30 Mayıs 2009

BAZI GÜNLER...

Bazı günler vardır ki güneşi uzun zamandır ilk defa görmüş gibi hisseder insan. Öyle ya güneş gökte asılı duruyordur durmasına ya bakmamışsındır ona, farkında bile değilsindir. Gözlerin aklın içindeki tek bir noktaya odaklanmıştır, sürekli kanayan bir yaraya bakıyorum sanırsın. İşin tuhafı o yara sandığın hiç de yara değildir aslında. Hayat bazen ufak boşluklar koyar bütünün ortasına, olan biten budur. O boşluklar dolacak yine bütün olacaktır hayat eninde sonunda. Sorun sadece senin o boşluğa dayadığın gözünle ne görüp görmediğindir.

İşte bu yüzden kendi hayatlarımızı bunca dramatize etmek bir nevi kör etmektir kendini. Her boşluğu yara sanıp akan kandan bayılmaktır çoğumuzun yaptığı. Oysa o boşluktan bakmaya cesaret edendir tek öğrenen hayatın özünü. Ve yine o cesur kişidir o boşlukları bir daha açılmamacasına tıkayan.

Ama insan bayılır kendi kanıyla büyülenmeye. Kederin o kekre tadını yudum yudum içmeye bayılır. Bu yüzden boşluk falan görmez. Acının aktığı her yara önünde tapınır saygıyla da aklını başına devşirmeyi hiç akıl etmez.

Ben de yarı kör yarı deli dolandım uzun zaman. Boşlukları yaralarım sandım. Kendi kanıma bakakaldım. Kıpırdamadan öylece, ne aptallık. Daha sonra hatırlamayacağım günler yaşayıp adına utanmadan "hayatım" dedim. Kim bilir dışardan bakana ne kadar da gülünesiydim. Zaman geçti, ben büyüdüm. Büyümekle kalmayıp ihtiyarlama yolunda adımlar atmaya başladım. Bütün bunlar olup biterken dönüp ardıma bile bakmadım. Hayatının muhasebesini yapabilen o cesur adam ve kadınlardan olmayı başaramadım hiç. "Yaşadım, geçti." dedim. Oysa geçmiş geleceğin hücreleriymiş bilemedim. Oysa bunu bilebilmek için durmalı ve soluklanmalıymış insan...

Şimdi şu öğle güneşi altında nereden geldiğini bilemediğim bir cesaretle dururken anladım pek çok şeyi. Anlamak değil de sezmek diyelim adına. Bunca dramatize ettiğimiz hayatın bizi nasıl körleştirdiğini, o yara sandıklarımızın aslında verilmiş birer armağan olduğunu, akıl ve kalbi birbirine yoldaş eylediğinde hayatın sanıldığı kadar acı vermediğini ve iyi yaşanmış bir hayatın ancak er ya da geç öğrendiğin bu bilgiden geçtiğini... Evet anlamak demeyelim de sezmek diyelim biz buna. Anlamak söz vermektir çünkü bir nevi bir daha asla öyle olmayacağına. Sezmek ise daha belirsizdir. Ve bilindiği üzere belirsizin asla garantisi yoktur...
Fotoğraf: Life

28 Mayıs 2009

KALANLAR...

Nazım Hikmet ölmeden önce evin çeşitli yerlerine küçük hediyeler, notlar saklamış Vera bulsun diye. Ne iç yakıcı, ne yıkıcı olmuştur kimbilir onları bulmak. Tam yalnız olduğunu kabul etmişken, tam hayatını normalleştirmeye çalışırken o eksiklik, boşluk duygusunu aynı yakıcılıkla duymak...

Bir zamanlar ben de düşünmüştüm bunu. Çok sevdiğim birine ben oradan ayrıldığım zaman bulsun diye küçücük notlar yazacaktım. Benim sevimli bulduğum fakat onun eskiliğine güldüğü bordo koltukların minderlerinin altına, masanın üzerindeki kitapların boş sayfalarına, yaz ayları olduğu için ancak kışın hatırlayacağı tozlu botlarının içine... Ama yapmadım. Yapamadım. Çok fazla kapılmaktan, çok fazla bağlanmaktan korktum belki de. Orada sadece bir çift kırmızı terlik unuttum. Nereden bilirdim ki o terlikler gidenin tek kalanı olacaklarmış. Çok uzun zaman önceydi bütün bunlar elbet. Kolay bulunmayanın çok kolay harcanıverdiği bir hikayenin aklımda kalan parçalarından ibaretler. Her neyse...

O notları bulan kadını düşündüm. Nasıl da hıçkırıklara boğulduğunu ve unutmanın onun için nasıl da imkansız hale geldiğini. Hep bir hayaletle/hayalle yaşamak zorunda olduğu evi, eşyaları ve kalan ömrünü tek bedende iki kişi olarak tükettiğini.
Nazım belli ki unutulmaktan korkan biriydi. Kim korkmaz ki? Ölüm zaten bu yüzden bu kadar korkunç gelmiyor mu bize? Sanki hiç var olmamış gibi toz olup toprağa, buhar olup havaya karışmak... Ve bu yüzden yazmıyor mu şairler şiirlerini.Dünyada küçücük de olsa bir iz bırakabilmek için... Nazım dünyada çok büyük bir iz bıraktı. Ama evin dört bir yanına bıraktığı o notları, hediyeleri düşünürsek aslında bu izi umursadığı falan yoktu. O sevdiği kadının hayatında hep varolmak, onun tarafından anımsanmak istiyordu. Bunun için onu kim suçlayabilir? Tüm dünya anımsasa bile sevdiğin seni unutursa o iz, iz sayılır mı sahi?

Fotoğraf: Milliyet

27 Mayıs 2009

AKŞAM VE YİNE AKŞAM

AKŞAMÜSTÜ
Bugün "oooo saat epey ilerlemiş" dediğimde biri bana "ölüme bir gün daha yaklaştığım için memnunum" dedi, şaşırdım. Hayattan hiç keyif almıyormuş ve "bitsin de gideyim" diye geçiyormuş her sabah aklından. Öyle bir derdi falan da yokmuş ama yine de çok sıkılıyormuş yaşamaktan. Ne garip. Oysa ben herkesi ölümden korkar sanırdım.

AKŞAM
Anneannem ilacının kapağını açamamış. Açayım diye bana uzattı. Açtım. Tüm hapları eline boşalttı. "İntihar mı ediyorsun?" dedim gülerek. "Yok" dedi ciddi bir tonla "kaç tane kalmış ona bakıyorum. Annene söyleyelim de yeni bir kutu alsın." Sustuk bir süre. "Sen hiç intihar etmeyi düşündün mü?" diye sordum laf olsun diye. "Yok" dedi. 96 yıllık ömründe bir kez bile geçmemiş aklından. "O adam" dedi "beni iki çocukla bırakıp gittiğinde bile düşünmedim." Eski kocasından söz ediyordu. Anladım ki hayatının en çaresiz zamanı oymuş. "O zaman bile düşünmediysem, hiç düşünür müydüm?" Sonra konuyu değiştirdi pat diye. Eskiyi anımsamak istemedi sanırım. Bahçenin köşesindeki kütükleri gösterdi. "Şunları bir parçalayan olsa, gelecek yıla hazır olurdu. Rahat ederdik hiç olmazsa, yakacak derdi olmazdı."

YİNE AKŞAM
Biri 30 yaşında vazgeçmiş hayattan diğeri 96 yaşında gelecek kış yakacağı odunları düşünüyor. Onlar aklımda geçerken; Birini hayattan uzaklaştıran diğerini hayata böyle bağlayanın ne olduğunu merak ettim. "Peki ya ben" dedim sonra "ben hangisiyim?" Sanırım ben ikisi de değilim. Sabah uyanıp yaşayıp gidenlerdenim.
Fotoğraf: Tarık

26 Mayıs 2009

TASMA

Bu sabah Hürriyet gazetesinde ise gördüklerime inanamadım. Çocuklarına bir çeşit tasma takmış olan insanlar için; aslında onların güvenliklerini düşündükleri, kalabalıkta kaybolmasınlar ve ellerinden fırlayıp sokağa arabaların önüne atmasınlar kendilerini diye biri böyle bir yöntem bulmuş. Dünya üzerinde bunca çocuk doğup büyümüşken ve her biri sokaklarda anne babalarının ellerini tutarak yürümüşken şimdi bu akla zarar güvenlik yöntemi kimin aklına gelmiş diye merak ettim. Bu çocuklar bir gün büyüdüklerinde anne ya da babalarının kendilerini sokaklar boyunca tasma ile sürüklediğini gösteren fotoğrafları görünce ne düşünecekler ya da nasıl hissedecekler acaba? Ben eğer kendi çocukluğuma dair böyle bir fotoğraf görseydim eminim anne ve babamın bunu bana nasıl olup da yapabildiklerini öfkeyle sorardım. Ve yine eminim ki; bir çocuğum olursa günün birinde "bu senin güvenliğin için canım" gibi saçma sapan bir bahaneyle ona asla böyle birşey takmayacağım.
FOTOĞRAF: Hürriyet

25 Mayıs 2009

ADAM

Elindeki kağıdı uzatıyor. Eli öyle titriyor ki kağıdı bir çırpıda alıveriyorum elinden. O belki de sinirlendiğimi sanıyor. Oysa onun o titreyen eline bakıp kendini kötü hissetmesine dayanamıyorum. Bir kaç kelime çıkıyor ağzından. İstemsizce yüzüne doğru yaklaşıyorum. Kekeliyor bu kez. Neden bu panik hali? Panikleyen birini gördüğümde ben de panikliyorum. Ama o bunu nereden bilecek? Bu paniği yaşamamak için çabucak konuyu anlamaya çalıştığımı ve konuyu anlar anlamaz onun işini halledip ikimizi de rahatlatmaya çalıştığımı kesinlikle bilemeyecek. Öyle çok kekeliyor ki ve ben öyle garip davranıyorum ki ne onun kekelemesini ne de kendi garipliğimi kontrol edebiliyorum. İstiyorum ki o elindeki kağıda dair ne varsa yapayım, o da koridor boyu yürürken gerilmiş kasları hafifçe açılsın, dış kapıdan çıktığında başını gökyüzüne kaldırsın "oh bitti işte" desin derin nefesler alsın. Ve ben de öyle...

Hep böyleymiş bu adam. Hep ve herkesin karşısında böyle paniklermiş. Şimdi rahatlamalı mıyım onun gerilmesine sebep olan ben olmadığım için? Aklıma takılıyor nasıl böyle yaşadığı. Her iş için, elindeki her evrak için, her gittiği ofis için böylesi panikleyerek, kekeleyerek ve elleri titreyerek nasıl yaşadığına takılıp kalıyorum. Geceleri yatağına girdiğinde yorgunluktan bitap düşüyordur diyorum. Öyledir muhakkak diyorlar. Başkaları da benim gibi panikliyor mudur paniğe kapılmış biri karşısında? Paniklemeden nasıl böyle soğukkanlı durabiliyorlardır. Ben de öyle olmak istiyorum. Belki hem böylece bu kadar panikleyen birinin gerginliğinin daha da artmasına sebep olmamayı başarabilirim. İstiyorum böyle olmayı ama elimde değil yapamıyorum. Fazla empatiksin diyor biri. Değilim diye inkar ediyorum. Evet evet öylesin diyor. Diğerleri de ona katılıyor. Empatik olmak karşındaki için iyi ama senin için berbat bir durum öyleyse diyorum. Öyle diyorlar. Nasıl empatik olur insan? Çok fazla bakarsan mı insanlara empatik olursun? Yoksa içine bir yere işlenmiş midir daha sen doğmadan önce? Ama ben empatik olmak istemiyorum ki! Bunun kime ne faydası var?

Adam geri geliyor. Birşey unutmuş. Yine titriyor, yine kekeliyor. O panik duygusuna yine kapılıyorum. Ellerine bakma diyorum yinelenen kelimeleri yinelenmeden, bir çırpıda söyleniyormuş gibi duy. Yapamıyorum. Ellerim titriyor benim de. Gün içindeki sükunetimden eser kalmıyor. "Madem bu kadar empatiğim" diyorum. "Gidip huzur içinde yüzen birini bulayım."
Fotoğraf: Life

24 Mayıs 2009

ZEHİR-PANZEHİR

"İnsan ya kendi kendine konuşur, ya kendi kendine yazar. Kendi kendine konuşmayı makbul saymazlar. Oysa ne fark var arada?" Böyle diyor Ayfer Tunç Suzan Defter adlı öyküsünde. Son günlerde ne kendi kendime konuşuyor ne de yazıyorum. Kafamın içinde uçuşuyor sözcükler ve ben kendimle zehirleniyorum.Asıl delilik alameti bu olsa gerek.

Kimin aklından geçmez ki; "bunları birine anlatmalıyım, ama kime?" düşüncesi. Ne anlatacağın değildir önemli olan. Anlatmak ve kurtulmak istersin hepsi bu. Çoğu kez söz bir yük gibidir. Düşünceler ise tonlarca ağırlıkta yüke benzerler. Susarsan kamburlaşır ruhun. Çok ama çok susarsan altında ezilirsin.

Mesela dünyaya en okkalısından bir küfür savurmak istersin bazı bazı. Biri öfkeni görsün, sözcüklerinin alevini burnunun ucunda hissetsin istersin. Ya da haksızlığa uğramışsındır. Kendini öyle aciz öyle korumasız hissediyorsundur ki biri seni dinlesin, "üzülme olur böyle şeyler" desin, arkana bu dört kelimelik yastığı dayasın da azıcık yalancıktan avun istersin. Ya da birşey coşturmuştur içini. Şu yalan küpü dünyada nasıl da böyle coştuğuna şaşırmışsındır. İstersin ki senle birlikte biri daha şaşırsın. Hem bilirsin coşku bulaşıcıdır. "Belki" dersin "benden ona, ondan bir başkasına, bir başkasından da diğerine..." Olur ya bir zincir gibi yeniden tutunuveririz yaşamaya, göğe uçmuş umutların balon olmadığını anlarız, bir bakarız ki onlar baharda geri dönüp gelen kuşlardan başkası değiller.Ya da en önemlisi zehirleniyorsundur kendi düşüncelerinden. İlk zamanlar pempe pembe açmış düşünce çiçeklerin büyüdükçe zakkum ağacına dönüşüyorlardır. Kusmaktır yazmak bu yüzden. Kendi kendine konuşmakta öyle. Kusarsın ağız dolusu sözcüğü, rahatlarsın.

Sırf zehirlenmemek için, sırf bu yükten kurtulmak için ya konuşur ya da yazarsın. Kendi kendine konuşursun bazı bazı. Uçar gider herşey. Sözcükleri göğe savurmak her babayiğidin harcı değildir bu yüzden. Söz hep muhatabını arar. Biri ile konuşursan da "kim beni anlar?" derdin vardır. Seni anlayabilecek birilerini seçmek için aklından bir bir geçer tüm tanıdıkların. Birini seçer anlatırsın, bakarsın gözlerine. "Yok bu değilmiş" dersin çoğu kez. Yine, hep yaptığın gibi unutursun; kimse birbirinin içini göremez. Düğüm olur sözcüklerin, vazgeçersin. En iyisi yazmaktır bu yüzden. Kimseyi aramak zorunda kalmazsın. Seni anlayacak olan gelip seni bulur. Yorulmazsın. Bir anlayan mutlaka çıkar. Sözcüklerini tek tek yutar ve o sözcüklerin hepsini kalbinde duyar, tek söz etmese de uzaktan el sallar. Yalnız olmadığını hissedersin. Olmayacak olur birden. Belki de olmayanı oldurduğu için yazmak ve okumak insanlara hep mucizeler sunar. Bu yüzden yazar da yazarsın. Kimse bilmez senin zehirlenmemek için kustuğunu. Ve yine kimse bilmez bir başkasının zehrinin kendine panzehir olduğunu.

İşte tüm bunlar yüzünden yazıyor ve okuyoruz çoğumuz. Yazarak kendi zehrimizi atıyoruz, okuyarak da bir başkasının zehrini alıp panzehir yapıyoruz ruhlarımıza. Ve yine tüm bunlar yüzünden okuyarak ve yazarak tutunuyoruz birbirimize, hiç ölmeyecekmiş gibi kelimelerle ayakta duruyoruz.
RESİM: Tavik František Šimon

19 Mayıs 2009

KUŞLAR VE İNSANLAR...

Bir kanat çırpma sesi geldi içeriden bir yerden. Belki de açık mutfak penceresinin önündendi. Kalkıp baktım. İçimdeki öfkeyle karışmış üzüntüyü alır diye umuyordum. Ama kimse yoktu.

Kuşlar bile kaçıyorlar bizden diye düşündüm. Biz birbirimizden neden kaçmayalım ki? Koca göğün içinde olan onlar. Ve yukarıdan bakıp dünya üzerine yayılmış bunca saçmalığı, insanın zaman zaman nasıl da korkunç bir yaratığa dönüştüğünü gören onlar. Hangi kuş bir başka kuşun hayatını alır sırf öfkelendi diye? Ve hangi kuş sürüsü kendilerinden olan bir başka kuş toprak üzerine düştü, hayata veda etti diye sevinçle kanat çırpar, daireler çizer gökyüzünde?

Hep derdim ya, yine dedim "İnsan olmak çok zor iş." Ve bu kez peşine başka bir cümle daha ekledim: "İnsanca yaşamaya çalışmak, tıpkı sana benzeyen ve adlarına insan diyen bir güruhla aynı toprak üzerinde nefes almaya çalışmak daha da zor..."
RESİM: Rene Magritte

17 Mayıs 2009

OKURLAR İKİYE AYRILIR...

Okurlar ikiye ayrılır;
1- aynı anda bir kaç kitabı birden okuyanlar
2-bir kitabı, başka kitaplara gözleri bile kaymadan, sonuna kadar istikrarla okuyanlar.

Ne yazık ki ben asla ikinci gruptan olamadım. Ne yazık ki diyorum; çünkü eğer öyle olsaydım o zaman okuduğum kitabın içine başka kitaplardan karakterler katmaz, kitabı yazarın yazdığı haliyle okurdum. Oysa şimdi herşey zaman zaman birbirine karışıyor. Zaman zaman ise, ki bunu nasıl yaptığım benim için bile bir muamma, o karmaşadan akla hayale gelmedik bir öykü meydana çıkıyor. Bu bir marifet mi? elbette değil. Bu sadece gözü doymaz okurun bir kitabı eline aldığında gözünün başka bir kitaba kayması, elinde olanla yetinmeyi bilmeyecek kadar beceriksiz oluşu. Ya da şöyle diyelim ruh hali sürekli değişen okurun okuyacaklarını bu hallere göre belirleme zorunluluğu duyması nedeniyle bir kaç kitabı baş ucunda tutması.

Bazen şöyle düşündüğüm olur; "mesela bir adadasın ya da bir yerde kapalı kalmışsın. Sana oyalanman için tek bir kitap vermişler. Mesela şu kitabı. Al ve baştan sona oku. Sürekli "ay bunu da okuyayım, şunu mu okusam önce" diyerek şaşkın şaşkın bir o kitabı bir bu kitabı karıştırmanın anlamı nedir?" Ama okur-ruhum nuh der peygamber demez yine bir kucak kitabı indirir kitaplıktan bir ona dalar bir buna. Ve merak ederim benim gibi okurlar var mı diye?

Her odada bir kitabı olanları duymuştum. Yemek yerken bir kitabı, yatağında başka bir kitabı, ofisinde bir başkasını ve otobüste bir diğerini okuyanları. Ama benimkisi bu tür birşey değil. Benimkisi tamamen ruh haline göre belirlenen birşey. Bir an gelip Tomris Uyar'ın güncesini sanki onun çekmecesinden gizlice almışım gibi bir suçluluk duygusuyla okumak isterken başka bir an Yusuf Atılgan'ın hala aklımın almadığı nefis bir üslupla yazdığı öykülere dalmak isteyebilirim. Bir zaman sonra, hani kentte olmaktan çok sıkıldığım, şehrin üstüme üstüme geldiği zamanlarda Thoreau'nun Walden Gölü maceralarını sanki ağzımda hiç bitmesin istediğim bir şeker varmışcasına okurken bundan yirmi dakika sonra Tanrı ile Dostluğunu anlatan Walsch'un öyküsünü okumak isteyebilirim. İşin tuhafı tüm bunlar arasında garip bir şekilde de bağlantı olur ya da ben bu bağlantıları uydurabilirim. Ve daha sonra oturup şu an okumakta olduğum bu bir grup kitabın tesadüf eseri mi bu grubu oluşturduğunu yoksa aslında beni bunlara çeken görünmez mıknatısların mı bulunduğunu sorarım kendime.

Tüm bunların sebebi odaklanma sorunu olabilir. Aklın sürekli başka çiçeklere konan bir arıya benzemesi de olabilir. Tüm bunlar belki de binlerce kitap olan bir dünyada ömrün ancak onların pek ama pek azını okumaya yeteceğinin akılda sinsi bir kitle gibi yer etmiş olmasındandır. Kimbilir?
Sahi siz hangi gruptansınız?


RESİM: İman Maleki

16 Mayıs 2009

ENDİŞEYE MAHAL YOK

Olur. İnsanın bazen gerçekten saçmalamaya ihtiyaç duyduğu zamanlar olur. Dünyayı kaplayan o kocaman saçmalık battaniyesinin ipliklerinden biri olmayı çok isteyebilir insan. Ve bu yüzden de kendisinden çok uzağa düşebilir. Başka biri olmaya ihtiyaç duyar ve normal zamanlarında asla yapmayacağı, burun kıvırdığı şeyleri yapabilir.

İşte tüm bunlar yüzünden abuk sabuk ne varsa okuyorum. Saçma sapan sohbetlerin içine giriyorum. Ve eskiden duyduğumda kulaklarımı tırmalayan şarkıları söyleyip duruyorum. Bunları bile isteye yapmıyorum elbet. Elimde olmadan saçmalığın için sürükleniyorum. Saçmalığa dahil oldukça kendimden kurtuluyorum. Ben olmaktan çıkıyorum. Sırf kendimi özleyeyim de geri döndüğümde sımsıkı sarılayım diye.

İnsan bazen kendinden sıkılamaz mı? Sıkılır elbet... İnsan bazen herşeyden ve herkesten kaçmak isteyemez mi? İster elbet...

İşte bu yüzden tüm bunlar. Ama endişeye mahal yok. Geçici. Her zaman geçti çünkü.
RESİM: Picasso

15 Mayıs 2009

SESLER

Uzun zamandır bunu yapmadım çünkü düşüncelerimden kopacak gücüm yoktu. Akşam alacasında ışıkları yakmadan ve hiç birşey yapmadan oturmaktan söz ediyorum. Bu akşam bunu yaptım çünkü yorgunluktan kımıldayacak halim yoktu. Gün batımı hafifçe sarartırken ortalığı ben uzanıp kaldım. Uyku ile uyanıklık arası bir halde, yorgun ve sesleri dinleyerek...

Bir kız hiç bilmediğim bir şarkı söylüyordu. Sözlerinin pek bir anlamı olmayan o şarkılardan birini... Sesinden keyifli olduğu belliydi. Ritmi oynak sözleri anlamsız. "Onu keyiflendiriyorsa ne ala" diye geçti içimden. "Bugünlerde pek kimse anlam peşinde değil."

Sonra bir bebek sesi geldi sokaktan. Yarım yamalak sözcüklerine kahkahalarla gülüyordu etrafındakiler. Kimi kendi adını defalarca söyleyerek öğretmeye çalışıyordu kimi ise onun o yarım yamalak kelimelerini taklit ediyordu. Pencereyi açıp "Daha çok konuşcak merak etmeyin. Bırakın sessizliğinin keyifini yaşasın" demek geldi içimden. Boşverdim.

Ezan okundu. Biri muhtemelen kulağı ağır işiten birine bağırdı "ezan okunuyor" diye. Sonra garip bir sessizlik çöktü. Bir evde televizyon açıldı. Sokağı ardı arkası kesilmeyen reklam müzikleri doldurdu. Televizyonlu evden biri bağırdı "kıs şunun sesini, sağır mısın?" Televizyonun sesi kısıldı. Sokaktan geçenlerden birinin cep telefonu çaldı. Cep telefonlu mırıltılarla uzaklaştı sokaktan. Araba kornaları, motorsiklet sesleri ve eve girmemekte direnen oyuncu çocukların sesi kaldı bir tek.

Hava iyiden iyiye karardı. Ben yerimden kalkmadım. Bazen aklın içindeki sesleri dinlemektense sokağı dinlemenin insanı dinlendirdiğini farkettim. Ve o seslerin insanın süreklilik duygusunu korumasında nasıl da önemli olduğunu... Ölümler vardı, aksayan hayatlar da öyle... Yapraklar ölüyordu, kuşlar, böcekler ve herşey. Ama sokak hep yaşıyordu. Çocuklar büyüyor başka çocuklar alıyordu yerlerini. Her zaman biri televizyonun sesini fazla açıyor bir başkası onu uyarıyordu. Birilerinin kulağı ezanda oluyordu hep bir diğeri ise sevdiğinden telefon bekliyor, gelince heyecanlanıyordu. Keder hep vardı, mutluluk da, aşk da... Ve bütün bu sesler geçici hayatlarımızı sonsuz sanmamız için birer nimettiler. O sesler oldukça herşey aynı gidecekti çünkü. En azından biz bu yalanın gönüllü inanları olacaktık. Hep duymuştuk o sesleri ve hep duyacaktık. Ve duydukça da yaşayacaktık.
O süreklilik duygusu olmadan yaşamayacağımı düşündüm. Hiç kimsenin de öyle... O yüzden sokağı dinledim dakikalarca. Hayatın kısacık olduğunu unutayım, onu sonu gelmez sanayım diye...
Resim: Rafal Olbinski

14 Mayıs 2009

İKİ KADIN

O kadın tombul kollarını sallayarak söz ediyordu kocasından. "Gözümün nuru" diyordu adam için. Adam kırlaşmış bıyıkları altından mutlu mutlu gülümsüyordu. Utanıyordu bunca sevilmekten ve gözlerini yere indiriyordu. yirmi yıllık bir evlilikten sonra bir adam bir kadına nasıl böyle bakardı? Ve bir kadın bir adama. Ne güzeldiler. Hep böyle güzel olmuşlardı.

Ve diğer kadın "serserinin tekiydi" diyordu ayrıldığı kocasının ardından. Ölseymiş de onunla evlenmeseymiş. Gözleri doluyordu anlatırken. Ve kelimeleri sivri tırnaklar gibi yırtıyordu insanın içinde bir yerleri. Dilinin ucundan acı katran gibi birşeyler yayılıyordu o konuştukça. Gözlerinden öfke taşıyordu. Ama biraz daha dikkatli bakınca onun öfke değil keder olduğunu görüyordu insan. Nasıl da kedere boyanmıştı herşeyi. Elleri, gözleri, saç dipleri öyle zifiri karaydı. Böyle başlamıştı hayatı. Ve O ne yazık ki böyle gideceğinden adı gibi emindi.

Tombul kolları olan kadın sabah geldi. Kocası serseri olan ise öğleden sonra. Birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Biri uzun boylu ve tombul, diğeri ufacık ve sıska. Bir tanesinin gözlerinin içi ışıl ışıldı, diğeri ağladı ağlayacak. Biri hayata sımsıkı sarılmıştı diğeri ölümün kurtarıcı ipine... Biri hayatının en doğru kararını vermiş diğeri ise hayatının hatasını yapmıştı. Ve mutlu olan bunu "şans" diye tanımlıyordu, diğeri ise "kader". Tek ortak noktaları; her ikisinin de iki çocuğu olmasıydı. Bir kız bir erkek iki çocuk. Ne garipti. Çocukların yaşları bile aynıydı. Biri onsekizinde diğeri ise onikisinde...
Hayat ne kadar garipti. Bir tek kararla rezil de oluyordun vezir de. Ve bazen tüm hayatın dudaklarından dökülecek "evet" ya da "hayır"a bağlıydı. Bu iki kadın geçmişe dönüp, "evet" yerine "hayır" deselerdi ne olurdu diye düşündüm. Şu anki hayatları tamamen farklı mı olurdu yoksa kader yine aynı şekilde işler ve aynı hayatı bir başka yoldan mı verirdi onlara? Eğer böyle ise söylediğimiz "evet" ya da "hayır"ın anlamı neydi?
RESİM: Simon Vouet

13 Mayıs 2009

BAHAR ÇİÇEK ÇİÇEK GELİNCE...

Şişmiş ayak tabanlarıma bakıp duruyorum bir kaç dakikadır. Ve sızlayan ayak bileklerimin sesini, gözlerimin içine kazılmış görüntülerin güzelliği ile bastırıyorum. İnsan bazen bedeninde duyduğu acıyı güzel şeylerin büyüsüne kapılıp unutabilir. Evet acı belki daha baskındır ama hangisinin baskın olacağını belirlemek belki bazen elimizdedir.









"Şişmiş ayak tabanları ve sızlayan bilekler" diyorum "bütün bunları görmek için daha da fazlasına değerdi..."

12 Mayıs 2009

KULAKTAN KULAĞA

"Biliyor musun onun hakkında şöyle şöyle diyorlar hatta böyle böyle olduğunu söyleyenler bile var?" Kaşları şaşkınlığını anlatan biçimde havaya kalkmış. Belli ki duydukları, anlatırken bile kendisini şaşırtmaya devam ediyor."Kimler diyor bunları?" diyorum. Yüzünden söylemekle söylememek arası kararsız bir ifade geçiyor. Gülümsüyorum; "Hayır" diyorum "söyleme. Benim öğrenmek istediğim bu lafların kimlerin ağzından çıktığı değil. Benim varmak istediğim nokta başka bir yer." Merakla bakıyor yüzüme.

"Sen" diyorum "tüm bu anlattıklarını gözlerinle gördün mü?" Başını iki yana sallayarak "hayır" diyor. "Ve görmediğin birşeyi bana anlatıyorsun. Ben bunları gidip bir başkasına anlatacağım ve o da bir diğerine." "Ama" diye karşı çıkıyor "kesinlik kullanmadım ki kurduğum cümlelerde. Bir başkasından duyduğumu belirttim." Bunun ne önemi var ki dercesine yüzüne bakıyorum. Susuyoruz.

"İlk olarak" diyorum "bir başkasının özel hayatı beni ilgilendirmiyor. Ve bunu çok saçma buluyorum. Birileri senin hayatın üzerine konuşsa senin hoşuna gider miydi?" Birşey demiyor. Demesine de gerek yok. Sorum o sessizlikte yanıtını zaten buluyor. "Ve herkesin yorumundan geçmiş cümlelerle, bir başkasına dair bir fikre sahip olmak istemiyorum. Herkes gördüğü ya da duyduğunu kendisine göre yorumlar öyle değil mi?" Başını sallıyor. "Sana" diyorum "küçük bir hikaye anlatacağım."

Uzun zaman önce ben tam bir kapıdan girmek üzereyken daha doğrusu tam kapıyı çalmak üzereyken içeriden gelen seslerde adımın geçmesi üzerine kapıyı çalmaktan vazgeçtim. Bilirsin insan yüzüne söylenene değil de arkasından denilene itimat eder. İçerideki insanlar arkadaşlarımdı. Ve bir tanesinin ağzından olumsuz cümleler çıkıyordu. Bir yanım "kapıyı aç gir içeriye ve hadlerini bildir" dedi bir yanım ise "çek git." Ben ikinci yolu seçtim. Çekip gittim. Ve o insanlara bu konuda tek kelime etmedim. Ama eskisi gibi davranamadım da. Hiç bir zaman anlayamadılar neden öyle davrandığımı. Evet haksızlık etmiştim söylememekle ama bu konuyu yeniden açıp yeniden deşmek istemiyordum. Çünkü hayal kırıklığı, güvensizlik ve kırgınlık karışımı bir duygu aklımı bulandırmıştı. Çok zaman geçti ve daha sonra o zaman o odada olan ve bu olayların hiç birinden haberi bile olmayan bir arkadaşımdan şunları dinledim. "O gün orada senden çok söz ettik. Hatta X senin hakkında en ufak kötü birşey duysa asla ve asla inanmayacağını söyledi. Dedi ki; "onun hakkında şöyle şöyle şeyler söyleseler böyle böyle şeyler söyleseler bile asla inanmam. Sana öyle çok güveniyor, seni öyle seviyor ki." O an anladım ki ben onun sadece hakkımda söylense bile asla inanmayacağı o olumsuz cümle örneklerini duymuş ve bunu onun kendi düşünceleri sanmıştım. Tıpkı filmlerdeki gibi değil mi? Hani filmlerde kapı önünde durana bağırmak isteriz ya "dur hemen gitme gerisini dinle. Yanlış anlıyorsun." demek isteriz ya. Eğer benim içinde bulunduğum durum bir film sahnesi olsaydı emin ol insanlar bana "dur biraz daha dinle. Gerçeği öğreneceksin." diye bağırmak isterlerdi. Ve bu aptallık yüzünden neredeyse en yakın arkadaşlarımdan birini kaybetme noktasına gelmiştim.

Şimdi söyle bana; bazen gözlerimizle gördüklerimiz, kulaklarımızla duyduklarımız bile aslında gerçeği yansıtmazken bir başkasının duydukları ve gördüklerine itimat etmek ne kadar doğru?
RESİM: Norman Rockwell

10 Mayıs 2009

TÜM GÜZEL ŞEYLER İÇİN...

Üniversitenin son yılıydı. Gelecekten korkan, saçma sapan hüzünlerle sarmalanmış bir grup aptaldan başka birşey değildik. Korkuyorduk çünkü hayatımızın tatili sona eriyordu. Korkuyorduk çünkü önümüzü göremiyorduk. Korkuyorduk çünkü artık yetişkin olduğumuzun kanıtı olan belgeyi bir süre sonra elimize alacaktık. Korkuyorduk çünkü asıl korkulması gerekenin ne olduğunu bilmiyorduk.

O günlerde çok yakın bir arkadaşım kardeşini kaybetti. Çocuk daha dört yaşındaydı. Birden ölüverdi. Hastalığının adını duyan bile olmamıştı. Dediklerine göre milyonda bir rastlanan türdenmiş. Arkadaşım günler sonra okula geldiğinde başka birine dönüşmüştü. Solgun bir yüz, bir noktaya odaklanmış gözler. Sanki nefes alıp veren ama aslında yaşamayan biri. Bir hayat yitiren nasıl kendi hayatını da yitirirse öyle. Kederi her yanı sardı. Ellerimize, gözlerimize, içimizin derinine bulaştı. Zaman geçti sınav dönemi geldi. O solgun yüz saatlerce kapandı kütüphaneye. Bir çılgın nasıl kendini adarsa öyle adandı derslere. O tozlu raflar arasında kocaman masalar üzerine yaydığı kitaplardan başını kaldırmadan çalıştı çalıştı ve çalıştı. Ve hiç birimizin aklı almadı o acıyla nasıl bunca çalışabildiğini. Kimi hırs dedi onu kınadı kimi delirdiğini sandı kimi ise evden kaçmak için böyle bir yol bulduğunu düşündü. Aslında onun tek yaptığı sanırım kendi acısından kaçmaktı. Acıya değil başka birşeye odaklanıp unutmaya çalışmak.

O zaman onun yaptığının ancak bir kırıntısını anlabilmişim. Unutmak için adandığını farketmişim ama kederinin o sayfalar üzerine nasıl yayıldığını, çılgın bir dirençle acıya nasıl karşı koyduğunu anlayamamışım. Bunu çok sonra anlayabildim. Ancak birini kaybettikten ve o acının üstesinden gelmeye çalışırken... Ben birini toprağa vermemiştim ama kaybım tıpkı bir ölüm gibiydi. Acım ise bir ölünün ardından çekilecek türdendi. Acıya bulanmış nefret, nefretle sarmalanmış öfkenin ölümden kalır yanı yoktu. Ben de sayfaların içine hapsetmiştim kendimi. Her kelimede unutmaya, başka biri olmaya adanmışlıktı benimkisi de. Ve onu ancak o zaman anlamıştım. İkimizde adil olmayanın tokadını yemiştik. Ve herkesin acısı kendine büyüktü.

Bugün, bu pazar gününde içimden hiç birşey yapmak gelmezken, aklımın içine doluştu tüm bu hüzünlü hikayeler. Haftanın beş günü çalışmaktan başını kaldırmamanın, hiç birşey düşünemeyecek kadar yorgun olmanın, aklı geçmişin kederinden ve geleceğin kaygısından koparan kitap ve filmlerin, konuşkan dostların verilmiş en büyük armağanlar olduğunu düşündüm. Geçmişteki kederin çukuruna düşmekten bizi alıkoyan tüm güzel şeyler için teşekkür ettim. Tüm acılarımızın panzehiri olan herşey için...
RESİM: Modigliani

08 Mayıs 2009

İNSANLAR, KİTAPLAR VE ÖNYARGILAR

-Aaaaa bunu mu okuyorsun?

-Evet, ne oldu ki?

-Yani... Ne bileyim senin gibi biri...

-Ne demek benim gibi biri?

-Yani sen iyi kitaplar okursun da...

-Peki sen bu elimdeki kitabı okudun mu? Önce bunu sorayım.

-Hayır tabi ki okumadım.

-Tabi ki okumadın? Yani doğal olarak senin bu kitabı okuman düşünülemez, öyle mi? Peki neden?

-Eeee şey...

-Dur ben söyleyeyim. Çünkü, bu kitap herkesin elinde olan, çok satanlar listelerinde bulunan bir kitap. Çünkü eğer bu kitabı okursan kendini o koca kalabalığa dahil olmuş hissedeceksin. Çünkü ancak basit, kolay okunan kitaplar çok satanlar listelerinde olur ve herkesin anlayabildiği herkesin okuyabildiği bir kitabı okuyor olmak senin aklındaki "ben farklıyım" inancına zarar verir. Doğru mu?

- Eh bir bakıma evet. Ben tepki duyuyorum o çok satanlar listesinde bulunan kitaplara. Hiç okumak istemiyorum onları. Bir nevi önyargı belki ama ne yapayım ki öyle.

-Peki en azından şunu merak etmiyor musun; bu insanları bu kitaba çeken nedir?

-Hayır. Tam aksine bu kadar insan bunu baş tacı ediyorsa okunmaya değmez, zaman kaybı olur ancak diye düşünüyorum.

-En azından kitapçılarda şöyle bir göz de mi atmıyorsun? Hatta bazı internet sitelerinde kitabın ilk on sayfasını okuma imkanın var, onlara da mı bakmıyorsun?

-Hayır.

-Peki ya aralarında gerçekten iyi olanlar varsa ve sen o iyi kitabı ıskalıyorsan?

-Bilmem hiç böyle düşünmedim. Daha doğrusu onların arasında ıskaladığıma üzüleceğim bir kitap olacağını sanmıyorum.

-Peki benim bu kitabı okuyor olmama neden şaşırdın?

-Çünkü senin de benim gibi olduğunu düşündüm.

-Yanlış düşünmüşsün. Birincisi benim ne kadar meraklı olduğumu göz ardı etmişsin. İkincisi listeleri ya da pek çok insanın elinde olmasının okuyacağım kitapları seçerken bir kriter olmadığını.

-Ne yani sen bu çok satanlar listesindeki kitapların hepsini okur musun?

-Hepsini okumam belki ama en azından içeriklerine bakarım. Ben meraklı bir kediyim.

-Hımmm...

-Sence de biraz haksızlık etmiş olmuyor musun onlara? Bu, tıpkı bir insanın dış görünüşüne bakıp ya da diğer insanların onun hakkında söylediklerinden yola çıkıp, onu tanımak için bir şans vermemek gibi. Gerçi şansı vermediğin kim? Ya sen onu tanımak şansından mahrum bırakıyorsan kendini? Ve aynı şey kitaplar için de geçerli. Ya sen o kitabı okumak keyfinden mahrum bırakıyorsan kendini?

-Evet bu doğru olabilir.

-Bence kitaplara önyargı ile yaklaşmamak lazım. Çünkü ruh hallerimiz değişiyor ve buna bağlı olarak neyi okumayı istediğimiz de. Ben mesela bu ara aklımı günlük düşüncelerden uzak tutacak birşeyler okumaya ihtiyaç duyuyorum. Olaya odaklanıp sonunu merak edeceğim kitaplar. Ve şu an bunu okumak o yüzden bana iyi geliyor.

-Sanırım anlıyorum. Evet kabul ediyorum bu konuda önyargılıyım. Hatta sadece o kitaplara değil onları okuyanlara da. Bunun üzerinde biraz düşünsem iyi olacak.

-Peki o halde. Daha sonra yeniden konuşalım bu konuyu. Anlaştık mı?

-Anlaştık. Şu kitabı versene bir bakayım ne hakkındaymış.

-Bak bakalım. Ama ilk bir kaç sayfasını okuyup elimden alma, sonunu merak ediyorum.

-Benim de bu ara, aklımı günlük düşüncelerden uzak tutacak birşeyler okumaya ihtiyaç duyduğum düşünülürse kitabına el koyabilirim.

RESİM: Carl Larsson

06 Mayıs 2009

KELİMELER

Günlerdir kelimelerin, hikayelerin neden aklımdan uçup gittiğini düşünüyorum. Ve yine günlerdir insanlardan, eşyadan, yerden ve gökten akıp gelenin neden sanki hayat geçirmez bir yağmurluk giymişim gibi üzerimden akıp gittiğini...

Ben bir yazar değilim. Yazmak zorunda hiç değilim. Yazmasam da ölmem. Sadece yazarak, aklındakini kağıt üzerinde somutlaştırarak yolunu bulabilen biriyim ben. Bütün mesele bu. Belki de yazmadan aklını toparlayamayacak kadar yeteneksiz olduğumdandır. Ya da benim hayatla başa çıkma biçimim budur. Herkesin bir hayatla başa çıkma biçimi yok mu?

Hayatımın hatırladığım büyük bölümünde hep böyle yaşadım.Okumayı, yazmayı öğrendikten sonra ve bu hayatımın bir parçası olduktan sonra okuyup öğrenerek, yazıp aklımdakini bütünleştirerek yürüdüm yolu. Belki de dünyayı ancak böyle bir parçacık da olsa algılayıp bütün olarak görebileceğimi umdum. Yardımı olmadı değil. En azından aklımın içinde duran parçalanmış görüntülerden bir bütün oluşturmayı becerebildim. Delikleri yamadım, eksikleri tamamladım kelimelerle. Tıpkı bir yapboz parçalarıymış gibi...

Bütün bunlar yüzünden şimdi böyle durmuş olmak, kalakalmış olmak canımı sıkıyor. Sanki aklımın içi boşaltılmış gibi ya da içime döndükçe boşluğa bakıyor gibi hissediyorum kendimi. Belki sırf bu yüzden sürüyorum kaybettiğim kelimelerin izini. Ve yine bu yüzden Hemingway'in uzattığı dala sımsıkı tutunuyorum: "Kaygılanma. Daha önce de hep yazdın, şimdi de yazacaksın. Bütün yapacağın bir gerçek cümle yazmak. Bildiğin en gerçek cümleyi yaz."
Bildiğim en gerçek cümle? Belki de asıl canımı sıkan budur. Yazamıyor olmak değil de neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilmiyor olmak...
Fotoğraf: guardian.co.uk

04 Mayıs 2009

HER ZAMAN GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Ben sabah mahmurluğundan sıyrılamadan daha hışımla odaya girdi iki elini masama dayayıp, gergin bir yüz ifadesiyle: "Sana birşey soracağım." dedi. "Sana da günaydın" dedim. Günaydın dedi geçiştirerek ve aklına saplanıp durmuş orada büyüyüp dal budak salmış soruyu sordu: "Senin bana bir küslüğün, kırgınlığın mı var?" Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle baktım. "Ne küskünlüğü?" diyebildim sadece. Başladı anlatmaya, şuradayken şöyle oldu buradayken böyle oldu, şurdan geliyordum bana bakmadın... Şaşırdıkça şaşırdım. Beni hiç tanımadığı nasıl da ortadaydı. İşin garibi onunla küsebilecek bir yakınlığımız yoktu. "Merhaba" ve "nasılsın"lardan ibaret karşılaşmalar, aynı masada bulunulduğunda havadan sudan sohbetler falan filan.Hepsi buydu. Bu kadar mesafede duran birine insan neden kırılsın ki?

"Bak Zeynep" diye başladım söze şaşkınlığımı atar atmaz "ben birine kırıldığım zaman gidip onunla konuşurum. Kırgınlığımı ona anlatır ve onun sebeplerini dinlerim. Kendi kendine küsüp karşısındakine haksızlık edenlerden değilim ben. Tam aksine olayı çözme tarafında olanlardanım. O nedenle için rahat olsun. Eğer seninle ilgili bir sorun olursa, ki şu anda yok, gelip bunu seninle konuşurum. Kendi kendime küsüp, bunu davranışlarımdan anlamaya çalışmanı beklemem. Kısaca senin aklını bulandırmam. Aynı şekilde senin de bana bu şekilde davranmanı beklerim."dedim. "Sevindim kırgın olmadığına" dedi. "Neden kırgın olayım ki?" dedim. Sahi neden kırgın olacaktım ki? "Olur ya" dedi "farkında olmadan birşey yapmış olurum." Güldüm. "Merak etme farkında olmadan birşey yaparsan farkında olmanı sağlarım ve anında çözeriz. Hem küsmek de nedir? Çocuk muyuz?"

"O davranışlara gelince" dedim "benim kafam çok dalgındır. Senin buraya geldiğin zamanların çoğunda, hani şu senin soğuk sandığın davranışlardan söz ediyorum, ben çok yoğun bir şekilde çalışıyordum. Benim gibi zar zor konsantre olan biri için yaptığı işten o an için kopmak yeniden başa dönmek anlamına gelir. Bunu bilmeyebilirsin ama öyle. Sokaktaki seni görmemiş olma olayıma gelince ben bir miyobum. Üstelik gözlük takmamakta ısrar eden bir miyobum. O kadar uzaktan seni görmemiş olmam doğal değil mi sence?"

"Anlıyorum" dedi mırıldanarak. "Bak" dedim "bu olanları bana oldukları anda söyleseydin eğer, mesela yolda sana selam vermeden geçtiğim vakit, yanıma gelip bana "merhaba" deseydin herşeyi anında açığa kavuşturacaktık. Ya da senin soğuk sandığın davranışları daha iyi niyetle yorumlasaydın ve başını çevirip ekranıma baksaydın ya da masamın üzerine yığılmış kağıt yığınına o zaman anlardın o davranışlar soğukluk alameti değil yoğunluk alameti."

O gidince uzun uzun düşündüm. Aslında olan biten kendi üzerimize fazla yoğunlaşıp karşımızdakinin bulunduğu durumu göz ardı ediyor olmaktan kaynaklanıyordu. Biz sanıyorduk ki karşımızdakinin aklı başka birşeye yoğunlaşmış olamaz ve herşey göründüğü gibidir. Sanırım biraz karşıdakinin tarafına geçip oradan bakmak gerekiyordu sorun yaşamamak için. Ve sanırım biraz da görünenin her zaman göründüğü gibi olmadığını unutmamak...
Resim: Carlo Maria Mariani