup getirdim ona. Bir bardak içinde yapraktan köklendirilmiş çiçeği özene bezene bir saksıya dikti. Gün be gün büyümesini izledi. Onunla konuştu, yapraklarını sildi ve tüm bir yıl neden açmadığını merak etti. Daha sonra çiçeğin evin içinde olmaması gerektiğini, açık havayı sevdiğini öğrendi ve onu balkona taşıdı. Yapraklarını okşaya okşaya silmeye, onunla konuşmaya ve ona "benim güzel kızım" demeye devam etti.

Çiçek bu yıl onu yüzüstü bırakmadı. Kocaman yapraklarının ucunda minik tomurcuklar büyüttü. Annem sevinçten çılgına döndü. Günlerce bekledi. O tomurcuklardan bazıları direnemeyip döküldüler ama diğerleri ısrarla tutundu o yapraklara, büyüdüler. Ve sonunda geçtiğimiz cumartesi akşamüstü annem çığlık çığlığa ortalığı ayağa kaldırdı. Koşarak balkona çıktım. Çiçeğin başında durmuş ucu hafifçe aralanmış tomurcuğa bakıyordu.

Başında bekledik. Usul usul açılırken o taç yaprakların titreyişini izledik. Garip bir duyguydu. Sanki bir bebeğin doğuşu gibi. Biri gözlerini açıyordu dünyaya. Ve uzun bir aradan sonra açıldı o çiçek. Kocaman, bembeyaz ve tıpkı bir gelin gibi. O büyüleyici kokusunu içimize çeke çeke izledik onu uzun bir süre. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde usul usul o ilk canlılığını kaybetmeye kapanmaya başladı. Ölüyordu. Kısacık bir ömre şahit olmuş olmanın garip duygusunu bıraktı geride. Henüz tomurcuk olan dört çiçeğe önderlik etmiş ve gitmişti.

Diğer dört tomurcuk ise pazar günü açtılar. Annem "festival" dedi. Sahiden de festival gibiydi. Bu kez tek izleyicileri bizler değildik. Komşu evlerde kim varsa geldiler. Kimi fotoğrafını çekti kimi ise öylece durup izledi.  Orada durmuş o insanlara bakarken hayatın da böyle olduğunu düşündüm. Tek bir güzellik anında herkesin bir arada olduğunu ama ne yazık ki o güzellik anlarının çok ama çok kısa sürdüğünü... Geriye sadece bir kaç fotoğraf, aklı sarhoş eden bir koku ve hayranlık dolu seslerin kaldığını... Hayatın böyle uçucu, kısacık olduğunu, o çiçeğin bize kısacık gelen ömrünün çiçek zamanında kaç yıl ettiğini...

Fotoğraf: Aydan Atlayan Kedi

10 Ekim 2009

TÜFEK, ÇOCUKLAR VE GÖKYÜZÜ


Sonbaharın nefis güneşinin tadını çıkarmak için bahçeye çıktım. Henüz yeşil olan tombul portakallara baktım, sararmış üzüm yapraklarına, tek tük kalmış kuşlara. Bunlara bakınca insan gerçek dünyadan kopuyor. Akıl sanıyor ki; bütün bunlar varsa herşey yolunda. Bütün bunlarla çevriliysen tüm dünyada ufak tefek aksamalarına rağmen iyi bir yer, güzel bir yer, umutlu bir yer. Hele de başında böyle mavi koruyucu bir kubbe varsa...

Çok geçmeden bir kaç çocuk sesi geldi arka taraftan. Döndüm ve donup kaldım. On altı yaşından büyük olmayan bir çocuk elindeki tüfeği bahçedeki maydonozlara yöneltmişti. Yanında hemen hemen kendi yaşında bir çocuk ve sekiz ya da dokuz yaşında başka bir çocuk da onun nişan aldığı yöne bakıyordu. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-Arkadaşlar ne yapıyorsunuz?
-Kuş avlıyoruz abla.
-Canım maydonozların içinde kuşun ne işi var?
-Var var abla bak şurdaki ağaçlarda da var.
-Canım lütfen yapmayın bakın burada hasta, yaşlı anneannem var. Bir de küçük  çocuklar  var. Her an bir yerden çıkabilirler. Çıkmasalar bile uyuyorlardır. Korkarlar.
-Yok abla bu tüfek ses çıkarmıyor.
-Canım lütfen bakın rica ediyorum gidin burdan.
-Ya abla birşey olmaz ne korkuyorsun bu kadar?
-Lütfen dedim çocuklar. Rica ettim ama...
-Tamam tamam gidiyoruz.
-Teşekkür ederim.

Arkalarını dönmüş giderlerken tekrar seslendim. Dönüp yanıma geldiler. Onlara şiddetin korkunçluğundan başlayıp el kadar kuşları öldürmenin ne büyük bir vahşet olduğuna uzanan bir dizi cümle söyledim. Tüfek yerine başka bir şeylerin elinde olması gerektiğini, insanlara zarar vermek niyetinde olmasa bile zarar verebileceğini, eğer biri onun yüzünden zarar görürse hayatı boyunca bu vicdan azabından kurtulamayacağını da ekledim. Hiç ses çıkarmadan dinlediler. Sonra eli tüfekli olan ağzındaki sigarayı yere atıp ezdi. Dudağının kıyısına bir gülümseme oturtup şöyle dedi: "Boşversene abla bize birşey olmaz." Elindeki tüfeğe bakıp ürperdim. Diğer iki çocuğa baktım o delice bakan gözler, o garip korkusuz gülümseme onların yüzüne de yerleşmişti. Tanıdık birşeyin kötü taklidi gibiydiler. Ve örnek aldıkları o şey, muhtemel ki ekranların gerçek olmayan karakterlerinden biriydi. Sahte kurşunlardan kaçan, atladıkları binadan koruyucu bir ağa düşen, korkmaları için bir sebep olmayan çünkü o korkusuzlukları senaryodan ibaret olan adamlardan biri...

Arkalarından bakarken düşündüm: Bu ne garip bir ükeydi böyle. Daha dün kısa pantolonla sokaklarda koşan bir çocuk, nereden bulduğu meçhul bir tüfekle hiç kimsenin başına bir bela açıp açmayacağını umursamadan evlerin arasında avcılığa soyunuyor ve kimse buna birşey demiyordu. On altı yaşında bir çocuk öldürmek gibi bir zevke sahipti işin tuhafı. Hobileri arasında spor yapmak değil de öldürmek vardı. Yüzündeki o bilmiş ifade ise televizyon ekranlarındaki o ünlü korkusuz astığı astık kestiği kestik adamların çatık kaşlı, delice bakan gözlü ifadesiydi.

Sabah bana armağan edilmiş umutlu ve coşkulu ruh çocukların ayaklarının altında ezilip yitti. Yerini kederle konuşan bir iç sese bıraktı. Şöyle diyordu o ses: Bu mavi kubbe altındaki herşey yalan. Umut da öyle daha iyi günler beklentisi de. Kimse bizi korumuyor ve kimse daha iyi bir dünya olacağına inanmıyor artık. Tek bir gerçek kaldı kala kala ve o gerçeğin adı vahşet. İnsan içindeki o ilkel duyguyu özgürlük adına gün ışığına çıkarıyor ve her yan kana boyanıyor. Kimse kimseyi durdurmaya kalkmıyor çünkü kimse kimseyi dinlemiyor artık. Bu yüzden kimi akıntıya kapılmış gidiyor kimi ise küsüp evine saklanıyor. Dünya gün be gün dengesini yitiriyor ve ne yazık ki her yerde kötülük zaferler kazanıyor.

Başımı gökyüzüne kaldırdım. Mavi kubbe paramparçaydı...

Fotoğraf: Life

08 Ekim 2009

İSTİKRARSIZ


"Hayatın anlamı ne?" sorusuna zaman zaman takılıyor ve ruh halime göre cevaplar veriyorum. Eğer öfkeliysem, kararmışsam o ara yahut çok fazla haber okumuş, dinlemiş, izlemişsem cevabım şu oluyor: "Ne anlam arayıp duruyorsun? Anlam falan yok güzelim anlam falan yok. Herkes ölüyor, herkes sakatlanıyor ve bütün bu olup bitenler akla mantığa sığmıyor. Birşeyi akla mantığa sığdıramadığın vakit nasıl anlamlandırabilirsin? Kes artık bunun üzerine düşünmeyi." Evet cevabım bu oluyor. Yok eğer biraz daha gevşemişsem, hayatın tüm pisliğine rağmen iyi birşeyler yapılabileceğine hala inanıyorsam, saf diye nitelenecek kadar umutluysam hayata ve insana dair o zaman da şöyle bir cevabım oluyor: "Bunu düşünerek vakit kaybetme. Yaşa, yaşa ve yaşat. Güzel olacak herşey, iyi olacak."

Böyle gel-git yaşıyor aklım. Aynı soruya iki farklı yanıt verecek denli değişiyor ve neden sabitlenemediğini, bir çizgi üzerinde yürüyemediğini, bütün bu coşku ve karanlık arasında gidip gelmelerin bozuk birşeylerin habercisi olup olmadığını sorguluyor. Sonra nedense boşveriyor. Umursamıyor ve omuz silkiyor. Belki de içinden çıkamıyordur.

İnsanın kendisini üzerine kafa patlatması mevzuunda da aynı gel-git yaşanıyor mesela. Kendin üzerine düşünmenin insanlığı ucundan kıyısından anlamanın bir yolu olduğunu düşünürken bir zaman, diğer bir zamanda işi gücü olmayan adamın lüksü olup olmadığına kafa çatlatıyorum. Ve işin garibi bir zaman biri kesinlikle doğru gelirken başka bir zamanda o doğru yerini diğerine bırakıyor. Bu yüzden düşüncelerimde pek bir istikrar gözlenemiyor.

İstikrarsız olmanın kötü bir yanı yok aslında. Fazla kurcalayınca çok detaya inince istikrarsız olmak doğal bir sonuç değil mi? Ya da istikrar (bazı noktalarda elbette) sabitlenmişliğin, değişime direnmenin ya da kafa yormamanın işareti değil mi? Şartlar ve koşullar değiştikçe, dahası biz değiştikçe, öğrendikçe, büyüdükçe istikrar söz konusu olabilir mi hayatlarımızda? İstikrarsız olmak insanın doğasında varmış gibi geliyor bana bütün bu sebepler yüzünden. Ya da belki sadece bazılarımızın doğasında vardır. Pek emin değilim.

Aslında pek çok şeyden emin değilim. Sadece düşünüyorum...

Fotoğraf: Life


06 Ekim 2009

ŞAİRLER, BALIKLAR VE AĞAÇLAR...


Şiiri sevip de şiir ezberleyemeyenlerden oldum ben. Ve balıkları sevip hiç bir balığı birbirinden ayıramayanlardan, ağaçların gövdelerini okşayıp da  adlarını aklında tutamayanlardan...

Hiç beklenmedik zamanlarda şiirler okudular bana, kelimeleriyle sarhoş olduğum. Ve bir dize söylediler sadece, vurulduğum. Yüzlerce şiir geldi geçti içimden, bu kadar sevip de böylesi unutmak olur mu dediğim olur mu böylesi unutmak?

Sonra küre biçimli camların içinde hapsedilmiş turuncu balıklar gördüm. İsimleri neydi sormadım sahiplerine. İçten içe düşman oldum onları orada tutanlara ama ses etmedim.  Vazgeçtim balıkların isimlerini öğrenmekten sonra. Öğrenip de onları cam fanuslara koymak isterim diye...

Bir de ağaçlar vardı tabi. Kocaman gövdeli ağaçlar. Göğe doğru uzayan, uzayan, uzayan. Nemli ormanların evcilleştirilmemiş ağaçları. Hani hiç meyvesi olmadığı halde yine de  delice sevilen ağaçlar... Boşverdim onların isimlerini de. Gittim gövdelerini okşadım. O an ağaçların dilini bilmeyi istedim. Ve balıkların da, şairlerin de...

Adlarını boşverdim. Ve hiçbirşeyi adıyla sınırlamadan içimde özgürce dolaşmalarına izin verdim. Ancak böyle bir oluruz diye düşündüm. Ancak böyle bir bütün...

Mısralar yapraklara, yapraklar balıklara ve balıklar şairlere...

Fotoğraf: Life

04 Ekim 2009

BİR ANNE BİR ÇOCUĞA...


"İnsanlar iyidirler. Güvenilirdirler. Onlara nasıl yaklaşırsan onlar da sana öyle yaklaşırlar." Böyle büyütmüş annesi onu. 80'li yıllarda daha küçük at kuyruklu bir kız çocuğu iken hep bunları duymuş. Annesine inanmış elbet. Neden inanmasınmış ki? O küçük kasabada manav amcası, kasap amcası, komşu teyzesi, öğretmeni Zeynep Hanım, arkadaşları Nagehan, Eda ve Berna iyi insanlarmış. Mahallede bir Mustafa varmış yalnızca kötü olan, onun da suçu hepi topu bizim kızın saçını çekmekmiş.

Böyle büyümüş bizim kız. Bahçeler içinde koşa oynaya, Mustafa'nın saçını çekmesinden kaça kaça, Zeynep Öğretmeninin verdiği ödevleri yapa yapa büyümüş kocaman olmuş. Bir kaç yıl geçmiş ve o yılların içinde annesinin sözüne göre yürütmüş hayatını. Ne insanlardan kuşku duymuş ne de güvensizlik yaşamış onlara karşı. İyi niyetle yaklaşmış, kimi zaman ektiğinin meyvesini toplamış kimi zaman ise şaşırıp kalmış kötülüğe.

Zaman daha da geçmiş dünyadan daha da çok haberdar olmaya başlamış bizim küçük kız. Gırtlakları bir hiç yüzünden kesilen insanların ne çok olduklarını, el kadar çocuklara tecavüz eden kocaman adamları çok sık duyar olmuş. Daha neler neler duymuş da kusmamak için dillendirmemiş. Kızmış annesine. Yüzüne "yalancı!" diye bağırmış bir gün. Kadıncağız şaşırmış. Ne dese bilememiş. Şimdi kocaman bir kadın olmuş küçük kızına kötülük ettiğini anlamış neden sonra. Ona dünyanın gerçeklerini göstermediği için suçluluk duymuş. "Ama" demiş "nasıl anlatılırdı ki bütün bu kötülükler o yaşta bir çocuğa?"

Kadın annesinin yüzüne bakıp kalmış. Yedi yaşındaki kızını düşünmüş sonra. Peki kendisi anlatabiliyor muymuş bunları o çocuğa? Mesela o yaşlı adamın o küçücük kıza yaptıklarını nasıl anlatsınmış? Ya da sohbet ederken birden bire birbirini vuran iki dostu? Ne desinmiş yani? "Olur böyle şeyler." ya da "hayat böyle evladım" mı? Belki de şunu demeliymiş: "Biz size ne yazık ki böyle berbat bir dünya bırakıyoruz. Artık kendiniz korumak kollamak size kalmış. Bakın başınızın çaresine" Sahi ne desinmiş bu el kadar çocuğa? Susmuş kalmış. Annesi de öyle.

Anne olmak çok ama çok zor işmiş... O yüzden susmuş ikisi de.

Fotoğraf: Life

02 Ekim 2009

BAZEN...



Bu çok tuhaf. Bazen anlatacak bir dolu şey birikiyorken bazen de kafanın içi boş bir çuvala dönüyor. Sanki günlerdir hiç birşeye bakmamış, hiç birşey düşünmemiş, hiç birşey kafanın içinden süzülüp iz bırakmamış gibi, sanki nefes alıp veren bir bedenden başka birşey değilmişsin gibi hissetmeye başlıyorsun.

Oysa onlarca insanla yüzlerce konudan söz etmiş olduğunu düşünüyorsun ama hiç birşey anımsamıyorsun konuştuklarınızdan. Ve yine onlarca köşe yazısı okumuş, sayfalarca kitabı ardında bırakmış oluyorsun da hiç iz kalmamış gibi hissediyorsun. Haberler kulaklarını sıyırıp geçmiş gibi geliyor ya da olaylar sanki gerçek değillermiş gibi... Ve ne yazık ki böyle zamanlarda senin de hayat geçirmez bir yağmurluk edinip edinmediğini düşünüp, kaygılanıyorsun içten içe. Mesela soruyorsun kendine; O kocaman gözlü kız çocuğunun etrafa dağılan parçalarından, o parçaları annesinin eteğinde nasıl taşıdığından, dayak yiyen çocukların boyunlarındaki yara izlerinden, bıçaklanarak öldürülen kadınlardan, onların mutlu günlerinden kalma fotoğraflarından, adil olmayan hayatın gazete köşelerine sızan parçalarından, alın terinde boğulan insanlardan, dizlerine vura vura ağlayan insanların görüntülerinden, parçalanmış arabalardan fırlayan kollar ve bacaklardan, genç yaşlarda ölen onlarca belki yüzlerce insandan, işsizlerden ve ekmek parasına deli gibi çalışıp yine de yokluk içinde yaşayanlardan, kavgadan, düşmanlıktan ve her an birbirini öldürmek için hazır va nazır bekleyen bunca insandan etkilenmiyor musun sahi? Her yanın bombalarla çevrelendiğinden, hemen hemen herkesin belinde tabanca taşıyor olmasının artık normal kabul edilmesinden, en ufak bir tartışmanın birinin canına mal olabilme ihtimalinin aslında ne kadar büyük olduğundan, her an her şekilde ölümün seni, sevdiklerini, tanıdık ya da tanımadıklarını, kadınlar ve çocukları, hayatının baharındaki insanları, sahilde çay içen emekli yaşlı adamları, balkona patates almak için çıkmış ev kadınlarını bulabileceğini biliyor olmak sahi kanını dondurmuyor mu?

Elini çenene koyup düşünüyorsun sonra? O hayat geçirmez yağmurluğa hiç ama hiç sahip olmadığını, olamayacağını, zaten ona sahip olmadığın için her daim böyle baktığını farkediyorsun. Kafanın içindeki bu boşluğun aldırmadığından değil de dehşetten donup kalmaktan, öfkeden yorulmaktan, kaygıdan başka birşey olmadığını anlıyorsun. Ve hangisi daha iyi karar veremiyorsun; böylesi donup kalmak mı yoksa hayatın tüm acısının içine sızmasına izin vermemek mi? Böylesine acıyı içine geçiren bir ruhla daha nasıl taşır insan kendini hiç ama hiç bilemiyorsun.

Fotoğraf: Engin Güneysu

01 Ekim 2009

KABLO


Uzun zamandır evlerinin hemen yan tarafına kurulmuş eğlence parkından şikayet ediyordu. Gece yarılarına kadar sokağı inleten müziğin evdeki televizyonun sesini bastırdığından, yorgun argın geldikleri akşamlarda tüm o sevdiği şarkıların nasıl da kafasına balyoz gibi indiğinden, artık o şarkıları duyunca tüylerinin diken diken olduğundan. Haklıydı elbette. İnsanın tüm gün yorulup sükuneti özleyerek geldiği evinde sırf birileri eğlensin diye bu şekilde rahatsız edilmesi hiç de hakça değildi. Defalarca şikayet ettikleri halde bir sonuç alamadıklarından bir de üstüne üstlük "biraz daha dişinizi sıkın" gibi bir tavsiyeye evlerine yollandıklarından söz etti. Onlar da aşındırmadık kapı bırakmadılar ama yine bir sonuç alamadılar ve dişlerini sıkmaktan başka  çare bulamadılar.

Bu sabah gülerek yeniden açtı konuyu. Sorun çözülmüştü. "Nasıl?" diye sordum. Sorunu on iki yaşında bir çocuk kendi yöntemiyle çözmüş. Merakla baktım. Çocuğun ortalıkta kimse yokken fırsat bulup ses düzeninin kablolarını bahçe makasıyla kesmiş olduğunu anlattı. Gülüyordu: "iyi yaptı." dedi. Öfkelendim elimde olmadan: "Bu lafı o çocuğun yüzüne de söylememişsindir umarım" dedim. Söylemiş. "Aferin sana aferin" dedim artan bir öfkeyle "O çocuğa nefis bir ders vermiş oldun. Ona kendi yöntemleriyle ve başkalarına zarar vererek işlerini halletmenin doğru ve doğal olduğunu öğretmiş oldun. Onu tasvip etmen ancak bu anlama gelir. Aferin sana."

Sonra düşündüm. Bu ülkede herşey bu şekilde gidiyordu. Kimse kendisinden başkasını düşünmüyor, başkasının göreceği zararı umursamıyordu. O zarar göreceğine başkası zarar görsündü kısacası. Ve intikam doğaldı. "Sen benim kafamı şişirirsen ben de senin kablolarını keserim." Bu kadar basitti çözüm. Kime ve neye öfkelendiğimi bilmeden öfkelenip durdum kendi kendime. On iki yaşında bir çocuğa mı kızayım, birilerinin eğlencesinden para kazanmak için insanların günlerce uykularını haram edenlere mi kızayım, soruna çözüm bulmayanlara mı kızayım, kime kızayım bilemedim.

Sorunlarını kendisi çözmek zorunda kalıyorsa insanlar ve o sorunları barbarca yöntemlerle çözmekten başka çare bulamıyorlarsa, konuşularak halledilemiyorsa problemler o halde neden kanun ve kurallar içinde yaşıyoruz? O kanun ve kurallar ancak cezalandırılmamız için mi mevcutlar, haklarımızı korumak için bir fonksiyonları yok mu? Eğer böyleyse toplumun neden bu hale geldiğini sorgulamaya hiç gerek yok.

Vel hasılı; Toplum hak ve özgürlüklerinin korunacağına inanmıyorsa, haklı şikayetlerini dile getirdiğinde sorun çözülmüyorsa,  kendi çözümünü kendi yaratmaya kalkıyorsa on iki yaşındaki çocuklar daha çok kablo keser bu ülkede. Ve daha çok yetişkin onların başını okşayarak aferin der. Ve biz de daha çooook özlemini çekeriz güzel, huzurlu bir hayatın. Aferin bize!

Fotoğraf: Life