29 Nisan 2009

ÖFKE

Biri bana yıllar önce bunca sakin biri olacağımı söylese eminim ona asla inanmazdım. Oysa şimdi bu sükunet içinde yüzerken o eski küllenmiş öfkeyi anımsamak kendi hafızamı bile şaşırtıyor. Tıpkı yıllar önce giyilmiş, modası geçmiş, bugün üzerimde eğreti duran bir elbiseye bakmak gibi onu anımsamak. Sisli puslu uzak bir geçmişte öylece dikilmiş duran birine bakmak gibi eski ben'e bakmak.

Bu sabah öfkeden kaskatı kesilmiş o adamı yumuşak bir hamura dönüştüren kelimeleri söyledikten sonra farkettim kendi öfkemden uzun zaman önce arınmış olduğumu. Tıpkı ben de onun gibiydim. Tüm bu nezaketsizliklerle başa çıkamaz öfkeden çılgına dönerdim. İnce davranırsan ince davranılır sanırdım. Ve ince olmak, nazik olmak herkesin çok kolay başarabileceği birşey... Ama öyle değildi. İncelik herkesin aklında başka bir form buluyordu. Ve ne yazık ki bu formlar çoğu zaman birbiri ile hiç benzeşmiyordu.

Tüm bunlara kafa patlata patlata uzun zaman öfkeli öfkeli dolaştım. Kendi öfkemin kılıcıyla kendimi kesip doğradım. Küçük parçalara ayırdım. Ve o parçaları yeninden birleştirmek için yürüdüğüm yolları gerisin geri dönmek zorunda kaldım. Ve bütün bunlardan yorulunca anladım ki ne öfke birşeyleri değiştirebiliyor ne de ben o öfkeden sonuç elde edebiliyorum. Tam aksine herşey daha da karmaşıklaşıyor ve ben daha da öfkeli oluyorum.

"Neye öfkeleniyorsan onu daha iyi tanı" demişti babam. Haklıydı. Ben insanlara öfkeleniyordum ve asla onları iyi tanımayı becerememiştim. Onlara bakmayı bilmiyordum. Sorun yarı kör olan gözlerimdeydi belli ki. Belki göz kapaklarını biraz kaldırırsam o zaman hem onları tanır hem de bu öfkeden sıyrılabilirdim. İşte o zaman belki nefes alırdım.

Şimdi tanıyor muyum insanları? Bunu kesin bir "evet"le cevaplamak imkansız. Ve yine aynı kesinliği "hayır" cevabı için kullanmak da... Sadece onlara bakıp oldukları gibi kabul etmeyi denemek diyelim biz bunun adına. Doğrularımızın kesişmediği durumlarda onların doğrularına karşı çıkmadan önce daha derinden anlamaya çalışmak ya da...
Ne derler: "Eğer gittiğin yol bir yere çıkmıyorsa geri dönüp diğer yolu denemelisin." Benim yaptığım da bu galiba. Öfkeninin sıcak taşları üzerinde yürümekten vazgeçmek ve diğer yolun taze, sakin havasını uzun uzun solumak...
Resim: Delacroix

28 Nisan 2009

PEYNİR

"Harika bir yer mutlaka görmelisin. Hele de benim gibi kahvaltıya düşkünsen mutlaka.Tanıdığım herkes oradan alışveriş ediyor." dedi arkadaşım. Öve öve bitiremedi. Onu başkaları da destekleyince "bu sabah kahvaltılıkları oradan alayım, hem neymiş bu dükkanın sırrı görelim bakalım" diye düşünüp gittim.

Kapısında kuru biberler, patlıcanlar asılıydı. İnsan beyni tuhaf bir bilgisayar. Sempati kutucuğuna doğru şifreleri girdiğinde "evet onu şimdiden sevdin" diye bir işaret veriyor. Kuru patlıcan ve biberler de benim beynimdeki sempati kutucuğunun doğru şifrelerinden biri olmalı ki hemen içim ısındı. Kalabalıktı içerisi. O kocaman yeşil gözlü, göbekli ve sevimli adamın müşterilerini yollamasını beklerken içeriye göz atma fırsatı buldum. Gerçekten de bir kahvaltıda olabilecek ve olmasını daha önce hiç düşünmemiş olduğunuz herşey vardı. Çeşit çeşit peynir ve zeytinler,reçeller, bal, kaymak ve daha pek çok şey.

Herkes gidince adam gülümseyerek bana döndü. "Hanmefendi ne arzu ederler?" dedi. Gülümsedim. Biraz zeytin ve küçük bir kaşar peyniri istediğimi söyledim. Zeytinleri temiz plastik bir kaba koydu ve biber, zeytinyağ, limon ister miyim diye sordu. "Elbette" dedim. "Zeytini öyle severim ben." Özene bezene hazırladı. Kaşar peyniri belli bir marka tercihim olup olmadığını sordu bu kez de. Baktım bir tanesini gösterdim. Aldı ve kasaya doğru giderken "Hanımefendi bunu bırakıp başka bir peynir seçse olur mu acaba?" dedi. "Neden?" dedim. "Lütfen" dedi "başka bir marka seçin." İçimdeki merak iyice kabardı. "Elbette başka bir marka seçelim ama çok merak ettim bunu neden bırakmamı istediniz?" Yüzü kızardı ve tarihinin geçmiş olduğunu söyledi. Önce şaşırdım sonra da teşekkür ettim. Her zaman aldıklarımın son kullanma tarihine bakmak gibi bir alışkanlığım vardı var olmasına ya bu kez nedense bunu es geçmiştim. Uyku sersemiydim belki de hala. Neyse asıl önemli olan da bu değildi zaten.

Elimde zeytin ve peynir poşetiyle yürürken adamın son kullanma tarihi geçmiş peyniri bana kaşla göz arasında satmamış olmasına mı yoksa bunu çok ama çok utanarak söylemiş olmasına mı daha çok şaşırdığımı düşündüm. Son olarak da bunu gayet sıradan bir olay olarak karşılamamış olmama şaşıp kaldım. Ne garip bir güven eksikliğiydi bu. Satıcılar tarafından kandırılmaya şaşırmıyorduk da dürüst satıcılar bizi şaşırtıyorlardı. Birşeyler ciddi biçimde yanlış gidiyordu.

"Sorun bende mi acaba?" dedim kendi kendime. Ben mi şaşırıyordum dürüstlüğe? Olurdu ya güvenimi kaybetmiş olabilirdim. Kendimi test etmek için bu olayı çok sayıda insana anlattım. Şaşırıp şaşırmayacaklarını merak ediyordum. Anlattığım insanların tepkisinden ve şaşkın yüzlerinden anladım sorunun bende olmadığını. Çok sayıda insan dürüstlüğe şaşırıyordu artık. Gerçekten birşeyler fena halde ters gidiyordu hayatta. Ve gerçekten birşeyler yanlış yerde duruyordu. İşin acı yanı çoğumuz farketmiyorduk bunu. Düzen hep böyle oldu hep böyle olacak diye biliyorduk. "Keşke" dedim "sorun bende olsaydı. Keşke bir tek ben şaşırsaydım. Keşke herkes dürüstlüğü normal karşılasaydı. Ve dürüst olmayan herşey öyle nadir olsaydı ki bizi şaşırtsaydı."

O dükkanın bunca övgüyü nasıl kazandığını anladım bütün bunları düşünüp dururken. O dükkan zeytinler, peynirler ve diğerlerinin kalitesi ile övülmüyordu aslında, o sevimli adamın nezaketiyle ve dürüstlüğüyle övülüyordu.

Resim: allposters.com

27 Nisan 2009

DELİKANLI

Kapının kuytusunda duruyordum. Yok öyle saklanmak falan gibi bir niyetim yoktu. Sadece duruyordum. Hepsi bu. Eğer bir ad koymak gerekirse sabah mahmurluğu denebilir belki. Ya da o hali tanımlamak gerekiyorsa illa; işe gitmekle yatağa dönmek arasında kalmış bir ruhun arafı diyebiliriz o kapının kuytusuna.

Sonra yandaki evin dış kapısı açıldı ve gümbürtüyle kapandı. Anladım ki o delikanlı çıkıyor sokağa. Hep böyle kapardı kapıyı ve her sabah aynı saatte okul yoluna düşerdi. O kapının çarptığını duyanlar bunu o çocuğun ergenliğine verir, ses etmezlerdi. Her sabah karşılaşırdık. "Günaydın" derdim ben, onun hep toprağa bakan başı önce bir şaşırır, sonra sanki gizli alanına girilmiş gibi gerilir ve en sonunda dudakları belli belirsiz kımıldar "günaydın" diye karşılık verirdi.
Ama bu kez kuytudaydım. İyi ki de oradaydım. Bu kez alanına girmedim. Bu kez kendi olmasına sabahın bu saatini kendisi olarak yaşamasına izin verdim farkında olmadan. İnsan farkında olmadan yaptıklarından da birşeyler öğrenir mi? Öğrenirmiş. Bunu bu sabah olan bitenden sonra anladım.

Sallana sallana geçti sokaktan. Ağır ağır. Mırıldanıyordu. Sanırım bir şarkıydı bu. Çok kısık bir sesle söylüyordu. Sonra saçlarını düzeltti. Bir erkek olmakla bir çocuk olmak arasında kalmış kararsız bedeni üzerindeki giysileri yokladı eliyle. Pantolonda bir saç buldu ve gömleğinin kolunda bir kırışık farketti. Saçı attı, kırışığı yapabildiğince düzeltti. Sonra burun deliklerini yokladı. Sanki temiz olduğundan emin olmak istiyordu. Belli ki iyi görünmek istediği biri vardı. Gülümsedim.
O gidince biz insanların ne tuhaf olduğumuzu düşündüm. Tuhaf ve asla tek kişi olmadığımızı. Tek başımızayken başka biri, karşımızda biri varken başka biriydik hepimiz. Öyle ya; bana çekinerek günaydın diyen çocukla sokakta tek başına olduğunu sanan, kendisini kimsenin görmediğinden adı gibi emin şu çocuk arasındaki uçurum başka türlü nasıl açıklanabilirdi ki?
Fotoğraf: channel4.com

25 Nisan 2009

KİTAPLAR, YAZARLAR VE ÇOCUKLAR...

Kristensenn bana bir mail attı. Öğrencilerine hangi yazarları okuduklarını sormuş, çocuklardan çıt çıkmamış. Sonra bir tanesini kaldırmış ve sorusunu yinelemiş. Çocuk kitap okuduğunu fakat yazarların adlarını telaffuz edemediği için soruya yanıt vermediğini söylemiş. Diğer çocuklar da aynı durumda olduklarını söyleyince Kristensenn'in aklına bunu bir proje olarak yapmak gelmiş. "Bunu kim yapar?" diye düşünürken bana yazdı. "Elbette seve seve" dedim. Bütün bunların sonucunda Kristensenn, Sera, Ludmilla, Özlem ve ben aşağıdaki listeyi hazırladık.

A
Agatha Cristie (Agata Kristi)
Albert Camus (Alber Kamü)
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin (Aleksandır Sergeyeviç Puşkin)
Alexander Dumas (Aleksandır Düma)
Andre Gide (Andre Jid)
Antoine de Saint-Exupéry (Antuan dö Sen Ekzüperi)
Anton Çehov (Anton Çehov)
Arthur Schopenhauer (Artur Şopınauer)
B
Bernard Shaw (Bernard Şov)
Bertolt Brecht (Bertold Breht)
Boris Vian (Boris Vian)
C
Carlos Fuentes (Karlos fuentes)
Carlo Collodi (Karlo Kolodi)
Cesare Pavese (Çesare Pavese)
Charles Baudelaire (Şarl Bodler)
Charles Bukowski (Çarlz Bukovski)
Charles Dickens (Çarlz Dikınz)
Chuck Palahniuk (Çak Palanik)
D
Daniel Defoe (Denyıl Dıfo)
Dean Koontz (Diin Kuntz)
Doris Lessing (Doris Lesing)
E
Edgar Allan Poe (Edgır Elın Po)
Émile Zola (Emil Zola)
Emily Bronte (Emili Bront)
Ernest Hemingway (Örnıst Hemingvey)
F
Franz Kafka (Franz Kafka)
Friedrich Wilhelm Nietzsche (Frederik Wilhelm Niçe)
Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski)
G
Gabriel García Márquez (Gabriel Garsia Markez)
George Orwell (Corc Orvıl)
Georges Perec (Corc Perek)
Gogol (Gogol)
Gustave Flaubert (Güstav Flober)
H
Hermann Hesse (Herman Hesse)
Homeros (Homeros)
Honoré de Balzac (Onöre Dö Balzak)
I
Ian McEwan (İyın MakYüwın)
Iris Murdoch (Ayris Mördak)
Irvin Yalom (Örvin Yaloom)
Isabel Allende (İsabel Ayende)
Italo Calvino (İtalyo Kalvino)
İvan Sergeyeviç Turgenyev (İvan Sergeyeviç Turgenyev)
J
Jack London (Cek Landın)
James Joyce (Ceymis Coys)
Jane Austen (Ceyn Ostin)
Jean Baudrillard (Jan Bodriyar)
Jean-Jacques Rousseau (Jan Jak Russo)
J(erome) D(avid) Salinger (Cerom Deyvid Selingır)
Jerzy Kosinski (Cezri Kozinski)
Johann Wolfgang Goethe (Yohan Volfgang Göte)
John Fante (Con Fante)
John Fowles (Can Fovles)
John Kennedy Tool (Con Kenedy Tuul)
John Steinbeck (Con Ştaynbek)
Jorge Amado (Horhe Amado)
Jorge Luis Borges (Horhe Luiz Borhes )
Jose Mauro De Vasconcelos (Hoze Mare De Vaskonselos)
Jose Saramago (Hoze Saramago)
Joseph Conrad (Cosef Konrad)
J.R.R. Tolkien (Cey Ar Ar Tolkiyın)
Jules Vernes (Jül Vern)
Julio Cortázar (Hulyo Kortazar)
K
Katherine Mansfield (Ketrin Mensfiyıld)
Kurt Vonnegut (Kört Vonegut)
L
Lev Nikolayeviç Tolstoy (Lev Nikolayeviç Tolstoy)
Lewis Carroll (Luiz Kerıl)
Louis Aragon (Lui Aragon)
M
Maksim Gorki (Maksim Gorki)
Marcel Proust (Marsel Prust)
Mark Twain (Mark Tveyn)
Miguel de Cervantes (Migel De Servantes)
N
Nick Hornby (Nik Hornbi )
O
Oscar Wilde (Oskır Vayld)
P
Paul Auster (Pol Austır)
Paul Verlaine (Pol Verlen)
Pablo Neruda (Pablo Neruda)
Patrick Süskind (Patrik Züskind)
R
Ray Bradbury (Rey Bredböry)
Roald Dahl (Rold Dol)
S
Samuel Beckett (Semyıl Beket)
Sylvia Plath (Silviya Pilat)
Stefan Zweig (Ştefan Zvayg)
Stendhal (Stendal)
Stephane Mallarme (Stefan Malarme)
Stephen King (Stivın King)
Susana Tamaro (Suzanna Tamaro)
T
Thomas Bernhard (Tamıs Berhard)
Toni Morrison (Toni Morisın)
T(homas) S(tearns) Eliot (Tamıs Störns Elyıt)
Thomas Mann (Tomas Man)/
U
Ursula LeGuin (Ursula Löguin)
V
Victor Hugo (Viktor Ügo)
Vladimir Nabokov (Viladimir Nabokov)
Virginia Woolf (Virjinya Volf)
Vladimir Mayakovski (Viladimir Mayakovski)
W
William Faulkner (Vilyım Folknır)
William Shakespeare (Vilyım Şekspir)
Z
Zadie Smith (Zedi Smit)
Fotoğraf: guardian.co.uk

22 Nisan 2009

GÜN İÇİNDEN GEÇEN

SABAH
Elinde ekmekle bir çocuk kaldırımda dikilmiş karşı taraftaki dükkanların tabelalarını okuyor. Bağıra bağıra ve heceleye heceleye. "Ay-can züc züc ca ci yeeee" "Haa yat marrr kettt" "Çocuğun yanından geçen herkes gülümsüyor. Ben ise gülümsemekle kalmıyor sesli sesli gülüyorum. Çocukların okumayı söktükleri hallerini nasıl da sevdiğimi düşünüyorum. Yerdeki bir gazete parçası, tabelalar, arabaların arkasına yapıştırılmış slogan yazılar, artık gözlerine ne çarparsa okuyan bu çocukların herkesi böyle gülümsettiğini tahmin ediyorum. Işık kırmızıdan yeşile dönünce hareket ediyoruz. Geriye dönüp ona bakıyorum. Bağıra bağıra okumasını sürdüyor ufaklık. Sabah sabah günüme aydınlık olan bu çocuğu uzaktan uzaktan kırmızı yanaklarından öpüyorum.

ÖĞLEN
Kafeterya güneşin yüzü hürmetine her zamankinden daha kalabalık. Boş bir kaç sandalye bulup hemen oturuyoruz. Çaylar geliyor. Tam karşımdaki kıza takılıyor gözüm. Tek başına bir masada oturuyor. Güneş gözlüğünün ardından kitabını okuyor. Zarif parmaklar usulca çeviriyor sayfaları. Kalabalık yerlerdeki bu kitap kurtlarını sevdiğimi dahası onlara bir gönül yakınlığı hissettiğimi farkediyorum. Tüm bu gürültü içinde nasıl bu kadar konsantre olup okuduklarına hem şaşırıp hem de hayran oluyorum. Oysa ben kalabalıklardayken gözlerimi insanlardan alamıyorum. Bu kadar sevdiğim bu kadar kıymet verdiğim kitaplar bile ikinci plana itiliyor ben kalabalıklardayken.

Birazdan kızın yanına köylü bir kadın yaklaşıyor. O kadar yaşlı ki boyu sadece bir çocuğunki kadar. Bükülmüş belini tutarak yürüyor. Kıza yaklaşıp birşeyler söylüyor. Ne dediğini anlamıyorum ama muhtemelen bir yeri soruyor. Kız yüzünü buruşturuyor. İçimden buz gibi bir rüzgar geçiyor. O buruşturulmuş yüz, kucağında duran kitap, ince zarif parmakları tüm güzelliğini kaybediveriyor. Köylü kadın yüzünde adlandıramadığım bir ifadeyle ayrılıyor kızın yanından başka birine yaklaşıyor ve bu kez ona soruyor. Adam kadına bir yeri işaret ederek birşeyler anlatıyor. Bu sırada kız başını iki yana sallayarak kitabına geri dönüyor. Bir anda tüm o resmin bozulup başka birşeye dönüşmesine sadece bir yüz ifadesinin neden olabilmesine şaşıp kalıyorum.

AKŞAM
Bir daha asla süprizleri severim dememeye söz veriyorum. Çünkü bazı süprizler yaptığım tüm planı bir fiskeyle darmadağın ediveriyor. Bu yorgun günün akşamını biraz okumaya güzel bir filme ayırmış olan ben, bu akşamı hiç ilgim, hiç sevgim olmayan hatta hayatım boyu görmesem aklıma gelmeyecek insanların ziyaretine ayırmak zorunda kalıyorum. Ve bu ziyaretin sebebini anlamaya çalışıyorum. Bir yakınlık duygusu mu? Hayır. Dostluk? Asla. Sevgi? Mümkün değil. Ortak bir geçmiş? Elbette hayır. Olsa olsa iç sıkıntısını gidermek için akşamı bir yerlerde geçirmek bunun adı. Ve ben bu samimiyetsizliğe çok ama çok sinirleniyorum. Nazik olmak zorunda kalmaktan, tüm akşam boyu sürecek yapmacık sahte konuşmalardan ölesiye nefret ettiğimi düşünüyorum. Ve birşeylere katlanmak zorunda olmaktan da öyle... Evet, bir daha asla "ben süprizleri severim" gibi bir cümle kurmamaya söz veriyorum...
RESİM: Mark Bradford

21 Nisan 2009

PEK ANLAMSIZ BİR YAZI

Ben çok ünlü bir yazar olsaydım eğer ya da ona benzer ünlü biri, kesin bir başka adla blog yazardım. Böylece benim kim olduğumu bilmeyen beni kendilerinden biri sanan insanlarla samimiyet yakalamayı umardım. Evet kesinlikle bunu yapardım. Tanrı işini biliyor ve ünlü olmama izin vermiyor. Hoş ben de ünlü olmak istemiyorum. Zira bu kadar ünsüzken bile samimi olmayan her hal ve hareketten sıkılan ben ünlü olsam muhtemel ki bir süre sonra bir dağ başında yapayalnız yaşamaya mahkum ederdim kendimi. Evet kesinlikle ederdim.

Ben çok zengin olsaydım eğer kesinlikle aylak olurdum. Nerede güneş orada ben, nerede çimen orada ben, nerede boş bir bank orada ben. Evet kesin aylak olurdum. Tanrı işini biliyor ve asla zengin olmama izin vermiyor. Hem zengin hem aylak olursam çok sıkılacağımı biliyor olmalı. Haklı.

Ben ben olmasaydım eğer ne olurdum Tanrı biliyor ancak. Ve ben ben olana kadar ne çektiğimi de bir tek ikimiz biliyoruz. Bu saçma sapan şeyleri bu salı öğleden sonrasında neden düşünüp durduğumu ben bilmiyorum ama Tanrı biliyor. Kısaca o çok şey biliyor ben ise pek birşey bilmiyorum. Hatta bunları buraya neden yazdığımı da bilmiyorum.

Bir anlam arayışında olan birinin bazen anlamsız şeyler yapamaya mı ihtiyacı var ne? Benim tekniğim bu galiba; anlam ararken anlamın ne olmadığını öğrenmeye çalışıp, anlamı uzun yoldan bulmaya çalışmak. Evet bu sağ elle sol kulağı göstermek gibi. Farkındayım. Ama her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır. Ve bazı yiğitler bu şekilde yoğurt yedikleri için her zaman herşey geç kalırlar. Olsun.
RESİM: Carl Larsson

20 Nisan 2009

TAŞ

Bir terslik var bende. İlkbahar çok insanda "yeniden doğuyormuş" gibi bir his yaratırken bende neden böyle tüm birikenlerin altında kalmışım gibi bir his yaratıyor? Ve neden, bunun tam aksine, sonbahar sanki hayata yeni bir sayfa açıyormuşcasına bir coşku uyandırıyor içimde? Mayıs doğumlu bir insanın ruhunun ilkbaharda uyanması gerekmez mi? Dediğim gibi bir terslik var bende ama nerede bilmiyorum.

Sanırım benim takvimim sonbaharda yani eylülün ilk günü başlıyor. Beden mayısta doğmuş ruh da eylülde doğmuşsa bu kulağa mantıklı gelebilir ama böyle bir durumun söz konusu olduğunu sanmıyorum. Evet ruh bu kadar tembelken ancak aylar sonra yani eylülde uyanmış olabilir. Farkındayım saçmaladığımın üzerime gelmeyin.

Böyle hissederken saçmalamaktan daha doğal ne olabilir ki? Bu bir hak mı? Elbette değil. Ama şu sıralar saçmalamamak da benim elimde değil. Bunun için hayattan özür dilerim. Hele şu dengemi bir bulayım tüm hatalarımı telafi ederim. Hatta bunun için de söz veririm. Oldu mu? Teşekkürler.

Bu tıpkı bir yere tutunmuş olduğun ve ellerinin kayıverdiği anda uyandığın rüyalara benziyor. Düşme hissi, uyandığın zaman bile ve hatta bunun bir rüya olduğunu bildiğin zaman bile yakanı bırakmıyor. Soluk soluğa toparlanmaya çalışıyorsun ve kendi kendine "herşey yolunda herşey yolunda" diyorsun ama biliyorsun ki o düşme hissi daha bir süre seninle gittiğin her yere gelecek. O his yüzünden ne birşeye başlayabileceksin, ne birşeyi bitirebileceksin, ne vazgeçebileceksin, ne de kalsın isteyeceksin. Ortalarda bir yerlerde böyle sersem sepet seyredeceksin. Her sabah geçsin diye uyanacaksın ama geçmediğini görüp "sonsuza dek gidecek herhalde" diyeceksin. Ve herşeyi böyle anlamsız bu kadar keyifsiz bulurken yaşayıp yaşayamayacağını merak edeceksin.

Oysa kaç kez başına gelmiş ve sen kaç kez unutmuşsundur kimbilir. Böyle yalpalayıp durmuşsundur yollardan geçerken, bakar kör olmuşsundur kısa süreli, duyduğun gördüğün hiçbirşey ruhunun gözeneklerinden içeri sızamamıştır. Sonra bir sabah uyanmışsındır. Gök yine masmavi. Nasıl da şaşırmışsındır yine eskisi gibi. Bütün insanlar yeniden güzel görünmeye başlamıştır gözlerine. Dünya öyle canlı, öyle parlak ve umut her taşın ardına gizli... Ama unutmuşsundur işte. Yine böylesi vazgeçmiş birine dönüşmüşsündür ve bunun sonsuza dek seni ele geçirdiği yanılsaması içindesindir.

Oysa olan biten tüm zamanlar hoşgörüyle görmezden geldiğin herşeyin birikip bir taş gibi içine oturmasından başka birşey değildir. O yüzden böyle ağır gelirsin kendine. Ama yine unuttuğun birşey vardır. İnsan ruhu pek asitlidir. İçine oturan taşı eritir. Evet biraz zaman alır ama eritir. Hafifleyeceksin. Her zaman hafilemedin mi? Olan biten sadece bunu unutmuş olman. Hatırla...

RESİM: Carl Larsson

18 Nisan 2009

AYLAK...

Marketin önünde elimde poşetlerle oturup kaldım. Sanki o sabah güneşi o tahta bank o an için olabileceğim en en uygun yer gibi geldi birden. Tüm hafta insanlardan, olan bitenden herşeyden ama herşeyden yorulup bitmiş gibiydim. Gibisi fazla. Bir insan sürekli sessiz ıssız dağların hayalini kurmaya başlamışsa ciddi bir sorun var demektir. Bu sorun bıkkınlık da olabilir yorgunluk da. Elbette her ikisi birden olma ihtimali vardır ki genellikle biri diğerini tetikler. Benim halim de buydu galiba.

Abuk sabuk düşüncelerle dolu başımı anlamsızca sağa sola çevirdim. Sanki insanlara bakıyormuş gibi. Oysa baktığım falan yoktu. Düşünceler yerine otursun diye başımı sallıyordum sadece. Saçmaydı ama belki işe yarardı. Yaramasa bile ne kaybederdim ki? Hiçbirşey. Ama ya işe yararsa? İşte o zaman önümdeki sokakta akıp giden bu çılgın dünyayı belki anlayabilirdim. Sanmıyordum ama denedim yine de...
Sonra onlar takıldılar gözlerime. Düşünceleri yerine oturmak gibi boş bir çabadan vazgeçtim böylece. İnsanlara baktım baktım baktım. Önce bir kadın geçti. Tombul ve çok sevimli bir kadındı. Bir bacağı diğerinden kısaydı. İçimi önü alınmaz bir keder sardı. Oysa o nasıl da güzel gülüyordu. Arabasının bagajına elindeki poşetleri yerleştirdi sonra başını gökyüzüne kaldırıp güneşe baktı. Biraz orada durduktan sonra sanırım yürümeye karar verdi ve usul usul sokağı bir aşağı bir yukarı adımladı. Ona bakmaktan alamadım kendimi. Nasıl da yaşam sevinci vardı. O yürüdükçe saçlarından savruluyordu gibiydi. Biraz sonra bir adam ve bir çocuk geldi. Çocuk kadının bacaklarına sarıldı. Adam da usulca yanağını okşadı kadının. Hep birlikte arabaya binip gittiler.

Onlardan kalan boşluğa siyah bir araba girdi sonra. Bir adam ve o adama ters ters bakan bir kadın indi arabadan. Adam elini uzattı kadın hırsla itti o eli. Adam omuz silkti. Yürüdüler. Birazdan elleri kolları poşetlerle dolu çıktılar. Kadının öfkesi belli ki bir yerlerde unutulmuş kalmıştı. Sevindim bu kez de. "Oh be" dedim "barışmışlar."

O bankın üzerinde saatlerce oturabilirdim. O güneş orada olduğu sürece böyle kafamı sallayıp durabilirdim. Ben kafamı sağa sola çevirip dururken gözüme takılan insanlara bakabilirdim. Onlara hikayeler yazıp o hikayelerle sevinebilirdim. Kitap gibi, bu sokağı soluk alamadan okuyabilirdim. Ama bu sefil omuzlar üzerinde bekleyen ve kötücül kahkahalar atarak bana soluk aldırmayacaklarını fısıldayan işler vardı. Bu aylaklık bu cumartesi sabahına her ne kadar yakışsa da benim olamayacak kadar pahalıydı. Elimdeki poşetlere tekme attım. Birşeyler hışırdadı. Umursamadım. O güzel aylaklığımı bankın üzerinde bırakıp eve yollandım. Onu orada bıraktım ki belki benim gibi yorgun ve bezgin birine on beş dakikacık hayat versin soluk aldırsın...

Eve dönünce de "Onu kim buldu orada acaba?" diye merak ettim. Sonra da işine yaramış olmasını umut ettim.
RESİM: Carl Larsson

16 Nisan 2009

DENGE-SİZ

Pek çok cümle kurabilirdim dün sabah. Şunun gibi: Hani herşey birleştirdiğin baş ve işaret parmaklarının bir hareketine bağlıymış gibi, sanki işaret parmağın baş parmağından kurtulup öne doğru hareket ettiğinde varolanı patlatıverecekmiş gibi. Ya da şu tür bir cümle: Dünya şu an patlasa o patlamaya ne hayret edecek halim var ne de üzülecek. Ama emin olun yine de anlatamazdım. O yüzden sadece şöyle dedim: "Hey, bugün kimse bana ilişmesin." İlişmediler de. Ben de böylece ne birini incittim ne de kendimi. Gün bitmesine bitti ya, nasıl bitirdiğimi bir ben bir de Allah bilir.

Bu sabah da pek çok cümle kurabilirdim. Şunun gibi: Kaybettiğin çok ama çok değerli birşeyi, uzun zaman bulamayacağını düşünürken o sabah uyandığında başucunda bulmak gibi. Ya da şu tür bir cümle: Gökgürültülü bir gecede uyuyakalmışken güneşli bir sabaha uyanmak gibi, umutsuzca perdeyi çekip gökyüzünün maviliğine bir kez daha şaşırmak gibi. Ama anlatmama gerek kalmadı. Çünkü şakıyor gibi çıkan sesimden, yüzümdeki aydınlıktan, kıpır kıpır bir o yana bir bu yana hareket etmemden herşey açık ve net ortadaydı.

Dünün acısının açıklanmaya kelimeler yetmezken bugünün neşesini açıklamak için kelimelere gerek duyulmaması ne tuhaf diye düşündüm. Hemen ardından da, "ben olsaydım, yani kendime dışardan bakan biri olsaydım, dün ve bugünü kıyaslayıp ne derdim acaba?" diye düşündüm. "Dengesiz" diyebilirdim. Evet, bir başkası benim dünümü ve bugünümü tıpkı benim gibi yaşamış olsa ben de tüm bu olup bitene dışardan bakıyor olsam bunu diyebilirdim. "İki uç arasında böyle gidip gelinemez." diye de kesin bir dille noktalardım sözlerimi.

Ama şimdi biliyorum ki insan iki uç arasında değil birer gün, birer saat arayla bile gidip gelebilir. Şöyle ki; eğer boynunuz sizi çıldırtacak bir şekilde ağrıyorsa, o ağrı boynunuzdan şakaklarınıza doğru arsızca yayılıp görmenizi bulandırıyor, başınızı duvarlara vurma isteği yaratıyorsa ve bu ağrı sırf o rüzgarlı sokakta on beş dakika kaldığınız için olmuşsa, bütün bunlar yüzünden günü zor geçirmişseniz, akşam eve gelir gelmez, merhemler, sıcak su torbalarından oluşan bir dizi tedaviye girişip uzun uzun uyumuşsanız ve bütün bunlar sonucunda sabaha bir bebek gibi uyanmışsanız o iki uç arasında seyretmenizden daha doğal ne olabilir ki? Bir günü dayanılmaz acı ile ertesi günü ise acının zerresi bile olmadan "vay be dün nasıl da canım yanıyordu, Bugün yeni doğmuş gibiyim" diyerek geçirirseniz pekala bütün bu sebeplerinizi bilmeyen birine dışardan dengesiz görünebilirsiniz. Ne de olsa herşeyin bir sebebi vardır. Ve yine ne de olsa herkes zaman zaman dengesini yitirir.

Özetle, insanoğlu için kullanılacak en aptalca hakaret sözcüğü "dengesiz"dir. Çünkü bu kadar pamuk ipliğine bağlı bir hayatta herkes her an dengesini yitirebilir ve herkes her an yitirdiği o dengeyi yeniden bulabilir.
RESİM: Sir Lawrence Alma-Tadema

14 Nisan 2009

KEDİ

Bu aralar şu kediden hiçbir farkım yok. Ben de onun gibi güneş neredeyse çulu oraya atıyorum. Dik dik bakıyorum keyfimi bozanlara. Kimse bana ilişmesin, kimse bana soru sormasın, kimse bana "nasılsın" demesin istiyorum. Böyle güneş altında çimen kokusu duya duya geçireyim bu baharı "ancak toparlarım bu dağınık kafayı" diyorum. O kediden tek farkım elimdeki kitaplar. Eminim kedinin böyle bir şansı olsa, o da benim gibi o güneş altında, önünde açık duran kitabı, kendine ilişenlere dik dik bakarak geçirirdi bu baharı. Evet bundan eminim...

12 Nisan 2009

TELEVİZYON KARŞISINDA BİR BALIK HAFIZA

Adam gerçekten berbat biri. Hırs burun deliklerinden taşıyor. Bir koltukta bacak bacak üzerine atmış, patronu tarafından aşağılanan birini sırıtarak izliyor. Aşağılanan personel bir türlü toparlayamadığı cümlelerle kendini açıklamaya çalışırken patron "bitti" diyerek konuşmayı noktalıyor. Koltukta oturan hırs yumağı adamın yüzündeki sırıtış kulaklarına kadar yayılıyor ve elindeki kola kutusunu kaldırarak "haftaya görüşürüz." diyor. Ve elbette kola kutusunun markası açık net olarak okunabiliyor çünkü kötü adam o markayı gözümüze sokuyor. (Filmde olmayan ve görünmez altyazı ile geçen cümle şu: Kötü adamlar .... marka kola içerler. Teşekkürler sevgili Hollywood mesajı aldık. Biz iyi adamlar ve kadınlar olduğumuza göre rakip firmanın kolasını içeceğiz.) Bir sonraki sahne: İyi adam, az önce işinden olan personel, kanepesinde uzanmış efkarlı bir şekilde birasını yudumluyor. Adamı hem seviyor hem de acıyoruz haline bakarken. Yudum yudum içiyor adam birasını. Ve bir süre sonra kamera kederli adamı yakın plan alıyor ve adamın göğsünün üzerine koyduğu biranın markasını net olarak görme olanağı veriyor bize. (Görünmez altyazı 2: İyi ve efkarlı adamlar ... marka bira içerler. Bingo Sevgili Hollywood bir kez daha avladın bizi. Artık bir bara girdiğimizde iyi adamları ve kötü adamlarını içkilerine bakarak ayırdedebileleceğiz. Ne harika! Sevgili Hollywood sana minnettarız.)

Nedir şimdi tüm bunlar? Yorgun ve sıkıcı geçirilen bir günde, beynime onca şey tıkıştırılmaya çalışılmışken ve ben evime saklanmışken, "tüm dünya dışarıda kalsın iyiyim ben burada." derken, kendi dünyamdan kopup bir başka dünyaya dalmak için ekran karşısına geçmişken dünya yine gözlerimden kulaklarımdan birşey tıkmak zorunda mı? Çıkış ya da kaçış yok mu yani? No Way Out (Çıkış yok.Kevin Costner miydi? Bu çağrışımlardan nefret ediyorum.) Bu algılamalarıma bir ekran koruyucu koyamaz mıyız şöyle bir akvaryum balığı falan ( Kayıp Balık Nemo mu? Evet, bu çağrışımlardan gerçekten nefret ediyorum.)

Balık demişken bu balık hafızamın neden hep saçma sapan şeylerde zehir gibi olduğu konusuna takılmış durumdayım kaç zamandır. Önemli olan hiçbirşeyi hatırlayamıyorum da önemsiz olan ne varsa anımsıyorum. Biri bana telefon numaramı sorduğunda susup kalıyorum. Bir süre düşünmem gerekiyor. İşin garibi karşıdaki insan numaramı vermek istemediğimi ve böyle sersemce bir yolla onu atlatmaya çalıştığımı düşünüyor. Berbat bir durum. Kimse kötü bir hafızam olduğuna inanmıyor da böyle berbat bir yoldan numaramı sakladığımı düşünüyor. Utanç verici. Oysa bundan çok daha akıllıca bir yöntemle bu işin içinden çıkabilirim. Mesela "siz numaranızı verin ben sizi ararım." diyebilirim. Neyse. Fakat kendi numarası konusunda bocalayan hafızam yanından geçen hiç tanımadığı iki kişinin konuştuklarını, üstelik can kulağıyla dinlemediği halde öylesine kulağına çalınan cümleler olduğu halde, tüm kesinliğiyle anımsıyor. Nedense? Aslında belki de kendime "unutma unutma" diye telkinde bulunduğum içindir bu durum. Ama kendime telkin etmediğim hiç birşeyi unutmuyorum, ki bunlar genelde gereksiz şeyler oluyor. Bir nevi lüzümsuz bilgiler ansiklopedisi gibi bir aklım var yani.

Sinema sektörü için nefis bir avım sonuç olarak. Böyle bir hafızanın gözüne gözüne sokabilirsin o gizli reklamları ve işin tuhafı o reklamlara anlam bile katabilirsin. İyi adamlar ... marka bira içer, kötü adamlar ... marka kola içer, akıllı kadınlar... marka çikolata yer, sorunları olan kadınlar ... marka kahve içer falan filan. Hatta insanların farkında olmadan birbirlerini sınıflandırmalarını bile sağlayabilirsin. "Hımmm saçları şöyle olanlar keskin dillidir kaçınız, şöyle gülümseyenler pek fettan olurlar, bıyıkları böyle olan adamlar çapkındırlar kaçınız..." Amman ne hoş.

Ben bu akşamı sakin sakin elimde bir tabak ayçekirdeği ile televizyon karşısında kaykıla kaykıla geçirmeyi planlamıştım oysa. Filmi büyük bir keyifle izlerken o markalar gözümün bebeğine yapışınca aklım bu sakin akşamı her zamanki gibi sakin olmaktan çıkardı ve beni başka yerlere hem de hiç tahmin etmediğim yerlere savurdu. Kelebek Etkisi mi? Ne alakası var şimdi? ( Çağrışımlardan nefret ediyorum demiş miydim?)

Fotoğraf:people.virginia.edu

10 Nisan 2009

GÖZ

O adamı severdim. "Neler yaptın?" sorusuna "yaşadım" diye cevap veren adamı. Şimdi nerelerdedir kimbilir? Neler yapıyordur? Dilerim bu soruya aynı şekilde cevap veriyordur, "yaşıyorum" diyordur.

Sonra o kadını da severdim ben. Ne de çok konuşurdu. Nereden bulurdu o enerjiyi hiç bilemezdim. "Ben bu kadar koşturmasam inan yaşayamam." derdi. Ne güzel, ne kıpır kıpırdı. Bir dakika dinlesen tüm karanlığını siler atardı. Peki ya o nerelerdedir? Yine o telaşlı adımları atıyor mudur kaldırımlarda? Yoksa artık yorulmuş mudur yaşamaktan? Bir sandalye üzerinde mi geçiriyordur güneşli öğle sonlarını? Kimbilir?

O mayıs günlerini severdim ben. O güzel insanlarla dolu hayatı, her yana yayılan bahar kokusunu, telaşsız gençlik günlerini, suyun daha berrak olduğu zamanları severdim. Ne değişti şunun şurasında? Sokak aynı sokak bahar aynı bahar. Ya insanlar? Onlar gelip geçmezler mi hep? Giderler ve yerlerini yenileri alır. Sevilenler yerlerini başka sevilenlere bırakır. Peki hepsi aynı şekilde mi sevilir? Değil.

Nasıl da kayıp gidiyor zaman? Nereye gidiyor bütün bu sevilen insanlar? Gelenlerin nesi eksik ki, akıl hep özlemek peşinde? Yok mu sanki onların sevilesi yanları? Var olmasına var da kaybede kaybede daha az sevmeyi öğreniyor insan galiba. Belki zaten sırf bu yüzden zaman böylesi zalim sanıyoruz. Oysa zalim olan o değil, biz ancak kendimize zulmediyoruz. Bile isteye acıdan kaçmak için kendimizi kör mü ediyoruz, nedir? Olmaz mı yoksa sevilesi yanları insanların? Bir zamanlar "neler yaptın?" sorusuna "yaşadım" diyen bir adamı böylesi sevmeyi becerebilmişsen sırf böyle aydınlık güldüğü için bir başkasını da sevmeyi becerebilirsin değil mi? Gözde perde var. Yoksa kör değil o göz. Sadece ışıktan korkuyor... İyi ama karanlığı güvenli sanan bir kalbin yaşadığı varsayılabilir mi?

RESİM: Alexander John White

09 Nisan 2009

PEK ÇOK SEBEPTEN...

Pessoa bana her sorulduğunda cevabını düşünüp düşünüp bir türlü veremediğim soruyu sordu: "En sevdiğin kitap hangisi?" Tıpkı "en sevdiğin film, en sevdiğin renk, en sevdiğin şarkı hangisi?" soruları gibi bu soruya da hiç bir zaman içime sinen bir yanıt veremedim ben. Çünkü ne zaman bir tanesinin adını söylesem diğerleri üşüştü aklıma, cevabım hep eksik kaldı.

İnsan pek çok sebepten bir kitabı sevebilir. Şu an okuduğu kitabı sever mesela. Çünkü henüz onun içindedir. O kitabın aylak kahramanı kendisidir ne de olsa. Ve o aylak kahraman zaman zaman öyle cümleler kurmaktadır ki ve bu cümleler o kısacık hallerine rağmen öyle vurmaktadır ki okuyanı, onu yazan beyni açıp öpmek gelir insanın içinden. Mesela sinemadan çıkan insan hakkında nefis bir tespiti vardır. Ve dünya insanlarını sinema salonlarına doldurarak kurtarmak için enfes bir planı... Sırf bunun için bile sevebilir bir insan bir kitabı.

Ya da sırf kahramanı için sever insan bir kitabı. O kahraman, insanların çoğu belli bir yöne akın akın koşar gibi yaşarken, onların tam aksi yönünde ağır ağır yürür gibi yaşamaktadır. Ve İgnatius gibi bir ada sahiptir ki, o ad yüzünden de bir o kadar sevilesidir. Ne yaparsa yapsın seversin onu. Bağırıp çağırdığında, akla gelebilecek tüm toplumsal kuralları hiçe saydığında, senin başkasında ayıplayacağın pek çok şeyi yaptığında dahi inatla seversin. Ve dua edersin İgnatius gibi insanlar yaşasın dünyada diye. "Onun deliliğine sahip üç beş kişi olsa" diye geçer aklından "dünya daha da renkli olurdu..."

Ve insan bir tek dize için bile sevebilir bir kitabı. "İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım" dediğin an bir alay güvercin havalanıyormuş kalbinden gibi bir hisse kapıldığın için seversin o yeşil kapaklı kitabı mesela. Alıp dizeleri öpersin. Ve dünyaya bir Turgut Uyar gelmiş olduğu için şükredersin.

Pek çok sebeple sevilebilir bir kitap ama pek azından söz edebilir insan. Çünkü bilir ki ne kadar söz ederse etsin geride kalan kocaman bir denizdir. Ve henüz ayakların bile ıslanmamıştır ki "suyu severim" diyebilesin...

NOT: Mim Journey to Orient ve Mevsimlerden Roma'ya gitsin. Eğer yazmamışlarsa bu konuda ve yazmak isterlerse...

08 Nisan 2009

AĞAÇ

Bazen duruyor mu hayat bana mı öyle geliyor? Sanki akar suyun ortasında bir engel var ve su her zamankinden az akıyor. Kitaplar bir kaç sayfadan fazla ilerlemiyor, beklenen postalar gelmiyor, filmler hep yarım kalıyor, sohbetler parçalanıp dağılıyor. Yapılması gereken işler birikiyor yığılıp bir öbek oluyor. O yığını ne kadar da eritmeye çalışsan hiç birşey değişmiyor.

Nasıl denk geliyor hepsi üst üste? Ve neden? Çok hızlı koştuğum için hayat birşeyi devreye mi sokuyor da yavaşlatıyor beni? Sahip olduğun nefesi bunca hızlı tüketme mi diyor yoksa?

İnsan belki de tadını çıkarmalı bu yavaşlığın. Belki bunca hızlı koşucu arasında böyle duruyor olmak ve dururken hiç birşeyi geride bırakmadan oldukları yerde görüyor olmak bir nimettir. Belki bir ağaç olma şansını veriyordur hayat sana. Sen orada köklerin toprağın altında dururken başının üzerinden akan bulutları, kararan ve aydınlanan gökyüzünü, önünden geçip giden insanları sessizce ve müdahale etmeden izleme lütfudur bu.

O halde Şimdilik ağaç olmalı. Beklemeli, dinlemeli, bakmalı ve zamanı tüm yoğunluğuyla solumalı...
RESİM: Paul Sandby

06 Nisan 2009

GECENİN İÇİNDEN, İNCEDEN İNCEDEN...

Rüzgar ve balkon. Balkon ve rüzgar. Kahve ve sigara. Sigara ve kahve. Bir nefes ben bir nefes rüzgar. İnsan sigarasını paylaştığını sevmez mi? Ben de bu rüzgarı böyle seviyorum işte.

Çatılardan sesler geliyor. Rüzgar sanki: "Çıkın yahu evlerinizden. Kaldırın çatılarınızı da göğe bakın ey avanaklar" diyor. Evlerin çatılarını bir kapak gibi kaldırıverecek de evlerin içine yıldızlar dolduracak sanki. Öyle delice bir coşkuyla esiyor.

Çok değil birazdan gece hüzne bulanacak. O yaşlı adam yine öyle insanın içini dağlayacak söylediği türküyle. Çok değil birazdan çıkacak. Hep yaptığı gibi gecenin çoğunu balkonda geçirecek. Kış ya da yaz. Sonbahar ya da ilkbahar. Farketmeyecek.

Balkonda bir masa yok. Sandalye de. Hiç birşey yok aslında. Balkon ve adam. Hepsi bu. Bir de hüzün var elbet. Onun hiç değişmeyen hüznü... Yaz ya da kış. Sonbahar ya da ilkbahar. Hep var o hüzün. İşte orada adam. Balkon, adam ve bir de rüzgar. Elinde tabak, usul usul kaşıklıyor içindeki her neyse. Önündeki dut ağacı rüzgarda sallanıyor. Garip bir kuş sesi geliyor uzaktan bir yerden. Adam hiç istifini bozmuyor. Birazdan bitecek yemeği. O da yakacak sigarasını, başlayacak yine aynı türküyü söylemeye: "Evlerinin önü mersin, Ah sular akar kadınım tersin tersin, Mevlam seni bana versin, al hançeri kadınım vur ben öleyim, ah kapınızda kadınım kul ben olayım" Sesi yine çatlak çıkacak.Ama sesinde her zamanki gibi tarifi imkansız bir güzellik olacak.

Ve yine ben onun gözünden ırak olacağım. "Böylesi iyi" diyeceğim. "Görmesin beni." Hem görürse böyle yürekten söylemez. İnsan seyircisi ya da dinleyicisi olduğunda ne kadar kendisi olursa o da, o kadar olur o da. Yok olmasın. O kendisi olsun yine. Beni görmesin. Böyle içli içli söylesin. Gecenin içinde tek sansın kendini.
Rüzgar ve balkon. Rüzgar ve adam. Adam ve türkü. Türkü ve gece. Gece ve hüzün. Herşey inceden inceden...
RESİM: Jean-Honore Fragonard

YEMİN

Koridorun loşluğunda gözlerim uzaktan ağır aksak gelen birini seçiyor. Bastonu hafif tıkırtılar yayıyor. Yaklaştıkça, beli bükülmüş çok ama çok yaşlı bir adamla göz göze geliyoruz. Adam çekingen bir tavırla bana müdür beyin odasını soruyor. Ne zaman biri böyle çekingen bir tavırla birşey sorsa, onların bu kadar çekingen olmasına sebep olan asık suratlı çalışanlara lanetler ediyorum. Biliyorum ki; onlar, oturdukları koltuklardan güç alarak, bu insanları ezmeyi marifet bilmekte. Oysa bu marifet sahipleri bilmemekteler ki; sırf böyle davrandıkları için, bu köylü adam ve kadınların saçlarının bir teli bile etmemekteler. Ve yine bilmemekte yada bilmezden gelmekteler ki; ekmeklerinin ununu bu adamlar üretmekte.
"Karışıkmış" diyor adam, gülümsüyorum. "Karışık evet" diyorum "Gelin ben sizi götüreyim oraya kadar." Yüzü ışıldayıveriyor. "Okuması yazması olmayınca insanın kızım" diyor "böyle şaşkına döner benim gibi." Koluna giriyorum. "Biz ne güne okuduk be amca" diyorum. Gevrek gevrek gülüyor: "Çok yaşa be kızım" diyor. Müdür beyin kapısında vedalaşıyoruz.
Aklıma geçmişte edilmiş bir yemin geliyor. Aklım beni götürüp geçmiş bir zamana, taş bir binaya bırakıyor. Asık suratlılardan birinin karşısında duruyorum. Kadın yüzüme bile bakmıyor. Elimdeki evrakı sert bir hareketle çekip alıyor. Öfkemi dizginlemeye çalışıyorum. "Ben olsaydım onun yerinde..." diye başlayan cümlelere kuruyorum. Sonra "Olabilir" diyorum kendi kendime "Bir sorunu vardır belki." İşimi halledip daha fazla sinirlenmeme telaşındayım. O sırada bir kadın geliyor. Çekine çekine giriyor içeriye. Sürekli başörtüsünü düzeltiyor. Gergin olduğunu anlıyorum. Asık surat "ne vardı?" diye tersliyor kadını. Kadın kekeliyor. Sinirlerim iyice geliyor. "Ne vardı?" diye daha sert soruyor. Kadın birşeyler mırıldanıyor. Öyle kısık sesle konuşuyor ki yanında olduğum halde duyamıyorum. Asık surat daha da öfkelenip elinden kağıtları hırsla çekiyor. Kadın ağlamaklı oluyor. Artık dayanamıyorum: "Hanımefendi neye sinirlisiniz bilmiyorum ama bu kadına böyle davranmaya hakkınız yok" diyorum. Asık surat şaşırarak yüzüme bakıyor. Birazdan şaşkınlığı öfkeye dönüyor: "Sen işine bak." diyor "ne yapmışım ki?" Kadını işaret ediyorum, kadının gözlerinden incecik yaşlar süzülüyor: "işte bunu yaptınız" diyorum. Kadın ikimizin de kağıtlarını önümüze fırlatıyor. Çıkıp gidiyor odadan. Öfkeden deliye dönüyorum. Sırf o kadın böyle ağladığı için, sırf o kadıncağızın gününü böyle rezil ettiği için. Kadın omzuma dokunup: "Sağol" diyor. "Ağlama" diyorum "sana böyle davranmaya hakkı yok. Kimsenin, kimseye böyle davranmaya hakkı yok. Sana böyle davranırlarsa sakın susma." Başını sallıyor. Çıkıyorum odadan. Ve yolda yürürken yemin ediyorum bir gün bu tip bir işte çalışırsam eğer asla kimseyi bu şekilde incitip ağlatmayacağıma. Ne kadar öfkeli ve üzgün olursam olayım bunun acısını kimseden ama kimseden çıkarmayacağıma yemin üzerine yemin ediyorum.
Aklım beni yeniden şimdiki zamana getiriyor. Düşünüyorum. O asık suratlı kadın öyle davranmamış olsaydı, ben o gün yolda o yemini etmemiş olsaydım yine bu şekilde kalpleri kırmadan, kimseyi incitmeden davranma yolunu seçer miydim acaba? Yoksa zaman zaman kendi öfkeme kurban eder miydim insanları? Bilemiyorum.

RESİM:Arthur Reginald Smith

04 Nisan 2009

HAYAT...

Kocaman, taşlarla dolu kentlerde yaşayanlardı onlar. Ve zaman zaman bana şu soruyu sorarlardı: "Nasıl yaşıyorsun orada?" Küçük bir kentte yaşamanın insanı öldürdüğüne inanırlardı. Ve kaosun hayatın ta kendisi olduğuna. Gülümsüyordum sorularına ve şöyle diyordum: "Herkesin mutluluğu kendine. Ve ben burada mutluyum." Anlamalarını beklemiyordum, ki çoğu da anlamıyordu zaten. Sorun değildi. Herkesin hayatı kendineydi. Ve ben burada yaşayarak, gerçekten yaşıyor olduğumu hissediyordum. Gerisinin, hele ki insanların ne düşündüğünün ne önemi vardı.

O kentlerden birinde okumuştum. Zamanı ait olduğum yeri özleyerek tüketmiştim. Sonra, büyüdüğüm o bahçe içindeki eve dönmüş ve yeniden kendim olmayı becerebilmiştim. Geçen yılları kayıp diye nitelemiyordum elbet, çok şey öğrenmiştim. Doğadan uzak olmanın aslında kendi doğandan uzak olmak olduğunu mesela. Ben sokak kapısını açtığımda karşımda delice akan trafik, çok katlı binalar, tanımadık çehreler görmeye katlanamıyordum. Ben ancak ağaçlar, çiçekler, arılar, gülümseyerek merhaba demekten çekinmeyen insanlar, mavi gökyüzüne karışmış yeşil yapraklar, insanın içini delice bir coşkuyla dolduran çiçek kokulu bahar esintileri içinde yaşayabiliyordum. Çok insan bunları saçma bir romantizm olarak niteliyordu. Oysa benim sözünü ettiğim dünya şöyle bir yerdi:

Bilmem anlatabiliyor muyum?

02 Nisan 2009

TOPUKLU AYAKKABI

-Ahahah tatlım sen de çok ufak tefeksin.
-Hı hı farkındayım.
-Kaç senin boyun?
-1.60 da olabilirim 1.59 da 1.58 de.
-Ben 1.70'im
-Aferin sana. Boy ve zeka arasında bir orantı olduğunu mu düşünüyorsun?
-Bu da ne demek şimdi?
-Yani bununla böyle böbürlendiğine göre düşündüm ki boy ile zeka arasında doğru orantı olduğuna inanıyorsun. Ve sen o zeka ile olağanüstü birşeyler başarmış olmalısın.Aslına bakarsan ben böbürlenmenin hiç bir şeklini hoş karşılamıyorum ama yine de insanların doğuştan gelen özellikleriyle değil de kendi kendilerine başardıklarıyla böbürlenmesi bir ölçüde olağan karşılanabilir.
-Ne dediğini pek anlayamadım.
-Boşver yorulma. Espri yapıyordum.
-Hımm neyse. Bu kadar ufak tefek olduğun için kötü hissetmiyor musun?
-Yooo hissetmiyorum. Hissetmeli miyim?
-Yani ben senin boyunda olsam... Ne bileyim işte...
-Olamazsın zaten benim boyumda. Ama ben istersem senin boyunda olabilirim?
-Nasıl olacakmış o?
-Topuklu ayakkabı diye birşey duydun mu?
-Hımm...
-Şöyle açıklayayım; ben topuklu ayakkabılarla istediğim boyda olabilirim. Ama sen kısa olmak istediğinde olamazsın, ayaklarını kesecek halin yok ya. O nedenle benim boyum daha avantajlı görünüyor, ne dersin?
-Hımm evet doğru.
-Neyse.
-Evet neyse. Ben gideyim artık.
-Tamam. Görüşürüz.
Fotoğraf: www.girlzshop.com

BU MAVİ GÖK ALTINDA...

Kötü bir uykunun doğurduğu bir güne uyanmışsan eğer, başka birine dönüşüyorsun. Söylenen, şikayet eden, hayatın ufak tefek aksaklıklarını büyüten birine... Sonra perdeleri açıyor göğe bakıyorsun ve sanki gök seninle dalga geçiyormuş gibi masmavi uzanıyor. Mırıldanıyorsun kendi kendine: "O bu kadar maviyken ben nasıl böyle bulutlu olurum?" Adil değil diye düşünüyorsun. Huzursuzluğun sebebini düşündüğünde ise adil olmayanın senin kendini yönetme biçiminden kaynaklandığını hiddetle farkediyorsun. Herşey var oysa. Eksik olan yok. Olan biten yalnızca, sahip olunanın kötü kullanılması. Başka birşey değil. Kızıp köpürüyorsun kendi kendine ama bazı şeyleri henüz yönetmeyi bilemiyorsun.

Böyle başladı gün. Birşey yapmak istemeden ama birşey yapmamaktan da sıkıntı duyarak. Otursam olmadı kalksam olmadı, okusam olmadı okumasam olmadı. Olmadı da olmadı. Tüm bunlar arasında böyle parlak bir günde karanlık ofiste floresan lambalara bakarak oturamadım. "At kendini dışarıya" dedim. "Geçmese bile daha da kötü olmaz ya."

Sarı banklardan birinde güneşi tam karşıma alıp oturdum. Ne çok insan var. Ne çok koşturan insan. İnsanlar koşturdukları için mi katlanabiliyorlar tüm bu sıkıntılara? Unutmanın bir yolu mu bu? Koşturmak bir nevi dikkat dağıtmak mı? Öyle olsa gerek. Yoksa nasıl katlanır insan derinine düşününce. Ellerin kucağında durup daldıkça hayatın içine, geçmiş ya da geleceğe, o derinlik yutmaz mı seni? Yutar elbet. Belki o yüzden bu sarı bank üzerinde oturan ben böylesi sebepsiz hüzne boğazıma kadar batmışken şu mavi çoraplı, çiçekli şalvarlı kadın elindeki kağıtlarla böylesi tek hedefe odaklanmış koşturuyor ve yüzünde hüzünden eser yok.

Bu hüzün, biz bazı aptalların hayata yamadığı birşey galiba. Oysa bu mavi gök, bu yeşil çimenler, bu bin renkli insan içinde kapkara bir yamanın gereği yok. Bir yırtık yok hayatta ki gereği olsun. Şu mavi çoraplı kadına bak. Onun yamaları sadece şalvarındakilerden ibaret. Hayata yamadığı birşey yok. O hayatın kumaşı üzerinde kayıp gidiyor. Yaşıyor. Ya sen? Ne büyük aptallık! Haydi söküp atalım o yamayı. Bırakalım kendimizi hayatın kumaşının kayganlığına. Ve endişe etmeyelim. Kendi yamadığımız yamalar olmadığı sürece o kendiliğinden kayıp gider. Dert etmeyelim.
RESİM: Daniel Rigway Knight