31 Temmuz 2009

BAZI İNSANLAR, BAZI HİKAYELER

Bazı insanlar bazı zamanlarda tam olarak olmaları gerektikleri yerdedirler. Ve o bazı insanlar siz tam bir girdaba düşmek üzereyken "hey tam önünde derin bir çukur var, adımı dikkatli at" derler. Bugün de bana olan buydu. Masamın önünde tam zamanında orada olan biri oturuyordu.

Çoğu zaman olduğu gibi saçma sapan bir dolu iş geldi önüme. Ve o işler daha önce içimdeki köpekle merhabalaşan koltuk sahibindendi. İnsan ne sersem bir mahluk. Daha önceki kötü tecrübeleri genellemek ve olacak olanın her zaman aynı çizgide gideceğini düşünmek gibi bir aptallığı var. Paniğe kapıldım. Elbette aptallıktı yaptığım. Paniğin aklı nasıl kilitlediğini bilmeme rağmen işe değil iş sonrası olacak olana odaklandım.

Masamın önündeki o sakin adam hiç konuşmadan kağıtlarla boğuşmamı izledi bir süre. Sabahın ilk saatlerindeki deniz gibi öylece dingin oturdu. Ben dalgalanıp dururken, bol bol su yutarken o öylece ama öylece durdu. Benim dalgalarımdan tek bir damlanın üzerine sıçramasına bile izin vermedi.

Homurdanıyordum. Bir yandan ne yapacağımı şaşırmış kağıtları karıştırıyor bir yandan da aklımın içindekileri sözcük sözcük kusuyordum. Zehirlenirdim yoksa. Kusup durdum. Birden uzanıp kolumu tuttu "Bana sadece bir dakika ayır" dedi "bir hikaye anlatacağım." Tam da sırasıydı hikayenin diye geçti aklımdan. Kaşlarımı kaldırdım. "Sadece bir dakika" dedi "iyi gelecek."

Başladı anlatmaya: "Bir zamanlar bir adam varmış. Hayatı öyle çıkmaz bir hale gelmiş ki kendi canına kıymaya karar vermiş. Kentin dışındaki nehre gitmiş. Kararlıymış, öldürecekmiş kendini. Tam atlayacağı sırada gözüne nehrin ortasındaki girdap ilişmiş. Böcekler, kurbağalar girdaba kapılmamak için korkuyla çırpınıp duruyorlar ama yine de girdap tarafından yuruluyorlarmış. Sonra gözü bir dal parçasına takılmış. Dal parçası ne çırpınıyormuş ne de başka birşey yapıyormuş. Zaten o bir dal parçasıymış. İstese de birşey yapamazmış. Usul usul nehrin kıyısından gidip girdabı geçmiş sankince yüzmesine devam etmiş. İşte sen de tam şu anda o kurbağa ve böceklerden birisin. Biraz sakinleş ve dal parçası oluver ne kaybedersin? Çırpınma. Sakince yap ne yapacaksan. Eğer birşey olacaksa zaten olacak. Yok olmayacaksa zaten olmayacak. Çırpınarak o olacak kötü şeyin olmasını kolaylaştırırsın sadece.Hepsi bu kadar."

Öylece durdum. İzin isteyip lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Bahçeye çıktım sonra. Biraz gökyüzüne baktım. Akıl alacak gibi değildi ama sakinleşmiştim. Oysa ben paniklediğim anda ne sözcüklerle ne de başka birşeyle sakinleşebilen o nadide türden değildim. Ama bugün nedense birden başka birine dönüşüvermiştim. İyi hissettim. Ve iyi hissetmeyi nasıl da özlediğimi farkettim. "Bunca stres üzerine tek bir hikaye ile sakinleştin ya helal olsun sana" dedim ofise dönerken. Ve hikayelerin bazen insanın ilacı olabileceğini çoktan beridir unuttuğumu farkettim.
Fotoğraf: dorisday.net

30 Temmuz 2009

İKİYE BÖLÜNEN KEDİ

Uyanmayı istemediğim sabahlar var bu aralar. İşe gitmek istemediğim için doğan güne düşman olduğum sabahlar. Ve mide ağrılarım var. Gereksiz streslerden kaynaklanan, farkettiğimde "değer mi bu kadarına" dediğim, aptallıklar yüzünden kısacık ömrümü aptalca harcağımı hissettiren ağrılar. Tüm gün sekiz ve beş arası ne zaman neyin patlayacağını, kaslarımın daha ne kadar gerileceğini hiç ama hiç kestiremediğim, panikletilmekten, telaş içinde işler yapmaktan bıkıp usandığım dönüp baktığımda ettiğim fedakarlığın sağladığım kazanca hiç ama hiç değmediğini gördüğüm çalış(ama)ma saatlerim var.

Saat beşten sonra ise tıpkı dondurucudan çıkarılmış bir et parçası gibi usul usul çözüldüğüm akşam üstleri var. İşi dışarda bir yerde bırakmak için zihnimde kendimle cebelleşip durduğum, sevdiğim insanlardan gizlemeye çalıştığım gündüz sıkıntıları unutmaya çalıştığım, böyle zamanlarda insanlarla çepeçevre sarmalanmış olmanın yalnız kalmaktan daha doğru olduğunu anladığım, insanın, insanın gerçekten zehrini aldığını tecrübeyle sabitlediğim, bir yavru kedinin tüm herşeyi bir kaç dakikalığına da olsa unutturabildiğine şaşırdığım, akşam olunca sanki gündüzün taşımış olduğu ve diğer gündüzlere de aksettirecek olduğu tüm etkilerin buhar olup havalara uçtuğu yanılsamasıyla soluklandığım akşamlarım var.

Televizyonlardan sokağa taşan sesler var bir de. Komşu kadının tabak çanak sesi, balkonda oturan adamın balkon demirine keyifle uzattığı yorgun ayaklarının keyifle kıpırdayan parmakları, bahçedeki sandalyede oturmuş kitap okuyan kadının yarı uykulu gözleri, uzaktan gelen o hüzünlü türküler var. Yaşamın kilitlendiği noktaya tıpatıp uyan anahtarlar gibi hepsi. Ve ikiye bölünen bu kediyi birbirine yapıştıran, o iki parçanın en coşku dolu olanını diğerinin içine yayan bir nefes gibi...
Fotoğraf: Life

28 Temmuz 2009

STRESSİZ BİR HAYAT MI?

Sağlıklı bir yaşamın en önemli unsuru stressiz bir yaşammış da bütün hastalıklar stresten kaynaklanırmış da eğer stresle başetmeyi öğrenirsek uzun çok uzun bir hayatımız olurmuş. Pek güzel bir cümle. Güzel olmasına güzel bir cümle de pek imkan dahilinde değil.
Çünkü, bizim her daim gergin kaslarımız var. Öyle gergin ki artık normal hallerini böyle sanmaya başlamışız. Gevşemenin rahat olmanın ne olduğunu unutmuş kaslarımız var bizim. Yok o kaslar durduk yere keyif olsun diye gerilmiyorlar. O kaslar dünyanın ve kendi yaşamının yükünü taşıyamıyorlar artık. Boş cüzdanlara,boş midelere, işten her an atılabilecekleri sabahlara, hiç birşeyden memnun olmayan patronlarına, tv reklamlarında gördüğü herşeyi isteyen çocuklarının gözyaşlarına, ne kadar dürüst olurlarsa o kadar zarar görecekleri bir hayatın içinde yaşamaya, kavgalara, çekişmelere, kıskançlıklara, arkasından kuyu kazanlara, oyunu dürüst oynamayanlara, kahvaltıda okuduğu gazetelerin manşetlerine bakıp ekmeği boğazında kalmalara dayanamıyorlar artık. İşin garibi tüm o gazeteleri okuyup bitirdikten sonra sağlık sayfalarına göz atıp stressiz bir hayatın nimetlerini okuyor ve kahkahalarla gülüyor o gergin kaslarımız.

Stressiz bir hayat mı? O, kedilere, kurbağalara, keçilere, tilkilere, köpeklere, timsah ve su aygırlarına mahsus. Çünkü hiç birinin biz insanlar kadar saçma, aptalca hırsları, dengesizce yaşam biçimleri yok. O yüzden tüm bu söylenen ancak kediler, kurbağalar, keçiler, tilkiler, köpekler, timsah ve su aygırları için geçerli. Bizler için değil. Üzgünüm.
Fotoğraf: Life

25 Temmuz 2009

FİNCAN


Yatağın tam ortasında duruyordu. Kahve köpükleri içine sıvanmış tombul beyaz bir fincandan söz ediyorum. Evet yatağın tam ortasında duruyordu. Ona bakıp şöyle düşündüm: Bir yabancı olsaydım ve bu odaya girseydim bu fincanı nasıl yorumlardım? Pasaklının teki derdim muhtemelen. Ama ben bir pasaklı değildim. Sadece dalgındım. Aklım birine ya da birşeye takılmış ve yatağın üzerine serilmiş gözlerimi tavan dikmiş düşünürken farkında bile olmadan o fincan yatağın ortasına konulmuş ve orada öylece kalmıştı. Ben yeniden dünyayı görene kadar, yeniden etraftaki kapıyı, duvarı, bahçeyi, pencere önündeki o sıska siyah kediyi görene kadar yeniden ağustos böceklerinin sesini, dışarda gürültü yapan çocukları, kumruların ağaçtaki oyunbaz hışırtılarını duyana kadar orada öylece unutulup kalmıştı. Hepsi buydu.



Evet burası başka birinin odası olsaydı ve ben tesadüfen bu odaya girmiş olsaydım odanın sahibine pasaklı derdim. Ama ben gerçekten pasaklı değildim. Dalgındım sadece. Aklım birine ya da birşeye takılmıştı. Ve gülümsüyordum. İnsan her zaman kederden dalgın olmazdı ya. Ben o an sadece şaşkın bir sevincin çocuğuydum. Ve ne zaman şaşkın bir sevincin çocuğu olarak yeniden doğsam, olmadık şeyleri olmadık yerlerde unuturdum.


Fotoğraf: coffeecupnews

23 Temmuz 2009

İÇİNDEKİ KÖPEĞİ KORU, ONU SEV

Bugün itibariyle anlaşılmıştır ki; bazı insanlara nezaketle, saygıyla davranılması doğru değildir. Çünkü, bozuk mayaları sebebiyle bu bazı insanlar nezaket ve saygıyı onların karşısında ezildiğiniz yönünde yorumlarlar ki bu tamamen onların cehaletlerinden kaynaklanır. Bu nedenle zaman zaman onların karşısında nezaket ve saygıyı cebinize koyup bir hayvan yırtıcılığı ile konuşmanız ve bunu yaptığınız için kendinizden asla ve asla utanmamanız gerekir.

Herkes saygıyı haketmez. Ve herkes nezaketi haketmez. "Sırf insan olduğu için herkes saygı ve nezaketi hakeder." lafı kocaman bir balondan başka birşey değildir. Asıl olan şudur ki; kimse kimseyi ezemez. Kimsenin kimseyi ezmeye, bu çabaya girmeye hakkı yoktur. Eğer siz nezaket ve saygıda kusur etmiyorken karşınızdaki sizi ezmeye, gereksiz yere azarlamaya, aptalca bahanelerle yaptığınız işe kusur bulmaya çalışıyorsa içinizdeki köpeği çıkarma vakti gelmiştir. Ve o köpek böyle zamanlarda sizin onurunuzu kurtarır. O yüzden değerlidir. Sevilesidir. Başı dimdik onurlu bir yaratıktır.

İçindeki o köpekten kurtulman için seni ikna etmeye çalışır bu toplum. Ve bazıları inanır boğar atar onu. Oysa o senin böyle zamanlarda onurunun bekçisidir. Karşındaki terbiyesizin bir lokmada dilini koparıverir. İyi de yapar. Böylece karşında kaplan olduğunu sanan o terbiyesiz, koltuğunun kollarına sımsıkı yapışmış otururken, birden iğrenç bir hamam böceği olduğunun farkına varır. İşte içindeki o köpek hamam böceklerini ortaya çıkarmak için vardır.

Günün dersi: İçindeki köpeği koru. Onu sev. Ve zaman zaman onu ortaya çıkarmaktan korkma ki gereksiz ve densiz dilleri koparabilsin. Bu hem senin için hem de diğer ezilenler için faydalıdır. Unutma.
Günün sözü: "Sevgim ve umudum hakkı için yalvarırım sana; içindeki kahramandan yüz çevirme! En yüksek umudunu kutsal tut!" Nietzsche

Fotoğraf: Life

22 Temmuz 2009

KUŞLAR, DAVULCULAR VE VAMPİRLER

Kafanın içinde sürekli biri konuşuyor ya. Hani geçmişten söz edip duruyor ya da gelecek için kaygılanıyor ya. İşte o sussun da öyle uyuyayım istiyorum. Hı hı evet çok konuşuyor. Yok yok sus desem de susmuyor. Meditasyon mu? Meditasyon yaparsam susar mı o? Dingin bir deniz mi olur aklım? Evet evet ben de tam bunu istiyorum. Sahi bunu becerebilir miyim? Yaa demek pek çok kişi yapıyor bunu? Tamam ama ben meditasyon yapmayı bilmiyorum ki? Basit mi? Sahi mi? Ne yapmam gerek? Evet evet en basit olanını söyle. Bir nesneye mi odaklanayım? Yahu benim konsantrasyon sorunum var diyorum sen bana bir nesneye odaklan diyorsun. Başka bir yolu yok mu? Efendim? Etraftaki sesleri mi dinleyeyim? Evet sanırım bunu yapabilirim. Tamam çok teşekkürler. Görüşürüz. Ben de öptüm.

Fena fikir değil hani. Tüh sormayı unuttum acaba o uyguladı mı bunu? Uyguladıysa nasıl bir sonuç aldı? Arasam mı? Yok geç oldu. Gerçi daha on dakika önce konuştuk ama belki hemen uyumuştur. Neyse aramayayım. Ben şimdi güzelce yatağıma yatayım ve geçmiş geleceği düşünmeden sadece etraftaki sesleri dinleyeyim. Evet evet denemekten kimseye zarar gelmez öyle değil mi?

Pek sessiz. Sessizliğin sesi derler ya bu o olsa gerek. Bu ne kuşu acaba fiyuuuuuuut fiyut fififififiyuuuut diye öten ne kuşu olabilir ki? Google'a kuşun sesini yazsam bulur muyum acaba? Salaklaşma Fulya. Ne kuşu olduğunu boşver de çok güzelmiş sesi. Yahu hani sen meditasyon yapıyordun? Sesleri dinleyecektin hani hiç birşey düşünmeden? Kuşun ne kuşu olduğu üzerine kafa patlatmaya başladın bile. Kızım sen düşünmeden, merak etmeden sadece dinlemeyi beceremiyor musun? Haydi bakalım baştan başlayalım. Yine sessizlik. Yine. Yine. Yine. Bu ne ya? Saat kaç? Gecenin 1'i. İyi de bu davul ne? Bir davul olsa sadece iki tane birden. Yahu ramazan ayında da değiliz ki. Bir kaç ihtimal olabilir. İhtimal 1: Ramazan davulcuları alıştırma yapıyorlar. İhtimal 2: Bu bir protesto. Malum sözlere elbette. İhtimal 3: İleri akıllının biri "ulan bütün düğünler gündüz yapılıyor ben de gece yapayım da millet çılgın damat görsün" dedi. İhtimal 4: Sarhoşun teki "vurun ulan halay çekeceğim" diye davulcuları tehdit etti. Ve bu son ihtimal en akla yatkını. Çünkü, içip içip davulcu ve zurnacıyı bir arabanın içine tıkıp kafalarına silah dayayıp "çalın ulan" diyen adamlara dair çok hikaye duydum. Hala devam ediyor. Tamam bana bu kadar uzakta ama acaba o sokakta oturanlar ses çıkarmıyorlar mı? Demek çıkarmıyorlar ki adam hala bangır bangır çalıyor. Dilerim bir an önce sızar şu sarhoş herif.

Bitti. Yine sessizlik. Ne güzelmiş yahu sessizlik. E bu ne şimdi? Saat 2 oldu yan komşu çamaşır makinesini çalıştırdı. Zaten biraz vampir bir aile bunlar. Gece yemek yiyorlar, çay içiyorlar, "aşk bu değil, yapma güzel, sen insanı öldürürsün" diye devam eden şarkıya eşlik ediyorlar ve çoğu zamanda saç saça baş başa kavga ediyorlar. Biri balkona çıktı. Ne bahtı karayım ki balkonu hemen benim odamın yakınında. İnanamıyorum. Karşıdaki eve bağırıyor. "Haydi gel sana kiraz yedireyim" Deli midir nedir? Telefon etsene be adam. Kiraz mı yiyorsunuz hamburger mi ne yiyorsanız yiyin de bizim neden bütün bunlardan haberimiz olmak zorunda? Öteki kiraza hayır dedi. Bizimki bu sefer de süt teklif etti. Ona da hayır dedi. Sabah erken kalkacakmış. Ulan erken kalkacaksan gecenin ikisinde ne diye karşı pencereden bağırıp duruyorsun? Git uyu kardeşim. Şimdi ben size sütü kirazı gösteririm. Kimse yok. İçeriye girmişler hayret. Şu sesleri dinlemeyi bıraksam iyi olacak. Ben en iyisi uyumaya çalışayım. Uyuyabilirsem tabi. Şu fiyuuuuuuut fiyut fififififiyuuuut diye öten kuş nerede acaba? Sahi ne kuşuydu o?

Evet evet yapmayı denedim. Hı hı sesleri dinledim. Yok işe yaramadı. Neden mi? Bir kuş, davulcular ve vampirler yüzünden. Vallahi doğru söylüyorum. Yok yok gerçekten dalga geçmiyorum. Efendim? Evet evet ben de biliyorum vampir diye birşey olmadığını. Bu adamlar vampir değil de vampirimsi diyelim. Ya gerçekten dalga geçmiyorum. Uzun hikaye şimdi anlatamam. Yarın görüşürüz o zaman anlatırım. Şimdi işe dönmem gerek. Tamam ben de öptüm. Kendine iyi bak.
Fotoğraf: Life

20 Temmuz 2009

PAZAR VE PAZARTESİ

Dün pazar gününün sıkıntısıyla herşeyin aynı olacağını düşünüyordum. Sabah yine oflaya poflaya kalkacaktım yataktan, duşa girip tüm duş boyunca bu kadar saçı, bu sıcaktan nasıl kurutacağımı düşünecektim. Sonra "kahvaltı yapmalısın" diyecektim kendi kendime ama canım yine birşey istemeyecek bir bardak çayla yetinecektim. Sabah yine çok ama çok sıcak olacaktı ve ben "sabahın ilk saati böyleyse günün geri kalanı nasıl bir cehennem olacak kimbilir" diye homurdanacaktım. Aynı yoldan işe gidecektim. O tombul sarışın kadın tam aynı yerde dolmuş bekliyor olacaktı, köşedeki bakkal tahta sandalyesi üzerinde oturmuş, sıska bacaklarını üst üste atmış elindeki gazeteyi okuyacaktı. İşe vardığımda kapı önünde aynı adamlar hergün konuştukları şeyleri sanki ilk defa konuşuyor gibi konuşacaklar ve ben yine buna şaşıracaktım. Koridorda yine o adam karşımdan gelecekti. Yine o garip yeşil renk pantolonu göğsünün altına kadar çekmiş olacaktı. Ben o pantolonun onu rahatsız edip etmediği konusuna sabahın sekizinde kafa yoracak ve bunu düşünmenin ne aptallık olduğuna karar verip kendime çay söyleyecektim. "Sabahın köründe çay içme bitki çayı falan iç" diyecekti biri "tamam tamam bu son" deyip geçiştirecektim. Ve gün böyle devam edip gidecekti. Çünkü hep böyle olurdu. Bütün bunları düşündüm dün. Günlerden pazardı. Ve pazar günleri insan sıkıntıları hep olduğundan daha fazla abartır ve herşeyi nedense aynılaştırırdı. Hatta sıkıntı olmayan şeyleri bile sıkıntı haline getirebilirdi pazar günleri insan. Çünkü günün mayasında vardı bu. Nedense?

Bugün ise pazartesiydi ve ben pazartesi sendromuna inanmıyordum. Çünkü pazar günleri kendime saçma sapan bir sendrom yaratıyor ve bundan o kadar çok yoruluyordum ki pazartesi günlerine birşey kalmıyor, kalmadığı gibi akıl tüm olumsuzlukları tükettiği için garip bir biçimde enerjik başlıyordum güne. Ve sanırım bu iyi birşeydi. Elbette sadece pazartesi ve haftanın, pazar hariç, diğer günleri için. Evet bugün pazartesiydi. Bölünmemiş bir uykudan dinlenmiş olarak uyandım. Gördüğüm rüyaları hatırlamadım. Sadece bir his, güzel bir his anımsadım ve rüyanın tamamını anımsamaya gerek duymadım. Saçlarımı düşünmedim. Onları nasıl kurutacağımı ya da havanın çok sıcak olup olmayacağını falan filan. Neden düşünmedim bilmiyorum. Onların yerine ne düşündüm onu da bilmiyorum. Belki bir mucize olmuştur da hiç birşey düşünmemişimdir. Sonunda o aklın içindeki sessizliği yakalamayı becerebilmişimdir. Bunu yapabilenler var öyle değil mi? O halde ben neden yapamayayım? Hem bunu yapmak aylarca süren bir tatilden daha dinlendirici olur. Değil mi? Olabilir mi bu? Bunu başarmış olabilir miyim yani? Neyse.

Başka bir yoldan gittim işe. Trafik ışıklarında beklerken yolun hemen kenarında büyük, siyah, nefis bir arabanın kapısı açıldı ve içinden pembe bir atlet, üzerinde kocaman yeşil yapraklar olan beyaz uzun şortlu bir adam indi. Tuhaf bir tezattı. İnsanların eğlenceli olduklarını düşündüm. Çünkü büyük, siyah, nefis arabaların içinden siz onları takım elbise ile beklerken üzeri kocaman yeşil yapraklı beyaz şort giymiş bir şekilde çıkabiliyorlardı. Arabadan indim ve yürümeye başladım. Önümde ufak tefek bir kadın cep telefonuyla konuşarak yürüyordu. Kulak misafiri oldum. Kaynanasından söz ediyordu: "Kaynana değil mi boynu altında kalsın."dedi. Sonra şöyle devam etti: "Tabii ben gavurun kızıyım ya herşeyi benim üzerime yıksın." Öfkeden dişleri gıcırdıyordu. Boynu altında kalsın ne demek diye düşündüm. Aklıma amuda kalkmış ve dengesini kaybederek boynunu kırmış bir kaynana geldi. Ürperdim. Acaba bunu mu demek istiyordu? Sahi kaynanasını öyle görse sevinir miydi ki? Sanmam. Koridora girdim. "Günaydın İbrahim Bey" dedim "Şu beyi kaldır" dedi "efendim?" dedim "bana bey deme" dedi. "Ne diyeyim?" dedim "İbo de" dedi "ama öyle diyemem ayıp olur" dedim "İbrahim Abi desem olur mu?" "bal gibi olur" dedi gitti.
Bu sabah hiç de diğer sabahlar gibi değil diye düşündüm. Ve sonra da aslında hiç bir sabahın birbirine benzemediğini, sorunun düşünme ve bakma biçimimde olduğunu düşündüm. Tüm günler nasıl birbirine benzerdi ki zaten? Öyle değil mi?

Fotoğraf: Life

18 Temmuz 2009

BU KOMEDİ ARTIK BİTTİ

Aslında iki seçenek var. Ya herşeyin dramatik olduğuna inanıp salya sümük bir ömür süreceksin ya da bütün bu saçmalıkların aslında ne kadar da komik hem de acınası derecede komik olduğunun farkında varıp kahkahalarla güleceksin. Ve bence ikici seçenek akıllı adamın harcı.

Bir düşün; aslında cehennemvari olan hiç birşeyin olmadığı bir küre bu. Deniz kendi halinde deniz, toprak öyle, gök mavi zaman zaman bulutlu, ağaçlar ayakta, bitkiler ne zaman toprak altında olmaları gerektiğini ne zaman dışarı çıkmaları gerektiğini biliyorlar, hayvanlar desen zaten müdahale edilmediği sürece akıl almaz bir dengenin sürüp gitmesini sağlıyorlar. Bütün bunlarda tek bir sorun yok. Cehennem biziz.

Yok efendim "kahpe dünya"ymış, yok efendim "zalim felek"miş. Bu laf ancak budalaların işi. Dünyanın önüne sıfat falan koyma feleğin de öyle. Sen kendi soyuna bak. Cehennemin zebanileri olan kendi soyuna. Heryeri yakıp yıkan, herşeyi öldüren, zalim gözü doymaz bencil ve hepsinden de ötesi salak olan kendi soyuna. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi herşey benim olsun isteyen ve bu herşey benim olsun isteğiyle herşeyi ve heryeri mahvedene salak denmezse ne denir? Ve bu salaklık komediden başka nedir?

Şimdi hepimiz aynı anda ölsek "ne yaptınız ulan dünyada?" diye sorsalar ne cevap vereceğiz? Ne cevap vereceğimizi bilmiyorum ama alacağımız cevap şu olsa gerek: "Hepiniz salaksınız ahahahhahah" Bence bunu çoktan hakettik.
Fotoğraf: Life

16 Temmuz 2009

BOŞVER

Sabah. Kapı önü ve bu yaz gününe hiç mi hiç yakışmayan bir hüzün. Bu hüznü giyinmek yaz günü kalın bir şala sarınmaya benziyor. Bu kadar güneşli bir günde böyle durmak neyin, kimin eseri? Kimsenin değil. İnsan yine her zamanki gibi yalnızca kendinin cehennemi.

Gökyüzünün neden bu kadar soluk göründüğünü aklım almıyor. Oysa her sabah uyandığımda nasıl bu kadar mavi olduğunu aklım almazdı. Sorun içte. Gözde ya da gökte değil. Gök aynı gök ona bakan göz aynı göz ama içte kopan bir tel var. Hayatla bağlantıyı sağlayan, tüm bu saçmalıklara mantık uyduran merkezle bağlantıyı sağlayan o telde var sorun.

Takvimin gitmek zamanını gösterdiği günlerde gidememekten tüm bunlar. O tel de bu yüzden kopuk işte. İleriye atılıp gitmeye çalıştığım ama gidemediğim için koptu o tel. Biraz daha cesur olmalıydım. Olsaydım da keşke. Ne olacağını umursamadan, arkada kalana bir an bile dönüp bakmadan gidebilecek kadar cesur olsaydım. "Eh bu zamana kadar böyleydi, artık böyle olmasın" diyecek kadar, keşkelerin hepsini çöpe atacak kadar. Ama değilim.

Yaşlanıyorum artık. Yaşlanıyor ve cesaretimi yitiriyorum. Kimi bunun adına mantıklı olmak diyor ben tüm kurallara artık direnmemek teslim olmak diyorum. "Macera yirmili yaşlara yaraşır ben yirmileri geçtim" diyorum mesela sonra da tüm bu söylediklerim yüzünden kendi suratıma tükürüyorum. Gülüyorum kendi halime sonra. Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyorum.
Fotoğraf: Life

12 Temmuz 2009

VE BU RÜZGAR...

Tıpkı bir armağan gibi bu rüzgar. Sıcaktan boğulan birine uzatılan bir ağaç dalı gibi. Odanın ortasında öylece durmak, nefes alıp veren bir göğüse bakar gibi bakmak perdelere...

Küskündüm ben son bir kaç gündür. Kime neye olduğunu bilmediğim bir küskünlük. Suç yok, suçlu yok. Ve bu rüzgar şimdi tıpkı "uzatma da barışalım artık" diye uzanan bir el gibi...

Ve üzgündüm ben son bir kaç gündür. Oysa ölümden başka herşeye çare var bilirdim. Ama üzgündüm işte.Ve bu rüzgar şimdi "üzülme artık" diye omzuna konan bir el gibi...
Üzgün, küskün, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzü duvara dönüktüm son günlerde. Sözün kısası şımarıyordum hayata. Ve bu rüzgar şimdi "kendine gel" diyen bir tokat gibi...

10 Temmuz 2009

DİZİ DİZİ İNCİYİZ ZENGİNLİKTE BİRİNCİYİZ

Bana mekanlardan söz ediyor. Bir dizi için mekan aradığını, pek çok yer dolaştığını, oyuncu bulamadıklarını, senaristin garipliği ve buna benzer pek çok şey. Oyuncuların isimlerini söylüyor. Ama hiç birini bilemiyorum. Bu kez onların oynadığı dizilerden söz ediyor. Yine bilemiyorum. Vazgeçiyor. Benim aklım mekanlar için ve oyuncular için ödenen paralara takılıyor. Söylediği rakamlar akıl alacak gibi değil.

Ben hiç bir zaman dizi izleyen biri olmadım. Çünkü günlerimi o dizilere göre planmaktan kaçındım. Çünkü "Bugün akşam bir kahve içsek birlikte" teklifine "aaa katiyen olmaz bugün bilmem ne dizisi var" diyenlerden biri olmak istemedim. Çünkü günlerce bir dizinin kadın karakterine edilen "ahlaksız teklifi" sanki herşey bitmiş gibi tartışmak istemedim. Ve bir diziyi haftalarca izleyip her bölüm sonunda "ayyy ne olacak acaba? Kadın öldü mü acaba? Adamı kim kaçırdı acaba?" gibi abuk sabuk soruların cevaplarına sabremedim.

"Bu dizi furyası elbet biter bir zaman" diyor. Ben ise hiç sanmadığımı söylüyorum. Neden bitsin ki alan memnun satan memnun. Hem izleyip hem de çocuklarının dizi oyuncusu olması için kendilerini paralayan bu kadar insan varken dizi furyası neden bitsin? "Doğru diyorsun" diyor. El kadar çocuklarını oyuncu olsun, reklam filminde oynasın diye ajansa kaydettiren ana babalardan söz ediyor. Eh bir oyuncu bölüm başına bu kadar para alırsa adam çocuğunu 4 sene okutup neden işsiz bir mühendis, kpss sınavının sonucunu telaşla bekleyen bir öğretmen olarak yetiştirsin ki?

Yetiştirmez elbet ama kahvehanelerde, sokaklarda, dolmuş duraklarında, işyerlerinde "ne olacak bu memleketin hali?" demeye devam eder. Öyle ya onun çocukları oyuncu, şarkıcı, futbolcu olacaktır ama memleketi başkalarının çocukları kurtaracaktır. Hem ona mı düşer canım memleketi kurtarmak bu kadar adam varken? O kızının başını okşar "reklamda oynayacak beniiiim kızııım, ünlü olacak benim evladım" der, oğlunun poposuna şakacıktan vurur, gülerek "futbolcu olacak benim aslan oğlum" der. Sonra da çocukların sırtından akacak paraların hayali ile tatlı bir düşe dalar. Ne mi olacaktır bu memleketin hali? Memleket gemisini kurtaramayanların sırtında taşınacaktır. Ve onlar ölüp gebereceklerdir o yükün altında, kimsenin ruhu duymayacaktır. Çünkü televizyonlar ancak haberler bittiğinde, diziler başladığında açılacaktır. Gemisini kurtaranlar ise çocukları sayesinde "ne olacak bu memleketin hali" demekten kurtulacaklardır. Hatta böyle bir soruyu bir zamanlar sorduklarını bile unutacaklardır. En azından o çocuklar var oldukça böyle bir umutları da olacaktır.
Sorun şu ki insan biraz düşününce o ana-babaya öyle kolayca öfkelenemiyor. Bu ülkede okuyan insan aç kalıyor, işsiz kalıyorsa, bilim adamları ancak yurt dışında kendi işini yapabiliyorsa, okumak artık risk haline gelmişse o ana-babaya ne hakla öfkelenebilirsin ki zaten? Varsın kimse üretmesin, kimi rol kessin, kimi tv karşısında pineklesin. Varsın ana babalar çocukları ajanslara kaydettirip umutlanmaya devam etsin. Ne mi olacak bu memleketin hali? Hep birlikte bekleyip görelim. Bakalım ne olacak bu memleketin hali.

09 Temmuz 2009

GÜZEL NEDİR SOPHIA?

Bahçede üçümüz oturuyoruz. M'nin dişi ağrıyor, H ve ben ise sersem sersem etrafa bakıyoruz. M eli yanağında sessizce oturuyor, H ve ben de havadan sudan olur olmaz şeylerden sırf konuşmuş olmak için konuşuyoruz. Bunu neden yaptığımızı ikimiz de bilmiyoruz. Oysa birlikte susabilecek kadar yakınız.

O kadın tam o anda önümüzden geçiyor. Kulak hizasında kesilmiş kısa saçları var. Jöle ile tel tel ayrılmış, hafif kabartılmış. H "maaşallah ne güzel saçları" diyor. H'ye hayretle bakıyorum. Çünkü bu saçları tel tel olan kadın, H'nin tüm iyi niyetiyle söylediği sözleri yalan yanlış çarpıtarak onu çok fazla üzmüş biri. Doğal olarak H ondan hoşlanmıyor, onunla konuşmuyor ama nefret de etmiyor. Kafası pek çalışmayan, her lafı yanlış anlayan ve yanlış anlatan bir kadından beklenilebileceği ölçüde davranan, insanların sözleri ve o sözlerin altında yatan niyetler üzerine hiç düşünmeden hareket eden bir kadın bu. Dişi ağrıyan M kadına öfkeyle bakıyor. Çünkü onun da zamanında başını ağrıttı, tıpkı bana yaptığı gibi.

H'ye "bunu nasıl yapabiliyorsun?" diye soruyorum. "Neyi nasıl yapabiliyorum?" diye soruyla karşılık veriyor soruma. "Yani seni bu kadar üzmüş biri sana nasıl hala güzel görünebiliyor?" diyorum. Gülümsüyor. H'ye, benim bunu asla yapamadığımı, sevdiğim insanlar "insanlar tarafından belirlenmiş güzellik kriterlerine göre" çirkin olsalar bile bana çok ama çok güzel göründüklerini anlatıyorum. (Bu arada insanlara çirkin demek ne kadar garip, ne kadar aptalca. İnsan kendisine doğuştan verilmiş bir şey için yargılanabilir mi?) Sevmediklerim, hoşlanmadıklarım ise dünyanın en güzel insanı olsalar dahi bir türlü benim nezdimde güzel olamıyorlar.

H gülüyor ve bana fazla duygusal olduğumu söylüyor. Başımla onaylıyorum. Ama pek çok insanın sevdikleri ve sevmedikleri kriterinden yola çıkıp insanları güzel ya da tam tersi bulduğunu savunuyorum. H ise herkesin öyle olmadığını söylüyor. Ben ise bunun ancak hiç tanımadığımız, yani henüz sevmediğimiz ama nefret de etmediğimiz insanlar için mümkün olduğunda, sadece hiç tanımadıklarımızı objektif olarak değerlendirebileceğimizde ısrar ediyorum. Konuyu sonuca bağlayamıyoruz.

Şu "insanlar tarafından belirlenmiş güzellik kriterleri" konusuna takılıyorum. Güzelliğin zaman içinde tanımlanışının değişip durduğunu, her devrin güzelinin kendine özgü olduğunu düşünüyorum. Ve daha çok da bu tanımların nasıl olup da yerleştiğini? Çok eski devirlerde tombul ve beyaz tenli kadınlar şahane bulunurken şimdi neden sıska ve uzun, soluk renkli kadınların güzel diye tanımlandığını ve bundan 100 yıl sonra güzel olanın nasıl tanımlanacağını merak ediyorum. Elbette bunu asla öğrenmeyeceğim. Bir zaman makinesi icat edilip ben geleceğe gitmezsem ya da 150 yaşıma kadar yaşamazsam veya biri ölümsüzlük iksirini bulmazsa tabi...
Fotoğraf: Life

08 Temmuz 2009

DELİ DİYORLAR BANA, DESİNLER DEĞİŞEMEM

Hanım hanımcıkmış. Öyle diyorlar onun için. Bana ise pek bir sıkıcı görünüyor. Sakince bacak bacak üzerine atıp oturuyor, sonra o çok derli toplu çantasından kırmızı kadife ajandasını çıkarıyor ve ince gümüş bir kalemle hiç acele etmeden birşeyler yazıyor. Ve bu kadın bende hep bir ağır çekim duygusu yaratıyor. Hanım hanımcık lafına fena takılıyorum. İnsan neye göre hanım hanımcık diye tanımlanır? Bunu hiç bilemiyorum. Kaldı ki umurumda da değil. Ben daha çok kendisine her daim "ben deliyim" diyen kadın üzerine düşünüyorum. İlk başlarda kendisini neden böyle tanımladığını anlayamadığım bu kadını zaman geçtikçe takdir ediyorum. Çünkü o bir tek cümlenin, "ben deliyim" cümlesinin onu nasıl da özgürleştirdiğine her gün defalarca tanık oluyorum.

Özgürlük falan filan lafları eden insanların aslında hiç de özgür olmadıklarının, diğer insanların ne düşüneceğini düşünerek hareket ediyor olmanın en büyük parmaklık olduğunu anlamamalarına şaşıyorum. Ne garip kendi hayatlarımızı hiç tanımadığımız insanların denetimine gönüllü olarak vermek. Sadece garip değil aptallığın daniskası da. Yok efendim koskoca kadınmışsın da millet ne dermiş, yok efendim senin gibi kerli ferli bir adama yaraşır mıymış da, aman efendim senin konumunda kariyer sahibi biri hiç böyle çocukça hareketlerde bulunurmuymuş da... Kimse de bu lafları edenlere şunu söylemeyi akıl etmiyor: "Kendi işine bakmak yerine benim hareketlerimin uygun olup olmadığını denetlemek sana yakışıyor mu?" Aslında düşünüyorum da bu ülkede bazı kurumlar sürekli birşeylerin topluma uygun olup olmadığını denetliyor ve insanlar "aman efendim özgürlüğümüz sınırlanıyor" diye basıyorlar yaygarayı. İyi de onların kurum olarak yaptığını siz de tekil olarak birbirinize yapıyorsunuz. Ve arada hiç bir fark yokken birinde kendinizi haklı buluyor diğerinde kıyametleri koparıyorsunuz. Bunun adı nedir şimdi?
İşte bu yüzden o kendine deli diyen kadını takdir ediyorum. O deli sıfatı sayesinde kimse onun yaptığı herhangi birşeyi, söylediği herhangi bir sözü uzun uzun tartıp arkasından konuşmuyor ve kimse ona "bu sana yakışıyor mu?" diye sormuyor. O delilik kadına tadına doyulmaz bir özgürlük duygusu veriyor. Şimdi bu kadın herşeyin farkında olan çok ama çok akıllı bir kadın değilse, ne?
FOTOĞRAF: Life

04 Temmuz 2009

F OLMA HALİ

Sizin de zaman zaman şöyle bir hisse kapıldığınız olur mu: "Ben ve Diğerleri" Hayır, o Diğerleri dediğin bölümü küçümsemekten, onlara hınç beslemekten söz etmiyorum. O tamamen ayrı bir konu ki, bazı insanlar bazı insanlar için diğerleridir ve yine o bazı insanlar diğer bazı insanlar tarafından nefret edilmeyi hak ederler. Dediğim gibi o başka bir konu. Benim sözünü ettiğim şöyle birşey: Dünya ikiye bölünmüş de sen bir tarafında kalmışsın diğer tüm insanlar da öbür tarafında gibi. Ya da şunun gibi:

Mesela senin hiç bir kesinliğin yoktur. "Hangi tür müziği seversiniz hanımefendi?" sorusunu bile kesin bir dille yanıtlayamazsın. Öyle ya Orhan Gencebay'dan tut da Ella Fitzgerald'a kadar yayılabilirsin. Bütün bu çeşitlilik içinde bu soruyu "jazz" diye cevaplamanın ya da "halk müziği" demenin anlamsız olduğuna inanırsın. Dolmuşlarda ya da sokakta yürüyen insanların uzunca bir süre kulaklıklarından aynı müziğin beyinlerine akıp gitmesini yadırgarsın. Zaman zaman da gıpta edersin onların bu kesinliğine ki genellikle gıpta ettiğin zamanlarda "ben ve diğerleri" diye bir ayrım varmış gibi hissedersin. Nasıl bir duygu olduğunu merak edersin bu sevilenin kesin olma halinin. Hangi yazarı seversiniz, en sevdiğiniz film hangisi, ne tür filmlerden hoşlanırsınız, ne tür kitaplardan hoşlanırsınız, hangi gazeteyi tercih edersiniz falan filan gibi soruları net bir biçimde yanıtlar diğerleri. Sen sadece "hımmm şey aslında bilmem ki..." gibi mırıltılarla kalırsın. Çünkü sen bile bilmezsin ne zaman neyi sevebileceğini. İşin garibi, aklının içinde filmler, şarkılar, kitaplar, şiirler uçuşurken, sen birini seçmeye çalışıp bir türlü seçemez ve hepsinin ayrı bir yeri olduğunu düşünürken, karşıdaki seni aslında bunlarla uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan bu yüzden de bu soruları cevaplayamayan biri sanır. Önemli mi? Değil. O an kesinlikten yoksun olduğunun derdine düşen biri için karşıdakinin ne düşündüğünün ne önemi olabilir ki?

Mesela çoktan seçmeli soruları yanıtlarken çok zorlanırsın. Pek çok seçenek sana uyuyordur. Hep istersin ki bir F seçeneği olsun ve o F seçeneğinde "yukarıdakilerin hepsi" yazsın. Ama olmaz. Hepsini birden kucaklamaya çalışan hiç kabul görmez. Hayat kesinliği sever çünkü. Aklı duru ve net olanı sever. İşte bu yüzden A'lar, B'ler, C'ler ve D'lere bölünür herşey. Bir A, B, C ya da D olamadığına üzülürken herkesin F olduğu bir hayatın kaos mu yoksa huzur mu olacağına bir türlü karar veremezsin. Ve bütün bu F'lerle dolu bir hayatta yaşayıp yaşamamak istediğine...

Fotoğraf: Life

01 Temmuz 2009

ÖYLE İYİ NİYETLİ Kİ...

"Hı hı" ve "evet"i bolca kullandığım bir sohbetin içindeydim. O konuşuyor ben dinliyordum. Şöyle diyordu: "Ah aslında öyle iyi niyetliyim ki ama insanlar beni anlamıyorlar. Gerçekten çok safım ben. İnan bana içimde hiç art niyet yok. Ama işte bilirsin bizim gibi insanların başına gelir ne gelirse. Ah şu iyi niyetimiz olmasa." Sonra anlattı da anlattı. O aslında X için elinden geleni yapmış ama X sözlerini yanlış anlamış. İşte dediği gibi iyi niyetinin belasını buluyormuş her vakit. Ama insanlar iyilikten anlamazlarmış. Falanmış filanmış.

Devamını dinlemedim. Evet hiç utanmadan gözünün içine baka baka başka şeyler düşündüm. Şöyle şeyler: Bir insan nasıl kendini böyle tanımlardı ki? İyi niyetli, saf ve içinde sevgiden başka birşey olmayan. Ben kendi hesabıma utanırdım böyle bir cümle kurmaya. Artı pür-i pak değildik ki hiç birimiz. Ne yani hiç mi kimseyi kıskanmazdı bu insanlar ya da hiç akıllarından birinin belasını bulması geçmezdi? Hiç küfürü basmazlar mıydı birilerinin arkasından? Bu insan doğasına aykırıydı bir kere. Etrafta sevgi kelebekleri dolanıp dursalar da kanatlarının altından görünürdü aslında çürük, paslı ve kirli yanları. Bu iyi niyetli sevgi kelebekleri bu cümleleri kurarken hepimizi aptal mı sanıyorlardı acaba? Mesela şu kadın bana ne kadar iyi niyetli olduğunu kendini paralarcasına ispatlamaya çalışırken benim şüpheyle bakan gözlerimi ya da kalkmış kaşlarımı, inanmaz bir edayla kıvrılmış dudaklarımı görmüyor muydu? Görüp kendini bu kadar göklere çıkardığı için durması gerektiğini farketmiyor muydu? Etmiyordu demek ki devam etti. Belki yarım saat belki de daha fazla onun ne kadar iyi yürekli biri olduğuna ikna edilmeye çalışıldım çünkü.

Bir süre sonra ayıp olmasın diye silkelendim ve dinlemeye başladım yeniden. Bu kez her nasıl olmuşsa konuyu aşka, kırılmış kalbine getirmişti. Öyle ya bu iyi niyetliler çoğu kez kalbi kırık, sevgili kazığından muzdarip, çılgınca sevmiş ama sevilmemiş, bir türlü küllenmeyen aşkın acısından muzdarip olurlardı. Elbette bu da iyi niyetlerinin bedeliydi. Hep bedel öderdi bunlar. Çünkü onlar iyi, insanlar çok ama çok kötüydü.

Yine aklım başka taraflara gitti. Dinlemesem de olurdu çünkü ne anlatacağını adım gibi biliyordum. Kötü adam zavallı kadın hikayesini kimbilir kaç defa, kaç farklı ağızdan dinlemiştim. Kızdım kadına. Yıllar önce geçip gitmiş bir aşk acısını hala peşinden sürükleyip böyle mızıldandığı için çok fena kızdım. Tamam adam berbat biri olabilirdi. Kadın ise melek. Böyle olsa bile berbat biri için bu kadar sızlanmanın alemi neydi ki? Unut gitsin. Anlattıkça daha da çok hatırlayıp daha da acı çekeceğine hak ettiğini ver ve o sanki hiç olmamış gibi unut.

"İşte böyle hayatım" dedi. Bitirdiğine sevindim. Ve sanki hafiflemiş gibi gitti. Muhtemelen benim dinlemediğim o şeyleri anlatırken üstünden yük kalkmıştı. "Neyse" dedim işime döndüm. Ve "ben iyiyim, iyi niyetliyim, inan içimde hiç kötülük yok" diyenlerin bana hiç ama hiç inandırıcı gelmediğini, gerçekten iyi olsalar bunu söylemekten utanacaklarını düşündüm. O nedenle "ben iyi biri değilim kötüyüm" diyenlere çok ama çok saygı duyduğumu, çünkü o insanların aslında gerçekten iyi insanlar olduğunu, zamanında yaptıkları hataları farkedip bu hatalardan pişmanlık duyduklarını, vicdan sahibi olduklarını, en azından kendilerini övmenin anlamsız olduğunu çünkü sen ne söylersen söyle davranışlarından bir şekilde kendini, aslını ele vereceğini bilecek kadar akıllı olduklarını farkettim. Ve ne yazık ki kendine iyi niyetli diyen ve diğerlerini buna ikna etmek için paralananların, "yok ben iyi biri değilim, kötüyüm" diyenlerden daha da fazla olduğunu da...
Fotoğraf: Life