31 Ağustos 2009

HAYALPERESTİN DÖRT KEDİSİ

Biri ona demiş ki; "ne yani senin hiç hayal kurmaz mısın?" Durmuş, düşünmüş H. O an cevap verememiş. Tüm gece düşünmüş şimdiyi, geçmişi tek tek taramış. Yokmuş. Hiç birşey bulamamış. Şaşkın şaşkın bakıyorum. "Ama" diyorum "nasıl olmaz?" Omuzlarını silkip "yok" diyor "hiç hayalim olmadı. Ben hiç hayal kurmam." Masadaki B. de benim gibi şaşkın. O hep hayaller içinde yüzdüğünden söz ediyor. En ufak bir olayı aklında nasıl değişik senaryolar halinde şekillendirdiğini, hatta son zamanlarda tatile gitme imkanı olmamasına rağmen aklının içinde dakikalar boyu yüzdüğünden söz ediyor gülerek: "Düşün, kafamın içinde tatil bile yapıyorum ben."  H. heyecanlanıyor "ne olur ne olur biraz daha anlat" diyor. B. akla hayale gelmez senaryoları bir bir sıralamaya başlıyor. Gülüyor sonra "kızım da bana çekmiş" diyor. Başlıyor dört yaşındaki kızını anlatmaya. "Bir gün eve gittim kızım elimden çekiştirip beni salona götürdü. Şöyle diyordu: "annecim annecim bu kedileri eve alalım lütfen annecim" Ortada kedi falan yoktu. İçi boş oyuncak sepetini gösteriyordu. "Hangi kedileri?" diye sormadım, merak ediyordum çünkü ne söyleyeceğini. "Söyle bakalım neden onları eve almamız gerekiyor?" dedim. Kızım, anne kedinin onları terk ettiğini, bu dört yavrunun sokakta kaldığını ve onları bizim büyütmemiz gerektiğini söyledi. Olmayan kedilerin başlarını okşadım "tamam" dedim. Kızım sevinçle ellerini çırptı. Onlara çok iyi bakacağını ama büyüdüklerinde onların gitmelerine izin vereceğini ekledi sözlerine. O günden beri dört hayali kedi ile yaşıyoruz. Hatta bazen kayboluyorlar onları evin dört bir yanında arıyoruz. Kız bana çekmiş, anası gibi hayalci." Gülüyoruz bu küçük kızın hikayesine.

H. konuşmuyor. Düşünüp duruyor. Hayal kurmanın nasıl birşey olduğuna kafa patlatıyor olmalı. "Sen benim tanıdığım tek hayal kurmayan insansın" diyorum. O sırada masada oturan ve pek sesi çıkmayan N. söze karışıyor: "Bir de ben varım. Ben de hiç hayal kurmam." B. ile birbirimize bakıyoruz, biz iki hayalperest nasıl olup da bu iki insanın hayal kurmadan sırf gerçeğin içinde yaşabildiklerini anlamaya çabalıyoruz. "Aslında" diyorum "sanırım hayal kuran insanlar gerçekle yetinemeyenler." B. başını sallıyor: "Belki de" diyor "hayaller bize kontrol etme yeteneği veriyor. Düşün, ipler senin elinde herşeyi istediğin gibi yapabilirsin. Hep mutlu sonlar yazabilirsin." Haklı. Başa çıkamadığımız bunca gerçek içinde hayal kurmak bir lütuf gibi diye geçiyor aklımdan. B. aklımdakini söze döküyor; "Bence" diyor "hayal kurmak insana verilmiş en büyük lütuf." H. dudağının kıyısıyla gülümsüyor N.'yi göstererek "Biz ikimiz bu lütuftan mahrum bırakılmışız o halde." Bilemiyorum, emin olamıyorum o anda. Hayal kurmak herkesin becerebileceği bir şey de bazıları kendilerini gerçekçi olmak adına sınırlıyorlar mı, yoksa bazı insanlara özel olarak verilmiş bir armağan mı?
Fotoğraf: Frida Kahlo

27 Ağustos 2009

AYNI AY, AYNI GÜNEŞ

Hani öğle vakti aynı masada birlikte oturduğum o adam "dinimizce..." diye başlayan cümleler kurarken, ben ona tam arkasında çimleri biçen adamı göstersem ve onun alnındaki terden yansıyan gün ışığını, sonra uçuşan çimleri, havaya yayılan o güzel kokuyu duyup duymadığını sorsam, sözünü böldüğüm için kızar mıydı acaba bana? Belki de yüzünü buruştururdu sadece. Sonra ben ona deseydim ki; "ama Tanrı bütün bunların hepsinde değil mi zaten?" Bu kez daha çok kızardı belki bana. Sonra toparlanır, yine "dinimizce..." diye başlayan cümleler kurar, kaldığı yerden devam ederdi belki sözüne.Ben üzülürdüm. Beni anlamadığı için, yeterince anlatamadığım için üzülürdüm. O adam benim üzgün suratıma bakar sonra utandım sanırdı bu kez daha da çok üzülürdüm. Onun için hiç birşey söylemedim.

O kadın ya da? Koyu bir gecenin içinde yıldızların altında oturmuş sohbet ederken, ben mandalina ağacının yaprakları arasından sızan ay ışığından gözlerimi alamıyorken ve o dünyanın gamından, kederinden, hayatın kocaman bir dert yumağı olduğundan söz ederken ona tek söz etmeden usul usul yükselen ay ışığını göstersem beni bir aptal sanar mıydı? Dünyanın iliklerine işleyen acıdan haberi olmayan dahası bu acı kendi acısı olmadığı için hiç ama hiç umursamayan bir sersem olduğumu düşünür, hayal kırıklığına uğrar mıydı? Bunu söylemese bile gözlerinin içinden taşar mıydı hayal kırıklığı? Muhtemelen. O yüzden ona ne ay ışığını, ne mandalina yapraklarını göstermedim.

Hem gün ışığını hem ay ışığını, çimleri ve mandalina yapraklarını kendime sakladım. O adam da, kadın da sandılar ki oradayım. Oysa değildim. Gördüklerimle duyduklarımın arasındaki çizgideydim. Sonra o adam da kadın da çizginin diğer tarafında kaldılar ve ben yine bu zamanlara hepten uygunsuz olduğuma karar verdim. Ve dünyanın bir yanında benim gibi uygunsuz olanlar olduğunu, onların hiç bilmediğim kentlerde nefes aldıklarını, uyuduklarını, gülümsediklerini, şarkı söylediklerini ve benimle aynı aya aynı güneşe baktıklarını düşünüp sevindim.
Fotoğraf: Life

25 Ağustos 2009

YİRMİ ÜÇ YAŞ

Ona kalırsa kocaman adam oldu. Öyle kocaman bir adam oldu ki artık hayatın yükünü taşıyamaz hale geldi. Oysa daha yirmi üç yaşında. Daha çok genç olduğunu söylediğimde "Baksana abla saçlarım bile döküldü" diyerek kanıtlamaya çalıştı kocamanlığını. Gözlerindeki kedere bakıp kaldım, tek söz edemedim.

Yirmi üç yaş nedir ki? İnsanın her hatasının mazur görüldüğü, dünyayı pek de öyle umursamadan yaşadığı, kederin gölgesinin gözlerine düşmediği bir yaş değilse nedir yirmi üç yaş? Ama bu çocuk öyle değil. Bu, kendisine çocuk denmesine bile bozulan bir çocuk. Bu, bunca zaman yaşamış olduğu herşeyden yorulduğunu, hayallerini kaybettiğini, umudun ise çok eski bir zamanda kaldığını söyleyen bir çocuk. İnanılır gibi değil.

Tek söz etmeden dinledim. Bir boşluk yakalayıp, kederinin haklılığını kanıtlamaya çalışan bu çocuğun tüm düşüncelerini tersine çevirmek için onu dikkatle dinledim. İşinden söz ediyordu. Bunca aptal arasında verdiği emeğin hiç ama hiç işe yaramadığından, takdir edilmeyi bir yana bırak, doğruluğundan yüzde yüz emin olduğu işlerin bile tenkit edildiğinden, her gün burada yavaş yavaş yok olduğundan, dahası işi eve taşıdığından, gece boyu uykusunun yitik olduğundan, uyusa bile rüyalarında olup biteni yeniden yeniden yaşadığından... "Artık hiç beklentim yok hayattan" dedi sonra "hiç birşey değişmeyecek ve ben burada tükenip gideceğim."

Ona hayatıın hiç bir zaman aynı gitmeyeceğinden söz ettim önce ve diğer insanları bu kadar umursamasının doğru olmadığından, yaptığı işin doğruluğundan eminse gerisinin önemli olmadığından, iş dışında başka birşeylerle uğraşırsa, aklını işten uzaklaştırırsa daha mutlu olabileceğinden ve işe yaramayacağından emin olduğum pek çok şeyden...

Daha pek çok şeyden söz ettim ama gözlerine çakılı umutsuzlukta en ufak bir kıpırtı olmadı. Yirmi üç yaşındaki bu umutsuz çocuğu anlıyor ve ona hak veriyordum aslında. Tüm bu sistem içinde çıkış yolu bulamıyor, sevmediği bir işte çalışmak zorunda kalıyor, işi bıraktığında bir daha iş bulmasını olanaksız görüyordu. Ona ne diyebilirdim ki? İşsizlik rakamlarının durmadan arttığı topraklar üzerinde yaşıyorduk biz. Yeteneklerimizin heba edildiği, yeniliğe açık olmayan, yeteneği ve zekayı anlayamayan adamların ağır koltuklarda oturduğu bir ülkenin çocuklarıydık. Hayalleri sadece hayalden ibaret kalan, karaya çıkmayı bırak başını suyun üzerinde tutmaktan karanın güzelliğini keşfedemeyen bir nesildik dahası. Ben ne diyebilirdim bu çocuğa? Ona söylediğim her olumlu söz havada asılı kalmaz mıydı? Kaldı ki inanmadan söylediğim bu cümleler ona ne kadar inandırıcı gelirdi?

"İnsan olmak çok zor abla çok zor" dedi. Başımı salladım. Zordu ya insan olmak. İnsan olarak kalmak hem de çok zordu. "Sen" dedim "sakın kendinden ödün verme. Sakın kolaylaşsın diye başka birine dönüşme. Belki o zaman tüm bu anlamsızlık içinde anlamlı olmuş olur hayatlarımız. Olur mu?"

Fotoğraf: Life

23 Ağustos 2009

SEVGİLİ ÇOCUK


Evet. Dünyayı cennet olarak tanımlamak da mümkün cehennem olarak da. Bu tamamen sana kalmış. Eğer cennet olarak tanımlarsan hayalgücü geniş, ayakları yere basmaz şaşkının teki olarak adlandırılabilirsin, ki seni böyle adlandıranlar pek de haksız sayılmaz. Yok eğer cehennem olarak tanımlamakta ısrar edersen, yaşamının alevler ortasındaki bir akrepten farkı kalmaz, ki kendini sokup öldürdüğünde buna çoğu kimse şaşmaz.

Elbette seçeneklerin iki ile sınırlı değil. Görünmez bir seçenek daha mevcut, ki bunu seçmen tavsiye olunmaz. Çünkü gel-git bir yaşamın ortasında savurulup duracağın garantidir bu seçenekte. Gözlerini kapayıp kuş sesleri ile dolmuşken aklın ve o an cennetin var olduğuna inanırken ani bir gürültüyle gözlerini açmak ve cehennemin ortasında bulmak zorunda kalabilirsin kendini. Birinin başka birinin gırtlağına sarılmasının başka bir adıdır çünkü cehennem. Ya da bir kitabın satırlarında huzur içinde dolaşıyorken gözlerin bir densiz televizyonun düğümesine bastırabilir parmağını. Kelimelerle rakseden beynin tam o an hiç acımadan, gözlerini kırpmadan altı cana kıyan bir adamla sarsılabilir. Cenneti tanımlayan kelimelerin buhar olup uçarken o adama dönüşüverirsin. Neden neden neden neden? diye çıldırmışcasına sorular uçuşabilir gözlerinin önünde ve sebebini ne yapsan ne etsen de bulamazsın. Bir zaman sonra komşu kadın radyoyu açıp seni yeniden cennetine kavuşturabilir, cennet ve cinnet arasındaki o incecik çizgiye bakakalırsın. Radyodan hüzünlü bir şarkı süzülür aşkın varlığına yeniden inanırsın. Bulutlara bakarsın pencereden, bir çift kumruya sonra. Bu kez cennetin eşiğinde durduğuna yemin bile edebilirsin. Gök bu kadar maviyken, toprak bu kadar verimli hangi şaşkın cehennemi görür diye düşünürsün. Sonra bir el ateş eder biri, kumrular telaşla havalanır, hangi balkondaki kadın vuruldu diye düşündüğüne şaşırırsın. Cennet ile cehennem arasındaki o çizgiyi gözyaşlarınla ıslatırsın.

Dedim ya pek tavsiye olunmaz bu üçüncü seçenek. Sonuç olarak cehennemle cennetin ortasında bir hayat hikayesi yazarsın kendine ve olup bitenden hiç birşey anlayamadığın bir sonla noktalanır ömrün. İşte bu yüzden sevgili çocuk sen yine cennet olarak gör dünyayı. Boşver ne derlerse desinler. Mecnun desinler, deli desinler, hayalperest desinler... Öyle gör sen yine de.  Kimbilir, belki senin gözlerinden akan coşkulu gözyaşları söndürür bu koca yangını...
Fotoğraf: Life

22 Ağustos 2009

YOLDA

Hep konuşuyorlardı ya ben pek dinlemedim onları son zamanlarda. Kendi kendime fazla konuşuyordum ve sesten yoruluyordum. Bu yüzden kopuyordum herşeyden ya. İnsanlardan, sözlerden, olup bitenden. Hata mıydı? Elbette hataydı. Çünkü ne kadar çok kendimi dinlersem o kadar kendimde boğuluyordum.

Sanki biri bildiğim herşeyin yalan olduğunu söylemiş gibiydi. Bu zamana kadar düşündüklerim, birktirdiğim herşey yalandı. Ne varsa yanlış anlamış ne duyduysam yanlış duymuş ne gördüysem yanlış duymuştum. Seziyordum hepsini ama bana haklı olduğumu söyleyecek kimsem yoktu. İşte sırf bu yüzden kara bir gece ortasında yapayalnız kalmış bir çocuk gibi hissediyordum.

"İnsanın anlam arama çabası sadece bir çabadan ibaret" diye son noktayı koydum. Ve anlam peşinde koşmayı bıraktım o andan sonra. Eğer bir anlam varsa bu arayış içinde değil biz yaşayıp giderken karşımıza çıkardı herhalde. Ararken gözünü dünyaya kapatana anlam aşikar olur muydu? Ben de tüm bunlardan sonra yeniden dönmeye karar verdim.

Önce bir çizgi gibi ayrılmış gündüze geçtim geceden. Işık altında baktım yeniden insanlara ve olup bitene. Ne zaman kendi yüzüm gelse karşıma gözlerimi çevirdim, başkalarına baktım. Kendi yüzümün başkasının yüzünün aynasında daha net göründüğünü farkettim. Ve söz verdim kendime. Artık kopmak yok dedim. İnsanlardan, onların sözlerinden, yaptıklarından kopmak yok.

Şimdi yeniden döndüm. Kendi nehrimde boğulmaktan güç bela kurtuldum. "Biraz soluklanayım yine karşırım koca kalabalığa" dedim. Sonra dedim ki "soluklanma, soluklanırsan eğer yine nehre atlayacak gücü bulursun ve unutursun yine nehrin içinde olduğunda değil dışındayken daha anlaşılır olduğunu."

Ve yürüdüm. Kalabalığa, hayata, yeniden kendim olmaya, kaybettiklerimi bulmaya, aramıyorken arıyor olmaya...
Fotoğraf: Life

18 Ağustos 2009

15 DAKİKA

Bu sabah gecikti. Dert etmedim. Yazın en sıcak günlerinden birinde sabahın serinliğinde durmak hoşuma gitti. Kocaman bir bahçenin ortasında çiçeklere konup duran arılara baktım. Sonra tüm heybetiyle duvarın üzerine abanmış incir ağacına... Gaffar'ın ölümü "bir incirin dala tutunan sapından ayrılması" olarak tanımladığı aklıma geldi. Ve Sırrı'nın ne zaman bir meyve ya da yaprak dalından kopsa "ölüm ölüm" diye bağırdığı... Sabah sabah ölümü düşünmekten hiç de tedirgin olmadığıma şaştım sonra. Nefes'in ölüme bakışımı nasıl da değiştirdiğine bir de...

Korkusuz olabilmenin ne büyük nimet olacağını düşündüm. Ve bunun mümkün olup olamayacağı üzerine kafa patlattım bahçenin ıslak toprağına bakarken. Sevdiklerimizi kaybetme korkusundan, yaralanma ya da ölme korkusundan, birşeylerin bitmesi korkusundan, yaşlanmak ya da ölmek korkusundan sıyrılıp gelmiş bir adam ya da kadın olup olmadığını merak ettim. Sonra böyle birinin olma ihtimalinin pek küçük olduğuna karar verip konuyu kapattım.

Günü merak etmeye başladım sonra. Beni nelerin beklediğini ve benim o günden neler beklediğimi. Pek de birşey beklemediğimi üzüntüyle farkettim. Her ne kadar beklentilerin mutsuzluğumuzda büyük payı olduğunu söyleseler de güne birşeyler bekleyerek, ya da birşeyler umut ederek diyelim, başlamanın coşkuyu tetiklediğini düşündüm. Üzüldüm böylesine beklentisiz oluşuma. Tekrarlardan ibaret bir hayatı yaşadığım yanılgısına düştüğüme ve bütün bu yanılgı yüzünden de yarı kör olduğuma karar verdim. "Değişmeli" diye mırıldandım teller üzerindeki kumrulara bakarken. Uçup gittiler sonra ben de bunları düşünüp saçmalamaktan vazgeçtim.

On dakika geçti ve hala gelmedi. Omuz silktim. Gelirdi eninde sonunda ya. Bahçede yürüdüm. Dün sabah açmış çiçeklerin solduğunu, tomurcuk olanların da açtığını gördüm. İkisinin aynı dal üzerinde duruşuna bakıp kendime bundan pay çıkardım. Bitenim yerine başlayanım olacağını, gidenim yerine gelenim olacağını söyleyen bu dala uzun uzun baktım. Zaman aktı. Geldi sonunda. Şakayla kızdım. İşe geç kalıp kalmamak umurumda değildi oysa. Hoş bu ara pek birşey umurumda değildi ya. Takılıyordum ona sadece. Beni ciddiye alıp açıklamalara girişti. Sözünü kesip "sus" dedim. Gerek yoktu. Artık rahat olacaktım. Söz vermiştim ya kendime. Ne açıklama yapacaktım ne de açıklama bekleyecektim. Susmadı, devam etti açıklamaya. Yoruldum. "Günün ilk ışıklarıyla gelen bunca yorgunluğu gün boyu nasıl taşırım" diye geçti aklımdan. "Önümde açıklamalarla ve açıklama bekleyenlerle dolu bir gün var işte yine" diye mırıldandım. Sözlerimi üzerine alındı, üzüldüm. İçimden konuşmaya devam ettim: "Sen ne kadar değişirsen değiş dünya hep aynı kalacak. Hep açıklamaya muhtaç olunacak ve herşey daha da yorucu bıktırıcı olacak. Bazen kelimeler külfetti ya ben de öyle zamanların içinden geçiyorum işte. Olan biten bu..."

Nefes- NURİYE AKMAN, Doğan Yayıncılık
Fotoğraf: Life

15 Ağustos 2009

KENDİME YENİ BİR BEN LAZIM

Kafamın içinde büyük bir boşluk var. Herşeyi yutan bir kara delik değil sözünü ettiğim. Öyle rahatsız edici, karanlık bir boşluk da değil. Tam aksine ışığın aklın içine dolduğu bir boşluk bu. Çok zamandır aranan huzurun ılık ılık yağdığı bir boşluk.

İnsan aklı ne kadar da tıkış tıkış bir kutu çoğu zaman. Ne kadar saçmalık, aptallık varsa içine tıkıyor da tıkıyoruz. En azından ben bunu yapıyorum. Ne gerçek ne yalan, ne önemli ne değil bilmez hale geliyorum yaşarken. Ve akıl tüm bunlar içinde nefes alacak küçücük bir boşluk bulmaya hasret kalıyor. İşte tüm bunlar yüzünden bu kadar yorgun, bu kadar bıkkın ve bu kadar isteksiz oluşum.

Ama şimdi o boşluk var. Uzun zamandır kendini olup bitenden soyutlamış aklın boşluğu. Akıp giden hayatın önünde durmuş izleyen aklın huzuru var. Yeniden o akışın içine atlamaya hazır cesur bir ruh var şimdi. Önemli olanla önemsiz olanı artık bilen, yok yere dertler edineceğine o dertlerin üzerinden kayıp gitmesine karar vermiş, daha güçlü ve daha net bir akıl var.

Gariptir, bu nasıl oldu bilmiyorum. Nasıl durmaya karar verdim, izlemeye nasıl karar verdim bilemiyorum. Çok yorgun bacakların istemsizce durmasıdır belki de bu. Belki de birinin bir anda kolundan çekivermesidir. Hangisi olduğu da önemli değil aslında. Önemli olan koşup durduğun hayatın ortasında aldığın mola ve yeniden oyuna sanki eskiden hiç birşey olmamış, hiç yorulmamış gibi başlama gücünü kendinde bulabilmek. Ve o güçle birlikte ders almış olmak, o derslerin sonuçlarını analiz etmiş olmak ve yeniden aynı hatalara düşmeyeceğinden emin olmak.

Önemli olan o boşluğun içinden yeni ve coşkulu bir gözle bakıyor olmak hayata. Tam da "artık gerisi böyle gelecek" derken, tam da "artık oldum ben, hiç değişemem" derken yeni bir benle selamlaşmış olmak. Önemli olan hayattan yorulduğun vakit bir sebeple durup yenileneceğini biliyor olmak galiba ve bir tek yaşamın içinde bir çok kez yeniden doğabilecek olduğunu sevinçle görmek...

13 Ağustos 2009

TOPLAM

Çok değil bir kaç gün önce başını kaldırıp gökyüzüne bakmayan, etrafta ne olduğu hiç mi hiç umurunda olmayan ve herşeyi ama herşeyi anlamsız bulan biri sabah uyandığı vakit balkonundaki sardunyalara bakıp, karşısında duran portakal ağacının yeşil yapraklarının tam üzerindeki göğün maviliğine tıpkı eskiden olduğu gibi şaşırmış bir hayranlıkla bakabiliyorsa bu birşeydir.

Her sabah öfke ile uyanan o kişi bir sabah şarkı söyleyerek uyanıyorsa, bu şarkı gün boyu içinde hiç susmuyorsa, bütün bıkkınlığı uçup gitmiş gibi, herşeyi açgözlülükle okuyor, izliyor, dinliyorsa bu birşeydir.

Ve o umutlarını biryerlerde unutmuş olduğunu sanan kişi bir sabah uyanıp, akıl almaz bir açgözlülükle, coşku ve sevinçle yaşama sarılıyorsa, kendinde yeniden o eski sevinci buluyorsa, kahkahası artık kendine yabancı gelmiyorsa ve bunu çok ama çok alışıldık buluyorsa bu da birşeydir.

Ve bütün bu şeylerin toplamı herşeyden uzaklaşmış olmakla ilgiliyse eğer ve o uzaklaşmanın adı tatilse sözcük gerçek anlamını bulmuş demektir.

11 Ağustos 2009

SEVGİLİ BAYIM

Sana son zamanlarda ne kadar bunaldığımdan söz edip durdum. Kaçıp gitmek istediğim ve bu hayatın artık omuzlarımda bir yükten başka birşey olmadığı gibi kocaman cümleler kurdum. Tüm bu laf kalabalığı arasında, insanın dengesiz bir mahluk olduğunu, bu sabah ağlıyorsa yarın kahkahalarıyla geceyi çınlatabileceğini, içinden çıkamam dediği tüm o acıların geçmişte küçük bir nokta olarak kalacağını, acı dediğimizin aslında aklın içinde şişirip durduğumuz önemsiz, geçici şeyler olduğunu unutuverdim.

Hayatın tüm bu aldatıcılığı karşısında herşey sonsuza dek sürer sandım Sevgili Bayım. Fakat her zaman yaptığım gibi bu "sonsuzluk" lafının, insan hayatı söz konusu olduğunda, ne kadar anlamsız olduğunu unutuverdim. Karanlık bir gecenin içinden geçirip söylediğim cümlelerin sabahın aydınlığında bu kadar da önemsiz görüneceğini düşünemedim. Oysa bu kaç kez oldu, değil mi? Kaç gece içinden çıkamadık düğümlerin ve o gecelerin sabahlarında kaç kez aslında ortada düğüm diye birşey olmadığını farkettik. İnsanın mayasında var unutkanlık Sevgili Bayım, ne yaparsın?

"Hak ediyor" olmak gibi bir derdimiz var bizim farkında mısın? Hep iyi şeyleri hak ediyor olduğumuzu sandığımız için tüm bu düğümler. Oysa dünya oyunu buna göre oynamıyor. O ödül ve cezaları ne kadar uslu durduğumuzu hesap ederek vermiyor. Sadece veriyor. Biz ise bunca uslu duruyorken kendimize göre ceza sandığımız şeylerin neden başımıza geldiğine bir türlü anlam veremiyoruz. Diğer yaramaz çocukların ise neden ödüllendirildiğine... Bir bak etrafına. Aslında kimse hak ettiğini almıyor. Aslında belki kimse birşeyi hak etmiyor. Ya da hak etmek diye birşey dünyanın kitabında yazmıyor. Birşeyler var, birşeyler oluyor ve o birşeyler nasıl olduğunu bilemediğim bir düzen içinde birilerinin başına geliyor. İyisi de kötüsü de. Bu yüzden Sevgili Bayım iyi şeyleri hak ediyor olduğumuz burnu büyüklüğünden vazgeçelim derim ben. Ve kötü şeylerin bunca iyiliğimize rağmen başımıza geliyor olmasından kaynaklanan küskünlüğümüzden de. Yaşayıp gidelim, ne dersin? İyi gelirse "başım üstüne" diyelim ve kötüsü gelirse de sıkalım dişimizi "geçip gider elbet" diyelim. Herşey hepimiz için Sevgili Bayım. Bunu unutmadan yaşayıp gidelim.
Fotoğraf: Life




06 Ağustos 2009

HAYALLERİM, AŞKIM VE TEKNEM

T. bir tekne almaya karar vermiş. Ağzından başka sözcük çıkmıyor. Aklı fikri hep denizde ve teknelerde. Öyle ki bu yaz için aldığı tüm tişörtlerin üzerinde balık, tekne ve martı resimleri var. Onları bilinçli olarak seçmediğini söylüyor. O bu tişörtleri kaderin işareti olarak yorumluyor ben ise onun bilinçaltı.

Yemek yerken televizyon izliyoruz. İzlemek değil de sadece bakmak diyelim biz buna. Çünkü ekranda reklamlar dönüp duruyor. T. "dikkat ettin mi tüm reklamlarda ya deniz var ya da tekne" diyor. "Elbette" diyorum "çünkü yaz aylarındayız. Ve yaz reklamları hep bunlar üzerine olur." T. kabul ediyor ve benim dikkatimi o söylemeden önce çekip çekmediğini öğrenmek istiyor. "Hayır" diyorum "çünkü tekne benim değil senin hayallerini süslüyor." Başını sallıyor ve diğer reklamları müthiş bir dikkatle izliyor. Sahiden de reklamların çoğunda deniz gözüküyor. Bir kaçında ise tekneler.

T. gözünü ekrana dikmiş, tabağındaki yemeği çatalıyla didikliyor. O an orada değil bir teknenin üzerinde oluyor. Biraz rüzgar esiyor T. gözlerini kısıyor. Gökyüzü ile denizin ayrıldığı noktaya bakıp iki maviyi ayıran şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Sonunda anlamaktan vazgeçip sadece her iki maviyi de delice sevmekle yetiniyor. T. dönüp ardına bakıyor. Her yanı deniz ama o geride bıraktığı yaşamı görüyor orada. Ve onu hiç ama hiç özlemeyeceğini hissediyor. Tüm o koşuşturmanın nesini özlesin ki zaten? O, deniz üzerinde yalnız bir adam olmayı seviyor. Mesela başının üzerinden martı geçer mi diye göğe bakmayı, belki denizin ortasından bir yunus sırtı görür diye denize bakmayı, tüm bu sessizliği, dinginliği seviyor. Heyecanı bir de. Göğün her an fırtına koparabilme ihtimali kalbini delice çarptırıyor mesela ya da denizin öfkeli dalgalarının teknenin gövdesini dövmesi ihtimali. T. yemeğini çatalı ile ezerken aslında hiç de burada, bu masanın başında oturuyor olmuyor. Başka bir dünyada başka bir adama dönüşüyor. Ve onu izleyene hayal kuran birinin nasıl da güzel olduğunu görme keyfini tattırıyor.

05 Ağustos 2009

ÇİÇEK YA DA KAFES, TÜM MESELE BU

Boşu boşuna bekliyorduk. Bunu adım gibi biliyordum ama sesimi çıkarmadım. Çünkü sesimi çıkarsam da, karşıdakini bu boşunalığa ikna etmeye çalışsam da beni dinlemeyecekti. Ve ben sonuç alamadığım tartışmaların içine girmekten çok ama çok yorulmuştum. İkinci bir sebebi vardı ses çıkarmayışımın. Tuhaftır ki beklerken dinleniyordum. Beklemekten hiç hoşlanmayan ben sahiden uzun zamandır hiç dinlenmediğim kadar dinleniyordum. İnsan kendini bazen nasıl da şaşırtabiliyor? Hiç birşey yapmadan, okumadan, herhangi bir soruna kafa patlatmadan, kendimi birşey yapmak zorunda hissetmeden, zamanın boşuna geçtiği duygusuna kapılmadan öylece oturuyordum. Bir an için bile olsa ömrün kısalığını unutmuş, zamanı bol keseden savuruyordum. "Bunu zaman zaman yapmalı" diye düşündüm. Sırf hız duygusundan bir anlığına da olsa kurtulmak için, dinlenebilmek ve herşeyi, tüm bu telaşı unutmak için yapmalı. Elbette biliyordum hayat akıp giderken ben o eski telaşlı ben olacak durmaksızın koşacaktım ama olsundu. Bu an öyle güzeldi ki. Ve şu an için başka hiç birşeyin önemi yoktu.

Elimin altındaki kağıda çiçekler, çiçekler ve çiçekler çizdiğimi sonradan farkettim. Gülümsedim. Çünkü ben beklerken ya da çok ama çok sıkıcı toplantı salonlarında sıkışıp kalmışken hep kafesler çizerdim. Ancak yanımdaki "sıkıldın sen yine" diye dürterse farkederdim o kafesleri. Ve onlara bakıp içimden birşeyin, mahkumların çaresiz çığlıklarını attığını düşünürdüm. Ama bugün kafesler yoktu nedense. Sadece çiçekler vardı.

Biri çağırdı kalktım. Çiçekleri o kağıdın üzerinde, kağıdı da masada bıraktım. Birazdan geldiğimde başka birini hem telefonla konuşup hem de kağıtta boş kalan yerleri çiçeklerle doldururken gördüm. "İyi ki kafes çizmemişim" dedim içimden. Yoksa kağıdımı karalayan bu adam da o berbat mahkumiyet duygusunu çizip duracaktı oraya. Belki çizmekle de kalmayacak içinin derinindeki çığlıkları bile duyacaktı. Oysa şimdi öyle miydi ya? Her yan çiçek çiçekti. Ve o çiçekler akıp da umursanmayan zaman nehrinin üzerinde öylece, kayıtsızca yüzüyorlardı.
RESİM: Carol Robinson

04 Ağustos 2009

KATI KÜTLE, ESNEK DAL

Bu noktaya nasıl geliyoruz bilmiyorum ama bazen hayatımda olup biten herşeyden koptuğumu hissediyorum ben. Kopmak çoğu zaman ayrılmak, yabancılaşmak, uzak düşmek anlamına gelse de benim burada sözünü ettiğim kopmak olumsuz bir anlam taşımıyor. Kontrol edilemeyen bir değişimi ve bu değişimden duyulan memnuniyeti içeriyor.

Olaylar zaman zaman akla gelmeyecek biçimde ard arda geliyor. Ve bu olayların olacağı daha önceden söylense aşırı tepki vereceğimi düşünen ben, olaylar olduğu vakit sandığımdan çok daha farklı hareket edebilme kaabiliyetine sahip olduğumu şaşkınlıkla görüyorum. Tüm bunların sonunda ise o eski, kesin ve katı fikirleri terkedip daha esnek, olayların akışına göre şekil alıp soğukkanlılıkla herşeyi yoluna koyabilen biri olmaktan memnuniyet duyuyorum. Bütün bunlar nedeniyle son zamanlarda rüzgar çıktığı vakit eğilen bir dal olmanın hayatı kırılmadan, doğru dürüst sürdürebilmek için şart olduğunu düşünüyorum.

Bazıları katılık ve kesinliğin istikrar olduğunu söylerler. Ben aynı fikirde değilim. Çünkü hayat hiç bir zaman elimizdeki kabın şeklini almıyor. Bizim kurallarımıza göre değil kendi kurallarına göre oynuyor. Ve bize o kuralları öğrenmezsek ya da kendi kurallarımızda ısrar edersek neler olacağını attığı şamarlarla gösteriyor.

Esnek olmayı boyun eğmeyle karıştırdığım zamanlar oldu benim. Keçi inadını onurlu olmakla karıştırdığım zamanlar da. Oysa bunlar arasında belirgin farklar vardı ve asıl olan burnunun dikine gitmek değil neyin en doğru olduğunu öğrenebilmekti. Aslında tüm bu inatçılık kendi beğenmişlikle çok yakından ilişkiliydi. "Ben bilirim, benim dediğim doğru, benim prensiplerim var ödün vermem" tüm bu laflar aslında yeni birşeyler öğrenmenin önünde engel değilse neydi ki? Kesin sınırlar çizilmişti ve ne ötesi vardı ne de berisi.

Ama insan farkında olmadan öğreniyor işte. Katı bir kütle gibi hayatın içinde sabit dururken aslında bir kütleden yumuşak ve esnek bir başka şeye dönüştüğünü şaşkınlıkla görüyor. İnsan ancak değiştiğinin bu şaşkınlık anlarında farkına varıyor.