31 Mart 2009

HUZUR

Onu tanımlamak için eskiden şu kelimeyi gönül rahatlığıyla kullanabilirdik: Öfkeli. Ama şimdi, aradan bunca zaman geçmişken, karşımda duran bu yüz için aynı şeyi söylemek mümkün mü? Gözbebeklerine başka biri yerleşmiş gibi. Bambaşka huzur dolu biri.

Elleri titremiyor artık. Gözleri öyle her an birini öldürecekmiş gibi de bakmıyor. Cildi bile daha başka. Parlak, satenimsi. Etrafına garip bir huzur saçıyor. Sanki içinde öyle çok ki bu duygu, engellenemez biçimde dışına taşıyor, oradan oturduğu sandalyeye, elini koyduğu masaya, kahve fincanına dahası üzerimize bulaşıyor.

Merhabalaştıktan sonra uzun bir sessizlik oluyor. Ben şaşkınlığımdan o ise sebebini henüz bilemediğim birşeyden sessizce öylece oturuyoruz. Ondan yayılan bu ipeksi huzurdan hoşlandığımı farkediyorum. Onunla böyle, konuşmadan oturmaktan hiç sıkılmayacağımı da... Oysa eskiden böyle miydi? Kendi sıkıntımıza onun öfkesini sarıp sarmalamaktan delicesine kaçardık. Öfkesi öyle yakıcı öyle yıkıcıydı ki çok geçmeden mutlu başlayan bir günü ömrün ziyan olmuş günleri hanesine ekletiverirdi. Oysa şimdi...

Sessizliği bozuyor ve ona nasıl olduğunu soruyorum. Tatlı bir gülümsemeyle "iyiyim" diyor "hem de hiç olmadığım kadar iyi" Ben de gülümsüyorum: "Farkındayım" diyorum. "Farkındayım ve sebebini merak ediyorum." Birşey olmuş ve olan o şey her ne ise onu değiştirmiş, bambaşka birine dönüştürmüş. Susuyor gülümsemekle yetiniyor. Nasıl ve nereden başlayacağını bilemiyor gibi bir hali var. Kahve fincanını masaya bırakıyor. Ona zaman kazandırmak için: "Bir tane daha?" diyorum. Eliyle hayır diyor. Yine susuyoruz. Birileri gelip gidiyor, birşeyler soruyorlar, cevap veriyorum. O ise gülümseyerek bizi izliyor.

Herkes gidince "Nasıl bu kadar değiştiğini gerçekten merak ediyorum." diyorum. "Herşey değişir" diyor gülümseyerek. "Öyle" diyorum "herşey değişir ama senin değişeceğine ihtimal vermiyordum doğrusu." Ellerine bakıyor. Sanki geçmişin kuyusundan birşeyleri bulmaya çalışır gibi. Dalıyor uzun uzun. Öfkesini anımsıyor yüzünü buruşturarak. Ona kaçtığı herşeyi anımsatmışım gibi suçlu hissediyorum kendimi. Konuyu değiştirmek için birşeyler aranıyorum ama bu da kelimelerimi yitirdiğim anlardan biri.

O sırada imdadıma çaycı yetişiyor. Hemen iki çay söylüyorum. Olan biten onu dalgınlığından kurtarıyor. Havadan sudan söz ediyoruz. Ne ben ne de o, konuyu açmıyoruz. Onun hikayesini anlatmak istemediğini farkediyorum. Çaylarımız bitiyor. Sakince kalkıyor yerinden. Uzattığı elini sıkıyorum. Elinin ılıklığının ruhunun ılıklığı olduğunu düşünüyorum tam o an. Ve merak edilecek bir hikaye olmadığını, mutlu sonların bazen hikayelerin kendisinden daha önemli olduğunu...
RESİM: John William Godward

30 Mart 2009

EMEK

12.08.2006 tarihinde Milliyet Bloga "İçilen Kahveler" isimli şöyle bir yazı yazmıştım:

"Her kahve aynı tadı taşımaz... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona göre değişir...

Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken içtiğin kahvenin tadı kederlidir... Kahve telvesine yüreğinin acısı karışır...

Bir pazar öğle sonrası annenin "hadi bir kahve yap da içelim" dediği kahve huzurludur... Köpükler annenin göz bebeklerine yansır... Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir...

Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudan çıkma çabasıdır... Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın... Çıktığın an uyuyakalırsın... Ferahlıktır...

Dostlarla içilen kahve neşedir... Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer...

Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır... Acıdır tadı... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...

Baban için yaptığın kahve sevgi doludur... Çay bardağında, az şekerli... Kahve gibi görünmez sana... Ama sıcaktır, dumanları tüter ve kokusu büyülüdür...

Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve başkadır... İçini ısıtır insanın...

Yorgun olduğunda içtiğin kahve hafifletir seni... Kendine getirir, unutturur günün ağırlığını...

Kahve aynı kahvedir belki... Köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir... Ama içilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadları değişir... Her kahve aynı değildir bu yüzden..."


Onu yazdığım zamanı çok iyi anımsıyorum. Bir öğle sonuydu. Annem, erkek kardeşim ve ben kahve keyfi yapmış ve kahve üzerine konuşmuştuk. Kaç kez ve kimler için kahve yaptığım aklımdan geçerken düşündüklerimi yazmaya karar vermiştim. Kardeşim içtiğimiz kahvenin fotoğrafını çekmiş ve ben de o fotoğrafı yazıya iliştirmiştim.

Zaman geçti ve bu yazı defalarca mail olarak gönderildi bana. Hatta başka bloglarda, forumlarda sayısız kere rastladım. Ve elbette bir tanesinde bile kaynak gösterilmiyordu ki kaynak gösterilse o kişiyi gidip alnından öperdim. İşin komik yanı Milliyet Blogda kendi yazımı çalmakla bile suçlandım. O zaman çok öfkelenmiştim ama şimdi düşününce gerçekten tam bir komedi gibi geliyor.

Bunu gerçekten çok merak ediyorum. Neden alıntılanan yazılar ve fotoğrafların kaynağı yazılmıyor? Bu, bu kadar zor mu? Bir mail zinciri başlatıyor biri ve maili alanlar elbette bilmiyorlar yazı kime ait. Bu nedenle belki onları suçlamak doğru değil. Zaten bir suçlu da aramıyorum. Derdim sadece birinin kelimelerinin bu şekilde sanki kendilerine aitmiş gibi rahat ve umursamazca kullanılışının mantığını anlamaya çalışmak. Elbette bunun bir mantığı varsa.

Bu eski yazı üzerine bu kadar laf nereden mi çıktı? Az önce bir başka yerde daha gördüm yazıyı. Elbette kaynak belirtilmiyordu. Ve tek kelime bile yazmadım o kişiye. Çünkü ben gerçekten bıkıp usandım kendi kelimelerimi başkalarının kelimeleriymiş gibi görmekten...


RESİM: Victor Gabriel Gilbert

28 Mart 2009

SAHİ KİMİM BEN?

Sevgili Arkadaşım Kara Kalem mimlemiş ve şu soruyu yanıtlamamı istemiş: "Ben kimim?"

Elimi ayağıma dolaştıran bir soru olmuştur: "Kimsin sen?" sorusu. Ve içten içe şunu demişimdir: "Sahi kimim ben?" İnsan kendini ne ile nasıl tarif etmeli? Görünür yüzünü mü anlatmalı yoksa bir kendisinin bildiğini mi? Peki insan tam kim olduğunu söylediği anda, sözü tam bittiğinde yani, aslında söylediği olmadığını farketmez mi? Saniye saniye değişmez mi insan? Hayat tıpkı bir kaya üzerinden usul usul esip de küçük parçacıklar koparır gibi bizim de üzerimizden birşeyler koparmaz mı? Ya kuşlar? Onlar da bir kaya üzerine getirip küçük parçalar bırakmaz mı? Deniz, dalgalarıyla dövüp şeklimizi değiştirmez mi? Güneş, ışıklarıyla yakıp kavurmaz mı? Ve bütün bunlar yüzünden an be an başka birine dönüşmez miyiz? Tüm bunlardan sonra geri kalan mıyız yoksa sürekli aşınan ve yenilenen mi? Ama bir kayanın da özü var değil mi? Öyle ise şimdi o özden söz etmeli.

Yaşını söylemekten sakınanlardan olmadım ben. Otuz altı yaşıma günler kala, dolu dolu acısıyla tatlısıyla yaşanmış bir hayat için hep şükredenlerden oldum. Küçük bir kentte başlamış hayatıma kocaman kentlerde boğularak devam ettim. Anladım ki kalabalıklar bana göre değil. "Bir an önce gitmeli" dedim. "Sessiz ve gürültüsüz diyarlara." Dediğimi yaptım ve hiç de pişman olmadım. Hayatın binbir delikten sızıp durduğu yerlerdense bir oluktan aktığı kentlerde yaşamayı sevdim.

Hep okuyan yazan oldum. "Kendimi tek sözle tanımlamam gerekse böyle derim" diye düşündüm. Kimsin sen? Okur-yazarım ben. Bitti. Sonra çok daha önemli birşeyi farkettim. İnsan olarak doğduğumuzu ama zamanla bunu kaybettiğimizi ve hayatın bir yerinde eğer gözlerimiz gerçekten görüyorsa bunu farkedip yeniden insan olmak için kendini paralamak gerektiğini. Ve bu tembel mizaca rağmen bunu yapmaya çalışmaktan bir an bile şikayet etmedim. "Çocukluğumun masumluğunu, o herşeye şaşıran halini söke söke alacağım yeniden insan olacağım" diye yeminler ettim. Hayatın kirine ve pasına bulaşmadan yapılır bu sandım ama yine yanıldığımı anladım. Oysa asıl hayatın kirini pasının içine dalarak ve onu elinden geldiğince temizleyerek yapılırmış daha sonra anladım.

Velhasılı kelam böyle bir yol çizdim kendime. Kendi üzerimdeki yosunları temizlemek için tırnaklarını kanatanlardan olmaktan onur duydum. O yolda yürürken pek çok yalan duydum, ihanete uğradım. Kederden ölürüm sandım. Ama birşey olmadı. Bütün bunların adına hayat deyip çıktım. Hayat ne zaman bir kazık atsa akabinde hemen bir hediye verdi bana, dengemi buldum.

Hala yürüyorum o yolda. Titrek çizgilerle çizdiğim haritaya bakıp "daha ne çok yolum var" diyor sonra gülüyorum. Daha çok yolum var ama ne kadar ömrüm var acaba? Ölümden korkanlardan olmadım hiç. Çünkü olacak olana engel olamayacağımı çok önce öğrendim. Ve dedim ki; "var olanı coşkuyla yaşa gerisini düşünme. Aslolan bu."

Sahi kimim ben? "Buyum" diyeceğim birşeyim yok elimde. Olmaya çalıştığım birşeyim var sadece. Eğer bir gün O olursam belki bu soruya "ben buyum" diye yanıt verebilirim. Belki de veremem. Kimbilir?

Mim Liberter Kedi'ye gitsin...

RESİM: Amelia Jane Murray

27 Mart 2009

YİNE YAĞMUR...

20 yıl sonra yine yaptım. Yine yağmurda dolaştım. O usul usul yağarken ben ve bir başka deli daha boş sokaklarda dolanıp durduk.

Umursamamayı özlediğimi farkettim. Yağmurdan kaçan bir kaç insanın garip bakışlarını umursamamayı, hasta olma ihtimalini umursamamayı, pantolon paçalarının çamur olma ve berbat görünme ihtimalini umursamamayı, arkadaşlarımın "sen çıldırdın mı bu kadar yağarken dışarıda ne işin var" demelerini umursamamayı... O sokaklarda acelesiz adımlarla yürürken yanımdaki deliye uyduğum için ne kadar da doğru yaptığımı düşündüm. Ve insanın her zaman kendisinden daha da deli bir arkadaşa sahip olması gerektiğini....

İnsanız ve ne kadar garibiz. Hep geleceği kollayıp bugünden vazgeçeniz. Ben bugün yeniden o tasasız, gelecek kaygısız insan olmayı becerdim. Yeniden, istediğim her zaman, kaygıyı çöpe atabileceğimi öğrendim. Ve bir de hep akıllılara uyularak yaşanmış bir yaşamın aslında her zaman doğru olmadığını ve delilerin dünyayı cennet kıldıklarını...
RESİM: Maurice Brazil Prendergast

26 Mart 2009

ÇOCUKLUĞA DAİR...

Sevgili Aysema Hanımefendi yine bir mim hakkında yazdığım bir yazıya yorumuyla nefis bir mim yolladı. Nefis çünkü şu an yazacaklarım bana bile süpriz olacak. Sorular aklımda nasıl cevap bulacaklar bilemiyor ve başlıyorum.

"Yeteneğe çok saygı duymuyorum. Yetenek genetiktir. Önemli olan onunla ne yaptığınızdır." Martin Ritt
Alıştırma:
Genellikle çok derinlerde sakladığımız kazarak ortaya çıkarabileceğimiz yönlerimiz vardır. Kim ne derse desin hiçbir zaman çok geç değildir.Eksiklerimiz kadar olumlu yönlerimizi de kabul etmek oldukça önemlidir.Cümleleri tamamlayın lütfen:

1-Çocukken; derslerin hep ilk dakikalarını kaçırdım. Çünkü, tüm akşam sokakta oynar yorgunluktan bitap düşer bütün bunlara rağmen erken uyumaz ve uykuda gördüğüm masal gibi rüyalara asla doyamaz sabahları yataktan kalkamazdım.

2-Çocukken; "şundan yoksunum" diyeceğim bir cümleden yoksundum. Çocukken herhangi birşeyin eksikliğini çektiğimi anımsamıyorum. Mutlu bir çocukluktu benimkisi. O nedenle şimdi yetişkin biri olmuşken içimde çocukluğa dair ağır taşlar taşımıyorum. Mavi pembe bir çocukluk anımsadığım onun dışındaki renkler ya silinmiş hafızamdan ya da zaten yoktular.

3-Çocukken; diğer çocukların canlı canlı kabuğunu kırdıkları kaplumbağayı kurtaramadığım için, elim kolum bağlı öylece izlediğim için yaralanmış olabilirim. Bugün bile, aradan neredeyse otuz yıl geçmişken, hala o kaplumbağayı unutamamam, zaman zaman onun kabusuyla uyanmam ve bu yüzden hep kendimi suçlamam bu yaradandır.

4-Çocukken; resim yapan bir doktor olmayı hayal ederdim.

5-Çocukken; okula gitmemeyi, gün boyu evde resim yapmayı, ağaçlara tırmanmayı, her daim bahar mevsimi olmasını isterdim.

6-Evimizde asla yeterli sayıda kardeşim olmadı. Sadece bir erkek kardeşim vardı. Oysa ben kız kardeşler de istiyordum. Erkek kardeşim de bir erkek kardeşi olsun istiyordu. Bunu ne zaman dile getirsek annem ve babam "size olan ilgi ve sevgimizin bölünmesini ister misiniz?" diye sorarak bizi caydırıyorlardı. Kimbilir belki onlar da kendi ölçülerinde haklılardı.

7-Çocukken; annemin gündüzleri evde olmasına ihtiyaç duyardım. Öğretmendi ve ben annesi ev hanımı olan çocukları deliler gibi kıskanırdım. Bu yüzden haftasonlarını çok severdim.

8-Bir daha asla aynada tasa nedir bilmeyen bir çocuk yüzü göremeyeceğim için üzgünüm.

9- Yıllar boyunca; Tanrıyı merak ettim.

10- Zaman zaman başıma gelmiş üzücü olaylardan dolayı hayata inancımı kaybettim ve bu kaybımdan dolayı kendimi suçladım. Çünkü ben, hep iyi ya da kötü yaptığımız herşeyin bize tekrar ve aynı şekilde döndüğüne inananlardanım.
Mim yazmak isteyen herkese gitsin.
RESİM: Thomas Webster

25 Mart 2009

ON KİTAP

Dün akşam elimdeki kitabı bırakıp Virginia Woolf'un Güncesinden bir kaç sayfa okuduktan sonra şöyle dedim: "Bu kitabı ölmeden önce mutlaka okumalıyım." Sonra da güldüm. İnsan öldükten sonra ahlayıp vahlayamazdı ya yapamadığı birşeye. Ahlayıp vahlayamazdı ama belki gözü açık giderdi. Bu yüzden her zamanki gibi "acele etmeliyim" diye geçti aklımdan. Öyle ya acele etmeliydim çünkü daha okunmak üzere bekleyen pek çok kitap vardı ve bunların bazıları da "ölmeden önce mutlaka okumak istediklerim" işaretiyle etiketliydi.

Sonra düşündüm. Hangi kitaplar için "mutlaka ama mutlaka okunmalı" diyordum. Ve bunun ölçüsü neydi? Birilerinin tavsiyesi mi, o kitap hakkında duyduklarım ya da okuduklarım mı ya da tesadüfen okuduğum kısa bir bölüm mü? Bilemiyordum bunu elbette. Kaldı ki bunun üzerine kafa patlatmak da istemiyordum. Hepsine boşverip oturup bir liste yaptım. Başlık şöyleydi:

ÖLMEDEN ÖNCE OKUMAK İSTEDİĞİM 10 KİTAP:
1-Mesnevi- MEVLANA
2-Binbir Gece Masalları (tüm ciltler)
3-Decameron GIOVANNI BOCCACCIO
4-Saatleri Ayarlama Enstitüsü AHMET HAMDİ TANPINAR
5-Zenonun Bilinci ITALO SVEVO
6-Yaşama Uğraşı CESARE PAVESE
7-İskenderiye Dörtlüsü- LAWRENCE DURRELL
8-Anlatmak için Yaşamak GABRİEL GARCİA MARQUEZ
9-Hikayecinin Kaderi SAİT FAİK ABASIYANIK
10-Bir Yazarın Güncesi VİRGİNİA WOOLF

Listeyi bitirdikten sonra merak ettim başkalarının da böyle listeleri olup olmadığını. O yüzden bunu mime dönüştürmeye karar verdim. Ludmilla, Sera, Karakalem, Vladimir merak ediyorum da sizlerin de "ölmeden önce okumak istediğim 10 kitap" başlıklı bir listeniz var mı?

24 Mart 2009

DİK DUR EY EVLAT...

Bir baba sekiz yaşındaki kızıyla ne konuşur? Ona ne anlatır ya da birlikteyken nelerden söz ederler? Babalar ve sekiz yaşındaki kızları arasında geçen konuşmalar genellenebilir mi bilmem ama benim babam ben sekiz yaşındayken bana şunlardan söz ederdi: "Sen benim kızım değil arkadaşımsın. Başkalarına göre çok küçük sayılacak bir yaştasın belki ama ben şimdi sana söyleyeceklerimi anlayacağını biliyorum. Şimdi tam anlamıyla kavrayamasan bile zamanla sen büyüdükçe, sözlerimi anımsadıkça ve üzerinde düşündükçe bunlar senin için anlam kazanacak."

Bugün gibi anımsıyorum sözcüklerini. Kocaman açılmış meraklı gözlerle ona baktığımı da öyle... Şöyle devam etmişti: "Sen akıllı bir çocuksun ve akıllı insanlar onurludurlar. Yalan söylemezler. Ne yaparlarsa yapsınlar, ki bu çok kötü birşey olsa da, yalan söylemeye gerek duymazlar. Bu onurlu biri olmanın ilk şartıdır. Buraya kadar anlaşıldı mı?"

Kafam karışmıştı karışmasına ya yalan söylemenin yanlış birşey olduğunu anlamıştım. Zaten o güne kadar yalana pek de ihtiyacım olmamıştı. Sekiz yaşında bir çocuk neden yalana ihtiyaç duysun ki zaten? Kırmışsa kırmıştır dökmüşse de dökmüş.Hepsi bu.

Babam gözlerimin içine uzun uzun bakıp susmuştu. Gözlerimiz birbirinin tıpkısıydı ve babam orada anlayıp anlamadığımı görebiliyordu sanırım. Muhtemelen, anlamadıysam başka bir yoldan deneyecekti anlatmayı. O, henüz oluşmaya başlayan bir kişiliğin temellerini atıyordu kendince. Bir baba olarak ve bir insan olarak, doğru dürüst bir insan yetiştirme çabasındaydı. Bunun için onu kim suçlayabilir?

O uzun susuştan sonra bir parçacık da olsa anladığımı görüp devam etti: "Ve insanlar hiç yalan söylemezlerse dimdik dururlar. Dik dur bakayım." Hafif kamburlaştırarak oturduğum koltuktan kalkmış dimdik durmuştum önünde. Kahkahlarla gülmüş o gülünce ben de gülmüştüm. O günden sonra her aklıma geldiğinde dimdik yürüdüm yollarda. Tıpkı sopa yutmuş birine benziyordum. Özellikle de babamın karşısında ona tüm söylediklerini anladığımı anlatmak istercesine iyice dik duruyordum. O ise beni her öyle gördüğünde gülüyor, başımı okşayıp "büyüyünce, büyüyünce..." diyordu.
Elbette o gün esasını kavrayamadığım bu cümleleri daha sonra anladım. Sözünü ettiği dik duruş hayat karşısında, inandıklarını savunarak ve kalbinden geçen ne ise onu göstererek yaşanmış yalansız, riyasız bir hayatı işaret ediyordu. Babam aslında "Dik dur ey evlat..." diyordu bana "dik dur ki ben de sana bakıp doğru bir iş yaptığıma inanayım. Bir baba olmaya layık olan bir adam olduğumu bilip sevineyim."

Ben sekiz yaşındayken bunları söylerdi babam bana. Kalbimin üzerinde ışıltılı bir broş gibi taşıyacağım bu sözleri... "Dik dur ey evlat. Dik dur ki sana bakıp sevineyim...."

NOT: Enis Diker Beyefendi'nin "Dik Dur Ey İnsan..." adlı mimine cevaben yazılmıştır. Mimi yazdıklarımı okuyup birşeyler söylemek isteyen herkese paslıyorum...
RESİM: Thomas Rowlandson

23 Mart 2009

FİSKE

İnsan çok sevdiği insanlara ne çabuk kırılıveriyor, ne yapmalı? Başkası söylese alınmayacağın bir söz seni o anda kırıp dağıtıveriyor. Sonra tüm gün düşünüyorsun "ne var bunda? neden incindim? neden kalbimi doğrultamıyorum ona karşı? Neden hergünkü gibi davranamıyorum?" Düşünüyor da düşünüyorsun ama bir türlü mantıklı bir açıklama bulamıyorsun.

Yaptığımız en büyük hata bu. Sevdiğimiz insanları nasıl kendimizden önce tutuyorsak onların da bizi kendilerinden önce tutmaları gerektiğini düşünüyoruz içten içe. Oysa bu mantıklı değil. Onun doğrusu ile bizim doğrumuz aynı olmak zorunda değil. Onun sevgisi ile bizim sevgimiz eşit olmak zorunda değil.

Kelimeler var bir de. Kelimeler her ne kadar bizim aklımızın ürünü olsa da her ne kadar bizim dilimizden dökülseler de bazen kontrolümüz altında değiller. Bu yüzden sürekli "söylemek istediğim aslında bu değildi" deyip duruyoruz. Kasıt ya da art niyet olmadığını bilirken bu kadar incinmek neden peki? Çok fazla sevmek ve çok fazla değer vermek mi bizi bunca mantıksız yapan? Kim bilir? Ama sevginin mantığı olur mu ki? İnsan birini düşüp taşınıp mı sever? Güven belki mantıkla kazanılan birşeydir ama ya sevgi? Sever ya da sevmezsin. Bunun düşünülecek bir yanı var mı ki?

Sırf kadınlara mahsus bir duygusallık mı bu sözünü ettiğim? Yoksa bunun kadını, erkeği, çocuğu, yetişkini yok mu? Yoksa her insan kalbi böylesi camdan mı sevdiklerine karşı? Herkesin değil ama sevdiği insanların bir fiskesiyle darmadağın oluverecek denli camdan mı?

RESİM: Carlo Maria Mariani

22 Mart 2009

KİTAP YİNE KİTAP

Sevgili Meli Tila mimlemiş ve demiş ki: "kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?"

Pek çok şey yazmak isterdim. İstiyorum da. Aklımda öyküler uçuşuyor o öyküler uzayıp romana dönüyor sonra bir köşede kendilerinden bıkılmış bir biçimde kalakalıyorlar. Küskün karakterler defterlerin arasında kurutulmuş çiçekler gibi öylece sessiz ve beklentisizler. Günün birinde bir defter açıldığında ayaklarımın üzerine düşüverecekler, yeniden hayat bulacaklar belki. Bilemiyorum...

Aslında aklımda olan, yazarken kendimin bile şaşıracağı bir öykü. İstiyorum ki; O kendini yazdırsın. Sanki var olan ama bilinmeyen bir öykünün o zamana dek gökte aylak aylak dolaşmış ve birbirini bulamamış kelimeleri beni seçsinler ve nasıl olduklarını anlamadan ait oldukları öykünün parçası oluversinler.

Bu duygu gariptir. Düşünmeden yazmaktan söz ediyorum. Yazarken hesapsız kitapsız sanki biri kulağına fısıldıyormuş gibi yazmaktan... Sadece o zaman ruhla yazıldığına inanırım ben kelimelerin, akılla değil... Ve ruhun kelimelerinin lezzetinin de bambaşka olduğuna...

Ben böyle bir kitap yazmak istiyorum. Akılla değil ruhla yazılanlardan... Ama biliyorum ki o zamana değin bu ruhun, gökteki fısıltıları duyup kelimelere dökebilmesi için daha çok yol yürümesi gerekiyor.
Mim, Sevgili Fahimbey'e gitsin.

20 Mart 2009

KONUMUZ BU DEĞİL

Tam karşımdaki masada makarna saçlı bir kız oturuyor. Kaynamış suya atılmış, eğilip bükülmüş spagettiler var sanki siyah saçlarının aralarında. Etrafındaki fönlü saçlı ve tayyörlü kadınların hiç birini atlamadan gülümseyip duruyor. Aklım almıyor onun bu mekanda bu kadınların arasında nasıl olup da eğlendiğini. Ben mi? Ben mecburen oradayım. Ama konumuz bu değil.

Tayyörlüler kafalarını usul usul birbirlerine çevirip usul usul konuşuyorlar. Kırmızı rujları kenarlardan taşmış dudakları kımıl kımıl birşeyler anlatıyor. İnce alınmış kaşları bir yukarı bir aşağı iniyor. Onların karşılarındakini dinleme ve ilgilendiklerini gösterme biçimi bu. Baktıkça içim daralıyor kendi kendime "beni yaşlandığım vakit bile hippilikten vazgeçirme Sevgili Tanrım" diyorum. Hatta daha da ileri gidip ellili yaşlarda farkına varmadan onlardan birine dönüşürsem eğer kendimi atarım bir yerlerden diyorum. Abartıyorum tabi. Ama konumuz bu değil.

Birazdan kulak tırmalayan bir müzik dolduruyor salonu. Gevrek sesli bir adam başlıyor söylemeye. Israrla "haydi ama hanımlaaaar" diyor. Tayyörlüler nazlanıyorlar. Ama popoları sandalyede usul usul raksediyor. Hiç birinde içlerindeki kurtları dökecek cesaret yok. Bir kaçı çıksa diğerleri hiç durmayıp atacaklar kendilerini piste ya o bir kaç kişinin çıkması için gevrek sesli adamın ellerinden kollarından onları çekiştirmesi gerekiyor. Gevrek sesli adam beni yanıltmıyor. Genelde bu gibi durumlarda yanılmam zaten. Ama elbette konumuz benim yanılıp yanılmamam değil.

Birazdan pistte adım atacak yer kalmıyor. Onlar salındıkça ve az önce sandalyelerinde oturan o kasıntı kadın maskelerini bir bir attıkça içim daralıyor. Sanki pistin hemen kıyısında maskelerden küçük bir yığın oluşuyor. Merak ediyorum müzik bitip sandalyelerine oturduklarında yine o maskeyi bulup takacaklar mı? Yine öyle dirseklerini masaya dayayıp ellerini birleştirerek tam karşılarında oturanı yapmacık bir ifade ile dinleyecekler mi? Aslında bu soruların cevabını biliyorum ya yine de konumuz bu değil.

Daha fazla dayanamayıp kendimi bahçeye atıyorum. Bahçede biri dört yaşlarında diğeri en fazla yedi yaşında iki çocuk var. Deliler gibi koşuyorlar. Ufak olan kaçıyor diğeri onu kahkahalarla kovalıyor. Hızlarını alamayıp önünde durduğum parkedilmiş bir arabaya çarpıyorlar. Arabanın alarmı çalmaya başlıyor. Önce şaşırıp sonra kıkırdayarak kaçıyorlar. Biri pencereden uzanıp arabaya bakıyor birşey olmadığını anlayınca alarmı kapatıyor. Çocuklar bahçenin en uç tarafına gidip bahçe hortumuyla oynamaya başlıyorlar. Biri kana kana su içiyor diğeri de hemen ardından. Sonra birbirlerini ıslatıyorlar. Öyle çok gülüyorlar ki yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyorum. İçeriye dönmeyi canım hiç çekmiyor. Şu çocuklara bakıp sahtelik ve doğallık hakkında düşünmek istiyorum. Çünkü asıl konumuz bu...
Fotoğraf: pro.corbis.com

19 Mart 2009

GECE

Yorgun ayaklar halının üzerinde huzursuzca kıpırdanıyorlar. Yorgun ayakların sahibinin yorgun gözleri de dalgınca onlara bakıyor. Bir dinlenme biçimi mi bu, yoksa birşey mi düşünüyor? Belki de ne düşündüğünün farkında bile değil sadece aklında dolaşıp duran tilkilere kayıtsızca bakıyor.
Hava birden patlıyor. Yorgun ayakların sahibi yerinden sıçrıyor. Yorgun gözleri fal taşı gibi açılıyor. Gökten tonlarca su boşalıyor. Başının üzerindeki gök bir aydınlanıp bir kararıyor. O ise pencere önünde sanki büyülenmiş gibi duruyor. Ne gitmeye hali var ne de isteği öylece duruyor. "Biraz uzanıp okusam" diyor sonra vazgeçip bir film izlemeye karar veriyor. "Hani yarı uyur yarı uyanık izlenenlerden." diye mırıldanıyor kendi kendine. Güneşli günleri olan bir film olmasını istiyor. Güneşli günlere bakarak uykuya dalmayı umuyor. Oysa hiç televizyon önünde uyuyanlardan olmadı o. Bir yerde kıvrılıp uyuyakalamayacak kadar kendi uyuduğu yeri benimsedi. Ama yine de "belki bu kez" diyor. Değişimden medet umuyor.
Gök yine aydınlanıp sönüyor, bu kez tüm sokağı karanlığa boğuyor. Bir mum buluyor bir yerlerden ve onu ararken ne kadar uzun zamandır muma ihtiyaç duymadığını düşünüyor. Oysa eskiden elektrik olsa bile mum ışığında öylece oturmayı severdi. Şimdi bir de bu ekleniyor düşünceler zincirine. Ne çok şeyi ne kadar uzun zamandır yapmadığını ve bu ne çok şeyin zihninden silindiğini düşünüp gereksiz bir kedere kapılıyor. "Yağmura ve mum yanan bir geceye de bu yaraşırdı" diyor. Sonra hepsine boşveriyor. Kedere vakti olmadığını düşünüyor. Çünkü gereksiz kederlerle harcadığı ve pişmanlık duyduğu zamanlara yenilerini eklemek istemiyor.
Kitabını kaldığı yerden açıyor ve kopup gidiyor aklı. Mumun titrek ışığında ilk cümleyi okuyor: "Bitmek bilmez iktidar mücadeleleri, dini çatışmalar, mezhep kavgaları, siyasi çalkantılar..."* Bırakıyor okumayı ve dünyada hiç birşeyin değişmediğini düşünüyor. Mumun ışığında gölgeler titreşiyor. Keder kelimesini üstüne basa basa söylüyor. Bu kez kederin kendi içinden fışkırdığını değil, dışardan üzerine yağdığını farkediyor. Yağmur gibi durmadan herkesin üzerine yağıyor yağıyor ve yağıyor. Bütün bu kederin içinde herşey eriyor...

* Aşk- Elif Şafak

17 Mart 2009

ÇORAPLAR

İş yoğun ve bunaltıcı, gün güneşli ve baştan çıkarıcı. Bir yolunu bulup kendimi dışarıya atmalıyım. Beş dakikacık o çimlere baksam yetecek. Hem şu turuncu giysili adamlar çimleri biçiyorlar,kokusu her yanı almıştır şimdi. Kapalı pencerelerin ardına ulaşmıyor ki... Beş dakikacık...

Çimlere bakıyorum. Bir kadın tam karşıdan koştura koştura geliyor. Gözlerim uzun eteğinin altından görünen bacaklarına takılıyor. Yaralar mı var bacaklarında? Yok olamaz. O kadar yara ile bu kadar hızlı yürüyemez. Yaklaşıyor. Yara değilmiş. Çorabının desenleriymiş. Oldum olası sevemedim bu çorapları. Ten renginde ve üzerinde sütlü kahve çiçek ya da benekler olanları. Hep kadınların bacaklarında yaralar var sanıyorum. Belki de o yüzden sevmiyorum. Belki de sırf estetik görünmedikleri için. Bilmiyorum...

Yıllar öncesine gidiyor aklım. Doğumgünüm. Arkadaşlarım salonu doldurmuşlar. Çok iyi tanımadığım ve kimseyle pek bir ilişkisi olmayan bir kızcağızı da davet etmişim. Uzun ve çok zayıf bir kız bu. Başının üzerinde siyah bukleler var. Ve kocaman gözleri. Kolları, bacakları öyle ince ki sanki rüzgar esse kopuverecek kızı öylece ortada bırakacaklar. O incecik bacaklarında o garip çoraplardan var. O sıralar kimse öyle çoraplar giymiyor. Kimse o çoraplardan söz etmiyor bile. Bacaklarında yaralar var sanıyorum. Onların yara olduğunu düşünüp dikkatle bakmıyorum. Üzülür diye korkuyorum. O arkasını döner dönmez bakıyorum ve onların yara olmadığını görüp rahatlıyorum.

Kız başındaki bukleleri sallayarak gülüyor. Kendince yakınlık kurmaya çalışma biçimi bu. Kim ne söylerse gülüyor da gülüyor. Diğerleri onu garipsiyorlar. Kendimi arada kalmış hissediyorum. Birşeyler yapmam gerekiyor ama ne olduğunu bilemiyorum. 13 yaşındayım daha ve bu hayatın cahiliyim. Kız gazete kağıdıyla sarılmış bir paket uzatıyor bana. Pakete dokununca bir kitap olduğunu anlıyorum. Bin teşekkürü birden ediyorum. Paketi açıyorum içinde bir kitap çıkıyor. Kitabın adı arapça kelimelerden oluşuyor, ne demek olduğunu anlayamıyorum. Daha sonra bakmak üzere masanın üzerine koyuyorum. Herkes gittikten sonra başlıyorum okumaya. Adının aksine anlaşılır bir türkçe ile yazılmış. Okudukça kanım donuyor. Cehennem ve cehennemdeki işkenceleri anlatıyor kitap. Hem korkuyor hem de merakmı yenemiyorum. Okuyor da okuyorum. Onu takip eden günlerde kabuslarla uyanıyorum. Korkudan o cahil aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Geceleri çığlıklarımla evdeki herkese ayağa kaldırıyorum. Annem neden bu kadar korktuğumu neden kabus gördüğümü bir türlü anlayamıyor. Çünkü ona kitaptan hiç söz etmiyorum. Sonunda bir gün beni iyice sıkıştırıyor. Olan biten ne varsa anlatıyorum. Kitabı ortadan kaldırmakla kalmayıp aklımdaki her kabusu silip atıyor. Sakin ve yatştırıcı bir sesle kitabın aklıma çizdiği o cehennem resmini usul usul siliyor yerine güneşli bir tablo çiziyor.Eski huzurlu uykulara yeniden kavuşuyorum.

O kızdan köşe bucak kaçıyorum. Sanki o kitaptan söz edip kabus dolu geceleri yeniden getirecek sanıyorum. Kız bir gün beni bahçede dalmışken yakalıyor. "Okudun mu kitabı?" diye soruyor. Kocaman açılmış gözlerle ona bakıyorum. Başımı eğiyorum. Ayağında yine o çoraplar. Bacaklarında yaralar var sanıyorum...
Hayat renkli geçmiş baştan çıkarıcı. En ufak bir çağrışımda seni bakar kör ediveriyor. Oysa beş dakikacık yetecekti. Çimler hala orada...
Resim: Jim Sweet

15 Mart 2009

DUVAR PROBLEMİ

Boş duvarlarla çocukluğumdan beri süregelen bir sorunum oldu. Onları öyle bomboş, üzerinde hiç birşey olmadan görmeye tahammül edemedim. Sanki ruhları sökülüp alınmış gibi göründüler gözüme hep.Bu yüzden de onları ya boyadım ya üzerlerine birşeyler yazdım ya da birşeyler yapıştırdım. Kısaca onların ruhlarını geri vermek için elimden geleni ardıma koymadım.

Bahçe duvarına kömürle resimler yapmakla başladı herşey. Abuk sabuk bir dolu resim yapıyor annemden ve anneannemden azar işitip duruyordum. Bütün bu azarlar bana engel olmadığı gibi komşu evlerin duvarlarına da el atmakta sakınca görmedim. Azar işittiğim insanların listesi büyüdü de büyüdü. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez okuldan getirdiğim tebeşirle adımı yazmaya başladım. Daha sonra cümleler, cümleler ve cümleler...

Büyüdüm ve duvarları yazıp çizmekten vazgeçtim. Ama duvarlarla uğraşmaktan asla. Kendi alanımın sınırlarını öğrendim ve sadece odamın duvarlarına yöneldim. Çok geçmeden duvarlar film yıldızları, şarkıcıların fotoğraflarıyla doldu. Bir gün akşam perdeleri kapatmak üzereyken camdan yansıyan Al Pacino'nun yüzü beni dehşete düşürünce hepsi çöpü boyladı. Çöpe atan ben değildim elbette. Benim çığlığıma koşan annemdi. Duvarlar kısa bir süre boş kaldı ve bu kez yazar fotoğrafları, gazete kesikleri, kendi yazdıklarım ve şiirlerle kaplanmaya başladı. Duvardan zerre parça görünmeyecek şekilde dolduğunda bu kez babaannem söküp attı hepsini. Ben halının üzerindeki yığına bakarken babaannem çoktan hazırladığı maazereti beyan etti: "Ben burada namaz kılacağım. Bu gavurlara bakarak kılamam ki." Eh denecek birşey yoktu zaten babaannem de bir süre sonra kendi evine gidecekti. Ben de malzeme boldu o duvarlar yeniden eski haline gelebilirdi. Dert etmedim.

Ben duvarları kapladıkça birileri bir şekilde söküp attı. Hiç kızmadan bozulmadan yeniden ama yeniden kapladım. Sonunda annem dayanamadı ve duvarları yer yer pembe gülleri olan beyaz bir duvar kağıdıyla kaplattı. Böylece duvarların temiz kalabileceği planını yapıyordu ki ben kurşun kalemle o beyaz bölümlere yazılar yazmaya başladım. Her sabah ilk görmek istediğim cümleyi yatağımın yanına tam göz hizama yazıyordum. Kurşun kalemle yazıyordum çünkü her sabah görmek istediğim cümleler sürekli değişiyordu. Bir gün "kimse beni nefret ettirecek kadar alçaltamaz" yazarken bir başka gün baharı öven bir dize yazıyordum. Gelgit aklımı duvarlara bakıp okuyor gibiydim.

O gelgit aklın parçaları annemin elindeki ıslak bezin kurbanı olmaya başladığında kurşun kalem tükenmez kaleme döndü. Onları da bir şekilde silmeyi başardığında eski yönteme geri dönüp kağıt kullanmaya başladım. Kağıtlara yazıp yapıştırıyordum. Annem sonunda pes dedi ben de özgür kaldım ama bu kez de taşındım. Ben gider gitmez annem odayı bir hastane odasına çevirip duvarları yeniden beyaza boyadı. Böylece odanın ruhu çöpü boyladı, her boş duvar gibi yeniden o ruhsuz ve mutsuz haline döndü.

Üniversitedeyken de devam etti herşey. Bu kez daha vahim bir hal aldı ve sprey boya ile tüm duvarlar cehennemvari bordo kıvrımları olan renklere büründü. İşin tuhafı ev sahibi annem gibi yazılmış çizilmiş duvara tepesi atanlardan değildi. Biz taşınırken "çocuklar harika bir iş çıkarmışsınız." dedi. Dalga mı geçiyordu ciddi miydi hala emin değilim. Ama eğer dalga geçseydi depozitoyu geri vermezdi herhalde öyle değil mi?

Hala boş duvarlara dayanamıyorum. O yüzden bir duvar kitaplıkla kaplı, diğer ikisinde pencere ve bir diğerinde ise bir tablo var. Boş olan kısımlara ise arasıra sırtı yapışkanlı ufak kağıtlara yazdıklarımı yapıştırıyorum. Onların ruhlarını onlara geri vermek için...

14 Mart 2009

MUTLULUK...

Yağmur Cadısı gerçek mutlulukları sormuş. Mutluluk üzerine kafa yormayı bırakalı çok uzun zaman oldu aslında. Elbette bu mutlu olmadığım anlamına gelmiyor. Aksine üzerinde düşünmeden küçük ayrıntılar peşine düşerek farkında olmadığım ama içten içe sezdiğim bana huzurlu nefesler aldıran bir mutluluk içinde yüzüyorum. Tıpkı bir balık gibi. Deniz huzurlu ve mutluluk doludur ve balıklar asla "acaba ben denizin içinde miyim?" diye düşünmezler. İşte benim de bu tip bir mutluluğum var. Deniz dalgalansa da, fırtına çıksa da bir gün durulacağını bilerek ve her sabah o gün denizin ne halde olacağına kaygılanmadan sürüp giden bir mutluluk...

Ben mutluluğu tıpkı Noel'in* hayatı tanımladığı gibi tanımlıyorum. O "...hayatın kendisi bu. Her gün yaşadığımız, birleştiklerinde hayatımızı oluşturan küçük ayrıntılar." Bu ayrıntılara binlerce milyonlarca örnek verilebilir. Ve saçma olarak nitelenebileceği gibi şaşkınlıkla da karşılanabilir. Bazıları "evet ben de böyle hissediyorum." derken, bir diğeri "bunlara hiç dikkat etmemiştim." diyebilir. Çünkü herkes kendi denizinde yüzer.

Nasıl mutlu olup olmadığım üzerine kafa yormuyorsam geçmiş mutluluklardan da koleksiyon yapmıyorum. Kaldı ki berbat hafızam da buna izin vermez zaten. O sabah uyandığım vakit gün ne getirmişse tek bir ayrıntıyı kaçırmadan, dikkati avı üzerine yoğunlaşmış bir avcı gibi dolaşıyorum. İşin tuhafı bu avcı küçük ayrıntı avlamayı öyle otomatik hale getirmiş ki farkında bile olmuyor aslında avlandığının. Bir ayrıntı onu gülümsetiverince anlıyor ki alıcıları hep açık.

Madem hafıza benim bilmediğim bir yerlerde depoluyor o mutlu anları o halde yakın geçmişten söz etmek gerek. Bu sabahtan ve onun küçük mutluluklarından. Garip bir sesle uyandım bu sabah. Çılgın bir rüzgar ve yağmurun sesi. Rüzgar yağmuru öyle bir evirip çeviriyordu ki sanki biri yukarıdan bir kova oraya bir kova buraya su döküyor gibiydi. Komikti. En azından benim için... Kurşuni bulutlara bakıp çay içtim ve bugün tüm günü tek bir zorunluluğum olmadan geçireceğim için şükran duydum. İşe gitmek yok, birşeyler yapmak yok tamamen aylaklık üzerine bir gün. Yarım kitapların kelimeleri ile sarhoş olarak, siyah beyaz bir filmin içinde yiterek, müzik dinleyip gökyüzüne bakarak ve sanki tüm sorunları kapı önünde bırakmış gibi bir gün. Biri başka ne ister ki? Ve sabah bir mektup aldım. Çok ama çok uzaktaki bir adamdan. Uykusu ile savaşarak yazdığını söylüyordu. Ve bunu o kelimeleri illa ki sabah uyandığımda ekranımda bulayım diye yaptığından söz ediyordu. Okudukça kalbini öptüm o adamın. Ve ben onun kelimelerini okurken uyuyan gözlerine iki bahar rüyası bıraktım. Öylece oturdum sonra halının tam ortasına. Bulutların arasından sızmayı başarmış haşarı güneş ışıklarının ellerimde saçlarımda ve ayaklarımın üzerinde oynaşmasını izledim. Kah güneş çıktı kah karardı oda ve burada olduğum için adını koyamadığım bir duygu ile kendimden taştım.

Tanımlamaları sevemedim bir türlü. O nedenle mutluluğu tanımlayamam. Hoş tanımlamaları sevsem de bu kadar sınırları belirsiz birşeyi tanımlayabilir miydim? İşte bu konuda şüphelerim var...
NOT: Mutluluk üzerine konuşmak isterler mi bilmem ama ben bu mimi Özlem ve Yeşim'e paslamak istiyorum.
Resim: Samy Charnine

12 Mart 2009

ON İKİ

Çocuklar...
Bir bakkal önünde oturmuş dört beş köylü çocuk fosur fosur sigara içiyor. Oradan geçen kadınlardan biri dayanamayıp "Yavrum daha yaşınız kaç sizin? Yazık değil mi ciğerlerinize..." diyor. Çocukların biri en bilmiş ifadeli olanı efkarlı efkarlı "Bir kere alışmışız teyze" deyip gözlerini yere eğiyor. Çocuk en fazla 12 yaşında. Elinde sigarayı öyle bir tutuşu var ki sanki 40 yaşında bir adam sanki 20 yıldır sigara içiyor. Daha 12 yaşında, 12...

Kadın...
Kadın bu işin ustası olduğundan emin adımlarla sokağa giriyor. "Hayırdır" diyorum "İğne olacak biri varmış." diyor. Onun için bu iş hayatının anlamı. Bunu biliyorum. Biri ona yasak koyacak olsa bir balon gibi sönüverip yok olacak sanki hayatın içinde. Tüm anlamını kaybedecek hayat. Tüm hayatını hastayı yatırıp, bir bacağını kıpırdamasın diye hastanın bacağı üzerine koyarak sonra bir dart tahtasına ok atıyormuş gibi iğneyi saplayarak geçirdi. Sonra da hedefi tam onikiden vuran başarılı bir atıcı edasıyla evinin yolunu tuttu. Onun hayatının yegane başarısıydı bu, acı çekenin acısını dindirmek hasta birine deva olmak. Ve hayatta hedefi tam onikiden vurmak, 12'den...

Adam...
Adam tuhaf bir fal açıyor. Kitaptan rastgele bir sayfa seçip rakamları topluyor. Aklında bir kadın var. Şimdi sesini soluğunu çoktan unuttuğu bir kadın... Adam, o koca kitabın sayfalarını rastgele açıyor. Çıkan rakamların toplamı hep 3 ediyor ve 3 ayrılık anlamına geliyor. Her defasında inatla açıyor sayfaları 3 ve yine 3... Gözleri kapalı başka bir kitap alıyor. Bir sayfa açıyor. 12. bölüm yazıyor sayfanın başında. Gözleri buğulanıyor çünkü 1+2 yine 3 ediyor. Ayrılık 12'den vuruyor adamı bir kez daha, 12'den...

Saat...
Tam 12'yi vurduğunda bir dilek tutuyor biri. Yeni gün için küçük bir dilek. Kendisi için, sevdikleri için ve tüm insanlar için... İyi olsunlar diye... Hayatlarında en az bir kez olsun hedefi onikiden vursunlar diye... En az bir kez 12'den...
RESİM: Giuseppe Mariotti

11 Mart 2009

AH GÜZEL İNSANLAR...

Babam, yüzünde ışıklarla, sabah yaşadığı bir olayı anlatıyor. Arabayla giderken köylü bir kadın araba gelip gelmediğine bakmadan ayağını yola atmış. Babam, şehir içinde asla hızlı araba kullanmaz, hemen frene basmış. Kadın gülümsemiş ve hafifçe boynunu büküp "kusura bakma" demiş. Babam da gülümsemiş ve eliyle sorun değil işareti yapmış. Anlatmayı şöyle bitirdi: "Bir de köylü insanları küçümserler. Halbuki onlardan öğrenilmesi gereken ne çok şey var. Bu kadın öfkeyle bağırabilirdi. Bazen insan suçlu olsa bile korktuğu için suçu başkalarının üzerine yıkma eğilimindedir. Ama o öyle yapmadı. Hatasını farketti ve benden özür diledi. Olay hemen oracıkta çözüldü. Çözülmekle de kalmadı bana gün boyu insanlar arasındaki problemlerin ne kadar da basit çözümleri olduğunu düşündürttü. Keşke insan ilişkilerinde bunu yakalamayı becerebilsek. Öfkelenmeden, hatalarımızı görerek ve kabul ederek, özür dilemekten gocunmadan yaşamayı becerebilsek. Dünya ne kadar da sakin ve huzurlu bir yer olurdu, hayal edebiliyor musun?"
Resim: istanbulkursmerkezi.com

10 Mart 2009

GÜN İÇİNDEN GEÇEN...

Çocuklar güvercin uçuruyorlardı ben eve dönerken. Bir grup güvercinini, nasıl yaptıklarını bilmiyorum ama yöneterek, onların kendi tepelerinde daire şeklinde dönmesini sağlıyorlardı. Gün batımıydı. Bulutlar sarı-griydi. Güvercinler o bulutların önünde olağanüstü bir görüntü oluşuyorlardı. Ve ben iflah olmaz romantiğin tekiydim.

***
Yağmur yağdı ve tüm çamuru toprağa gömdü. Gün berraktı. Eve döner dönmez bir kaç fotoğraf çekerim belki diye bahçeye gittim. Erik çiçekleri yağmurdan dökülmüşlerdi. Su birikintilerinin içinde beyaz pullara benziyorlardı. Bir şeftali ağacı aradım. Ama hepsi ölmüştü. Onların pembe çiçeklerini özlediğimi düşündüm. Aklımın içinde "ben çocukken ve hala şeftali ağaçları varken..." diye başlayan hüzünlü cümleler kurdum.


***
Çok açtım. Sofraya ne konsa sesimi çıkarmadan yiyecek kadar aç. Sanki o an tek mutluluk yemek yemek diyecek kadar aç. Yemek yedim. Öyle hızlı yedim ki, ne yediğimin farkına bile varmadım. Hep hızlı yerim ama bugün ilk kez neden hızlı yediğimi düşündüm. Düşünmekle kalmayıp kızdım da. Ne saçmaydı. Hep alelacele yemek yiyordum. Yemek yerken aklımda kırk tilki dolanıyor ne yaptığımın farkında bile olmuyordum. Hızlı yiyordum ki bir an önce yapmak istediklerimi yapayım. Hızlı yiyordum ki vakit kaybetmeyeyim. Sonra memnuniyet kelimesini düşündüm. Sözlüğe baktım, şöyle diyordu:"Memnun olma, sevinç duyma, sevinme" Ve şu an bu hızla yemek yediğim için hiç de bu hissi taşımadığımı farkettim...


***
Ben boş tabaklara bakıp somurturken annem geldi. Gün içinden geçip gitmiş ne varsa anlatmaya başladım. Bazılarını gülerek, bazılarına kaşlarını çatarak, bazılarını ise yorumlayarak dinledi. Son anlattığıma ise beni şok eden bir cevap verip gitti. Anlatığım şey şuydu: Bugün hayvanlardan söz ediyorduk. Söz nereden dönüp dolaşıp oraya gelmişti bilemiyorum ama biri şunu anlattı: Bazı develer tütün kokusuna dayanamazmış. Eğer bir yerde sigara içiyorsan hemen yanına gelirmiş. O yanına geldiğinde yapman gereken sigarayı onun ağzına vermekmiş. Eğer develerin bu özelliğini bilmiyorsan deve senin saldığın sigara dumanını derin derin içine çekermiş. Güldüm. Annem ise şöyle dedi: "Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz; Sadece develer sigara içer. Evet hala sigara içmeye devam etmek niyetinde misin?" Güleyim mi kızayım mı bilemedim.

09 Mart 2009

GÖK-YÜZÜNDEN

Toz yağacakmış. Hayır toz değil çamur. Öyle diyor yan tarafta konuşanlar. Diğerleri başlarını sallıyorlar. Bir tanesi "her yan toz kokuyor. Yağsa da rahatlasa ortalık." diye mırıldanıyor gökyüzüne bakarak. Ben de bakıyorum bir yandan da havayı kokluyorum. Toz nasıl kokuyor? Bilmiyorum. Biraz yağıyor sonra dağılıyor bulutlar. Biri "yok" diyor "bu yetmez" Arabaların üzerinde yol yol çamur izleri var. Evet bu yetmez. Daha yağmalı.

Nasıl da gökyüzüne bağlı hepimizin ruhları. Sanki biz de tozlanmış gibiyiz. Birbirimizi tozun içinden görür gibi. Sanki yağsa biz de yıkanıp arınacağız. Her yan öylesine berrak olacak ki birbirimizi en gerçek haliyle göreceğiz. Bu yüzden mi ne zaman az biraz tıpırtı duyulsa koşuveriyor insanlar camlara? O yağmur sanki tüm kışın kalıntısını temizleyip baharın önünü açacak sandıkları için mi hep gözleri ve kulakları yağmurda?

Biri "yarın fırtına var" dedi. Bir başkası da çamur yağacağını söyledi. Yarına dair umut var gibi geldi sözlerinde. Sanki yarın bunlar olursa rüzgar çıkar da bulutları toplarsa ve gök topladığı tozu toprak üzerine indirirse, biz hepimiz o tozu ayaklarımızla ezerek toprağın en altına gömersek baharın tam olarak gelmemesi için hiç bir sebep kalmayacak.Kimbilir belki de sahiden öyledir...

06 Mart 2009

KİTAP ÜZERİNE...

Aldığım ilk kitabı anımsamıyorum. Şimdi o kitabı elime alıp "ilk göz ağrım" diyebilmek için anımsıyor olmayı dilerdim. Ama o vakitler kitapların hayatımda bunca yeri olacağını kestiremediğimden olsa gerek üzerine not düşmeyi ihmal etmiş olmalıyım.

İlk zamanlar, yani ilk kitaplarımı aldığımda onlara "aman ciltleri bozulmasın, aman sayfaları kırışmasın" diye yaklaşıyor kitaplarımı insanlara verirken temkinli davranıyordum. İnsanlar kitapları çalmayı seviyorlardı ya da kitaplara pek saygı duymuyorlardı. Verdiğim kitapların üzerinde çoğu zaman kahve lekeleri oluyor, sayfaların arasından sigara külleri ya da bisküvi kırıntıları çıkıyor ve bütün bunlar beni çıldırtıyordu.

Herşey nasıl zamanla değişiyorsa, benim kitaplarla olan ilişkim de zaman içinde değişti. Sayfaları kırışmasın diye parmaklarımın ucuyla çevirdiğim kitapların sayfalarını çizerek, kenarlarına notlar alarak okumaya başladım. Bir paragraf okuyor boşluk kısımlarına kendi düşüncelerimi yazıyordum. Sevdiğim cümlelerin altını çiziyor, bilmediğim kelimeleri daire içine alıyor, yanlış kurulmuş bir cümleyi dikdörtgen bir çerçeve içine hapsediyordum. "Senin bu kitaplara hiç saygın yok mu?" diyenlere verilecek cevabım da vardı elbet. "Ben onlara saygı duyduğum için onları böyle okuyorum." diyordum. Yalan değildi. Kitap anlaşılmak üzere vardı ve ben de onu anlaşılır kılabilmek için yazıp çiziyordum. Ne de olsa her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardı. Benim ki de buydu...

Elbette başkalarının kitaplarına bunları yapmıyordum. Bunları yapamayacağımı bildiğim için de kimseden kitap almıyordum. Sonuç olarak ev neredeyse küçük bir kütüphaneye döndü. Çünkü, çoğu kez içimdeki dürtüye karşı koyamıyor alıyor da alıyordum. Hepsini okuyup bitirmiş miydim? Elbette hayır. Ne hepsini okuyacak zamanım oluyordu ne de zaten acarlığını çoktan yitirmiş gözlerim uzun uzadıya okumama izin veriyordu. Hoş her iki koşul da sağlanmış olsa bu kadar kitabı okumaya ömrüm yeter miydi? Duyduğuma göre dünya tarihi boyunca yazılmış kitapların listesini okumaya bile bir insanın ömrü asla yetmezmiş.

Artık eskisi gibi ne bulursa okuyan biri olmaktan çoktan çıkmıştım. Zor beğenen, o kitap için ruhunun uygun anını kollayan biri olmuştum. Bir kitabın içine girmem o kadar da kolay olmuyordu. Çünkü kitapların bir zamanı vardı bana göre. Mesela bir ayrılık acısı yaşamışken aşk öyküsü okumaya tahammül edemiyordum. Ya da aklım karmakarışıkken beni derinliğe çekecek cümlelerle başa çıkamıyordum. Bu yüzden de ruh halime en uygun kitabı bulana kadar yirmi sayfa birinden elli sayfa birinden okuyup duruyordum. Önceleri bu yüzden, yani kitapları yarım bıraktığım için, vicdan azabı çekiyordum. Şimdi ise böyle bir azabı taşımıyorum. Biliyorum ki; şimdi burun kıvırdığım, içimi daraltan kitabı daha sonra okuyacak ve şöyle diyeceğim: "Ben nasıl bunu sıkıcı bulmuşum?" Hep böyle olur. Önemli olan doğru zamanda doğru kitabı okumaktır.En azından benim için bu böyle.

Sonuç olarak şimdi tıklım tıkış kütüphaneme bakarken onlarla ilişkimin zaman içinde nasıl da değişmiş olduğunu farkediyorum. Artık kendime saklamıyorum onları. Kitaplarımı çalanlara kızmak bir yana sempati duyuyorum. Okumaya meraklı olup da onlara hayranlıkla bakanlara içlerinden kendi seçtiklerini armağan ediyorum. Kitapları ödünç alıp geri getirdiklerinde üzerlerindeki kahve ya da çay lekeleri, içlerinden çıkan kırıntılar da beni çıldırtmıyor artık. Onlara bakıp okuyanın izlerini sürmeyi seviyorum. Nasıl insanların yolladığı mektuplar, onlardan gelen armağanlar daha sonra anı niyetine saklanıyorlarsa ben de o izleri saklıyor ve onlara bakmayı seviyorum.

Bundan sonra, yani gelecek yıllarda kitaplarla olan ilişkim nasıl olur bunu şimdiden bilemiyorum ama onlardan hayat boyu vazgeçemeyeceğimi adım gibi biliyorum...

05 Mart 2009

MED-CEZİR

Böyle zamanlarda sanki hep bir yanılsamanın içinde yaşamışım da birden bire pat diye gerçeği anlamışım gibi geliyor. Kocaman bir anlamsızlık küresi içinde pembe elbiseli bir pollyanna görümüşüm aynada bunca zaman ama bir bakmışım aynadaki aslında sonsuz bir hiçlik. Anlam duygusunu herkes zaman zaman yitiriyor mu yoksa bu med-cezir bir benim başıma mı musallat oluyor? Eğer böyle ise bundan almam gereken bir ders var mı yoksa bu da pek çok şey gibi aslında hiç olan, öylesine var olan şeylerden biri mi yalnızca?

Öylece oturuyor ve yapmaktan haz duyduğum herşeye burun kıvırıyorum. Bu oturuşlar öyle aylak ve kaygısız oturuşlardan değil. Başım bir endişe bulutunun içinde, karışık ve gözlerim netliğini kaybetmiş gibi. Hayat ve onun içindeki herkes belli belirsiz bulanık bir suyun içinde ne olduğunu ayırdedemediğim parçalar. Bütünlüksüz, isimsiz ve yarı-cisimsiz.

Hangisi gerçek? Bu herşeyin anlamsız olduğu görüntüler mi, yoksa herşeye ve herkese kendimce yüklediğim anlam mı? Dünya insanı çok mu hayalkırıklığına uğratıyor? Darılıyor ve barışıyorsun, gülüyor ve kızıyorsun aklın her iki şey arasında gidip gidip geliyor. Belki de sadece yoruluyorsundur. Bilemiyorum...

03 Mart 2009

LEYLEĞİ HAVADA GÖRMEK...

Tüm sabah nedenini bilmediğim bir sıkıntıyla geçiyor. Pencereden gökyüzüne bakıyor ve dışarıda olmak istediğimi, ruhumun gün boyu güneş altında aylak aylak oturmaktan yana olduğunu düşünüyorum. Ve bir yerde olmak zorunda kalmaktan ne kadar nefret ettiğimi... Tam o sırada pencerenin altından üstü başı perişan bir adam geçiyor. Köşedeki parka doğru yürüyor. Onu izliyorum. Bir bank bulup sere serpe yayılıyor. Yüzünü güneşe kaldırıyor ve öylece oturuyor. Bu kadar uzaktan göremiyorum ama muhtemelen gözlerini kapatıyor. Yerime geçip ekrana bakıyorum. O adamın yerinde olmak istediğimi farketmek daha sıkıntı veriyor.

Öğle arası kendimi dışarıya atıyorum. Yemekten sonra bahçenin en güneşli yerini gözüme kestirip oturuyorum. Arkadaşlarım kendi aralarında sohbet ederlerken ağzımdan tek kelime çıkmıyor. Biri kolumdan çekip "neyin var senin?" diyor. "Bu aralara gidesim tuttu yine." diyorum. Yalan değil. Kendimi dağa, çimene, denize ve ağaca vurasım var. Bahar gelince ben betonların içinde kalamıyorum.

Kolumdan çekiyor. Daha "nereye?" dememe fırsat vermeden arabaya biniyoruz. Bana "sakın birşey sorma ve şu anın tadını çıkar?" diyor. Sorar mıyım hiç? Gönlü bu kadar gitmekten yana olan biri soru sorar mı?
Gittikçe gidiyoruz. Yol çizgilerine, ağaçlara, yeşil tarlalara bakıp duruyorum. Karşımda pamuk pamuk bulutlar, kendimden geçiyorum. Birazdan nehir kenarına geliyoruz. Bir kaç balıkçı dışında bizden başka kimse yok. Suyun sesi ile adını bilmediğim kuşların sesleri birbirine karışıyor. Başımı kaldırıyorum. Tam o sırada bir leylek üzerimizden süzülüyor. Zarif kanatlarına bakıyorum. Bakmaktan fotoğrafını çekmeyi çok geç akıl ediyorum. O uçuyor ben elimde fotoğraf makinesiyle peşinden koşuyorum. Sonuçta onu yakalamayı başarıyorum. Leylek suya doğru bir hamle yapıyor. Sonra ona bir başkası da katılıyor. Suyun üzerinde dans ediyorlar. Sürekli fotoğraflarını çekiyorum. Ama bu mesafeden ne kadar iyi bir görüntü elde edileceğini kestiremiyorum. "Leyleği havada gördük, hadi bakalım" diyor arkadaşım. Gülüyoruz.Daha sonra yolun karşısına geçiyorum. Yapraksız ağaçlar var. Çok uzakta bir köy görünüyor. Köy dağın yamacına kurulmuş. "Ne şanslılar" diye geçiyor içimden. Öyle güzel ve havası temiz bir yere kurulmuş ki köy hayranlıkla bakıyorum. Sanki insan orada yaşasa herşeyi geride bırakacakmış, dünyanın kirinden pasından arınacakmış gibi geliyor, gözlerimi alamıyorum.
Ağaçlardan birine yaklaşıyorum. Kayaların içinden nasıl becerdiyse çıkmış, büyümüş. Dalların arasında kayalar var. Diğer ağaç ise yolun tam kenarında yalnız başına duruyor. Ne ağacı olduğunu bilemiyorum. Dut ağacı mı? Yaprakları olsa tanır mıydım? Belki. Sanki yolun bekçisi gibi görünüyor. Bir ay sonra yüzlerce yaprak olacak üzerinde. "O zaman yeniden gelmeli" diye mırıldanıyorum."Geliriz" diyor arkadaşım "daha çok geleceğiz gibi görünüyor buraya, şu haline baksana." Gülüyorum.Öğle tatili sona eriyor. Burayı bırakıp, hiç gitmek istemiyorum. Dönerken tüm sıkıntının dağılıp gittiğini farkediyorum. Yerimi bulmuş gibi hissediyorum kendimi. Çok uzak yollardan evime dönmüş gibi, eksik olan parçalarım yerine konmuş gibi...

02 Mart 2009

ZÜMRÜDÜANKA

Öğle sonrasında kimimiz işten, kimimiz ofisin havasından, kimimiz de nikotinsizlikten bunalmışız. Biri, bahçeye çıkma fikrini ortaya atar atmaz, herkes dünden hazırmış gibi kalkıyor yerinden. Hafif güneşli, biraz soğuk ama huzurlu bir hava var dışarıda. Sanki sadece biz değil tüm gözeneklerimiz acıkmış temiz havaya. Bir sessizlik oluyor o sessizliğin ortasında kırlangıç yuvalarına girmeye çabalayan serçelerin sesi duyuluyor. Bir tanesi duvara öyle bir tutunmuş ki hepimiz şaşkın şaşkın ona bakıyoruz.

Biri çocukken serçeleri nasıl avladıklarını anlatmaya başlıyor. Sapanla vururlarmış onları. Diyor ki: "paramparça olurlardı. Bazen sadece bir çift ayak düşerdi, bazen kafa..." Tüylerim diken diken oluyor. Ama bir adamın çocukken yaptıklarını sorgulamak doğru mu? Değil elbette. "Hiç düşündünüz mü?" diyorum "Birden herşey tersine dönse, tüm hayvanlar kocaman olsalar biz de küçülsek. Sokaklarda yürürken mesela bir kaplan pençesi altında ezilsek. Kaplan üzerimize bastığını farketmese bile. Hiç önemimiz olmasa onun için. Hani bizim karıncalara yaptığımızın aynısını yapsa bize. Ya da yavru sincaplar oyun oynarken ceviz atıp gözümüzü oysalar. Eğlenmek olsa işin ucunda. Yavru sincapların oyuncağı olsa hayatlarımız. " "Aman dur ne yaptın sen öyle?" diyor biri. "Ben birşey yapmadım" diyorum "ama bizim onlara yaptığımız bu değil mi?" Ödüm patlıyor "ama onlar hayvan, düşünemeyen yaratıklar. Biz insanız." diyecekler diye. Bizi onlardan daha değerli yapan bu mu sadece? Ve kim, neye göre değerli bu hayatta? Korkmama gerek kalmıyor çünkü kimse böyle bir savunmaya girişmiyor.

Yine bir sessizlik oluyor. Bu kez kuşlardan gözünü alamayan biri soruyor: "Bir kuş olsaydınız ne olurdunuz?" Benim aklıma ilk baykuş geliyor. Söylüyorum. "Neden?" diye soruyorlar. "Çünkü öyle tembel tembel durur." diyorum. O sırada günlerdir ağrıyan boynum geliyor aklıma, devam ediyorum: "Sadece boynunu çevirir. Belki bu yüzden onun da boynu ağrıyordur." Gülüyorlar. "Yok. Yok." diyor biri "O kuşların en bilgesi kabul edilir, sen onun için baykuş olmak istiyorsun." Hoşuma gidiyor, gülüyorum. Başka biri ise; "ama baykuşlar uğursuz kabul edilir. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye soruyor. "Saçmalık" diyorum "ben hiçbir canlıyı asla uğursuz kabul etmem. Edenleri de anlamam."

Kimi leylek olmak istiyor; göç edip sürekli yer değiştirdiği için, kimi çok süslü olduğu için ancak tavuskuşu olabileceğine inanıyor, kimi ise muhabbet kuşu olmak istiyor herkes onları sevdiği için. Bu sorunun cevaplarından ilginç sonuçlar çıkabileceğini düşünüp içerideki diğer insanlara soruyorum. Bir tanesi "ben serçe olmak isterdim. Çünkü onların ömürleri kısadır." diyor. Yüzündeki ifadeden bezginlik okunuyor. Belli ki; bir an önce göçüp gitmek istiyor. Şaşırıyorum. Çünkü bu kadın benim en neşeli bildiğim insanlardan biri. Bir tanesi bülbül olmak istediğini söylüyor. Sesi güzelmiş. Hatta bir halk müziği korosunda türkü bile söylemiş. Bunu hiç bilmediğimi farkediyorum. Bir başkası ise kartal olmak istediğini söylüyor. "Çünkü kartalların çok keskin gözleri vardır" diyor "her yeri görürler. Üstelik kanatlarını açtığında öyle haşmetlidirler ki gözlerini ondan alamazsın." Daha pek çok değişik cevap alıyorum soruya. Hemen hemen herkes farklı cevaplar veriyor. Sadece beş kişinin cevabı aynı. Onların hepsi Zümrüdüanka diyorlar. "Neden?" diye soruyorum fakat yanıt vermiyorlar. Zümrüdüanka kuşu hakkında küllerinden yeniden doğduğunu anımsıyorum. Ve çok güzel bir masal kuşu olduğunu... Onların bilip bilmediğini merak ediyorum ama bilmiyor olma ihtimallerini düşünerek sormuyorum. Bilmiyor olabilirler çünkü "neden?" diye sorduğumda kimse cevap vermedi.

Bu insanların ikinci bir şansa, yeniden doğmaya ihtiyaçlar olup olmadığını merak ediyorum. Belki de sadece masallardır onları büyüleyen ya da kendilerinin yegane olduklarına dair inançları, kimbilir?
RESİM: Arthur Rackham

01 Mart 2009

BAHARIN İLK GÜNÜNDE

Hava bu kadar mavi bulutlar bu kadar tembel...
Can erikleri ilk çiçeklerini açmış...Malta eriği salkımlanmış...Bu çiçeğe boşuna Bahar Dalı dememişler o da müjdeliyor baharı...Bu sarı papatyalar öncü kuvvetler diğerleri yolda henüz...Bunlar da bahar şaşkını ağaçlar, giyinmeyi unutmuşlar. Şaşkınlıklarını atınca yeşil elbiselerini giyecekler.