28 Eylül 2009

OKURUN BİR BAĞIMLI OLARAK PORTRESİ


Bazıları dolaplarını giyecekle doldururlar. Bazıları ayakkabı ile bazıları makyaj malzemesi bazıları da parfümle. Bazıları ise okunmamış bunca kitabı olmasına rağmen kendini kitap almaktan alıkoyamaz ve karşısında duran onlarca kitaba baktıkça kendi kendilerine şöyle sözler verirler: "Bu kitaplar bitmeden asla ama asla kitap almayacağım." Elbette bu sözler kitapçılarda ya da online kitap satış siteleri karşısında unutulmaya mahkumdurlar.

Bu tip insanlar kitabevi raflarını gördüklerinde kendilerinden geçerler. Kitap sayfalarının kokusu beyinlerine süzüldüğünde, kitaplar binbir cilve ile raflardan parladığında, en sevdikleri yazarın yeni bir kitabını gördüklerinde kitaplıklarının raflarına tıklım tıkış yığılmış onca kitabı bir anda unutverip açlıktan gözü dönmüş birine dönüşürler. Koltuklarının altında en az 3 kitapla sokağa çıktıklarında ise akılları başlarına gelir ve omuz silkerler. Bunları hemen okuyup bitireceklerdir ve evde kendilerini bekleyen kitapları da öyle. Hatta onları okumadan ölmeyecek, onların hepsi bitene kadar kitap almayacaklardır. Söz veriyorlardır evet kesinlikle sözleri sözdür. Bu sondur ve asla pişman değillerdir. Şöyle derler: "Ne yapayım dayanamadım. Şunlara baksana, şu sayfaların kokusuna, şu kapağın parlaklığına bir bak Allahını seversen. Kim karşı koyabilir ki?"

O kitaplar ellerinde mutlu mesut eve gelirler. Evde her yanının kitap olmasından, dolaplara birşey koyamamaktan şikayet eden bir anne mevcuttur. O anne kapıyı açar ve kaşlarını kaldırarak şöyle der: "Yine mi?" Bağımlımız mahçup mahçup başını öne eğer: "Vallahi bu son vallahi bak." Annenin kaşları hala aşağıya inmemiştir: "Daha diğerlerini okumadın" Anne haklıdır. Fakat ona haklı olduğu söylenmez, onun yerine sevimlilik yapılarak "yemekte ne var?" "Bugün ne tatlısın farkında mısın?" gibi cümlelerle olay örtbas edilir.

İşin en güzel kısmına gelinmiştir artık. Kitaplar yatağın üzerine konur hemen bağdaş kurulup oturulur azıcık ondan birazcık bundan okunmaya başlanır. Bütün bu hazza eşlik etsin diye bir fincan çay alınır ve kitaplardan biri o gece bitirilir. Kitapkurdumuz huzur içinde uyuyabilir artık çünkü sözünün küçük de olsa bir kısmını yerine getirmiştir.

Sonraki günlerde söz vermiş olmasına rağmen aldığı o üç kitabın kefaretini ödemek için çılgın bir hızla okumaya girişir. İşin garibi yeni aldıklarını değil de eski olanları okuyordur. Çünkü O şöyle bir şeye inanıyordur: "her kitap için bir zaman vardır. Çoğu zaman bilmezsin hangi kitabı okuma vaktindesin ve bu yüzden kitaplığın önünde uzun zaman geçirmen gerekir. Belki bir aşk hikayesine ihtiyaç duyuyordur ruhun ya da tarihe. Belki seni güldürecek birşeye ihtiyacın vardır o aralar ya da bir türlü akmayan gözyaşının akmasına sebep olacak bir kitaba."

Bazen kitaplığın önünde durup bir ondan bir bundan okumaktan ve bir türlü ne okuyacağını bulamamaktan o kadar sıkılır ki mümkün olduğunca kalın kitapları okumak ister. Çünkü onlar çabuk bitmeyecektir ve böylece kitaplık önünde harcanan zamanlar yeniden yeniden yaşanmak zorunda kalmayacaktır.

Okurumuz biraz huysuzdur açıkcası. Kimi zaman ayıla bayıla okuduğu bir kitabın ortasında ona burun kıvırabilmektedir. Ya da kitabın sonlarına doğru gözü başka kitaplara kaymakta ve bu sadakatsizliğinden utanç duymaktadır.  Bazen kitaplarla kavga etmekte, bazen bir cümlenin güzelliğine vurulup kalmaktadır. Kimi kitapları aşkla okumakta kiminden de hiç birşey anlamayıp bir kenara fırlatmaktadır. Bazen dünyaya böyle baktığı için kitapları suçlamakta ve onlardan nefret etmektedir. Kitaplarla arasındaki o aşk ve nefret ilişkisinden yorulup zaman zaman okumayı bırakmaktadır. Dedik ya huysuzun tekidir okurumuz.Zaten okur dediğin de biraz huysuz olmalıdır belki.

Sonra küser bir zaman kitaplara.Uzun zaman okumaz. Elbette onun uzun dediği zaman görecelidir. Başkasına kısacık gelecek bir zamandır belki de. Sonra bir gün yeniden bir kitabevine düşer yolu ya da gazetede sevdiği bir yazarın yeni kitabının çıktığı müjdesi verilir. Ve film yeniden başa sarılır. Koltuğunun altındaki kitap sayısı değişse de okurun serüveni hep aynıdır.

Fotoğraf: Guardian

25 Eylül 2009

ÇÖKÜŞ




Herşeyin zangır zangır sallanmaya başladığı zamanlar var hayatta. Ve hep kaybediyormuş gibi hissettiğin zamanlar... İşinde mutsuz olduğun, sevgilinin çekip gittiği, beş parasız kaldığın, arkadaşlarının seni dinleyemeyecekleri kadar çok meşgul olduğu, işin ilginç yanı tüm bunların hepsinin aynı günlere denk geldiği zamanlardan söz ediyorum. Bütün bunlar her insanın hayatında olası durumlar. Ama olası olmayan şudur ki; pek az insan, bu sarsıntıların aslında herşeyi kökünden değiştireceğinden emin, memnun bir şekilde kollarını kavuşturup bekler. Çünkü pek az insan aslında hayatını mahvedenin; alışkanlıkların örümcek ağı tuzağı olduğunu farkeder. Ve yine pek az insan o alışkanlıkları farketse bile onlardan kendi çabasıyla kurtulmayı becerebilir. Hayatlarımızdaki depremler işte bu yüzden vardır.

Eğer şanslıysan bir kaç kez tepene çökmüştür hayatın. Ve sen kafandaki yaraları sarıp kolları sıvamış tüm o yıkıntılardan yeni bir ev yapmışsındır. Her tuğlayı ayrı ayrı sevip okşamış ve asla bir önceki yerine koymamışsındır. Ama hepsinin hikayesini tutmuşsundur aklında ve o hikayelerden bir yaşam öyküsü yapmışsındır kendine. Her yeni evi daha çok sevmişsindir eskisinden. Çünkü her yaptığın ev biraz daha sen olmuştur. Kapısı senin gözlerin gibi açılmıştır, sen nefes aldıkça pencereden rüzgar girmiştir içeriye. Sen gülümsedikçe perdelerin arasından gün ışığı süzülmüştür. Bütün bunları bilmiş ve daha çok rahat etmişsindir o evin içinde. Rahat etmesine etmişsindir de asla bağlanmamışsındır tüm o duvarlara. Her baktığında yeniden yıkılabilme ihtimalini gülümseyerek kabullenmişsindir ve bundan hiç ama hiç gocunmamışsındır. 

Herşey tanımlanmış. Çöküş kelimesi de öyle. Ve bu tanım öylesine iyi yerleştirilmiş ki onu duyduğumuz anda bile omuzlarımızın aşağıya düşmesine neden olmuş. Çöken birşeylerin hep acı olacağına inanmışsan evet elbette acı olacak ama ya amuda kalkıp bakıyorsan olaylara? Ya da şöyle diyelim; ne olursa olsun "küllerden yenilik inşa edilecek "gibi bir inadın mevcutsa hayata karşı? Asla pes etmekten yana değilsen tüm bu asık suratına rağmen? Ya da herşey yıkıldığında günlerce battaniyeyi kafana çekip, vazgeçmiş bir halde yatıyorken birden karar verip kalkıyorsan o yataktan ve kolları sıvayıp yeniden başlıyorsan? Peki ya bütün bunlar varsa aklının unuttuğun köşelerinde o zaman çöküş kelimesi tanımlanan çöküşü ifade ediyor olur mu?

Fotoğraf: Life

23 Eylül 2009

PİJAMA


"Ben hep böyleydim, hep de böyle olacağım. Ne düşüyorsam söyleyeceğim. Bilen bilir benim ne dobra olduğumu." Böyle diyor övünerek karşımdaki adam. Dürüst olmanın bir erdem olduğunun bilincinde evet ama bilmediği çok önemli birşey var; dürüstlük ve kabalık arasında incecik bir çizgi olduğu.

Mesela sabah daha günaydın demeden pembeler giymiş o kadına: "Pijamanı çıkarmayı unutmuşsun ahahahaha" gibi bir laf etti. Üzerine hiç vazife olmayan bir konuda ettiği bu lafı tenkit ettiğimizde ise "bilsin canım ne var? Ne düşünüyorsam onu söyledim Allah Allah" dedi. Sanki onu çok ilgilendiriyormuş gibi sanki herkes onunla aynı fikirdeymiş gibi ya da o kadının bir ayıbını örtüyormuş gibi çok emindi iyi bir iş yaptığından. Bu kocaman adamın hala kabalık ve dürüstlük arasındaki o incecik sınırı göremiyor oluşuna şaşıp kaldım.

Adam gittikten sonra odaya başka biri geldi. "Hayırdır ne oluyor?" sorusunu yanıtlayıp olup biteni anlattım karşımdakinin bu kabalığa şaşıracağından emin bir şekilde. Fakat işin ilginç yanı karşımdaki de dobralığın her zaman dobralık olduğunu düşünen asla kabalıkla eşdeğer olamayacağını savunan biriydi. Bilmiş bilmiş başını sallayarak: "Evet ama o kıyafet hiç olmamış" dedi "tıpkı pijama gibi"

Bu insanlar neden başkasının kıyafetiyle bu kadar çok ilgililerdi acaba? Neden daha günaydın demeden bir insanın kıyafetine bakıp dürüst olmaya karar veriyorlar, o insanın sabahını mahvediyorlar ve iyi bir iş yaptıklarına inanarak rahatça koltuklarına yaslanıyorlardı? Beğeniler kişiden kişiye değişmez miydi? Onlar beğenilerinin bu kadar gerçek ve bu kadar herkesin aklındakini yansıttığından nasıl bu kadar emin olabiliyorlardı ki?

Herkes gittikten sonra dürüst olmakla kaba olmak arasındaki farkları düşünmeye başladım. Birinin eteğindeki söküğü söylemek dürüstlüktü bence. Çünkü, muhtemelen farkında değildi o söküğün ve birinin onu uyarması gerekliydi. Ama birinin kıyafetini pijamaya benzetmek kabalıktı. Çünkü belli ki o kendini o kıyafet içinde iyi hissetmiş ve onu giyip gelmişti. Sanırım aradaki fark birinin farkında olmadığı ve utanacağı birşeyi söyleyerek onu farkına vardığında utanacağı birşeyden korumakla, kişisel beğenimize uymayan şeyleri alaycı bir biçimde dile getirmek arasındaki farktı.

Pijamalı kadın geldi biraz sonra. Yüzü çarşamba pazarı gibiydi. "Çok mu kötü sence?" dedi. Hiç de kötü değildi. Tam aksine cıvıl cıvıldı. Başımı salladım. "Bu insanlar nasıl bu kadar densiz olabiliyorlar hiç anlamıyorum." dedi. "Bunun anlaşılacak bir tarafı yok zaten" dedim. Yoktu sahiden de. "Boşver sen onları" dedim. "Boşverdim zaten ama ağzının payını da verdim. Biraz önce koridorda karşılatık yine bana "pijamalı" dedi, ben de; 'sen işine bak seni ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokma' dedim."

Fotoğraf: Life

21 Eylül 2009

İLKELLİĞE ÖVGÜ


Bir kitapta şöyle diyordu: "Çok eski çağlarda insanlar büyük bir hayvan avlıyorlar ya da biraz yiyecek topluyorlar sonra mağaralarına dönüyorlardı. Geri kalan tüm zaman onlarındı. Yiyecek vardı. İçinde uyunacak bir yer de öyle. Daha ne isterlerdi ki? Pekala yaşayıp gidiyorlardı."

Evet şimdi işler değişti. Bizlerin hiç birşeye zamanı yok. Saçma sapan aptalca işlere öyle boğulmuşuz ki hiç ama hiç zamanımız yok. İşleri bir yana bırakalım tüm hayatımız birilerini mutlu etmek, memnun etmek zorunda olmakla geçiyor. İnanılmaz bir aptallık bu!

Yaz ortasında bir arkadaşım şöyle diyordu: "Tatile gitmek zorundayız." Zorundaydılar çünkü küçük kızına söz vermişlerdi ve o ufacık çocuk tüm hayallerini bunun üzerine kurmuştu. Zorundaydılar çünkü küçük kız televizyonda sürekli denize giren insanların nasıl da mutlu olduklarını izliyordu. Anne tatil için "olmasa da olur" derken babanın hiç hesapta olmayan işleri çıktı. Elbette annenin gönlü el vermedi kızının ağıtlarına ve ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette bir hal çaresi aramaya başladı. Sonunda küçük kızını üç günlüğüne de olsa alıp küçük bir tatil kasabasına götürdü. Sonra her ikisi de havuzdan kaptıkları bir çeşit virüsle geri döndüler.

Ona dedim ki: "Ne çok "zorundayım"la biten cümle kuruyoruz farkında mısın? Mesela sen tüm yaz boyu "Tatile gitmek zorundayız." dedin durdun. Zorundaydın çünkü. Ama hep hayatlarımız "yapmak zorunda olmalar" üzerine kurulu." Başını salladı. Çünkü öyleydi. Bazı noktalarda tatil bile zorunluluktan yapılıyordu.

Sabah erken kalkmak zorundaydık çünkü işe gitmek zorundaydık. İşe gitmek zorundaydık çünkü para kazanmak zorundaydık. Para kazanmak zorundaydık çünkü yemek ve yaşamak zorundaydık. Daha çok para kazanmak zorundaydık çünkü çok fazla şey istiyorduk. Gerekli gereksiz, sırf moda diye ya da reklamlardan görüp canımız çektiği için istiyorduk tüm bunları. İstemek zorundaydık çünkü içinde yaşadığımız toplum bizi aslında isteklerimize ve o isteklerimizi gerçekleştirişimize göre değerlendiriyordu. On yıl önceki ceketimizi giyip sokağa çıkamazdık. Pantolonlarımız günün modasına uygun olmalıydı. Okuduklarımız, izlediklerimiz, dinlediklerimiz de öyle. Biz kendimiz olmamalıydık en iyisi, biz kendimiz istememeliydik. Bize "onları istediğimizi" düşündüren bu kocaman görümez garip bulut bizim yerimize düşünür karar verirdi nasıl olsa.

Tüm bunların dışında bir de insanlar vardı. Arkadaşlarımızı düşünmemiz, sevmemiz ya da onlar için iyi dileklerde bulunmamız yetmezdi. Belli zaman aralıklarında onları aramalı hallerini hatırlarını sormalı vefalı insan etiketini sonuna kadar haketmeliydik. Çünkü arkadaşlığın tanımı yapılmıştı çoktan ve asla değişmezdi. Bizim kendimize ait sorunlarımız olmamalıydı mesela. Kimseyle konuşmak istememe, yalnız kalmaya ihtiyacı olma gibi şeyleri bir yana bırakmalı başkaları için nefes almalıydık. Bir de akrabalar vardı tabi. Hani şu seçmediğimiz ama hep anımsamak zorunda olduğumuz insanlar. Kan bağına inanmamak gibi bir  lüksümüz olamazdı haşa. O akrabalar sana verildiyse onları sevmek zorundaydın. Ne yaptıkları, nasıl insanlar oldukları seni deli edip etmedikleri önemli değildi. Sevmek ve gülümsemek zorundaydın.

Sonra bir de içine abuk sabuk eşyalar doldurduğumuz evler vardı. Onların bizi rahat ettirmek için var olması gerekirken bizim onlara sürekli hizmet etmek zorunda olduğumuz eşyalar. Biz onların kölesiydik ve bunu kabul etsek iyi olurdu. Mesela dünya kadar biblo ile dolu olan raflarımızda dakikalar haracayarak toz almamız gerekirdi. İşe yaramayan bir dolu kap kacağı yıkamak temizlemek zorundaydık. Eşya göz hoş görünsün yeterdi. İşe yaramasa da olurdu. Daha çok almalı, evleri içleri neredeyse nefes alınması imkansız yerler haline dönüştürmeliydik. Tüm günleri saatleri onları temizlemek, parlatmak, cilalamakla geçiriyorsak ne oluyordu yani, komşu kadın geldiğinde evimize hayran kalıyordu ya. Bunun için yatağımıza uzandığımızda ağrıyan belimiz yerine komşu kadının yüz ifadesini düşünmemiz yeterdi.

Kısaca ve özetle hep birşeyler yapmak zorunda olan modern insanlardık bizler. Ve hepimiz bu köleliği öyle benimsemiştik ki o ilkel dediğimiz neşeli mağara insanlarının, bize tarihin sayfalarından kahkahalarla güldüğünü duyamıyorduk. Dahası acınası bir haldeydik, köleydik. Ve ne yazık ki bunun farkında bile değildik. Zaten farkında olsak ne olurdu, artık yapacak birşey yoktu. Kendi sonumuzu hazırlamıştık. Olan biten buydu.

FOTOĞRAF: BRİTANİCA

13 Eylül 2009

YOL


"Ben babamdan on adım ilerideyim. Eğer sen de benden on adım ileride olmazsan sana hakkımı helal etmiyorum." dedi babam. Sabah daha uyanır uyanmaz duyduğum bu cümlenin şaşkınlığıyla elindeki küçük kağıt parçasına ve önünde duran kitaba baktım. Belli ki o benden çok daha önce uyanmış, okumuş, düşünmüş, babası ile kendisi arasındaki farkları tartmıştı. "Deniyorum" dedim sabah mahmurluğuyla. O ise benden, benim kendimden olduğumdan çok daha emindi "Senin benden on değil yirmi adım önde olacağını biliyorum." dedi. "Ama sakın vazgeçme. Düşünmekten, öğrenmeye her zaman bu kadar aç olmaktan sakın vazgeçme. Hayatın akışına kapılıp sürüklenmenin rahatlığına sakın alışma. Ve ne kadar dışarıda kaldığını hissetsen de doğru bildiklerini söylemekten şaşma. Söz ver bana haydi." Söz verdim.

İçimi mi okuyordu ne? Bütün bu olup bitenlerin, hayatın zaman zaman hiç ama hiç anlamı olmayan saçma birşey olduğunu düşündüğümü ve bazen bu düşüncelerden vazgeçip dört elle sarıldığımı, yaşamak ve yaşatmak için kafa patlatıp durduğumu günlerimi bu ikisi arasında mekik dokuyarak geçirdiğimi hissediyor muydu? Belki de kendini görüyordu benim yüzüme bakınca. Benim yaşlarımdaki halini, aynı öfkeyi, aynı isyanı, kızgınlıkla söylenip duran ama eli kolu bağlı olduğunu hissedip binbir küfrü basan halini mi görüyordu gözlerimin içinde?  Bu yüzden mi bu kadar emindi vazgeçmeyeceğimden? Bu mekik dokumalar arasında diş ve tırnaklarıyla yaralana berelene yaşadığı hayatı kendi evladının yaşayacağından ve kendisi olmaktan, hep ileri gitmenin gerçekten yaşamakla eşdeğer olduğunu asla unutmayacağına olan inancından mıydı ondan ileri olacağı fikri? Bilemiyorum.

Hangi tarafımız ağır basıyordu bizim? Anlamsızlık içinde eriyip yok olma isteğimiz mi yoksa ateşe bir damla suyla koşan karınca yanımız mı? Bütün halimiz neydi ya da? O anlamsızlık duygusu içinde geceler boyu ağlayıp duran çaresiz ruh ile o koca alevleri bir damlacık suyla söndürebileceğine inanan o deli coşkulu halimiz nasıl aynı bütünün parçaları olabiliyordu? Hangisi ağır basıyordu ve bu denge neye göre değişiyordu? Tüm sabah bunları düşündüm. Ve soruların hiç birine net bir yanıt veremedim. Bir tek şunu bilebildim; o bütünün parçaları birbirini tamamlıyordu. O umutsuz halleri yaşıyorduk ki o coşku delice alevlensin. O coşkuyla öyle tükeniyorduk ki ruhumuz boşalıp herşeyin anlamını yitirmesine neden oluyordu. Hiç biri sonsuz ya da kesintisiz değildi kısaca. Ve bize düşen ikisini de beslemek, coşkumuzu ayakta tutmak, her yangına bir damla suyla, incecik karınca bacaklarımızla koşmak, sonra anlamsızlığa savrulmak ve o rüzgarın içimizi yeniden doldurmasını beklemekti.

"Söz veriyorum" dedim başını kitabına eğmiş babama. "Hiç vazgeçmeyeceğim. Ve söylediklerini asla unutmayacağım." Zaten böyle olacağını biliyormuş gibi gülümsedi. Çünkü daha önce kendisinin geçtiği yollardan şimdi evladı geçiyordu. "Çok daha ileriye unutma..." dedi "çok daha ileriye"...
FOTOĞRAF: LİFE

10 Eylül 2009

KAYA

Bazen bir kayaya çarpabilir insan. Gümmm! Evet bu olabilir. Belki herkesin hayatında bir kez olmuştur. Belki de sadece şanslı olanların hayatında... Bilemiyorum.

Son günlerde ben de böyle hissediyorum. Bir bozkır ortasında yürür ve birbirinin aynı olan otların içinden geçerken, tek bir ağaç görmüyorken, etraf insanı çıldırtan bir sarıya bürünmüşken o kocaman kayaya çarpmış gibi hissediyorum. Oysa bu bozkırın ucu bucağı olmayacağını sanacak kadar aptaldım.

O kayanın ne olduğunu anlatmayacağım çünkü önemli olan bu değil. Önemli olan o kayadan sonra ne olduğu. Ve hayatın kayadan önce ve kayadan sonra diye ikiye bölündüğü. İlkellik ve sonrası diyecek kadar ileri gidebilir miyim? Bu tartışmaya açık.

Dünyayı algılayış biçimimiz değişebilir mi? Çeyrek yüzyıldan çok daha fazlasını geride bırakmışken bu mümkün olabilir mi? Değişmeyeceğimizi sandığımız hatta bundan emin olduğumuz bir zaman içinde dünya bize başka bir yüzünü gösterebilir mi? Belki. Bazılarımıza belki.

Ya da körlük diyelim adına. Körlük iyileşebilir mi? Bir kayaya çarptığın vakit açılabilir mi işlevini yitirmiş olan göz. Neden olmasın? Dünya pek çok şeyi mümkün kılabildiği için bu kadar garip bu kadar anlaşılmaz ve iyimser bir bakışla bu kadar mucizevi değil mi? Ve aslında mucize denilmesi gereken tek şey sabitlenmiş halimizin aslında çok oynak bir zemin üzerinde durduğunu tesadüfen öğrenmek değil mi?

Evet bir kayaya çarpabilir insan hayatının bir yerinde. Ve o kayanın sadece bir kaya olmadığını öğrenebilir. Hatta bir yerde sabit duran birşeyin senin sabitlerini nasıl da yerinden oynattığını pek güzel öğrenebilir. Ve bütün bunlar sayesinde yeniden doğmuş gibi hissedebilir insan. Elbette şanslıysa...

FOTOĞRAF: LİFE

07 Eylül 2009

PENCEREDEN BAKAN


İlkokul hariç, üniversite de dahil tüm okullarda pencereden dışarıya bakan biriydim ben. Bununla gurur duymuyorum elbette. Sadece öyleydim. Elimden başka türlüsü gelmiyordu.

Suluboya getirmeyi unuttuğu için tokat yemiş öğrencilerin nasıl korktuklarını ve o korkulu suratlara bakan öğretmenlerin nasıl da memnun mesut gülümsediklerini, işin garip yanı bunun adına eğitim dediklerini görüyordum ortaokulda ve pencereden bakmaya devam ediyordum. Lisede kot montla geldiği için tüm okul önünde suratına okkalı bir tokat yemiş bir çocuk görüyor ve yine pencereden bakmakta inat ediyordum. Anne ve babama "kızınızın adam olacağı yok" deniyordu "sürekli pencereden bakıyor." Annemle babam şaşkın şaşkın bakıyorlardı çünkü onların gözünde çoktan adam olmuş bir çocuktum. Sadece soruyorlardı "neden pencereden bakıyorsun?" Çünkü oradan bakınca yani ota çöpe ya da geçen bir kediye, bulutlara veya herhangi birşeye çok daha fazlasını öğreniyordum ama anne ve babama sadece "hiiiiç" cevabını veriyordum. Onlar da aşık olduğumu ve hülyalara daldığımı sanıyorlardı. Onlar öyle düşünedursun asıl sebebim bambaşkaydı. Ben eğitim sistemini kendimce beğenmiyor ve sessiz bir protesto yürütüyordum. Öğrenmekle bir derdim yoktu oysa. Deliler gibi okuyor, matematik problemleri çözmeye bayılıyordum. Zaten sorunsuz tüm derslerden geçiyordum. Öğretmenler kopya çektiğimi düşünüyorlardı ama gerçekten çekmiyordum. Sadece öğrenmem gerekenleri kendi metodumla eğlenceli hale getirerek öğreniyordum. Nedense bunu öğretmenlerin öğrenip bundan kendilerine pay çıkarmalarını istemiyordum. Çünkü bu onların başarısı değidli. Benimdi. İlgiyle dinlediğim dersler yok muydu? Elbette vardı. Edebiyat dersinde gözlerim dört açılıyordu. Dersi de öğretmeni de seviyordum. Öğretmeni seviyordum çünkü o bana inanan tek öğretmenimdi. O adam yıkıcılardan değildi ya da korku salıcılardan ya da ne bileyim onun gibi birşey değildi. O çocukların değerine inanan biriydi ve onlara mutlaka emek vermesi gerektiğine inanan... Güzel bir insandı. Hem de en güzelinden. Ve iyi ki vardı. Belki de sırf o varolduğu için okulu bırakmamışımdır. Kimbilir?

Üniversitede ise herşeyin değişeceğini sanıyordum. Hoş bir hayaldi. Ama pek birşey değişmedi. Sadece önlük ya da forma adı her ne ise onları çıkarıp başka şeyler giyer olduk. Öğrenciler hala aynı öğrencilerdi öğretmenler ise evet ne yazık ki çoğu aynıydı. Bazıları ise eğlenceli ve birşeyleri değiştirmeye çalışan insanlardı. Şimdi onların haklarını vermek gerek. Öğrencileri arkadaş olarak benimseyenler vardı mesela. Ezberlenmiş bilgiye değil de yorum yapabilen öğrencinin kağıdına tam puan verenler de. Bir de onaylanmaktan ziyade karşı çıkan öğrenciyi sevenler vardı ki asıl favorim onlardı. Ama ben yine aynı bendim. Bulduğum pencereden dışarı bakan asla ama asla değişmeyen. Tek fark bazen dışarıya bakıyorken kulağımın derste olmasıydı. Zaten onaylanmaktan ziyade karşı çıkan öğrencileri seven öğretmenleri de yine böyle bir derste farkettim.

Sessiz sessiz dışarıya baktığım bir gündü. Kulağım dersteydi ama. Bir kitap vermişti öğretmen ve onu okumamızı istemişti. Yarısına kadar okuyabildiğim, buram buram çiğ duygusallık kokan berbat bir kitaptı. Kısa yazılardan oluşuyor ve yazar o kısa yazıların her birinde fakir insanların hayatlarına nasıl da derin bir acıma duyduğundan söz edip duruyordu. Sahteydi. O insanların hayatlarından zırnık anlamadığı belliydi. Kusmak üzere olduğumu hissettiğimde elimden bıraktım kitabı. İşte şimdi derste o kitabın ne şahane bir kitap olduğundan söz eden öğrenciler ve memnun mesut bakan bir öğretmen tablosu vardı. Kulaklarımı tıkamak istedim ama başaramadım. Pencereden bakmaya devam ettim. Ta ki bir sesle kendime gelene kadar: "Küçük hanım siz ne düşünüyorsunuz? Güzel düşüncelerinizi bölüyoruz ama biraz bize katılmak ister misiniz?" Öğretmen karşımda kollarını kavuşturmuş duruyordu. "Ne hakkında?" gibi aptalca bir soru sordum. Adam gülümsedi elindeki kitabı gösterdi: "Okudunuz mu acaba?" Başımı salladım "sadece yarısını" dedim. Öğretmen alayla "değerli vaktinizi ayıramadınız galiba?" dedi. Yine başımı salladım: "Çok kötüydü" dedim "sadece yarısına kadar dayanabildim." Sınıftan garip bir uğultu yükseldi. Çünkü kitabı yazan öğretmenin çok yakın arkadaşıydı ve bunu herkes biliyordu. Öğretmen şaşkınlıkla baktı. Bir açıklama bekliyordu. Duyguları anlatmanın her yiğidin harcı olmadığı, bu konuda ne kadar samimi olduğumuzu sansak da sahtelik içine düşebileceğimizi, aslında çok da emin olmamakla birlikte yazarın o insanların hayatı konusunda çok da fikir sahibi olmadığı, acıma duygusunun böyle bayağı bir dille anlatıldığında mide bulandıracağı falan gibi birşeyler söyleyip sınıftan kovulmayı bekledim. Sınıftan kovulmasam bile o dersten çuvallamayı garantilediğimiştim en azından. Ama hiç de umduğum gibi olmadı. Öğretmen teşekkür etti. Samimi olmamın onun için önemli olduğu, kitabı benim gözümden tekrar okuyacağı gibi birşeyler söyledi. Şaşırma sırası bendeydi. O adama sırf bu kadar yargısız, sırf bu kadar karşı fikirlere hoşgörülü olabildiği için derin bir saygı duydum. Bu adam gibi bin öğretmen olsa ne kadar çok şeyin nasıl da değişeceğini düşündüm.

Dedim ya ilkokul hariç, üniversite de dahil tüm okullarda pencereden dışarıya bakan biriydim ben. Bir tek o öğretmen ve onun gibi bir kaç tanesinin dersi hariç. Çünkü sadece onun gibilerin anlattıklarından birşeyler öğrenebileceğimi biliyordum. Ve ne anlattıkları önemli değildi. Önemli olan nasıl anlattıklarıydı. En azından benim için önemli olan tek şey buydu...

FOTOĞRAF: LİFE

05 Eylül 2009

TÜM DERDİMİZ...

Şimdi sana birşeyler anlatasım tutsa... Sana, bir yabancıya böyle hiç kendmi esirgemeden içimi dökesim tutsa ve daha kendimin bile bilmediği kelimeleri şuraya, bu beyaz zemin üzerine döksem de döksem. Senin kadın mı erkek mi olduğunu bilmeden, beni anlayıp anlamayacağını hiç düşünmeden aklımın içinden geçeni tıpkı kulağına fısıldar gibi fısıldasam. Yok öyle anlamlı laflar etmesem saçmalasam biraz, biraz da ipe sapa gelmez şeyler söylesem ve sen bilsen ki tüm geçen zaman boyunca hep anlamlı cümleler kurmak zorunda bırakılmış bu garip, o anlamlı sanılan cümleleri kuruyorken asıl anlamsızlığın içine yuvarlanıp durduğunu hissetmiş.

Bir yabancı olduğunu düşünmesem konuşup dururken. Bu kelimeler üzerinde gezen gözlerinin içine akan hissi sezsem uzaktan hatta belli belirsiz görüntün geçse gözlerimin önünden. Bir adam olsan mesela, gözlerinde insanın kendini alamadığı bir hüzün olsa, ama inadına bağlı olsan hayata, ancak ama ancak sana gerçekten bakan biri görse hüznünü, yani dünyanın gidişine seyirci olmaktan başka elinden birşey gelmeyenin halini ancak tıpkı onun gibi biri görebilse, pencere önünde duruyor olsan, dışarı bakıyor olsan, güneş tatlı tatlı düşse saçlarına, ellerine baksan, sonra çeneni kaşısan sabırsızca, sakallarının uzadığını farketsen sonra boşversen, bir şeylere dalmak, kafanı dağıtmak istesen ve tam o anda bilinmez bir tesadüfle benim kelimelerim çıksa önüne, şaşırsan, tam bu anda sen ve ben birer yabancı sayılabilir miyiz? Ya da bir kadın olsan, sabaha tazecik uyanmış gülümseyen bir kadın, evinin içinde bir şarkı dolaşıyor olsa sen o şarkının kelimelerine binmiş uçuyor olsan, öyle bir neşe sarıyor olsa ki seni bir anda ürperiversen, o neşenin kötü birşeylerin habercisi olduğu gibi saçma bir hisse kapılsan, sonra gülüp geçsen bir el hareketiyle savursan kötü düşüncelerini şarkıyı yeniden duysan, dağınık saçlarını hiç umursamasan bugün, solgun yanaklarına hiç fırça değmese, dudakların varsın kiraz olmasın bugün sadece sen olsa önemsemesen, evde kimsecikler olmasa ve sen kendini alıp karşına bir güzel öğüt versen, şakalaşsan kendinle ya da, gün boyu o şarkı peşini hiç bırakmasa, sonra biraz rutinine dönsen, alışkanlıkların gelip seni bulsa, başkalarının kelimelerini merak etsen yine her gün olduğu gibi tesadüf bu ya bana rastlasan, sahi tam bu noktada senin ve benim yabancı olduğumuz iddia edilebilir mi?

Sonra  "Yarabbi ne acınası bir yalnızlık, sözlerini hiç tanımadığı bilmediği insanlara söylüyor." diye geçse aklından. Ben gülümsesem. Gülümsediğimi hissedip şaşırsan. Gülümsemeye devam etsem. Sonra anlasan sözlerine itiraz ettiğimi. "Bazen gülümsemek itiraz etmenin en yumuşak halidir" desem sana, başını sallasan. Anlasan ki yalnızlıktan değildir bu iç dökmeler, yine anlasan ki pek çok insanla çepeçevreyken bile anlaşılamadığını hissedebilir insan ve bir daha farketsen ki bazen bir yabancı içimizi en yakınımızdan çok daha iyi görür. Ve sana desem ki; "o kuşatıldığımız insanlar bizi başka biri olmak zorunda bırakırlar çoğu zaman, bu yüzden kendi gerçeğimiz, özümüz ancak kelimelerle nefes alabilir."

İşte tüm derdimiz budur. Senin ve benim...

Fotoğraf: Life

03 Eylül 2009

GÜNEŞ YÜZÜNDEN...


Gündüz evde olmak. Evde olmak. Hem de gündüz. Şu pencerenin tülü ardından öğle güneşinin nasıl da yakıcı, vaad eden ve iç gıcıklayıcı olduğuna bakmak uzandığın yerden. Ve; "Demek böyle; ben o masanın başında oturuyorken, bin insana bin dil döküyor karşılığında hiç ama hiç bir şeyin değişmediğini görüyorken, gün boyu üzerime çullanan keder artıyor da artıyorken, "yaptığım işin kime ne faydası var?" diye saç baş yoluyor ve bu ülkede dahası bu dünyada çalışıp didinen insanların yüzde kaçlık bir diliminin gerçekten ama gerçekten bir fayda sağladığı gibi gereksiz bir hesaplamaya girişiyorken, o hesabın içinden çıkamayıp "gidip bir yerlerde buğday yetiştirsem, hiç olmazsa akşamları sofraya konan ekmekte bir küçük payım olsa" diye söyleniyorken, etrafımdakiler bunu alaylı bir cümle sanıyorken, ben içinden çıkılması imkansız denizlerde boğulmadan yüzmeye çalışıyorken demek böyle yansıyor öğle güneşi bahçenin üzerine" diye düşünmek. Bitkinlikten hareket edemeyen parmaklarına bakmak, arada bir öksürmek ve o öksürüğün nasıl da yabancı birinin sesindenmiş gibi çıktığına şaşmak, bulanık bakmak ve uykuyu taşırmak taşırmak gözlerinden ve bütün bunlar oluyorken bunca halsiz ve hasta hissediyor olduğuna sevinmek. Sırf şu bahçeye yayılmış öğle güneşinin alışkın olduğum onca umutsuz masa başı öğlenlerinden farkını görmüş olduğum için sevinmek. Bir yerlerde güneşin tam ama tam bu saatte hiç de umutsuz parlamadığını bilmek, hala değişebilir değiştirilebilir bir şeylerin varlığına şu hasta bedenle bir kez daha inanmak inanmak ve inanmak...
fotoğraf: Life

02 Eylül 2009

KAĞITTAN ELBİSELER

Gülümsemeden edemiyorum karşısında. Okuduğu kitaplardan ve okumaktan aldığı hazdan, okumadan yapamayacağından söz ediyor. Bu kadar zamandır tanıdığım (günlük bir kaç kelime konuşmayı tanımak sandığım demeli) bu kadını tek söz etmeden dinliyorum. Ocağa koyduğu yemeği pişerken, gece uyumadan önce, işten eve varır varmaz kitabına sarıldığından söz ediyor. Kitapların kimine burun kıvırıyor kimini ise göklere çıkarıyor. Bazılarını yeniden okumak istediğini bazılarının ise kapağını bile görmek istemediğini söylüyor. Şaşkın ve mutlu dinliyorum. Bugün, bu masada tesadüfen, hiç aklımızda yokken bir araya geldiğim ve sohbet etme fırsatı bulduğum bu kadını o an aslında hiç ama hiç tanımadığımı farkediyorum.

İnsan ne garip. Tanıdığını sandığı, hatta her gün gördüğü bir insana kafasında kalıplar biçip öldür allah onu o kalıpların dışına çıkaramıyor. Üzerinde düşünmiyor bile. Daha önce ona benzer birini tanımışsan, gülüşü ona benziyorsa ya da konuşma biçimi, hemen onun kişiliğini biçiveriyorsun ona. Ne aptal bir genellemenin içine düştüğünü fark bile etmeden o kadına ya da o adama elindeki kişiliği giydiriyorsun. Kağıt bebeklerin üzerine geçirdiğin kağıt elbiselermişcesine basite indirgiyorsun insanı da kendini insanları tanır sanıyorsun. Ne demek "insanları tanırım" demek? Ne cüretle böyle bir cümle kurabilir bir insan ve nasıl bu kadar emin olur kendinden? Ne kendini bilmezlik! Koca bir okyanusu "bütünüyle bilirim" diyebilir misin? Bir damlayı tanımakla ya da okyanusa uzaktan şöyle bir bakmakla diyelim o okyanus dibindeki hayattan haberdar olduğunu iddia edebilir misin? Bu da aynı şey.

Ne yani hiç mi şaşırmadın tanıdığını sandığın birinin hiç bilmediğin daha doğrusu senin kafandaki O'na uymayan bir özelliği olduğunu öğrendiğinde? Mesela o asık suratlı öfkeli adamın anasız babasız çocukları okuttuğunu bir başkasından tesadüfen duyduğunda şaşırmadın mı? Ya da o sevgi dolu kadının aynı odayı paylaştığı iş arkadaşının, hem de onu sever, onu korur gibi görünürken, kuyusunu kazdığını öğrendiğinde donup kalmadın mı? Neye göre tanımladın da bu insanları onların ne yapıp ne yapmayacağından bunca emin oldun?

Hala anlatıyor kadın okuduğu kitapları. Sanki bebeğinden söz eder gibi söz ediyor bazılarından ve yine bazılarının nasıl bir rüya yaşattığından. Tek söz etmeden, gülümseyerek dinlemeyi sürdürüyorum. Ve bu kadına beni bunca güzel şaşırttığı için, beni uyandırdığı için, unuttuğumu yeniden anımsattığı için içten bir sevgi duyuyorum.
Fotoğraf:Life