29 Haziran 2009

ÇANTA

Önümden yürüyüp gitti. Çantasına bakakaldım. Küçük, boncuklu, beyaz bir çanta taşıyordu. Gövdesi, boşluktan içe çökmüştü. İçimi bir acıma duygusu kapladı. Sonrasında ise bir şaşkınlık. Neden, yoksun olduğu için çantasının böyle boş olduğunu düşünmüştüm ki? O birşeylere sahip olmadığı için değil, gereksinim duymadığı için böyle bir çantayı tercih ediyor olamaz mıydı yani? Pekala olabilirdi.
Onun çantasında muhtemelen bir nüfus cüzdanı, biraz bozukluk, bir ya da iki banknot belki bir cep telefonu vardı. Bizim çantalarımız ise abuk sabuk pek çok şeyle dolup taşıyordu. Cep telefonu, ki bazılarımız iki tane taşıyordu, fotoğraf makinesi, kalemler, kitaplar, küçük bir defter, ne yapacağımızı bilemediğimiz kredi kartlarıyla dolu cüzdanlar, unutmamak için notlar alınmış ya da telefon numaraları yazılmış kağıt parçaları, kredi kartı dökümleri, faturalar, hesap makinesi, saçma sapan makyaj malzemeleri, parfüm şişeleri, her an fikir değiştirip saçımızı farklı modele sokmak istersek diye tokalar, daha ileri gidenlerimizin çantasında sanki her an bir yere taşınıverecekmiş gibi bir sürü ıvır zıvır. Kimdi asıl acınacak olan? Bu sade yaşayan kadın mı yoksa gerekli gereksiz herşeyi yük edinen bizler mi?

"Bir kadının çantası aslında aklının içini yansıtır." demişti biri bana. Eğer bu doğruysa çoğumuzun kafası karmakarışık olmalıydı. Bazılarımızınki de, ki onlar akıllı olanlardı, bu kadınınki gibi sade ve netti. Biz bavul gibi çantalarımızda aradığımızı bulamazken o kadın çantasını açtığı an içinde ne olduğunu görüyor olmalıydı. Bir nüfus cüzdanı, bir kaç banknot, biraz bozukluk ve bir de cep telefonu. Dolmuşa bindiğinde hemen bozuk parasını uzatanlardandı o. Telefonu çaldığında telaşsızca açanlardan ve nüfus cüzdanını uzatması gerektiğinde bir çırpıda bulanlardandı. Böyle birinin aklı da çantası gibi sade ve sakin olmalıydı.
Biz ise telefonumuz çaldığında çantamızın altını üstüne getirmek zorundaydık. Telefonu bulana kadar saç fırçasından kağıtlara varana kadar herşeyi masanın üzerine döküp saçmak zorunda kalan ve bütün bu gereksiz telaş sonucunda telefonu açanlardandık. Bütün bu koca çantalıları düşünüp o kadının gözünden baktım. Asıl o bize acıyor olmalıydı bunca kalabalık yaşadığımız ve bu kalabalıkta ihtiyaç duyduğumuz an aradıklarımızı bulamadığımız için. Makyajsız yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu muhtemelen aradığını bulmak için çantasını döküp saçanları gördükçe. O sade hayatın içinde şaşkın şaşkın neden bunca yükü sırtlandığımızı hiç ama hiç anlayamıyor olmalıydı. Haksız mıydı?
Fotoğraf: Life

28 Haziran 2009

"BU ÜLKEDE HERŞEY OLUR KARDEŞİM"

"Heh heh heh bu ülkede herşey olur kardeşim, neden şaşırıyorsunuz ki?" diyen adam ve kadınlara şaşırıyorum ben asıl. Bu öfkesiz, kaygısız kabullenişin herşeyi olağan karşılayan hali karşısında donup kalıyorum. Ve o adam ve kadınlar hayatın suyu içinde akıntıya kapılmış giderken o akıntı içinde kayalara çarpa çarpa yok olan ruhlarının farkındalar mı merak ediyorum.

Mesela bu ülkede parmak kadar çocuklar tacizlere uğruyor. Kerli ferli adamlar sütten çıkmış ak kaşık oluyorlar. "Aaaaa" diye diye gazeteleri okuyanlar kısacık ama kısacık bir süre sonra herşeyi unutup, o adam sanki karbeyaz bir geçmişe sahipmiş gibi aralarına alıveriyorlar. Sonra gazetelerden üzerimize yağmur gibi taciz ve tecavüz haberleri yağıyor ve ne yazık ki "neden bu kadar fazla?" diyeceğimize "aman yine mi?" diyerek bu haberlere alışmış olduğumuzu bunların artık bizim için yeni birşey olmadığını çekinmeden gösteriveriyoruz. Dinden imandan bahseden adam ve kadınların ülkede bu kadar aç ve yoksul varken binlerce liralık ayakkabıları giyiyor olmaları üzerine kimse kafa patlatmıyor mesela. Parlak cilalı ayakkabılarının kaç ailenin akşam yemeği olduğunu hiç ama hiç hesaplamayan bu adamlar ve kadınlar, kimsenin bunu dert etmeyeceğini ve o fakir halkın bunun hesabını asla sorgulamayacağını çok iyi bildiklerinden yüzlerinde o "herşey yolunda" gülümsemesiyle dolaşıp duruyorlar. Her birimizin aklında "iyiliğin cezasız kalmayacağı" fikri ile dolaşıyor olmamız kimseye batmıyor mesela. Bunu hayatın doğası sanıp devam ediyoruz yaşamaya. Ne zaman biri birşey yapsa insanları ezilmekten kurtarmak için altında başka şeyler arıyoruz. Ve hiç utanmıyoruz "kimse boşuna iyilik yapmaz, vardır bir çıkarı" demekten. Dünyada artık iyiliğin yok olduğu ve herşeyin kötülük üstüne olduğunu düşünüyor olduğumuzun aslında bir ruh hastalığı olduğunun farkına bile varmıyoruz.

İşte sırf bunlar yüzünden ağzından "bu ülkede herşey olur kardeşim" cümlesi çıkıp gevrek gevrek gülenler yerine tek bir haber üzerine kafa patlatanlara sonsuz bir saygı duyuyorum. Bunun yerine "nereye gidiyoruz? ne yapabiliriz?" diyenin bu topraklar üzerinde onuruyla yaşayanlar olduğunu biliyorum. Tek bir kişi olmanın çaresizliğini hisseden ama yine de o çaresizliğe kapılıp düşünmekten vazgeçmeyen, kendi başına elinden geleni yapmaya çalışan, aç birinin karnını doyuran, okumaya çalışan bir çocuğun kitaplarını defterlerini alan, imkanı varsa birilerine iş bulan, komşusu açken uyuyamayan bir kap yemeğini onunla paylaşan ve bütün bunları yaparken etrafındaki herkese iyi olanın asla ölmeyeceğini farkında olmadan gösterenlerin, hayatının sonbaharında titrek elleriyle hala ağaç dikenlerin, toprağın taşını temizleyip onu ekilir dikilir hale getirenlerin, suyun kıymetini bilip bir damlasını ziyan etmeyenlerin, sokaklardan başkasının çöpünü toplayıp temizleyenlerin varolduğunu biliyorum. "Bu dünyanın gidişine nasıl karşı durayım ben?" demeyen adam ve kadınların bir insan olarak üzerlerine düşeni yapmış olmanın mutluluğuyla hayata gözlerini kapayacaklarını, bozulan koca duvarın bir tanecik tuğlasını tamir etseler dahi yine de büyük bir iş başardıklarını, eli kucağında oturmanın insanoğluna asla yakışmayacağını da öyle...

Fotoğraf: Life

25 Haziran 2009

PARAMPARÇA SESLER VE GÖRÜNTÜLER

Odanın içinde bir kaç kişiden oluşan gruplar kendi aralarında birbiriyle hiç ilgisi olmayan sohbetlere dalmışlar. Odanın hemen köşesindeki kadın ise sanki odada çıt yokmuş gibi konsantre olmuş, önündeki bilgisayarın ekranındaki birşeyi okuyor. Hiç kıpırdamıyor. Sadece mosue'un üzerindeki eli sayfayı kaydırıyor. Hepsi bu. Hayretle bakıyorum. Bunca gürültü içinde nasıl böyle pür dikkat okuyabildiğini aklım bir türlü almıyor.

O an ona nasıl gıpta ediyorum, anlatmak olanaksız. Ben ise onun tam tersiyim. Odada biri fısıldasa o fısıltının içindeki her cümleyi, her kelimeyi, her harfi duyuyor hatta o cümlelere yorum bile yapıyorum içimden. Bir kaç kişi ikili gruplar halinde toplanmış olsa ve birbiriyle ilintisiz şeylerden söz etseler ben istisnasız hepsini işitiyor, aklımın içinde bazılarına karşı çıkıyor bazılarını ise onaylıyorum. Üstüne üstlük bu arada ekrandaki birşeyi okuyor ve bazı zamanlarda, keyfim yerindeyse, şarkı bile mırıldanıyorum. Bütün bunlar bir marifet mi? Elbette değil. Eğer böyle devam edersem kısa zaman sonra delirme ihtimalim bile var.

Herkes gittikten sonra o kadının karşısına geçip oturuyorum. Beni farketmiyor bile. Bir kaç dakika sonra okumasını bitirdiğinde farkediyor ve gülümsüyor. "Ne zaman geldin?" diye soruyor. "Çok olmadı" diyorum. Sorar gibi bakıyor. "Şunun için geldim" diyorum "Bütün bu gürültüde nasıl bu kadar konsantre olmayı becerebiliyorsun?" Etrafına bakıyor. Odada onunla benden başka hiç kimse yok. "Ne gürültüsü?" diye soruyor. "Az önceki gürültü. Odada nereden baksan en az beş kişi vardı." Şaşırıyor. "Öyle mi?" diyor. Hiç birşeyin farkında değil. İnanılır gibi değil.

"Ne okuyordun?" diyorum. Bir gazete haberinden söz ediyor. Onun her zaman bu kadar dikkatini toparlayıp toparlayamadığını merak ediyorum. Her zaman öyleymiş. Bir şeye yoğunlaştığında nerede olduğunu bile unutabilirmiş. Bu duyguyu delice merak ediyorum. Benim gibi tüm herşeyin ne yazık ki farkında olan biri için hiç bir zaman tecrübe edilemeyecek bu cenneti bir kez tadabilmeyi ne kadar da çok istediğimi düşünüyorum.

Kadın nasıl böyle yapabildiğini bilmediğini söylüyor. Ben de nasıl bu kadar dikkatimin dağıldığını bilemediğimi söylüyorum. Gülümsüyoruz. "Belki de" diyor "bu yapımızla ilgili birşeydir." Büyük ihtimalle haklı. Bir çözümü olup olmadığını merak ediyorum. Okuduğum duyduğum herşeyi birbirine karıştırmaktan yorgun düşen zihnime böyle bir güzellik yapmanın hayalini kuruyorum. Ve parçalanmış görüntü ve seslerden bir bütün oluşturamamanın insanın zihnine edebileceği en büyük kötülük olduğunu da tekrarlayıp duruyorum kendi kendime.

Masama dönüyorum. Ekranda yarım bıraktığım gazete haberini okumaya başlıyorum. Karşı masada oturan adamın kaşıdığı kafasından gözlerimi çekmeye, yan odadaki Rafet El Roman şarkısından kulaklarımı yalıtmaya, koridorda telefonla konuşan kadının kelimelerinden kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Yapamıyorum. Gazete haberindeki cinayet kurbanın sürekli kafasını kaşıyan bir psikopat katil tarafından hunharca katledilirken kurbanın telefonunun çaldığını, telefonun sesinin ise bir Rafet El Roman şarkısı olduğunu, katilin kurbanın telefonunu boş bulunup açtığını fakat alo demediğini, arayan kişinin yanlış aradığını ve karşıdakinin kim olduğunu bilmeksizin bir çırpıda anlatacaklarını anlatıp telefonu kapattığı gibi bir senaryo kalıyor bütün bunlardan aklımda.

Tüm bu parçalardan tamamen gerçekdışı öyküler türetip bu dikkat dağınıklığının iyi mi kötü mü olduğuna karar vermeye çalışıyorum. Ve tüm bildiklerimin gerçek mi yoksa parçalanmış gerçeklikten oluşan gerçekdışı bir bütün mü olduğuna da öyle...
Fotoğraf: Life

23 Haziran 2009

BAZILARI BÖYLE İŞTE...

Gün boyu sıkıntılı bir halde dolanıp durdum. Ve o sıkıntı akşam üzeri patladı. Benimle hiç ilgisi olmayan bir iş için, oturduğu koltuğun dışında pek bir değeri olmayan bir adam tarafından eğitimine, kariyerine ve yaşına hiç yakışmayan bir tonda azarlandım. İlk şaşkınlığımı atlatıp hakettiği kelimeleri söyledikten ve odasından çıktıktan sonra öfkem su yüzüne çıkmaya başladı. Sakinleşebilmek için bir köşeye çekildim ve sustum. Ben sustukça aklımın içinden düşünceler aktı, aktı, aktı...

"Anne ve babası tarafından sürekli azarlanmış bir çocuk olsam acaba bu tavırlara karşı daha mı dirençli olurdum?" diye düşündüm önce. Kimbilir belki böylece azarlanmaya karşı bir kalkan geliştirmiş olur bu şekilde konuşan insanları umursamamayı becerebilirdim. Hem böylece aklımın o sinirli şeytanı kulağıma şunları fısıldayıp durmazdı: "O kim oluyor da seni azarlıyor? Haklı olsa amenna, ama haklı değil. Başkasınının eksik yaptığı işin acısını sanki sorumlusu senmişsin gibi neden senden çıkarıyor? Bu bir eleştiri değil. Eleştiri olsa, iyi niyet olsa altında tamam ama bu tonda konuşmak neyin nesi?"

Sonra sakinleştim. Ve o adamın çocuklarını düşündüm. O çocuklarla nasıl konuşuyordu acaba? Birileri o küçücük çocuklara çok kötü davrandığını, eşini yabancı insanların yanında nasıl payladığını anlatmıştı da konduramamıştım. Bu nasıl bir psikoloji olabilirdi ki? O azarladıktan sonra çocukları ağlarken ne hissediyordu? Ya eşi? Başkalarının yanında o kadıncağızı azarladığında kadının yüzünün haline dikkat etmiyor muydu? Derdi neydi ki insanları bu kadar kırıp incitiyordu? Daha sonra onunla bire bir çalışanları düşündüm. Kısa zaman önce bir kişi onun davranışlarına daha fazla dayanamadığı için istifa etmişti. Şu an hala işsiz olan bu adamın verdiği bu karar kolay mıydı? Kim bu devirde işini kaybetmeyi göze alırdı ki? Ama demek ki artık dayanamayacağı bir konuma gelmişti.

Ve bu adamın uyumadan önce gün boyu olup bitenleri aklından geçirip geçirmediğini merak ettim. Eğer geçiriyorsa incittiği, üzdüğü, haksızlık ettiği insanların yüzlerinin gözünün önüne gelip gelmediğini de öyle. Sonra böyle olmadığına hatta hiç birşey düşünmeden mışıl mışıl uyuduğuna karar verdim. Çünkü, "eğer böyle olsaydı çoktan tavrını değiştirmiş olurdu herhalde." diye düşündüm.Acaba onu anne ve babası bu şekilde mi büyütmüşlerdi? Tıpkı onun şimdi, küçük büyük demeden insanları azarlayıp durduğu gibi her hareketinde onu azarlamışlar mıydı? Bu yüzden mi insanlara bu tonda konuşuyor ve böyle konuştukça gücün anne babasından çıkıp kendine geçtiğine mi inanıyor? Yoksa böyle davrandığı sürece bir daha hiç kimsenin onu azarlamayacağından emin mi oluyor? Kimbilir? İnsan psikolojisi o kadar kolay çözülmüyor ki?

Ve bir başka şeyi daha merak ettim; o adamın çocuklarının azarlana azarlana babalarının bu tavırlarına karşı bir kalkan geliştirip geliştirmediklerini. Ama böyle birşeye karşı kalkan geliştirilebilir mi ya da böyle birşeye alışılabilir mi? Ya o çocuklar da büyüdüklerinde bu adam gibi olurlarsa?
Fotoğraf: Life

22 Haziran 2009

BİR ZİHİNDE BÜYÜTENİN TASVİRİ

Adım Fulya ve ben bir zihinde büyütenim. (Tam bu noktada bütün zihinde büyütenlerin "merhaabaaa Fulyaaaa" demesi gerekiyor. Yoksa bu grubun tek üyesi ben miyim?)

Zihinde büyüten ne midir? Şudur: Hayatın aklımızın içindeki planlarla dalga geçtiği bir zamanda ya da biz öyle sanıyorken, ortada fol yok yumurta yokken yani, aklın saçma salak senaryolar üretip bir de utanmadan bunların olabilirliğine inanmasıdır. Evet, çoğu zaman hayat hep aklımızın içindeki gibi gidecek sanırız. Fakat hiç bir zaman, daha doğrusu çoğu zaman, böyle olmaz. Bir fiske ile herşey dağılıp başka bir yola sapabilir. Belki de ancak böyle hayatla başa çıkmayı öğreniriz. (İyi de hayatla başa çıkmayı öğrenmek isteyen kim?) Herneyse ne diyordum? Evet, herkesin hayatı zaman zaman kontrolünden çıkabilir, herkes zaman zaman yolunu kaybedebilir. Fakat böyle bir durumla karşılaştığında aklın içinde olur olmaz senaryolar yazan bir akıl (ki bence bunlara akılsız demek daha doğrudur) vardır ki o senaryoların gerçekleşmesi bile o senaryoları yazıp günlerini gecelerini zehir etmekten çok daha iyidir. İşte bunlara zihinde büyüten denir.

Daha çok kadınlara musallat olan zihinde büyütme çok kişinin üstesinden gelemediği, insanı karmakarışık düşüncelerle içinden çıkamadığı düğümlere sürükleyen bir düşünme biçimidir. Daha iyimser bakmayı denersek yaratıcı aklın ürünüdür bu. Elbette negatif yaratıcı bir aklın. Bir zihinde büyüten nasıl mı düşünür? İşte tam olarak şöyle:

X kişi "Biliyor musun yeni patron kendi ekibinden bir kaç kişi de beraberinde getiriyormuş."dediği anda bir zihinde büyütenin aklı aynen şu şekilde işlemeye başlar ve asla ama asla susmaz. "Eveeet kızım (ya da oğlum) tamam buraya kadarmış. Herşey bitti. Ekip geliyorsa sen kesin işten atılacaksın. Hay Allah kredi kartına bu kadar yüklenmeseydim. Aslında seziyordum böyle birşey olacağını ya. İşte eşşeklik ettik bir kere. Hadi bu ay ödedik ya gelecek aylarda ne nane yiyeceğiz? Yapacak birşey yok. Şimdiden iş ilanlarına mı baksam? Yok yok dur daha erken. Hele bir patron gelsin de. Ne zaman geliyordu? Bir kaç haftaya kadar mı? Ama böyle düşünerek bu bir kaç haftayı da zehir edeceğim kendime. Yok böyle düşünme. Hem annen ne der her zaman: İyi düşün iyi olsun. Doğru. Bunu düşünmemeliyim. Ben en iyisi gazeteleri okuyayım. Ne işsizlik oranı artmış mı? Artmıştır. Bir kişi daha katılıyor aranıza sevgili işsiz arkadaşlarım. Ne olacak yahu bu ülkenin hali. Adamlar boşuna cinnet geçirmiyorlar. Ben de cinnet geçirir miyim acaba? Yok canım geçirmem herhalde. Ama belli mi olur? O adamlar kadınlar da cinnet geçiren birine baktıklarında "bana asla olmaz" demişlerdir. Beni atmayıp ekibimdeki arkadaşlarımı kovarlarsa! Yok ben onlar olmadan çalışamam. Hayır hayır hayatta çalışamam. Zor kurduk bu düzeni, şimdi herşey bir fiskeyle dağılacak. Yahu adalet adalet diye bağırıp duruyor herkes ne adaleti. Al sana adalet. Adam iki dakika da hepimizin hayatını mahvediyor. Kanunmuş kuralmış hiç bir yerde işlemiyor. Sahi cinnet geçirir miyim acaba? Yok canım. Ama belki de geçiririm. Dünyaya tahammül edemiyorlardı onlar da belki. Tabi ya insan hem sevdiklerini hem de kendini neden öldürsün ki? Aklını oynatıyordur mutlaka.Aslında hepimizde bu potansiyel var. Eh bu ülkede bu da çok doğal. Ay ne saçma sapan şeyler düşünüyorum yeter ya. Başka birşey düşünmeliyim başka birşey düşünmeliyim başka birşey düşünmeliyim. Ne yapıyordum en son? Hah gazetelere bakıyordum. Yok yok ben gidip iki laf edeyim insanlarla. Ay onlar da şimdi yeni patrondan söz edecekler. En iyisi burada oturayım. Onlar da korkuyorlar mıdır işlerinden olacaklarından? Tabi canım bu devirde iş bulmak kolay mı elbette korkuyorlardır. Şu karşıdakiler gülüp duruyorlar. Sanırım pek korkuları yok. Eh ne yapsınlar? Kovulacaksak bunu o zaman düşünürüz. Nasılsa bir B Planımız yok. Biraz düşünüp bir B planı mı geliştirsem. Yok yok ben de bu şans varken..."

İşte bir zihinde büyüten aynen bu şekilde düşünür. Ve bunları düşündükçe de aklın hayalin almayacağı aptalca senaryolar yazar, bir de o senaryoları oynatır aklının içinde. Onun kafasının içindekilerin çoğu hep karamsar senaryolardır. Ve bu o senaryoları kurarsa en kötüye hazır olacağını sanır ama yanılır. Çünkü çoğu zaman o senaryoların hiç biri doğru çıkmaz herşey gayet güzel yolunda gider. Hatta sandığından çok daha olumlu sonuçların içinde bulur kendini. Sonra kendisine şunu der: "Ne aptalım, kaç günümü bu saçma sapan şeyleri düşünerek ziyan ettim. Bir daha asla yapmayacağım." Ama her zaman yapar.
Fotoğraf: Life

20 Haziran 2009

"BİRAZ KENDİNDEN BAHSETSENE"

Şimdi size biriyle tanıştırılmaktan çok korkarım dediğimde eminim gözünüzün önüne hasbelkader bir kaç arkadaş edinmiş, o hasbelkader edindiği arkadaşlarıyla da çok nadir görüşen, insanlarla bir arada bulunmaktan kaçan biri gelecektir. Fakat durum bu değil. Biriyle tanışmaktan çok korkarım çünkü o insanların çoğu şunu söylemeye kendilerini mecbur hissederler: "Biraz kendinden bahsetsene."

Bu soruya diğer insanlar nasıl yanıt verirler bilmem ama bu soruyu duyduğum an benim sırtımdan soğuk terler boşanır. Elbette bu soruya çeşitli yanıtlar verilebilir. Mesela bir ingilizce kursu öğrencisinin diliyle: "I'm a student. I'm 18 years old. I'm from Ankara." gibi lafları türkçeye çevirip size "biraz kendinden bahsetsene" demiş ve yeni tanıştığı biriyle ancak bu şekilde sohbet edebileceğini düşünen kişiye cevap verir, onu geçiştirir ve kalkıp oradan giderken kendinizden söz ettiğiniz cümlelere şunu da ekleyebilirsiz: "tüm bu özelliklerimin yanında aynı zamanda kaba biriyimdir."

"Biraz kendinden bahsetsene" cümlesi yanıt bekleyen bir sorudur, evet. Fakat yanıtı hiç bir zaman dürüst olmayan bir sorudur da aynı zamanda. Çünkü bir kişinin kendisi hakkında verdiği bilgilerin çoğu aslında olmak istediği kişiyi betimler. Öğrenci olmaktan, 18 yaşında olmaktan ya da Ankaralı olmaktan söz etmiyorum elbette. Fakat bu kesinliği olan gerçekliği tartışmasız biçimde ortada olan bilgilerin de birini tanımak için pek bir anlamı yoktur sanıyorum. Yaş ortadadır zaten. İş az çok tahmin edilebilir. Ve nereli olduğunun da zerrece önemi yoktur.

Bu soru saçmadır çünkü insanın kendisi hakkında verdiği bilgiler, eğer nereden başlayıp kendisi hakkında neler anlatacağını kolaylıkla bulabilmişse, eksik, yanlış ve kişinin kendisi tarafından yorumlanarak sunulmuştur.(Doğal olarak böyledir. Çünkü kendimizi dışardan değil yalnızca içerden görebiliyoruz.) Oysa eğer birini gerçekten tanımak istiyorsan sohbeti bu soruyla başlatmak sıkıcılığını göstermezsin. Bu soruyu sorarak karşındaki insanı kilitlemez ve tüm bu tanışıklığı orada bitirmezsin. Akıllı biri isen eğer ve karşındaki ilgini çekmişse, onu tanıma isteği duyuyorsan biraz ona bakarak bir kaç söz söyleyerek, bir kaç soru sorarak sohbeti yönlendirebilirsin. O konuşurken yüzüne, el kol hareketlerine, seçtiği kelimelere, sorduğu sorulara, sen konuştuğunda sözlerinden hangisinde yüzünde merak uyandığına dikkat ederek çok daha dolu bir zaman geçirebilir ve karşındakine de aynı fırsatı tanımış olursun. Çünkü, çok insan kendini akıllı bir göz karşısında sandığından çok daha fazla ele verir.

Evet, biriyle tanışmaktan çok korkarım çünkü "biraz kendinden bahsetsene" cümlesine nasıl cevap vereceğimi asla bilemem. Dışardan bakamadığım ben'in nasıl biri olduğunu anlatamam karşımdakine. Ve anlatmayı da istemem. İsterim ki karşımda bir tilki kurnazlığıyla beni tanımaya çalışan biri olsun. Ve yine isterim ki karşımda ben kendimden söz etmediğimi sanırken bana kendimden söz ettirmeyi başaracak biri olsun. Bu o kadar zor değil. Üstelik "kendinden söz etsene" sorusunun sıkıcı cevabını da taşımaz içinde. Nasıl bulmaca çözüyorsan, nasıl parçaları birleştirip bir resim elde ediyorsan insanı tanımak da tıpkı bunun kadar eğlenceli ve merak uyandırıcıdır bence. Tabi sen eğer "biraz kendinden söz etsene" diyerek gazetenin arka sayfasındaki bulmaca cevabına bakmayı tercih etmiyorsan.

17 Haziran 2009

YALANLAR VE DOĞRULAR

Masamın önünde pat diye biri belirdi. Sonra biri daha ve bir daha. Gözümü ekrandan ayırdım istemeye istemeye. Aklım hala okuduğum metinde gözüm bana bakan üç suratta, yarım ağız "hoşgeldiniz" dedim. Hoşgeldiniz dedim ve yalan söyledim. Gelmişlerdi fakat bu geliş hiç de hoş değildi. Çünkü gün boyu masa önünde beliren ve bana hiç ilgimi çekmeyen şeyler anlatıp duran, beni nefessiz bırakan suratlara hoşgeldiniz demek zorunda kalmıştım. Ki ne yazık ki bu hoşgeldinizler sadece bu güne mahsus değil günlere, haftalara hatta aylara yayılan bir durumdan sadece biriydi.Annem geldi aklıma. "Neden sürekli bizim odadalar?" dediğimde "sizi seviyorlar da onun için" demişti. O an hiç sevmesinler istedim. Çünkü karşındakinin yüzünü okuyamayan, kendi boş vakitlerini değerlendirmek için başkalarının vakitlerini çalan, bencilliklerinden ödün vermeyen, işininin olup olmamasını hiç ama hiç umursamayan ve onlarla ilgilenmediğin zaman küsen bu insanlar tarafından sevilmiyor olmanın aslında bir nevi özgürlük anlamına geldiğini düşündüm.

Bir tanesi uzun uzun küçük kızını anlattı. Defalarca dinlediğim hikayelere gülümsemek zorunda kaldım. Diğer ikisi ise yeni yaptırdıkları evden, aldıkları eşyalardan, hayatın çok pahalı olduğundan, o gün pazarın kurulup kurulmadığından, kirazların kurtlu olup olmadığından, karpuzun henüz mevsimi olmadığından başlayıp o akşamki dizilerden, ne yemek yapacaklarından, oğlanın okulundan, kızın haylazlığından, bilmem ne mağazasında çocuk kıyafetlerinin daha uygun fiyatlı olduğundan, yaz gelince çocukların günde kaç kez kıyafet değiştirdiğinden ve daha buna benzer pek çok şeyden söz edip durdular. Birşey içip içmek istemediklerini sordum. "Çay" dediler. Ayağa kalktım. "Neden telefonla söylemiyorsun çayları?" dediler. "Sizden çok sıkıldım biraz nefes almak istiyorum." demeyi beceremediğim için "çok oturdum, biraz ayaklarım açılsın" dedim ve ikinci yalanımı söyledim. Pek umursamadılar anlattıklarını büyük bir hevesle anlatmaya devam ettiler.

Koridora çıktım. Derin bir nefes aldım ve ağır ağır yürüdüm. Çayları söyledim ve "biri bana iş çıkarsa da bir yere gitmek zorunda kalsam" gibi kendimin bile inanamadığı garip bir dua ettim. Bütün bunları düşünürken kendi huysuzluğumdan hiç ama hiç utanmadım. Tekrar döndüm ve tüm o karpuzlu, kirazlı, dolaplı, elektrik süpürgeli, çoluklu çocuklu muhabbetin içine düştüm. Neyse ki koridor başımı çıkarıp nefes aldığım bir deniz yüzeyi gibiydi. Bu sonu gelmez muhabbetse denizin en derini. "Dayan" dedim kendime. "Biraz nefesini tut." Ve tuttum.

Gittiler. Ardlarında üç boş çay bardağı ve balona dönmüş bir kafa bıraktılar. Ben arkalarından bakarken bir tanesi dönüp "ne sıkıcısın, hiç konuşmuyorsun" dedi. Bu kez yalan söylemedim "çünkü hiç konuşmak istemiyor canım bu ara" dedim. "Bir daha gelmeyeceğiz" dediler. Bu kez daha da doğruyu söyledim: "Bence benden daha eğlenceli ve sizin konularınızla daha ilgili kişiler bulabilirsiniz" dedim ve alaylı alaylı güldüm. Onlar da güldüler ve şöyle dediler: "Ay sen çok komiksin ya." Ve balona dönmüş kafamda şaşkına dönmüş bir surata neden oldular.

Gün sonunda onlara iki yalan iki doğru söylemiş oldum. İki yalan iki doğruyu götürür mü?
Fotoğraf: Life

16 Haziran 2009

MARTI OLSAM

Yok yok yok. Sığmıyorum hiç bir yere. Karşısındaki kadının mavi gömleğine dalıp deniz hayali kuran birinden başka birşey beklemek mümkün mü zaten? Tepemde bir sürü serçe var. Elimde Livaneli'nin Son Ada'sı. İçinde ya da dışında ada lafı geçti mi tıpkı bir mıknatısın etki alanındaki toplu iğneye benziyorum. Tırnaklarımı kemiriyorum kitabı okurken. Herkes herkesi kıskanır da hangi sersem benim gibi o kitabın içindeki hayali adayı, oradaki küçük evleri, martıları, martıların geceleri verandada çıkardığı sesleri, o insanların giydikleri ütü istemeyen kıyafetleri, herhangi bir kurumla en ufak bir bağlantısı olmadan yaşamayı, kurallardan yoksun olmayı, o gölgeli yolda yürümeyi, koylarda yüzmeyi, kendi halinde geçen günleri kıskanır?

Ne yanlış bir zamanda ne yanlış bir kitap aldım elime. Ruh şapkasını burnuna indirip uzun bir yaz uykusuna dalmış ve karşı koyamadığı o rehavete kapılmışken bedeni böylesine sürükleyip durduğun bir zamanda okunacak ne kadar da yanlış bir kitap. Ama dediğim gibi onunla aramızdaki ilişki mıknatıs ve toplu iğne ilişkisi işte. O rafın önünde durup kitabın mavi kapağı üzerindeki "Son Ada" yazısını gördüğümde, onun çekimine kapıldığımda ve onu almadan çıkmanın mümkün olmadığını anladığımda bana bunu yapacağını inceden inceye sezdim aslında ama hangi toplu iğne mıknatısa karşı koyabilmiştir ki?

Satırlar ilerledikçe şu günlerde çalışmak ve diğer sorumluluklar akıl almaz işkenceye dönüştüler. Aklım o adanın sahilinde dolanıp dururken bu masa başında oturmak, soruları yanıtlamak, bir takım kağıtlara bir takım şeyler yazmak, imzalar, gönderiler, telefonlar ve diğer insan icadı tüm abuk sabuk işler iyiden iyiye katlanılmaz oldular. Oysa uyuşturmuştum aklı. Dünyanın böyle olduğuna dair ikna etmiş, başka hayatların mümkün olmadığını saçma sapan kanıtlarla anlatmıştım ona. Ama ya şimdi? O satırlardan sonra bir daha mümkün olacak mı onu ikna etmek? Olmayacak.
Elimde kapağına bakıp durduğum kitap, başımı kaldırdığımda o mavi gömlekli kadın... Bu kitap elimde bir vaat gibi durdukça, o gömlek rüzgarda tıpkı kaygısız bir deniz gibi dalgalandıkça nasıl ikna ederim kendimi bir daha olup olabilecek tek hayatın bu olduğuna? Nasıl?

15 Haziran 2009

NE KİTAPSIZ NE KİTAPSIZ

Bazı kitaplar dışı parlak ama tekerleği olmayan arabalara benzerler. Kapısını açar binersiniz, aklınızda başka dünyalara gitmenin hevesi, midenizin tam üstünde tarif edemediğiniz bir heyecan. Bir süre oturursunuz içinde. Pencereden görünenin hiç değişmediğini, öldürallah bir adım yol alamadığınızı farkedersiniz bir süre sonra. Ama bazı okurlar inatçıdırlar. Pencereden görünenin değişmemesine, kapalı camlar ardında kan ter içinde kalmalarına ve uzun zaman orada öylece oturuyor olmalarına rağmen inatla belirlenen süreyi doldurmaya çalışırlar. Çünkü onlar asla yarım bırakmaktan hoşlanmaz bunu hem kendilerine hem de içinde bulundukları o tekerleksiz arabaya ihanet olarak görürler.

Ben hiç bir zaman inatçı bir okur olmadım. Pencereden görünen değişmediği vakit inip başka bir arabaya bindim. Onda da aynı şey olduğunda bir başkasına. Ta ki aklın içindeki başka dünyalar hevesi tatmin olana dek, midemin üzerindeki heyecan yatışana dek bu inip binme işinden hiç ama hiç gocunmadım. Geride kalanlara ise ihanet duygusunu taşımadım. Çünkü bildim ki bazen o tekerleksiz arabalar benim yetersizliğim yüzünden gitmiyorlar. Zamanı gelince onlar da aklı alıp başka dünyalara götürmeyi başaracaklar. Ben onların tekerleklerini taktığımda ya da aklımın içinde onların saplandığı çamuru temizlediğimde, bu olacak. Bu yüzden bunlar olana dek onları bir köşede demlenmeye bıraktım.

Hal böyle olunca kitaplığın bir rafında yarım kitaplardan oluşan bir sıra dizildi de dizildi. Zaman zaman o rafın önüne geçip hangisinin beni başka dünyalara götürmeye hazır olduğunu başlarından üç beş sayfa okuyarak bulmaya çalıştım. Kimine hazır olduğumu sevinçle fakederken kimi için ise bir süre daha demlenme payı bıraktım.
Geçen gün yarım bırakılmış kitaplar rafının önünde dururken geçti bütün bunlar aklımdan. Tüm kitapların, biz onlar için hazır olduğumuzda, akıl almaz güzellikteki seyahatler için birer davetiye olduğunu düşündüm. Ve bazıları iki tekerlekli, bazıları üç tekelerlekli bazıları dört tekerlekli hatta bazıları o an için tekerleksiz bile olsalar da her birinin birer yolculuk teklifi gibi yanıbaşımızda durmaları fikrini ne çok sevdiğimi farkettim. Başucumuzda ya da kitaplığımızın raflarında duran bu yolculuk biletlerini düşününce, insan hayatı için rutinin söz konusu olmadığını, aklı yerinden koparıp bir başkasının sözcüklerine emanet edip ve asla hıyanet edilmeyeceğini biliyor olmayı da öyle...
Fotoğraf: Life

13 Haziran 2009

GERÇEK

Tıpkı bir avcıya benziyorum böyle zamanlarda. Nasıl ki bir avcı kendini o koca şehrin gürültüsünden kurtarıp dağlara, deniz kıyısına vurur sessizliğe kavuşur, bir nevi ruhunu doğanın içine katmaya çabalarsa, ben de ofisin o herşeyden, hatta hayattan bile, yalıtılmış havasından kurtulup bahçede buluyorum kendimi. Avcı ile aramızdaki tek fark şu: ben kimsenin canını almıyorum. Amacıma kan bulaştırmıyorum. Tam aksine başka hayatlara ucundan kıyısından karışıp birken beş oluyorum. Ne ellerimde çaresiz bir kuşun kanlı bedeni ne de can havliyle birazcık ama birazcık daha yaşamak için çılgınca çırpınan bir balığın minik bedeni... Ben yalnızca bakmakla yetiniyorum. İnsanlara, sözcüklere ve onların oluşturduğu neredeyse gerçekdışı hayata. Sadece hikaye avlıyorum ben. Başka birşey değil...

Dün sabahta nefes alamadığım bir zaman dilimi vardı yine. İş hayatının hep böyle olduğunu unutup içine karışamadığım, kendimi kandıramadığım bir zaman diliminden söz ediyorum. Hastaya bir kaşık ilaç bana bir yudum bahçe havası... Yine insanlarla doluydu her yan. Güneşin altında çılgın karıncalar gibi bir o yana bir yana kendi amaçlarını tam da kestiremeden koşup duran insanlarla. Buradan bakıldığında, yani aklın içinde durgun bir deniz olduğunda, tüm bu koşuşturma anlamsız, gereksiz, sebepsiz dahası komik görünüyordu. Hafifçe gülümseyerek durdum sütunlardan birinin gölgesinde. Kırmızı etekli bir kadına baktım uzun uzun. Dağınık sarı saçlarını nedense çekiştirip duruyordu. Düzeltmeye çalıştığını sanabilirdiniz ilk bakışta ama sanırım O öfkesiyle başetmeye çabalıyordu. Yere ayaklarını uzatıp oturmuş tütün sarmakta olan yaşlı kadına baktım sonra. Kalın parmaklarıyla bir çırpıda sarıverdi sigarasını. Ucunu yaladı ve yapıştırdı. Çakmak istedi verdim. Derin derin nefesler aldı. Dumanı burnundan çıkardı. O da mı öfkeliydi diye düşünmeden edemedim. Ama telaşsız, kayıtsız belki biraz vazgeçmiş görünüyordu.

Sonra bir kız geçti önümden. Yakamdaki karta baktı. Gayri ihtiyari ben de yakama baktım. Geçti gitti. Sonra geri geldi. Yarı telaşlı yarı çegingen bir sesle bir yer sordu. Karşıdaki tabelayı gösterdim. "Benim okuma yazmam yok ki!" dedi. Şaşırdım. En fazla yirmi yaşında, ince bedenli, güzel giyimli bu kızın okuma yazma bilmediği aklımın ucundan bile geçmedi. Yüzümdeki şaşkınlık onun yüzüne keder olarak yansıdı. Giderken bana bıraktı o kederi sonra.

Tabelayı geçip karşıdaki binaya girişini izledim. Ağır ağır yürüyüşünde düşmüş omuzlarında utancını sezdim sanki. İki bin dokuz yılında adına modern dediğimiz bir ülkede hala okuma yazma bilmeyen, belki bu hakları ellerinden alınmış gencecik insanların olduğu gerçeğiyle yüzleşemedim.
Fotoğraf: İsmail Hakkı Tonguç arşivi

12 Haziran 2009

ORADA

Küçük bir pencere. Kareli ve dantelli perdeler.Tahta mutfak dolapları. Kenarları papatya desenli tabak ve kaseler. Bir kaç bardak, bir kaç çatal, kaşık. Tahta bir masa, uzunca bir bardak içine ıslanmış kır çiçekleri, çiçekli elbiseler, kısa lüleli saçlar, lacivert emaye bir çaydanlık, kışın odun sobası, kitaplar, kitaplar ve kitaplar, çam ağaçları, meşeler, adını bilmediğim diğer ağaçlar, pencereden bakınca kimi zaman karlı kimi zaman güneşli yeşil tepeler ve tadına doyulamayan bir sessizlik...
İşte tam orada, o kadının yerinde olasım var. Orada o kadının yerinde olup bu karmaşayı sanki hiç olmamış gibi, dünyanın hiç bir yerinde asla var olmayacakmış gibi unutup gidesim var.
Fotoğraf: Life

10 Haziran 2009

SUS LÜTFEN

Gün boyu herkes konuştu ben dinledim. Tek kelime etmedim. Çok gerekmedikçe "evet" ya da "hayır" bile demedim. İnsanın böyle zamanları olur. Hiç konuşmak istememekle kalmaz kimseyi de dinlemek istemezsin. Hatta kafanın içindeki o ses bile susar ama insanlar asla...

Biri geldi. Hiç tanımadığım insanlar hakkında olur olmaz şeyler anlattı. Dinledim. Başkası gelip hayatından yakındı. Onu da dinledim. Bir diğeri hiç de komik olmayan bir fıkra anlattı. Gülümsedim. Başka bir zaman olsa üzülmesin diye gülmeye çalışırdım ama elimden gelmedi. Sabahtan akşama kadar masamın önünde birbirlerine hiç ama hiç benzemeyen insanların birbirine hiç ama hiç benzemeyen sözcüklerini dinledim.

Akşam olduğunda yorgundum. Odama gidip sessizce oturdum. Tüm gün hayalini kurduğum sessizliğin içinde mutluluktan ölebileceğimi düşünürken kapı çaldı. Beklenmeyenler içeriye buyur edildiler. Biriktirdikleri tüm sözcükleri halımın üzerine kustular da kustular. Neden konuşmadığımı sordular. "Yorgunum" dedim. Aslında "bugün gerçekten konuşmak istemiyorum." demeliydim ama açıklama isterler diye korktum. Öyle ya bu cümleyi sarfetmek demek ardından onlarca soruya onlarca kelime ile cevap vermeyi sürüyüp getirecekti, ki o an en son istediğim şey buydu.

Herkes gitti. Halının ve masanın üzerine kusulmuş kelimeleri orada öylece bıraktım. "Artık daha da yorgunum" dedim kendi kendime. Ben ki sözcüklerin insana verilmiş bir armağan olduğunu düşünürdüm, işte tam o anda o kusulmuş sözcüklere bakarken, o cümleyi şöyle değiştirdim: "Sözcükler insana verilmiş armağanlardır evet. Ama sadece bazıları o armağanı uygun zamanda uygun kişilerin yanında açmayı becerebilirler."

FOTOĞRAF: Life

09 Haziran 2009

SAÇMALAYABİLİRİM...

Saçmalayabilirim. Hem de aklının almayacağı kadar saçmalayabilirim. Üstelik saçmaladığım sırada tüm söylediklerim bana dünyanın en mantıklı sözleri gibi görünebilir. Sen şaşkın şaşkın bakarken ben de sana şaşkınlıkla bakarım. Sen nasıl böylesi saçmalanabileceğine akıl sır erdiremezken ben bu kadar açık ve net olanın senin tarafından anlaşılamamasına şaşıyorumdur tam aynı dakikada çünkü. Dedim ya saçmalayabilirim ve saçmalıyorken kendi saçmalama sınırlarımı kat be kat aşmış olabilirim. Sen aldırma bana...

Bugün ona dedim ki: "Peki bütün bunların anlamı nedir?" Dudak büktü. Şu ara biri bana aynı soruyu sorsa ben de dudak bükerim muhtemel ki. İşte tam bunu düşündüğüm sırada anladım onunla tam aynı noktada durduğumuzu. Hem de aynı noktada durduğumuzu bilmeden, birbirimizi itmeden, yer kavgası yapmadan. "Ne güzel" dedim. Yine dudak büktü. Muhtemel ki yer değiştirsek, "ne güzel" diyen o olsa, benim de dudak bükmekten öte birşey gelmezdi içimden.

Dedim ya bazen saçmalayabilirim. Bazen herşeyi anlamsız da bulabilirim. İşte tam o anda senden dudak bükmeni beklerim. Belki o zaman sırf anlaşılabildiğim için sırf o minicik anlamsız noktada tek başıma olmadığım için "ne güzel" diyebilirim. Hem karşılığında birşey de beklemem senden. Sorma yeter. Dudak bük yeter. Belki o zaman normale dönerim.
Fotoğraf: Life

08 Haziran 2009

GİZLİ SAKLI

Sizi bilmem ama ben yazdıklarımı yakınımda bulunan pek çok insandan gizliyorum. Bu ilk başlarda bilinçli yaptığım birşey değildi. Biraz utanıyordum yazdıklarımı göstermeye, belki yüzlerindeki ifadeyle yüzleşememekten korkuyordum belki de sırf beni sevdikleri için beğendiklerini söylediklerini düşünmekten... Çünkü, biliyordum dostların çoğu zaman incitmemek, kırmamak gibi duygularla biçimlenip sözlerini bu süzgeçten geçirdiğini. Ve yine biliyordum ki bunda yanlış olan birşey yok çünkü insan ilişkileri sandığımızdan çok daha kırılgan. Belki ben de öyleydim. Fakat bazen dürüstlük ilk başta can yaksa bile uzun vadede daha değerlidir. Bu yüzden adlarını bilmediğim yüzlerini görmediğim insanlara yazmayı yeğledim. Ne de olsa onların ne böyle bir kaygıları olurdu ne de bana duydukları bir gönül borçları. Yazdıklarımı beğendiklerini söylerlerse onlara güvenebilirdim. Beni kıyasıya eleştirdiklerinde bunu bana düşman olduklarından değil de sahiden bir hata yapmış olduğum için yaptıklarını bilirdim. Ve böylece objektif bir gözün gördükleriyle kendimi değiştirebilir tamir edebilirdim. Kısaca, sözcüklerimi gönül rahatlığıyla yabancı insanların kucağına bırakmayı seçtim.
Bazıları şöyle der: "Ben, beni okusunlar diye değil sadece kendim için yazıyorum." Oldum olası tuhaf gelmiştir bu cümle bana. Bir insan eğer kendisi için yazıyorsa neden sadece kendisinin okuyabileceği bir deftere yazmaz yazdıklarını? Eğer bu şekilde yazıyorsak elbette insanlar bizi okusun diye yazıyoruzdur. Bunun başka bir anlamı olabilir mi? Kimimiz beğenilmek istiyoruzdur, kimimiz anlaşılmak, kimimiz kendimize saklamak istemiyoruzdur güzel şeyleri, kimimiz ise yalnızlık duygusundan kurtulmak. Herkesin kendine göre bir amacı vardır elbet ama ortak amaç okunmaktır. Yoksa dediğim gibi hepimiz kendi defterlerimize yazar ve onları da kimsenin bulamayacağı bir yerlere gizlerdik. Değil mi?

Kısaca, şimdi ise bile isteye saklıyorum yazdıklarımı yakınımdakilerden. Çünkü, eğer onlar okursa özgür olamamaktan korkuyorum. Ne de olsa yazdıklarımın çoğu onlardan izler taşıyor. Kimi zaman kızıyorum yaptıklarına kimi zaman şaşırıyorum kimi zaman gülüyor kimi zaman da hayranlık duyuyorum. Hayranlığımın okunmasında hiçbir sakınca yok elbette. Bunu zaten dile getiriyorum. Fakat bazı kızgınlıkları onları incitmeden ya da kırmadan dile getirmek mümkün olmuyor. Uygun zaman uygun yer ve uygun örnek gerekiyor konuyu enine boyuna anlatabilmek için. Haklılık duygusunu tatmak için söylemediğimi bilmeleri ve bana gerçekten inanmaları gerekiyor. Oysa öfkeliyken insan bu kadar sakin düşünüp sözünü tartacak soğukkanlılığı bulamıyor çoğu zaman. Ama öfke içinde büyümesin diye onu bir yere dökmek de gerekiyor. İşte yazı bu noktada kurtarıyor insanı. Kimi zaman karşında öfkelendiğin insan varmış gibi yazıyor, sözünü sakınmadan söylüyorsun. Bu biraz da öfkenin korları üzerine soğuk sular serpmeye dinginleşmeye o yakıcı öfkeden arınmaya yarıyor.

Bugün biri hala yazıp yazmadığımı sorunca geçti tüm bunlar aklımdan. "Hala mı?" diye sordum şaşkınlıkla. Uzun zamandır yazdıklarımı okuduğunu, son zamanlarda pek fırsat bulamadığını söyledi. İşte o zaman aslında sandığım kadar gizlenemediğimi farkettim. Sonra, gizlenmenin aslında gerekli olup olmadığı üzerine uzun uzun kafa patlattım. Aklıma Hasan Ali Toptaş'ın Okuyana Mektubunda söylediği cümleleri geldi: "... ne kadar uzak ve anlayışlı olursan ol özgürlüğümün senin varlığınla kuşatıldığını düşünürüm. Bakışlarının, ne yapıp edip benim atacağım adımları şekillendireceğini düşünürüm sonra.Dahası senin varlığında eşsiz güzellikler oluşturan bazı zayıf noktalarımın beni ister istemez kışkırtacağını, içimde uyuyan ezeli boşlukları harekete geçireceğini, bu hareketlerin de beni tutup sana yaranmaya çalışan tuhaf bir kılığa sokacağını düşünürüm." *
FOTOĞRAF: Life
* Harfler ve Notalar- Hasan Ali Toptaş syf:10

07 Haziran 2009

GÜRÜL GÜRÜL AKAR HAYAT...

Dışarda gürül gürül akıyor hayat. Akıyor mu sahi? Yoksa tüm bu sesler akamayan hayatı akıyor sananların sesleri mi? Hem akıyorsa bile nereye akıyor?

Yan evin mutfağından tabak çatal sesleri geliyor. Birileri akşam yemeği hazırlıyor olmalı. İnsanoğlu ne tuhaf! Çalışıyor kazanıyor, kazandıklarını domatese, salatalığa, zeytine peynire, ekmeğe, suya (suyun satın alınıyor olmasına hala alışamadım ben) pırasaya, ıspanağa, maydonoza, pirince, ete, kıymaya, meyve suyu ve gazoza, bulgura, yeşil ve kırmızı mercimeğe, yufkaya, yumurtaya, süte, yoğurda harcıyor. Sabah kahvaltı öğlen ve akşam yemeği. Çılgınlar gibi çalışmamız hep yemek derdi. Varoluşumuzun yegane sebebi buymuş gibi... Ne kadar tuhaf, ne kadar komik ve ne kadar acınası mahluklarız bizler.

Evin diğer tarafındaki bahçede oturuyorlar. Bir yaşlı kadın, orta yaşlı bir başkası ve bir de bebek. Bebek sürekli ağlıyor. Etrafında pervane oluyorlar. Birşeyler yedirmeye çalışıyorlar. Susmuyor. Biri bebeğin altını değiştiriyor. Susuyor bu kez. Kendi kendine oynamaya başlıyor. İyi ki o zamanlarımızı anımsamıyoruz. Nasıl da muhtacız diğer insanlara bebekken. Bu bebek böyle kıymetli. Etrafında pervane oluyor tüm ailesi. Çöpe atılmış o bebek geliyor aklıma. Gerçekten iyi ki anımsamıyoruz o zamanları. O çocuk büyüdüğünde ve biri ona söylediğinde çöpe atılmışken hayatının tesadüfen kurtarıldığını ne hissedecek? İçinde "istenmeyen" duygusu ile dolaşmayacak mı sokaklarda? Nasıl söküp atar insan bunu? Masumken dünyaya gelmiş olmayı sen seçmemişken kendi etinden, canından, kanından birinin sana reva gördüğünü silip atabilir misin kolayca? Hangi insan evladıdır ki yapılanı unutacak kadar büyük bir kalp taşır?

Sahi gürül gürül akıyor mu hayat? Yoksa sadece şu dört duvar arasında mı böylesi suskun, böylesi katılaşmış? İnsan kendi ellerinin ve ayaklarının donup kaldığı bir zamanda ne kadar ve nasıl hayatı sevdiği palavrasıyla kandırabilir kendini? Gözlerini dünyanın iltihap fışkıran kabuğundan ayırdığında mı? Her biri birer canavara dönüşmüş insanoğluna ısrarla ve inatla insan demeyi sürdürdüğünde mi? Ne zaman ve nasıl? Belki de tüm bu palavralardan arınıp geçreği gördüğünde, kabul ettiğinde, bir kaç iyi insana dört kolla sarıldığında, tüm bu iyi niyetler birlik olduğunda, umudun kuyruğunu yakalayıp gökten yere indirdiğinde, tek başına bir hiç olduğunu ama diğerleriyle kocaman birşey olduğunu bildiğinde, diğerlerini arayıp bulduğunda ve yalanın katı kabuğunu hep birlikte tırnaklarınızla kazıdığınızda... Belki o zaman sahiden gürül gürül akar hayat. Ferah ve serin sularıyla yıkar hepimizi. Belki...
Fotoğraf: Life

06 Haziran 2009

İNANÇ

Bahçenin tam ortasında duruyoruz. Her yan papatya. Gördüğüm en güzel köylerden birinde, tam tepeye kurulmuş bu evde ne kadar mutlu olunabileceğini düşünüyorum. Evin sahibi kadına da söylüyorum bunu. Kadın: "Gızım zor zor burda yaşamak. İki gün dayanaman sen." diyor. Muhtemelen haklı. Dimdik duran bir kadın bu. Ellili yaşlarının başında ama dimdik duran bir kadın. Hızlı hızlı yürüyor.Öyle hızlı ve çevik ki insan ona bakarken başı dönüyor. "Sen burda dur da ben şu ineklere su verip geleyim." diyor. Onu uzaktan izliyorum. Sabahın köründe uyandığı ve gecenin geç saatlerine kadar çalıştığı günleri olmalı. Ve söylediğinde çok daha zor bir hayatı...

Tam dört tane inek var. Bir köpek ve bir de kedi. Sayamadığım kadar çok tavuk. Gelişigüzel dikilmiş zeytin ağaçları ve güller var bir de. Yeniden yanıma dönüyor. Papatyalara bakıp "ne güzeller" diyorum. İnekler yiyormuş papatyaları. "sütleri burcu burcu kokar papatya yedikleri için" diyor. "Aslında" diyorum "papatyaları kurutup çay yapıyorlar. Gece uyumadan önce bir fincan içersen rahat huzurlu uyursun. Ben de kışın hep içtim." Kadın şaşırıyor. "Ben" diyor "hiç rahat uyuyamıyom. " Başlıyor geçen gün gelen kadını anlatmaya. "Garı geldi. Deyze dedi şu papatyaları alayım mı dedi. Gız al nolacak dedim. Heee bir sürü var zatı. Alsın nolcak. Allah'ın verdiğini guldan mı sakınacam de mi gızım? Poşetlere doldurdu aha şu yamaçtakinin hepini yoldu götürdü. Demek ki o garı da ondan toplamış." Sonra papatyalara bakıp bir süre susuyor. "Gız essahtan iyi gelir mi? Rahat uyur mu insan içince?" Gülümsüyorum. "Ben geçen yıl hep içtim." diyorum "rahat rahat uyudum." Sonra düşünüyorum. Belki de ben buna inandığım için öyle uyumuşumdur. Varsın o da inansın içsin ve rahat uyusun. Hem ona bir zararı olmaz ardı ötesi bitki çayı değil mi? "Ama" diyorum "çok fazla içme. Küçük bir fincan yeter. Bitki çaylarını çok içmek zarar verirmiş." Başını sallıyor. "Gızım" diyor "fincanınan içmesem de çay bardağıynan içsem olmaz mı?" "Olur olur" diyorum "ben sadece miktarı anlatmak için fincan dedim." Seviniyor. "Ben bunların hepini toplar guruturum şindik" diyor. "Rahat rahat uyurum. Gızım gurban olurum sağolsasın." "Sen sağol" diyorum.

Bu kez bahçede eşinen tavukları kovalamak için yanımdan uzaklaşıyor. Aklıma babaannem geliyor. Erkek kardeşimle birlikte baş ağrısı ilacı olarak ona verdiğimiz kırmızı bonibondan sonra "o ilaçtan alın bana başka ilaç istemem. Bir tek o kesiyor ağrılarımı" diye tutturmuştu. Bir ilaç kutusunun içine bonibonların kırmızılarını seçip doldurmuştuk. O zaman anlamıştım inancın insan vücudunun tek ilacı olduğunu.

O papatya çayı konusunda onu yeterince inandırabilmişsem eğer artık rahat uykuları olacaktı. İçten içe sevindim. Bitkilerin çok fazla tüketilmediği takdirde insana zarar vermeyeceğini biliyordum bilmesine ya yine de biraz araştırma yaptım ve o kadına verdiğim bilginin yanlış olmadığını görünce rahat etti içim. Papatya hakkında şu söyleniyordu: " Papatya çayı, sizi yatağa huzurlu bir şekilde yatıracak bir çay. Sakinleştirici özelliği sayesinde papatya çayı, kaygılı ve sinirli bir bünyenin en iyi panzehiridir."

Fotoğraf: Bilim ve Sağlık

04 Haziran 2009

ZAMAN

"Manyak tomiiiiiz"
Nerden çıktığını bilemediğim bir çocuk karşımda duruyor. Yüzünde muzip bir gülümseme. Belli kendine oyun arıyor. Ve gözüne beni kestirmiş. Nedense?

"Ne?" diyorum çocuğa. "Manyak tomiiiiz" diye aynı tonda tekrarlıyor. Manyak bölümünü anladım da bu tomiz ne anlama geliyor merak ediyorum. Mayıs güneşi, Marquez satırları, toprak ve portakal çiçeklerinden oluşmuş sessiz huzurlu cumartesi günümün dört yaşında bir veletin incecik sesiyle başka bir şeye dönüşmesine fena bozuluyorum.

Çocuk Oğuz Aral'ın Avni'sinin kanlı canlı hali gibi. Aynı kepçe kulaklar, aynı fırlak dişler ve aynı muzip yüz ifadesi. Başımı yeniden kitaba çeviriyorum. Sessiz huzurlu bir güne ihtiyacım var. Onunla ilgilenmediğimi görünce o incecik ses yeniden kulaklarımı tırmalıyor. "Manyak tomiiiiiiiiiiiz" Bu kez daha da yükseltiyor sesini. "Evine git" diyorum başımı kaldırmadan. Sesinin yetmediğini gören ufaklık sokakta bulduğu bir odun parçasını fırlatıyor kafama.

"Çocuğum git arkadaşlarınla oyna" diyorum hiç sinirlenmeden. Cevap elbette "Manyak tomiz" oluyor. Tövbe yarabbim tövbeee. Yüzünde benimle oynamakta ısrarlı olduğunu gösteren bir gülümseme var. İyi ama bu çocukla nasıl bir oyun oynayabilirim. Bunu gerçekten bilemiyorum.

Ona bakıyorum, o da bana. "Oyun mu istiyorsun?" diyorum. Ses yok. Yerimden kalkıyorum. Çocuk deliler gibi kaçmaya başlıyor. Anlaşıldı istediği oyun, O kaçacak ben kovalayacağım. Küçük bacaklar kendisinden umulmadık bir hızda koşuyor. Ben de ağır ağır peşinden. Arada bir arkasına dönüp bağırıyor: "Manyak tomiz, manyak tomiz" Farketti özellikle yavaş koştuğumu beni kışkırtmaya çalışıyor.

Ona istediğini vereyim diyorum ve hızlanıyorum. Pantolonunun arkasından yakalıyorum. Deliler gibi çırpınıyor. Kıkırdayıp duruyor. Şimdi ben bu çocuğu bacaklarından tutup ters çevirsem eminim ayaklarımla "manyak tomiz" diye alay edecek. Ne yapmalı bu çocuğu şimdi? Elimde çırpınıp duruyor. Sıska kollarından tutup kendime çeviriyorum yüzünü. Bu çocukta insanı kahkahalarla güldürecek birşeyler var. Avni'ye benzediği için mi?

Elimden kaçıp kurtuluyor. Yan taraftaki eve doğru koşuyor. Annesi orada olmalı. Ben huzurlu mayıs günüme geri dönüyorum. Marquez'in satırlarının tadına, toprağın kokusuna, güneşin ılıklığına... Satırlar akıp gidiyor. Hem günün bu kadar nefes nefes farkında olup hem de satırların arasında kaybolmuş olmak çok tuhaf bir duygu. Durup düşününce farkına varıyorum.

Üzerimde bir çift göz hissediyorum. "Allahım yine mi?" Avni oyuna doyamamış olacak ki yeniden karşımda beliriyor. Bu sefer ki ses tonu daha değişik. Ağır ve işveli bir edayla "Maaaaanyaaaaak tooooomiiiiiz, maaaaaanyaaaak tomiiiiiiiz"

"Kovalamaca mı oynamak istiyorsun?" diyorum. Başını sallıyor. "Ya ben oynamak istemiyorsam?" diyorum. Yüzündeki gülümseme kayboluyor. "Buraya gel" diyorum. Duruyor. Kararsız. Israr ediyorum: "Gel buraya, sana masal anlatacağım." Çekingen adımlarla bahçe kapısından giriyor. Yanıma geliyor. Gülümsüyorum. O sıska bedenini kaldırıp kucağıma oturtuyorum. Elimdeki kitabın kapağına bakıyor. "Hayır" diyorum "kitaptan okumayacağım. Bunları sen büyüyünce okursun."

Ona anneannemin anlattığı bir masalı anlatmaya başlıyorum. Kuzular ve kurtlarla ilgili bir masal bu. O da kuzu kuzu dinliyor. Bir yandan parmağımdaki yüzüğün taşını incelerken kulağı bende, biliyorum. Masalın ortasında bir yerde başını omzuma dayıyor. İçimde çok tuhaf bir yakınlık duyuyorum bu kirli suratlı çocuğa. İnsan bazen kendi kendini nasıl da şaşırtıyor. Masalı bitiriyorum. Yüzündeki o muzip ifade sanki sis gibi dağılıp gitmiş, yerini uysal huzurlu bir ifadeye bırakmış.

Birazdan bir kadın sesi geliyor uzaktan. "Kenaaaaaan Kenaaaaaan" Çocuk kucağımdan fırladığı gibi bahçe kapısından çıkıyor. Annesine doğru koşuyor. Kadın gülümseyerek bakıyor bana. "Sizin yanınızda mıydı?" diyor. Başımı sallıyorum. "Yerinde duracağı yok ki alıp başını kaçıyor sürekli." Çocuk eski muzip ifadesini yeniden yerleştiriyor yüzüne, annesi elinden tutuyor. Geldikleri yöne doğru gidiyorlar.

Tam sandalyeme oturacakken yeninden o sesi duyuyorum: "Manyaaaaak tomiiiiiiiz" Bu sefer kahkahalarıma engel olamıyorum. Yeniden bahçe duvarının yanına gidiyorum. Annesi yüzünde utangaç bir ifade ile bakıyor: Ne olur kusura bakmayın" diyor. "Önemli değil çocuk o." diyorum. Sonra sormadan edemiyorum. "Manyak dediğini anladım da bu tomiz ne demek?" Kadın gülüyor. "Domuz demek" diyor "İnanın nereden öğrendi bilmiyorum. Herhalde televizyonda duydu." Gülüyorum. Kadın ekliyor: "Ama sadece sevdiklerine söyler."

Bu sabah, yağmur sonrası toprağın ve portakal çiçeklerinin kokusu ile bir masal sokağına dönüşmüş sokağa bakıyorum pencereden. Bahçenin kimsesiz hali geçmiş baharlardan belli belirsiz izler taşıyor. O boş bahçede önce usul usul sonra sanki o an yaşanıyormuş gibi kanlı canlı beliriyor "manyak tomiz" diyen bu ufaklığın muzip suratı. Aklın en güzel armağanı bu... Geçmişte kahramanı olduğun bir filmi sonradan seyirci olarak izlemek... Ve kısacık bir zaman hayatına girmiş bir çocuğu böyle içinde sevgi duya duya anımsamak... Aklın en güzel armağanı...

...diye yazmışım bir zamanlar bir yerlere. Dün gördüm bizim haylaz ufaklığı. Delikanlı olmuş. İstanbul'da yaşıyormuş artık. Okulu bitirdiğinde doktor olacakmış. Azıcık konuştuk sonra o yoluna devam etti. Arkasından uzun uzun baktım. Sanki dönüp "manyak tomiiiz" diyecekmiş gibi geldi. Desin istedim belki de... Deseydi "zaman ne çabuk geçiverdi böyle" cümlesini unutup gidecektim. Demedi. O cümle solmuş bir gül gibi kaldı yakamda. Bakacağım ve zamanın hızını her daim hatırlayacağım solmuş bir gül gibi...
Fotoğraf: Life

03 Haziran 2009

KEDİ HİKAYELERİ

Kedi kelimesinin bir büyüsü olduğuna karar verdim bu sabah. Çünkü ne zaman biri kedilere dair birşey anlatsa orada bulunan herkes ama herkes istisnasız bir kedi hikayesi anlatıyor.

Sabah biri geç kaldı. "Ne oldu inanamazsınız?" dedi daha günaydın demeden. Tam arabasına binecekken yavru bir kedi sesi duymuş. Arabanın altına bakmış kedi yok. İçini aramış taramış yok. İyice kulak verince bakmış ki ses arabanın ön bölümünden geliyor. "Olamaz" demiş ama yine de açıp bakmış. "arabanın motoruna girmiş haylaz" dedi gülerek anlatacaklarını bitirirken. Nasıl ve neden girmiş olduğu üzerine uzun uzun tartışmalar yapıldı. "Peki nasıl çıkardınız?" dedim. "Çok zor oldu." dedi. "Zaten o yüzden geç kaldım ya." Sahi bir kedi neden girer ki oraya? Nedeni boşverelim nasıl girer?"

Söz kedilerden açılınca başka biri şu hikayeyi anlattı: bir zamanlar yaşadıkları yerde bir sokak kedisi varmış. Gel zaman git zaman bahçelerine gelip yerleşmiş onlar da kediyi sahiplenmişler. Kedi de onlara alışmış bir nevi aile üyesi gibi görmeye başlamış kendini. Aileden biri işten geldiğinde ilk o karşılıyormuş bahçe kapısında. Ayaklarına dolanıp sevgisini gösteriyormuş. Zaman geçmiş kedinin yavruları olmuş. Bahçenin bir köşesindeki yavrulara gözü gibi bakıyormuş. Kimseyi yaklaştırmıyormuş yanlarına. Öyle ki kendi ailesi olarak gördüğü insanları bile. Günlerden bir gün kedi ailenin babasının işyerine gitmiş. Adam karşısında kediyi görünce şaşırmış. Çünkü evle iş yeri arasında hayli mesafe varmış. Kedinin orayı nasıl bulduğuna anlam verememiş. Kedi adamın masasının karşısında duruyor acıklı acıklı miyavlıyormuş. Adam anlamış ki kedinin bir derdi var. Takılmış peşine bahçeye çıkmış. Kedi yürümüş adam da peşinden. Yürüye yürüye evin bulunduğu sokağa gelmişler. Bir bakmış ki başka bir kedi onun yavrularından birini yiyor. Zavallıcık yardım istemeye gelmiş. Yavruyu kurtaramamışlar ne yazık ki.

Hepimiz şaşkın şaşkın bakıyoruz. Kedilerin başka kedilerin yavrularını yediklerini bilmediğimi söylüyorum. Bir kaç kişi benim gibi şaşkın bakıyor bir kaç kişi de "evet yerler" diyor. Sonra başka biri konuyu değiştirip başka bir kedi hikayesi anlatıyor.

O da bir sabah tam arabasının kapısını açmış binecekken kedi sesi duymuş. Arabanın içinde karmakarışık biçimde atılmış eşyalar duruyormuş. Eşyaların altına üstüne bakmış birşey bulamamış. Kedi miyavlamaya devam ediyormuş bu arada. Tüm eşyaları tek tek indirmiş ve bir anne kedi ve yeni doğmuş dört küçük yavruyla karşılaşmış. Kedi muhtemelen bir gece önce geldiği başka bir şehirden onunla birlikte gelmiş. "Sığınmış gariban arabaya herhalde" diye devam ediyor anlatmaya. "Yavrularına zarar vereceğimizi sandığı için yanına yaklaşmak pek kolay olmadı. Tam bir buçuk saat sürdü onları arabadan indirmek. Bir de yavrulara dokunamıyorduk tabi. Çünkü kedi yavrularına doğdukları zamanda dokunursa bir insan annesi onu terkeder. İnsan elinin kokusu kalıyormuş üzerlerinde. Anne de bu yüzden terkediyormuş onu. "

Daha pek çok kedi hikayesi anlatılıyor. Ne gariptir ki kedilerin bambaşka tarafları olduğunu öğreniyorum bu hikayelerden. Sanırım orada bulunanların çoğu da öyle... Sonra merak ediyorum; herkesin bir kedi hikayesi var mı acaba?
Fotoğraf: Life

02 Haziran 2009

ÜÇÜNCÜ SAYFA

Bana öyle geliyor ki gazetelerin üçüncü sayfaları birilerini öldürmüş insanlara dair haberlerle dolmaya ve biz onları okumaya devam ettiğimiz sürece her birimiz birer paranoyağa dönüşeceğiz. Üçüncü sayfalarda ölen ve öldürenin çoğu zaman birbirlerinin çok ama çok yakınlarında durduğunu dehşetle farkedip, annemizin, babamızın, erkek ve kızkardeşlerimizin, amca oğulları ve hala kızlarımızın, teyzemizin, teyzelerimizin eşlerinin, arkadaşlarımızın, iş ortaklarımızın potansiyel birer katil olabilecekleri fikri ile her an tetikte duracağız.

Bu haberlerde adı iki harfle tanımlanan insanların bir zamanlar bizler gibi "normal" hayatlar sürdüklerini, bir zaman gelip üzerinde yürüdükleri hayat köprüsünün kendi iç depremlerinden zarar gördüğünü ve artık sarsılmadan yürüyemediklerini, o sarsıntılarla kendilerini kaybettiklerini düşünecek ve sevdiklerimizin,yakınlarımızın hayatlarındaki iç depremlerden çok ama çok korkacağız. Çünkü, o depremlerin çatımızı başımıza yıkma ihtimalinin başucumuzda duran saat gibi her an tik-taklarını duyacağız.

Ya ... ya... ile başlayan cümlelerimizi çoğalacak her üçüncü sayfa haberine şaşırdığımızda. Bir adam ailesinden 8 kişiyi öldürdüğünde ailemizden kimin hangi sekiz kişiyi öldürebilceğini düşünüp, bunu düşündüğümüz için kendimizi azarlayacağız. Komşularımızdan kaçının silahı olduğunu ve hangisinin şiddete meyilli olduğunu merak edeceğiz sonra. Şiddete meylin sinsi bir düşman gibi kimin gömleğinin içinden çıkacağını bilememenin tedirginliğiyle kıpırdanacağız sandalyemizde. El ele yürüyen sevgililere bakıp "bu oğlanın bu kızın kafasını kesme ihtimali var mı?" gibi kendimizi bile şaşırtan sorular sorarken yakalayacağız kendimizi ve artık aşka bakışımızın ne garip bir boyuta geldiğini düşünüp kendimize deli muamelesi yapacağız. Anne ve babalarının öldürülüşüne şahit olmuş çocukların büyüdüklerinde nasıl insanlar olabileceğini endişe ile bekleyeceğiz. Ve bütün bunlardan sonra çivisi çıkmış bir dünyada "normal" olmaya çalışacak, içimizde herşeyin güzel olacağına dair umudu muhafaza etmek için direneceğiz. Çoğu zaman umudunu yitirmiş dolanacağız sokaklarda. Ve o sokaklarda insanlara bakarken kaçının kimlere neler yaptığını, yapacağını ve yapma potansiyeli olup olmadığını hesap edip deliliğin kenarından uçuruma bakacağız.

Eğer böyle giderse hepimiz sonunda çıldıracağız...
FOTOĞRAF: antiquestopic

01 Haziran 2009

BEN SANA DEMİŞTİM...

Sanılanın aksine insan bazı durumlarda haklı olmaktan nefret eder. Hele ki sevdiğin insanları başka insanlara karşı daha en başından uyarmışsan, onlar seni dinlememiş ve bildiklerini okumuşlarsa, zaman geçmiş ve dediklerin birbir çıkmışsa işte o zaman "ben sana demiştim" dememek için dilini tutar ve içinden "keşke haklı olmasaydım" dersin.

Karşında biri ağlıyordur. Zarar görmüştür "nasıl göremedim?" diyordur, sen susmuş onu dinliyor ama aklından geçenleri açık etmemek için yüz kaslarını kontrol etmeye çalışıyorsundur. Kafanın içinde bir ses " Çok söyledin ama dinlemedi. Şimdi bedelini ödüyor. Peki neden üzülüyorsun haline? Baştan söylememiş olsan evet üzül. Ama şimdi... Hayır." diyordur. Mantıken iç sesin haklıdır. Bunu biliyorsundur fakat yine elinde değildir üzülmemek.

Karşındaki gözyaşları içinde konuşup duruyordur. Sen onun sızlanmalarını dinlemek yerine kendinle çatışmakla meşgulsündür. O çatışma şöyle birşeydir:

-Engel olabilirdim ona. Sadece uyarmanın yetmeyeceğini bilmeliydim.
-Nasıl engel olacaktın ki? Seni dinlemedi bile. Ellerini kollarını mı bağlayacaktın?
-Hayır ama belki daha etkili konuşup, örneklerle gösterebilirdim.
-Ama senin de içinde yok muydu "ya yanılıyorsam, ya öyle değilse?" şüphesi. Bu şüpheyi taşırken etkili konuşamazdın, haksız mıyım?
-Evet doğru. Ama yine de o adam/kadının çok fazla kendini ele veren bir yanı vardı.
-İyi de madem bu kadar ele veriyordu O neden göremedi. Üstelik sen onu uyarmışken.
-Bilmem belki de ona inanmak istemiştir.
-Evet bu insanın gözünü kör edebilir; İnanmak istemişse görmemiştir.
-Neyse artık yapacak birşey yok. Olan oldu zaten.
-O zaman sen de üzülmeyi kes artık. O yaptığı hatanın bedelini ödesin bırak. Sonuçta onun hayatı değil mi?
-Tamam ama...
-Tamam ama ne?
-Yine de... Ne bileyim? Belki onu bu durumdan kurtarabilirdim.
-Hayır kurtaramazdın. Daha önce de onu başka konularda uyardın seni yine dinlemedi ve yine böyle acı çekti.
-Ne yapayım yani bir daha onu böyle bir durumda uyarmayayım mı?
-Aslında bu yapacağın en iyi şey olur ama biliyorum ki yine çeneni tutamayacaksın.
-Muhtemelen.
-Hem sen neden böyle koruyucu kollayıcı bir rol edindin kendine ki? Kendi işine baksana...
-İşte şimdi çok doğru bir laf ettin. Ben kendi işime bakayım.
-Yapmayacaksın.
-Neyi yapmayacağım?
-Kendi işine bakmayacaksın yine koruyucu kollayıcı rolünü üstleneceksin.
-Hayır hayır bundan sonra asla. Ben kendi işime bakacağım. Çünkü bir daha kimseye "ben sana demiştim" demek istemiyorum.
-Göreceğiz.
-Söz versem.
-Boşuna söz verme huylu huyundan vazgeçmez.
-En azından denerim.
-Eh hadi bakalım.
Fotoğraf: Life