28 Şubat 2009

MEKTUP


Sevgili Dostum,

Uzun zaman oldu farkındayım. Sen farkında mısın yoksa hayatın akışına kapılıp unutup gittin mi? Bunun için sana kızabilir miyim? Alınabilir miyim? Elbette hayır. Hayat akıp gidiyor ve hepimiz bu nehrin üzerindeki sonbahar yaprakları gibi yüzüp geçiyoruz. Geride kalan ağaçları, çiçekleri ve herşeyi unutmuş olduğu için kim suçlanabilir?

Kış bitiyor dostum. Ve bahar her zamanki gibi dolu dolu geliyor. Yağmurlardan ve gri gökyüzü altında dolaşıp durmaktan sıkıldın mı sen de? Sanki o karanlığın saçlarına, gözlerine, ellerine ve yüzüne karıştığını hissettin mi zaman zaman? Erik ağaçlarının çiçekleriyle hayallere daldın mı bu karanlık göğe bakarken? Geçmiş baharları düşündün mü ya da? Kırları kaplayan sarı papatyaları, delice koşan çocukları, incecik gömleklerle güneşin altında oturduğun zamanları özledin mi sen de benim gibi?

Yarın dostum, yarın baharın ilk günü. Güneşli günler uzak değil artık. Papatyalar, gelincikler uzak değil. Sümbüller çıktı bile. Hayat Sevgili Dostum güneşli günler gibi olsun. Hepimiz için, herkes için... Dünyanın iklimine de gelsin bahar. İnsanların ruhlarına da...Dünyanın kahkahasını duymak fena mı olurdu, düşün. Hayal mi? Belki değildir. Değildir belki...

26 Şubat 2009

KIRMIZI DEFTER

Kucağımda kırmızı kapaklı bir defter öylece boşluğa bakıp kalemin arkasını dişleyip duruyorum. Tadı berbat. Aklımdaki öykü ise karmakarışık. Adamın ve kadının mutlu bir sonu mu olsun yoksa ikisi de acının (belki de dünyanın gerçeğinin demeli) içinde kaybolup sönüp gitsinler mi karar veremiyorum. Adama ve kadına tuhaf tuhaf işler yaptırıyorum. Zaman zaman ikisi de deliriyor. Zaman zaman dünyanın tam da istediği gibi uslu çocuklar oluyorlar. Onları istediğim saatte uyandırıyor istediğim saatte zaman ve mekan farketmeden uyumalarına neden oluyorum. Bazen çok zekice sözler edip etraftakileri şaşırtıyorlar bazen de öyle aptal oluyorlar ki kendi aptallıklarına bile şaşıp kalıyorlar.

Kalemin arkasını dişleyip dururken bana kızıp kızmadıklarını düşünüyorum. İşin tuhafı acıyorum onlara. Çünkü ipleri elimde olan kuklalar gibiler. Kendi başlarına atacak adımları, kendi kalplerinden süzülüp havaya karışacak kelimeleri yok. Hatta ben istemeden aşık bile olamıyorlar. Ben bir zalim miyim?

Tüm bu aslında var olmayan sadece aklımın içinde yaşayan insanları (var olmadıklarından nasıl emin olabilirim ki? Belki dünyanın adını bile bilmediğim kentinde tıpatıp aklımdaki gibi iki insan şu an nefes alıyordur.) düşünüp dururken aklımda korkunç bir fikir canlanıyor. Boşluğa takılmış gözlerim faltaşı gibi açılmışken, kocaman olmuş gözlerimin içinden yavaşça aklıma süzülüyorum.


Beyin... Ya beyin bize kendi hayatlarımızın öyküsünü yazmamız için verilmişse? Ya biz ne yazarsak onu yaşıyorsak? O zaman yazabilme, yaratabilme gücümüz ölçüsünde iyi bir hayata mı sahip oluyoruz demektir? Hiç olmadı mı "tam da istediğim gibi..." dediğimiz şeyler? Kendi isteklerimize inandığımız ölçüde mi istediklerimize sahip oluyoruz? Peki yaşadığımız acılar? Hangi insan evladı acıyı yaşamak ister ki? Ama şu da var insan meraklıdır. Herşeyi her duyguyu bilinçli ya da bilinçsiz yaşamak ister. Belki acı da bunlardan biridir. Tamam. Herkesin mutlu bir hayat istediğini ve düşüncelerini o yönde biçimlendirdiğini varsayalım. Mutlu ve huzurlu, sakin bir hayattan sıkılıp mutsuz olan insanlar yok mu? O insanlar içlerindeki keşif ve macera duygusuna yenilip tüm mutluluklarını bozmuyorlar mı? Ve bizler dışarıdan bakanlar onlar için "rahat battı" demiyor muyuz? Ya böyleyse? Ya hayatımızın her günü kendi yazdıklarımızın ürünü ise?

Ya gerçekten öyleyse, yani gerçekten "dünya bir yanılsama" ise? Yanılsamayı bizler yaratmıyor muyuz? Olanı değil, yazdığımızı aklımızın içinden geçeni algıladığımız anlamına gelmez mi bu?
Düşün... Düşün... Düşün... Her gün bir sayfa yazıyorsak, bir yılda 365 sayfa eder. Bir defter yani yaşanmış olan 365 sayfa. Şu an elimde 35 defter var demektir. Bu defterleri açıp tek tek bakmak mı gerekir şimdi? Peki önümde duran boş sayfalar? Aklımın içindeki bu görünmez deftere bugün ve gelecekte olmasını istediklerimi yazarsam eğer onlar benim gerçeğime mi dönüşecek? Omuzumdaki ipler beynime bağlıysa. Bu korkunç bir fikir...

Bu doğruysa eğer sevinmeli mi üzülmeli mi? Kaybedilen 35 defterde yazanlara kahrolmalı mı yoksa önümde duran sayısını bilmediğim defterlerin boş sayfalarına bakıp mutlu mu olmalıyım? "Geçmiş yok geçmiş yok gelecek var." Hep böyle demez miyim? Emin değilim. Hiç bir zaman da olamayacağım. Ama ya doğruysa. O zaman bu boş sayfalara ne yazmalı?

Fotoğraf: www.thelincolnstudio.com

25 Şubat 2009

ŞEMSİYE

Yağmur zaman zaman kesiliyor zaman zaman yeniden inmeye karar veriyor. Ofis havasız, karanlık ve bunaltıcı. Kapı önüne çıkıyorum. Biraz nefes almak için biraz insanlara bakmak için. Hem ciğerlerim nefes alsın hem de ruhum diye derin derin soluyor, uzun uzun bakıyorum.

Kültablasının yanında ayakta dikiliyorum. Kendi kendine konuşan bir kadın yaklaşıyor yanıma. Elindeki küçük şemsiyeyi kültablasının altındaki delikten atıyor. Boş meyve suyu kutuları, sigara paketlerinin doldurduğu o deliğe şemsiyenin ancak ucu sığıyor. Kadın şemsiyenin kırılmış olduğunu, artık işine yaramayacağını söylüyor. Mahcup mahcup gülümsüyor giderken. Belli ki onu neden atıyor olduğunu oradaki insanların merak edeceğini düşünüyor. Belki, kendisini koyuyor onların yerine. O olsa merak ederdi büyük ihtimalle. O gider gitmez üzeri başı kir pas içinde bir başka kadın yaklaşıp şemsiyeyi alıyor. Önce eline alıp inceliyor sonra açıyor. Bir çocuk şemsiyesi bu. İnce telleri kırılmış. Kumaşının bir yanını tel boydan boya yırtmış. Kadın evirip çeviriyor elinde. "Yok" diyor kadın "bu ölmüş artık." Şemsiyeyi aldığı yere yeniden tıkıştırıyor. Yağmur şiddetleniyor. Kadınlar saçak altına sığınıyorlar. Şemsiye kültablasının içinde öylece duruyor.
Yağmur hafifliyor. Saçak altındakiler aceleci adımlarla uzaklaşıyorlar. Telaşlı hallerine bakıyorum. Kendilerini yağmurdan sakınışlarına... Şemsiyeyi atan kadının, onu yerinden alan ve tekrar atan kadının neden hareketlerini bize, hiç tanımadıkları bu insanlara açıklamak zorunda hissettiklerini düşünüyorum.

24 Şubat 2009

KALP


-Kibritin var mı?
-Sanırım var. Bir bakayım.
-Ama çabuk çabuk...

-Çakmak olsa?

-Hayır kibrit lazım.

-Peki peki iki ayağımı bir papuca sokma. Dur bakıyorum. Evet var.
-Tamam ver. Sen de benimle gel. Birşey yapacağız.
-Bak oda arkadaşını yakacaksak ben yokum haberin olsun. Şiddete karşıyım.

-Hayır yahu ne yakması. Gel benimle. Güzel birşey için bu kibrit.

-Bahçede yemek mi pişireceğiz?

-Hayııııır.

Çaycımız Ayşe Ablanın küçük mutfağına doğru koşuyor. Ben de peşinden... Ne yapacağız bu kibritle hala bilemiyorum. Dolaptan küçük hazır keklerden bir paket alıp, hızla açıyor. Tam ortasına bir kibrit dikiyor ve kapıya bakarak bekliyor. Ayşe Ablanın oğlu elinde boş çay bardaklarını taşıdığı tepsiyle içeriye girer girmez o minik pastanın üzerindeki kibriti yakıyor. Çocuğun gözleri sevinçle parlıyor. Çocuğun sırtına hafifçe vurarak kibrite üflemesini söylüyor. Anlıyorum ki bugün Hasan'ın doğumgünü. O kibriti üflerken biz de onu alkışlıyoruz. İyi ki doğdun şarkısına başlıyorum ben herkes eşlik ediyor. Çocuğun gözleri ışıl ışıl. Birinin yüzünde sevinç nasıl da yakışıklı duruyor. "Sağol abla" diyor kibriti elinde tutan güzel kalpli kadına "beni çok çok duygulandırdın. Bu benim en güzel doğumgünüm." O ise "keşke" diyor "daha önceden bilseydim. Ama annen az önce söyledi daha." Çocuk ışıl ışıl bakıyor. "Bundan daha güzeli olamazdı." diyor. İçim kabarıyor. İnsan bu kadar güzel bir kalbi görünce neden böyle şaşkına dönüyor?

Fotoğraf: www.jennyweber.com

23 Şubat 2009

SEVDİĞİN YA DA SEVMEDİĞİN...

-Hazır mısın?
-Neye?
-Soru cevaplamaya?
-Ne hakkında bu sorular?
-Soruları ben soracağım sanıyordum?
-Peki peki
-Sevdiğin ve sevmediğin şeyleri say. İstediğinden başlayabilirsin. İstediğin kadar sayabilirsin. Ve soru sormak yok. Başla.
-Hımm... Sevdiğim şeylerden başlıyorum o halde. Çay kokusu, deniz, güneşli günler, yağmurlu günler, bir sabah uyandığında sanki bir gecede bahar gelivermiş yanılgısı, bol yıldızlı geceler, papatya çayı, nergisler, gelincik dolu tarlalar, kediler ve köpekler, dudağının kıyısındaki çikolata kalıntısının farkında olmayan yetişkinler, iştahla yemek yiyenler, tatlı delileri, kalabalıklar ortasında kitap okuyanlar, kitap okurken nerede olduğunu unutanlar, kitapçılarda kitapları açıp koklayanlar, ezbere şiir okuyanlar, balıkları isimleriyle sayabilenler, ağaçları isimleriyle sayabilenler, kuşları isimleriyle sayabilenler, resim yapanlar, şiir yazanlar, kahve ve sigaranın yanyana duruşu, cumartesi öğleden sonraları, tüm günü bahçede güneş altında geçirmiş olmak ve bundan hiç pişman olmamak, deliksiz uyumak, sokaklarda teneke içinde ateş yakmış ellerini ısıtan adamlar, hediye almış bir insanın yüzü, istisnasız herkesin kahkahası, gelecek hesabında olmayanlar, geçmişte yaşamayanlar, inandığını savunanlar, onur sahibi herkes, tüm canlılara saygı duyanlar....
Daha saymamı istediğinden emin misin?
-Tamam tamam bu kadar yeter.Şimdide sevmediklerini say.
-Hımmm... Cana kıyanlar, kendilerine ve etraflarındakilere saygı duymayanlar, cahillikte ısrar edenler, kabalıkta ısrar edenler, oturdukları koltuktan güç alıp kendini birşey zannedenler, insanları küçümseyenler ve ezenler, patavatsızlar, Tanrı adıyla ticaret yapan gelmiş geçmiş, var olan ve gelecekte var olacak insanlar, kendisinden başka kimseyi umursamayanlar... Bunu daha fazla saymak istemiyorum.
-Neden?
-Çünkü sinirleniyorum.
-İyi ama neye sinirleniyorsun?
-Sevmediğim şeyleri sayınca... Ne bileyim işte kötü hissediyorum.
-Tezim doğrulandı desene...
-Neymiş o tez?
-İnsanlar nelerden söz ederlerse ona dönüşüyorlar.
-Nasıl yani?
-Mesela sürekli sevdikleri şeylerden söz edenler olumlu bir yapıya sahipler. Ve etraflarına da olumlu enerji yayıyorlar. Sürekli sevmedikleri şeyleri dile getirenler ise hep şikayet ediyorlar, karamsarlar ve olumsuz enerji yayıyorlar. Olumlu olan insanlar olumsuz şeylerden söz etmek istemiyorlar, olumsuz olan insanlarsa olumlu şeyleri küçümseyip burun kıvırıyorlar.
-Peki sence ben?
-Önce sevdiğin şeyleri saymaya başladın öyle değil mi? Ve sana yeter demesem devam edecektin saymaya... Sevmediğin şeyleri ise sen kendin kestin yarıda. Tahmin et bakalım hangisisin?

Resim: M. C. Escher

22 Şubat 2009

DİOJEN...

Anneannem adını bir türlü söyleyemediği Diojen'in kaçıp gittiğini söylüyor. "İnşallah ölmemiştir de başka bir bahçe bulmuştur." diyor. İçimi endişe kaplıyor ama ne faydası var. O hep kafasına göre takıldı. Bazen ortadan kayboldu alıp başını gitti hiç beklenmedik zamanlarda geri döndü. Onunla tanıştığımız zaman geliyor aklıma. Tarih 24 Nisan 2007 imiş ve ben şöyle demişim;

"Annem, bahçedeki maydonozların içinde öğle sonrası güneşinin keyfini süren kediye bağırıyor. Kedi irkilerek başını annemin bulunduğu pencereye çeviriyor. Annem özenle yetiştirdiği maydonozların yan yatmış olmasına öfkeli, bağırmasını sürdürüyor: "Çabuk çık oradan. Kendine güneşlenecek başka bir yer bul." Kedi biraz doğruluyor ve isteksizce kalkıyor, ağır ağır çıkıyor bahçeden. Duvarın dibinde kendine bir yer buluyor. Gözlerini anneme dikiyor. Annem ona "Sakın bir daha bahçeye girme" dercesine parmağını sallıyor ve pencereyi kapatıyor.

"Bu kedi Türkçe biliyor galiba anne" diyorum gülerek. Annem asma yapraklarını katlamaya devam ederek cevap veriyor "Bilir o." Gülüyorum. "Anlar" diye devam ediyor annem "İnsanın sesinin tonundan sevildiğini de anlar azarlandığını da." Dışarı çıkıp kediyi uzun uzun izliyorum. Siyah parlak tüylerinin arasından iki altın renkli göz tedirgince bana bakıyor. Onunla konuşmaya başlıyorum. Sesime ona zarar vermeyeceğimi anlatan tatlı bir ton eklemeyi ihmal etmeyerek aklıma gelen ne varsa kediye anlatıyorum. Öylece bakıyor bana. Dikleştirdiği sırtı yavaş yavaş sakinleşip eski halini buluyor. Ona fazla yaklaşmıyorum çünkü kaçıp gitmesinden korkuyorum. Bu öğleden sonrayı bu kediye birşeyler anlatarak geçirmek gibi tuhaf bir niyetim var çünkü. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum ama beni garip bir biçimde rahatlatıyor. Belki ona anlatacağım şeyleri başka birilerine söyleme ihtimali bulunmadığından büyük bir rahatlıkla aklıma ne gelirse anlatıyorum. Kedi beni deli olmakla suçlamıyor ya da beni yargılamıyor. Onun beni dinlemesi, benim ona birşeyler anlatmam hayatın akışı içinde olağan birşeymiş gibi ikimizde orada öylece duruyoruz.

Aklımın gözleri birden yükselip atmosfere çıkıyor. Kedi ve benim oluşturduğumuz tabloya yukarıdan bakıyorum. Duvar dibinde yatan bir tüy yumağının altın gözlerine baka baka içinin derinliklerini anlatan biri, bana oldukça eğlendirici görünüyor. Kendi halime gülüyorum, kedi bana tuhaf tuhaf bakıyor. Birden bu kediyi garip bir şekilde sevdiğimi anlıyorum. Adını bile bilmiyorum oysa. "Bunun ne önemi var ki zaten.Kedi, kedidir." diyorum sonra. Ona bir ad bulma gereksinimi de duymadığımı farkediyorum.

Anlatacaklarıma bir nokta koyup kediye bakıyorum. O güneşten mahmur kırpıştırdığı gözleriyle her hareketimi tedirgin olmadan ama kontrolü de elinden bırakmadan izliyor. Birden onunla konuşuyor olmam tuhaf geliyor bana. "Belki bir çeşit delilik" diyorum "Ama kimin umrunda. Hem delilik olsa bile bunun kime zararı var." Belki de söylediklerimin, insanlarca başka şekillere bürünüp farklı hikayelere sahip olmasından bıkmışımdır diye geçiyor aklımdan. "Söz bir çamur gibi" diyorum yüksek sesle. Kedi uzun süren sessizliğin içinde kapamış olduğu gözlerini açıp yüzüme bakıyor. "Evet" diyorum "Söz bir çamur gibi. Sen anlattıklarınla bir heykel yapıyor ve o heykeli anlattığın insana veriyorsun. Ama çamur hala yumuşak oluyor verdiğin zaman. O heykel başka ellerde şekil değiştirip başka bir şeye dönüşüyor. Sonuç olarak senin yaptığın heykelden çok farklı bir şekilde birinin eline düşüyor. Ama heykelin kaidesinde hep senin imzan kalıyor." Kedi sesimin inişsiz çıkışsız halinden ve o parlak öğleden sonrası güneşinden mahmurlaşıp çoktan gözlerini kapamış bile. Artık gitme zamanı geldiğini anlıyorum. "Kedi" diyorum biraz yüksek bir sesle. Gözlerini isteksizce açıyor. "Artık gitme vakti geldi mi ne dersin?" Kedi çenesini hafifçe güneşe doğru kaldırıyor. Gülümsüyorum "Tamam tamam gölge etme başka ihsan istemem diyorsun anladım."

Usulca uzaklaşırken ona dönüp: "Biliyor musun kedi; eğer sana bir isim bulmak gerekseydi, adın mutlaka Diojen olurdu."

FOTOĞRAF: Diojen her zamanki yerinde güneşlenirken...

GÜNEŞLİ GÜNLERE...

Bir damlacık güneş görünce manto, ceket atanlardanım ben. Kış günü tek bir kazakla güneşe çıkıp "bedeli neyse öderiz" efeliğinin bedelini dün fazlasıyla ödedim. Sırtım, boynum tutuldu. Başağrısı da cabası... Merhemler, sıcak havlular, sırt ve boyun egzersizleri, zihni kullanarak ağrıdan kurtulmaya çalışmalar derken sabah uyandığımda ağrıdan eser kalmamıştı. "Anne" dedim "beni bu sabah doğurdun vallahi." Annem güldü: "Demek geçti sırt ağrısı, hadi bakalım."

Soğuk ve yağmurlu günlerden sonra güneş yüzünü gösterdiğinde yine aynı şekilde fırlar mıyım sokağa, bunu şimdiden bilemiyorum. Sanırım bu, güneşi görünce ne kadar sarhoş olacağıma bağlı...

Resim: Zhen-Huan Lu

21 Şubat 2009

BİR KEDİ HAKKINDA...

Bugün biri bana, civcivlerini yediği için bir kediyi öldüren bir kadından söz etti. Kediyi yakalamış, torbaya koymuş ve onu sopayla döverek öldürmüş.

Ve aynı gün tesadüfen ajandamın alt köşesinde şu yazıyı okudum: "...Tıpkı çocuklar, ilkeller ve halk gibi hayvanlar da hiçbir şey üzerinde hak iddia edemezler. Bu yüzden kızamayız onlara. Bu yüzden kesinlikle küçük göremeyiz onları-Hiçbir şeyle bozulmaycak huzurlarını. Uzun sözün kısası, hayvanlar genellikle insanlardan daha soyludur." Henry de Montherland

Sahi bu ikisinin aynı gün oluşu tesadüf müydü?

Fotoğraf: Tarık Gürbüz

20 Şubat 2009

KIRILAN

O adam aylardan sonra yine geldi. Masamın önündeki sandalyeye, çok acelesi olduğunu fakat kısacık da olsa meseleyi anlatmak için oturacağını belirtircesine, hızlı bir hareketle oturdu. 2008 yılına ait küçücük bir borçtan söz etti. Bir üyelik aidatıydı sözünü ettiği. Şaşkınlıkla dinledim. "Ben onu size ödedim, anımsamıyor musunuz?" diye sordum. "Hayır" dedi "ödemedin. Kimse ödemedi zaten." Ödediğimden emindim. Ödediğime dair herhangi bir kağıt imzalamadığımdan ya da bir makbuz almadığımdan da. Hatta nerede, ne zaman olduğunu, miktarı, makbuz almamanın bir sorun yaratmayacağını düşündüğümü de anımsıyordum. Ama ona bu ayrıntılardan söz etmek istemedim. Zira böylesine küçük bir para için "ödedin, ödemedin" tartışmasını çekecek halde değildim.

Gözlerine baktım. Biliyordu. O da anımsıyordu ya vardı bir sebebi herhalde. Verdim parayı. Bir kağıda adımı yazdı. Karşısına da "ödendi." O giderken ardından baktım. Ve paranın, miktarı ne olursa olsun, hiç ama hiç önemli olmadığını düşündüm. Önemli olan başka birşey vardı. Ve o şey şu anda içimde kırılmaktaydı...

Fotoğraf: quicksaleliverpool.com

19 Şubat 2009

LADES KEMİĞİ


Biri bana bunu açıklayabilir mi? Aynı anda 117 kişi google'da "Lades kemiği tavuğun neresindedir?" sorusunu neden arıyor olabilir? Merakımın sebebi; aydan atlayan kedi'nin cuma mektuplarından birinde şu an tam olarak 117 kişinin bu sorunun cevabını arıyor olması.

İyi ama saat 23 itibariyle birden bire 117 kişi uykusundan uyanıp lades kemiğinin tavuğun neresinde olduğunu mu merak etti? Öğrencilerin ödevleri olduğu akıllarına geldi de onu mu arıyorlar? Yoksa televizyonda bir yarışmada mı soruldu bu soru? Benim aklıma başka ihtimal gelmedi.

Sorunun cevabı şuymuş: "Kuşlarda göğüs kemiğinin üstünde iki kanat arasında bulunan V biçimindeki ince kemik."

Fotoğraf ve bilgi: www.ansiklopedim.info

SİMİTÇİ ÇOCUK...

Bir simitçi çocuk yaklaştı yanıma. Kızarmış yüzünde muzip bir gülümseme. "Abla simit alsana" dedi. Gülümsedim. "Alalım bakalım ufaklık, çok alırsak taksit yapıyor musun?" O muzip gülümsemeye karşılık vermesem olmazdı. Durmadı yapıştırdı cevabı "Daha post makinesi almadık be abla, haftaya inşallah." Güldürdü beni sabah sabah. Başını okşadım. Simitleri sardı. Vedalaştık. Arkamdan bağırdı: "Ben hep buralardayım abla, başkasından alma ha"

Fotoğraf: www.ekoayrinti.com

18 Şubat 2009

"İKİMİZ BİRDEN SEVİNEBİLİRİZ GÖĞE BAKALIM"

Biri öylesine bir laf attı ortaya: "Anımsadığınız mutlu bir anı?" Herkes sustu. Ben ise şunu anımsadım;

Yaz. Gece. Her yan ışık ışık yıldıza kesmiş. Şehrin tüm ışıkları yerine göğün tüm ışıkları. Açık pencerelerden elektriğin neden kesildiğine ve ne zaman geleceğine dair homurtular yükselirken hayran hayran göğe bakan bir çocuk. Kimsenin gökyüzüne bakmayı nasıl olup da akıl edemediğine şaşıp kalmış bir çocuk.

Ah çocukluk sen nasıl da pürüzsüz kılıyordun ruhu... Ya ben de göğe bakmayı unutanlardan olmuşsam?

Fotoğraf: www.arts-wallpapers.com
Başlık: Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı adlı şiirinden...

DENGE

Dün çok fazla çalıştım. Çok fazla. Hatta eve iş bile götürdüm. "Yorgunum yorgunum ve yine yorgunum." diye şikayet ettim. Bugün hiç çalışmadım desem yeri. Küçük bir kaç işten sonra yapılacak hiç iş kalmadı. Bu kez de "sıkıldım sıkıldım ve yine sıkıldım" diye şikayet ettim.

Evet, dengeyi bulmak lazım...
Fotoğraf: www.life.com

17 Şubat 2009

GERİYE YA DA İLERİYE...

Win. Evet adamın adı buydu. Peki soyadı? Win, Win, Win... Duncan. Evet Win Duncan. Diğer adam? Win'in arkadaşı? Litminiov? Evet sanırım. Tam olarak böyle mi? Litminov Mu? Rusça bilseydim eğer daha kolay anımsayabilirdim. Win'in karısı? Eva? Hayır değil. Bir erkek adı mıydı? Evet. Eddie? Kesinlikle. Litminov'un babası A ile başlıyor. A ile başlayan Rus erkek isimleri. Bir bakalım. Andrei. Evet bu da tamam. Annesinin adı Olga. Bu bilindik bir ad. O yüzden anımsıyorum. Kanser olan kadının adı ne peki? Hadi bakalım bunu anımsa. Susan? Değil. Değil ama Susan'a benzeyen bir isim. Gidip baksam mı? Hayır bakma. O zaman bu alıştırmanın keyfi kaçabilir. Bu keyif için mi? Değil aslında. Buna zorunlu mu hissediyorum? Belki. Bir bakıma...

Sabah işe gitmek üzere hazırlanmış çayımı içerken tüm bu isimleri teker teker zorlanarak da olsa saymaya çalışıyorum. Çok değil daha bir kaç gün önce okumuş olduğum kitabın kahramanları onlar. Mem isimli bir ilaçtan söz ediyor kitap. Belki de bu yüzden , Mem yüzünden yani, anımsamak üzerine düşünüp duruyorum bu sabah. Mem'i aldığınızda çok ama çok eskiden yaşamış olduğunuz bir anıyı en canlı haliyle yaşayabiliyorsunuz. Örneğin yıllar önce sahip olduğunu ve artık orada olmayan odanızı anımsıyor, kitaplığınızda duran tüm kitapları tek tek sayabiliyorsunuz. İster miydim? Hayır sanmıyorum. Geçmişte yaşayanlardan olmadım ki ben. Ben hep yolu yürüyüp geçenlerden ve hep "ileride ne var acaba?" ya da "bu yol nereye kadar gidecek ileride başka neler var?" diyenlerden oldum. Neden Mem almak isteyeyim ki?

Aynı gün bir haber ilişiyor gözüme. Şöyle diyor haberde: "O film gerçek oluyor." Sil Baştan isimli filmden söz ediyor. Hani şu hafızadaki kötü anıları sildirebileceğin ve hayatına sanki hiç birşey olmamış gibi devam edebileceğinden söz eden film. İlaç kullanmaya karşı olan ve acıdan ölmediği sürece asla ilaç almayan bunun yerine devasını bitki çayları ve otlarda arayan benim gibi birine bile çok cazip görünüyor bu fikir. Aklıma tüm ailesini trafik kazasında kaybeden kendisi de o kaza sırasında arabanın içinde olan arkadaşım geliyor. Tüm o kaza anı tek bir hapla unutsa, silse hafızasından bu anıyı fena mı olurdu? Zaten haberde de "Tıp'ta çığır yaratacağı, kötü anıların silinmesi için kullanılacağı açıklanan geliştirilen hapın, stres ve depresyonun yarattığı sağlık sorunlarla karşılaşan, travma geçiren hastaların tedavisinde kullanılabileceği"nden söz ediyor. İnsanlar belki de böylece çektikleri acı yüzünden tıpkı bir ölü gibi varlıklarını sürdürmezlerdi, bu şekilde yaşamaya devam etmek zorunda kalmazlardı. İntiharlar? Onlarda önlenemez miydi? İnsanlar acıya dayanamadıkları için kıymıyorlar mı canlarına? Tüm insanlık alsa bu haplardan ya da. Aynı anda. Ve herkes unutsa tüm geçmişi. Düşmanlıklar kalır mıydı? Halklar birbirine bu anlamsız nefreti besler miydi? Bir yolunu bulurlar mıydı yoksa yine nefret etmenin? Büyük ihtimalle...

Evet yan etkiler sorunu var. Zaten benim ilaçlardan uzak durma sebebim biraz da bu. Haberde sözü edilen ilacın "kişileri kimliklerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmak" gibi bir yan etkisinden söz ediliyor ki kaş yaparken göz çıkarmak bunun bir diğer adı. Beyin üzerinde etkisi olan ilaçların yan etkisi olmaması olasılıkdışı zaten. Öyle ya; çocukken yaşadığımız küçücük bir olayın biz büyüdükten sonra beyinde yaptıklarına bakılırsa kimyasal neler yapmaz?

Ben sanırım bu haplardan birini almak zorunda kalsam kötü anıların silinmesini sağlayan hapı tercih ederdim. Biz buna mavi hap diyelim. Mem ise kırmızı olsun. Mem'i asla tercih etmezdim çünkü tüm o yaşadığımı dönüp yeniden yaşamanın bir zaman kaybı olduğunu düşünürdüm.

Şimdi düşünüyorum da; kişinin mavi ya da kırmızı hapı tercih ediyor olmasının sebebi sanırım yaşamış olduğu hayat. Şu an mutlu olan ama geçmişte kötü şeyler yaşamış olan maviyi, şimdi mutsuz olan ama geçmişte mutlu olanlarsa kırmızıyı tercih edebilirler. Benim gibi hayatla kendi başına mücadeleyi onur meselesi yapıp haplara güvenmeyenler ise hiçbirini...

Fotoğraf: www.life.com
Haber: Radikal

16 Şubat 2009

HAİN BİR KADININ PORTRESİ

Yalnızlık Okulunun mimine cevaben;

"Her şey bir anda olmuştu; ağzından kelimeler nasıl döküldü anlamadı bile adam… Kadın onu aldatmıştı… Biliyordu adam aldatıldığını yıllardır, ama söylemiyordu… Kadın, aldatmış olduğunu yüzüne bir tokat çarpan adama baktı… Yıllardır biliyordu adam onu aldattığını ama neden şimdi söylemişti…
Adam kısık sesiyle sadece “neden ?” diye bildi ve kadın anlatmaya başladı…
“Her şey ilk… "

Herşey ilk... Hayır dur bir dakika. Bunun bir zamanı yok. Varsa bile ben bilmiyorum. Sadece o adam vardı. Ve bir de sen. Çok farklıydınız. Sen ele geçirilmiş olandın diğeri ise henüz ele geçirilmemiş olan. Bazıları böyledir. Elinde olan herşeyi değersiz kabul eder. Hayır alınma. Bu senin değersizliğinden değildi elbette. Bilirsin birşeyler eskidikçe yenilerini isteyenlerdenim ben. Herkes böyledir. Sen de, o da, bir başkası da... Bana hiç bilmece bırakmadın. Çözülmemiş, anlaşılmaz bir yanını ya da... İnsanların kendilerine ait sırları olmalı. Ya da anlaşılmayan bazı yanları... Ama sende yoktu bu. Sanki göğsünü yırtmış tüm kalbini ortaya sermiş gibiydin. Bilirsin işte... Hayır hayır bana dürüstlükten söz etme. Bildiğin halde herşeyi kabul etmiş görünmek mi dürüstlük? Değil. Ben ne kadar hainsem sen de bir o kadar hainsin aslında. Aslında biliyor musun tüm bu açıklamalar saçma aptalca. İhanetin açıklaması yoktur. Bir hain vardır ortada bir de ihanet edilen. Toplanıp gitmek gerekir. Tüm bu konuşmalar neden? Onurunu kırmaktan başka neye yarayacak bütün bu sözler? Aklının içinde evirip çevirecek daha da nefret edeceksin. Unutmak daha da çok zaman alacak. Bunu mu istiyorsun?

Farkında değil misinin sahiden; İnsan haindir. Hayatının bir yerinde bir zaman birine ihanet eder. Ve insan zavallıdır. Bir zaman çok sevdiği birinin mutlaka ihanetine uğrar. Tüm canlılar ihaneti tadar. Düşün sen kime ihanet ettin? Şimdi hissettiğin gibi kim zavallı hissetti senin karşında kendini? Kimse dürüst değildir. Kimse...


Resim: Titian

SÖZÜN BİTTİĞİ...

Bu, neden bu kadar zor? Tüm yapman gereken tuşlara basmak, "nasılsın?" diye sormak ve başsağlığı dilemek. İyi ama neden bu kadar zor? Neden böyle elimde telefon dakikalarca erteleyip, bu erteleme sırasında bu kadar geriliyorum. Başın sağolsun demek acıyı paylaşmada az kalacağı için mi? Evet. Belki. Bilemiyorum.

Daha fazla ertelemenin anlamı yok. İnsanlar mutlu zamanlarında değil de zor zamanlarında asla yalnız bırakılmamalı. Asla. Kimse ama kimse o acıyı tek başına yaşamamalı. Sırtında el hissetmeli. Güçlü ya da hafif olsun, hissetmeli.

"Efendim insan" diye açıyor telefonu. Hep böyle açar. Sesi beklediğimden iyi. Bir kaç gün geçti üzerinden. Kabullenmiş mi? Belki. Başka çaresi var mı? Sesim titreyerek "çok üzüldüm" diyorum. "biliyorum" diyor. Sahiden biliyor da. Kuzeniydi. Bir sersemin kurşunuyla gencecik ömrü heba oldu. İnsanın içine dokunuyor. Tanı ya da tanıma genç ölümleri kabul edemiyor insan. Hele bir de sevdiğin birinin sevdiğiyse daha da fena...

"Bu çok zalimce, canice..." diye kekeliyorum. "İnsanlıkdışı..." İnsan nasıl da klişelere sığınıyor çıkış yolu bulamadığında. Bir süre sessizlik oluyor. "Sana" diyor "neden adınla değil de insan diye hitap ettiğimi anladın mı şimdi?" diyor. Susuyorum. "artık insan sayısı çok az fulya, çok ama çok az. Dünya zalimlik üzerine, hayatlar birinin işaret parmağının hareketinde. Sırtından iki kurşunla ölen o gencecik kız aşağılık bir hayvanın bir anlık öfkesine..." Onun sesi titriyor benim gırtlağıma görünmez düğümler atılıyor.
Susuyoruz. Sessizliği o bozuyor. "Sağol" diyor "aradığın için ve varol." Telefonu kapatıyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Biliyorum telefonun diğer ucunda o da ağlıyor.

FOTOĞRAF: aivokivi.com

15 Şubat 2009

PAZAR

Bu kez yağmurlu günler hayalimi gerçekleştirdim. Tüm sabah yağdı, ben o kırmızı kareli battaniyenin altında, hiç kalkmadan, hiç bıkıp usanmadan kitabımı okudum. Arada bir pencereye konan serçelere baktım onlar beni farketmeden. Odayı papatya çayı kokusu doldurdu ve ben sarhoş oldum. Kelimelerden mi yoksa papatya kokusundan mı bilemedim. Sonra yağmurdan olduğuna karar verdim. Zaman zaman kitabımı bırakıp sesleri dinledim. Yağmurun sesini, ıslanmış ve pencereye sığınmış küçük kuşların sesini, bahçedeki kediyi, kim olduğunu bilemediğim birikmiş yağmur sularına basmamak için atlaya zıplaya yürüyen birinin ayak seslerini...
Ve bu mutlu gün için nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim...

Fotoğraf: /www.bookgem.com

KAHVE KOKUSU GİBİ...

Sevgili Mevsimlerden Roma, T.U.B.A ve İMGE beni "i love your blog" ödülüne layık görmüşler. Mutlu oldum, gülümsedim. Her ikisine de çok teşekkür ediyorum.
1) Seni ödüllendiren blog yazarının linkini vermek
2) Bu ödülü başka 7 blog sahibine linklerini vererek göndermek.

3) Seçilen blog yazarlarını durumdan haberdar etmek.


Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki blogumun hemen yan tarafında linki olan tüm bloglar severek okuduğum ve içten içe blog ödülüne layık gördüğüm bloglardır zaten. Aksini söylemek mümkün mü?

Ama eğer kurala bağlı kalınacaksa, ki bu hiç benim tarzım değil, 7 isimden oluşan bir liste hazırlayabilirim. (Bugün gerçekten kuzuyum)


Bir nedenim yok. Sadece onları okumayı seviyorum. Onların kelimeleri kahve kokusu gibi. Hep içimi ısıtıyor.Hepsi bu...

13 Şubat 2009

94 LİRA

-Fulya Hanım?
Başımı kaldırıyorum. Kargo görevlisi elinde paket yüzünde soru işaretiyle bana bakıyor. Seviniyorum. Adam yüzümdeki sevinci sorar gibi bakıyor bu kez de. "Kitaplarım" diyorum. Omuz silkiyor. Uzattığı kağıdı imzalıyorum. Gidiyor. Elime makası alıp ordan burdan parçalar gibi kesiyorum plastik torbayı. Daha sonra sarıp sarmalanmış paketi açıyorum. Masamın üzerinde parlak ciltli sekiz kitap duruyor. Açıp kokluyorum.

Ben kitaplarla kendimden geçmiş "önce şunu okuyayım, hayır hayır bunu okumalıyım, şunu mu okusam ki" diye planlar yaparken kıkırdayan bir merhabayla kendime geliyorum. Tüm cümlelerini kıkırdayarak kuran bazı kadınlar vardır. Bu merhabanın sahibi de o kadınlardan biri. Gülümsüyorum. Onun kıkırdayarak konuşmasını sevdiğimi düşünüyorum. Çünkü, o böyle konuştukça etrafındaki herkesin sesi ister istemez kıkırdıyor ve coşuyor.

"Ne o?" diyor bayan kıkırdayanses "kitap mı aldın?" "Evet" diyorum. Eline alıp bakıyor. "Bunların hepsini okuyacak mısın?" diyor. İçimdeki alaycı kendini tutamayıp benim yerime cevap veriyor "Hayır tabiki okumayacağım. Ben kitapları dekoratif amaçla kullanırım. Odamın duvarlarından biri boş. Küçük bir raf yaptırdım. Ebatını ölçtüm. Sekiz kitabı yan yana koyunca o raf tamamen kapanıyor." Şaşkınlıkla bakıyor yüzüme. Gülüyorum. "Şaka yapıyorum."diyorum "Okuyacağım elbette."

Jane Austen'in İkna'sını alıp inceliyor. Kapağını beğenmiş. Sonra diğerlerine bakıyor. En çok da Ayfer Tunç'un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Kısa Tarihi'nin kapağına bayıldığını söylüyor ve ekliyor: "Belki ben de alırım." İçimdeki alaycı daha ben ağzımı açmadan söze girişiyor: "Kapağı için mi?" O hiç üzerine alınmıyor. "Evet" diyor "çok güzel bir kapak. Renkli." Sonra farkına varıyor ne söylediğinin; "Yo hayır hayır belki okurum. Tatilde yani." Birşey söylemiyorum. Birşey söylememek için önümdeki kitaplarla öylesine meşgul oluyorum.

Ben kitaplardan birini karıştırıken pat diye soruyor: "Kaç para verdin bunlara?" Düşünüyorum. Sonra fatura aklıma geliyor. Bakıp söylüyorum: "93,69" Çığlığı basıyor. "Ama bu neredeyse 100 Lira eder." Başımı sallıyorum. "Neredeyse 94 Lira demek daha doğru değil mi? Hem o kadar endişelenme taksitle aldım." "Aman iyi bari" diyor.

Özenle boyanmış gözlerini hafifçe siliyor. "Kalemin mi aktı?" diye soruyorum gözlerini işaret ederek. "Ay evet ya" diyor "Aslında çok iyi bir marka ama far da akıyor kalem de rimel de" Aklımın içine hain sorular doluyor. Ve o hain sorular tek tek hedefe ilerliyor. Kendimi durduramıyorum.

"Ne marka kullanıyorsun?" E ile başlayan bir markadan söz ediyor. "Oooo" diyorum "oldukça pahalı olmalı." Balık gibi usul usul geliyor oltaya. "Evet farı 59 liraya almıştım. Kalem 34'tü sanırım. Ve rimel de 50 falan olmalı. " Yüzünde belli belirsiz bir kibir dolaşıyor. Gülümsüyorum. "Bir bakalım" diyorum "59 artı 34 artı 50 toplam143 eder." Şaşırıyor. "Çok para vermişim gerçekten de" diyor. "Kartla aldın değil mi?" diyorum başını sallıyor "ve taksitler de cazip geldiği için hiç hesaplamadın." Yine başını sallıyor.

"Ama asıl konumuz kredi kartı değil. Gelmek istediğim nokta farklı. Bende sekiz kitap var. Ederi 94 Lira. Sende üç parça makyaj malzemesi var. Ederi 143 Lira. Yani benden 50 Lira fazla harcama yapmışsın. Şimdi karşılaştırma yapalım. Benim aldığım kitaplar önce bana sonra başkalarına çok şey katacak. Elden ele dolaşacak. Okunacak. Okuyanı mutlu edecek. Belki biri bir başkasına hediye edecek. Yıllar sonra kıymetleri daha da artacak çünkü zamanla birer antikaya dönüşecekler. Şimdi de senin aldıklarına bakalım. Onların neden yapıldıklarını bilmiyoruz. Senin gözüne ya da cildine zarar verip vermeyeceklerini de. Bu noktayı geçelim. Bir kaç ay sonra o harcamış olduğun 143 Lira buhar olup uçmuş olacak. Ve sen yeni bir 143 lira harcamaya hazırlanacaksın.Doğru mu?" Başını sallıyor.

Yüzü karışıyor. Gülümsüyorum: "Anlatmak istediğim şu aslında; insanların paralarını nereye harcadıkları ile ilgilenmiyorum. Herkes okumalı diye bir iddiam da yok. Bu bir seçimdir ve kimseye zorla birşey yaptıramazsın. Ben okumamayı seçmiş olanların kendilerini bir mutluluktan mahrum ettiklerini düşünürüm. Ve bu da onların sorunu. Benim tüm bunları söylemekteki amacım şu; kitaplara yatırılmış 94 Lirayı bir savurganlık olarak görüyorsun ama makyaj malzemelerine verilmiş 143 Lira için en ufak bir vicdan azabı duymuyorsun. Ve ben gerçekten bunu anlamakta zorluk çekiyorum. Evet ne diyorsun?"

Fotoğraf: www.douglas-shire-historical-society.org

12 Şubat 2009

EKMEK

Akşamüstü.Ağır ağır yürüyerek taksi dolmuşların olduğu yere varıyorum. Üç adam umut dolu gözlerle bana bakıyorlar. Eğer durakta bekleyen üç kişiden biriyseniz ve uzun zamandır bekliyorsanız gelen dördüncü kişiye şükran dolu gözlerle bakarsınız. Çünkü o dördüncü kişi dolmuşun kalkacağının ve birazdan evinizde olacağınızın kanlı canlı kanıtıdır. Benim dolmuşa doğru ilerlediğimi gören dolmuş şoförü "gidiyor musunuz?" diye uzaktan sesleniyor. "Evet" cevabımı duyan üç adam arka koltuğa yerleşmek için harekete geçiyorlar. "Kim, nerede inecek?" diye birbirlerine soruyorlar. Yakında inecek olan kapıya yakın oturacak. Kimse hiç tanımadığı iki adamın ortasında oturmaya yanaşmıyor. Ortada oturmak hem çok rahatsız hem de görüş alanı kısıtlı. Hemen hemen hepsi birbirlerine yakın yerde inecekleri için en sıska olanı ortaya oturtuyorlar. O da sesini çıkarmıyor. Bu sıska adamın başından fırlamış da gökyüzüne kaçacak gibi diken diken saçları var. Ve o dikenler uzun zamandır kesilmemiş olduğu için adamın kafası vücuduna göre oldukça büyük görünüyor. Küçük yüzünde, kanatlarını açmış küçük bir serçe yavrusu gibi duran bıyığı yüzüne ilginç, sevimli bir ifade katıyor. Serçe bıyıklı adam ortaya oturuyor. Ben ön koltuğa geçiyorum ve hareket ediyoruz.

Dolmuşun içini nefis bir sıcak ekmek kokusu dolduruyor. Karmakarışık bir trafikte ilerlemeye çalışıyoruz. Bu küçük kentte trafik karmaşası beni hala şaşırtıyor. İleride bir kaza olduğunu ve karmaşanın bundan kaynaklandığını görüyorum. Kazanın olduğu yere toplanmış meraklı kalabalıktan ne olduğunu göremiyorum.

Dolmuşun içinde kimse konuşmuyor. Tek ses ekmek poşetinin çıkardığı hışırtı. Trafik karmaşasını geride bırakıyoruz. Dolmuş şoförü aniden "Nasılsın Halis Abi?" diye soruyor. Arkadakilerden biri "iyiyim" diyor fakat bu 'İyiyim'i öyle garip bir melodiyle söylüyor ki istemsizce başımı yana çeviriyorum. Konuşanın serçe bıyıklı adam olduğunu anlıyorum. O garip melodili konuşmasıyla uzun uzun birşeyler anlatıyor. Zar zor bir kaç kelime anlıyorum. 'Kozalak', 'çalındı', 'eşekler', 'parasız', 'çocuklar' zorlukla anlayabildiğim kelimeler. Dolmuş şoförü "Eee şimdi ne yapacaksın?" diye soruyor. Ben az önceki kelimelerden anlamlı bir cümle kurmayı başaramadan serçe bıyıklı Halis Abi başka uzun cümleler kurmaya başlıyor. Bu sefer kulak kepçeme 'çocuklar', 'evim', 'gideceğim' sözcükleri takılıyor. Şoför "Hayat zor be Halis Abi." diyor. "E ne yapacaksın? Elindeki parayı kaybettiysen gidip ekmeğini başka yerde arayacaksın. Evdekileri aç bırakacak halin yok ya! Çoluk çocuk ekmeksiz durur mu?"

Tüm bu konuşmalardan toparlayabildiğim hikaye şu; Halis Abi kazancını kozalak toplayıp satarak ailesine bakan biri. (Bu kentte yazları yaylalardan kozalak toplayıp onları satarak geçimini sürdüren insanlar vardır.) Fakat Halis Abinin 'eşek' diye nitelediği birileri onun tüm yaz çalışıp çabalayıp topladığı kozalakları çalmış. Halis Abi ve ailesi de beş parasız kalmış. Şimdi ailesini geçindirmek için başka yerlere gidip kendine iş bulacak.

Halis Abi konuşmasını bitirip derin derin iç çekiyor. Fena halde içime dokunuyor bu iç çekiş. Elindeki ekmeklerin kokusu onun hareket edişiyle bir kez daha yayılıyor dolmuşun içine. Şimdi daha da güzelleşiyor o koku. Çünkü o kokuda Halis Abinin binbir zorlukla kazandığı, emek verdiği hayatın kokusu var.

FOTOĞRAF: www.numuneekmekcilik.com

11 Şubat 2009

ARMAĞAN

Özel bir gün değil. Hayır hiç değil. Hatta çok sıradan bir gün. Armağan alan kişi; ben. Armağan alınan kişi; yine ben. Bir dolmakalem, üç çizgili kesekağıdı kapaklı incecik çocuksu defter, bir kalın kapaklı oldukça yetişkin işi defter, bir kutu siyah mürekkep ve sekiz adet kitap.

Bunları anlattım ona. "Yani kendine armağan mı aldın?" dedi. "Evet elbette" dedim "Ben bunu hep yaparım." Acır gibi baktı. Güldüm. Muhtemelen hiç kimsenin bana armağan almadığını, böyle bir çözüm yolu bulduğumu ve yine muhtemelen bu biçimde kendimi kandırdığımı düşündü. Daha çok güldüm. Boynumdaki kolyeyi gösterdim cevap olarak. "Çok sevdiğim birinin armağanı" dedim. Çantamdan o pembe ajandayı çıkardım "Ve bu da bir başkasından." Kitabımın arasındaki el yapımı mavi kitap aralığını çıkardım sonra: "Bir de bu var." dedim. Ve tüm bunlar olurken onun yüzünde bana biçtiği kılıfı parçalayışımı keyifle izledim. Zalimce miydi? Bence değildi. Asıl zalimlik onunkiydi. Bilmeden ve sormadan biçilen yargılar daha zalim değil midir?

Yüzü boş beyaz bir kağıda dönünce, yargılardan arınınca asıl konuya döndüm. "Bence" diye başladım söze "insan ara sıra kendini böyle şımartmalı. Mesela çok istediği şeyleri alıp hediye paketi yaptırmalı. Bir insanı, en çok kendisi sever ve yine kendisi düşünür. Hem şöyle düşün; armağanı alan da veren de sen olduğun için ne alacağını bilirsin ve aldığın şeyden armağan aldığın kişinin çok ama çok mutlu olacağından kuşku duymazsın." Başını salladı. Pek aklına yatmadı elbette. Kural; ancak bir başkasına armağan alınır. Ve armağan almak için özel günler seçilir. Bu kazınmıştı aklına. Silmeye çalıştım. Asıl derdim şuydu; bir insan diğer insanları sevmek ve önem vermek için, onlara karşı nazik ve düşünceli olmak için işe önce kendinden başlamalı. Öyle ya kendi kendimizi kobay olarak kullanmazsak testlerin denek üzerindeki sonuçlarını nasıl bilebiliriz ki? En azından benim hayatı ve insanları anlamaya çalışma yöntemim bu. Belki doğru belki yanlış.

Fotoğraf: www.lifehack.org

10 Şubat 2009

YAĞMUR

Yağmur böyle yağarken;
Sabahki "geç kaldım" telaşını, dağılmış ve bir türlü şekle girmeyen saçı, ıslanmış pantolon paçalarını, masanın üzerindeki bir parmak tozu, beklenen ama bir türlü gelmeyen çayı, sabah sabah bağıran o adamı ve sabah sabah onun karşısında ondan daha fazla bağıran kadını, iş kaçkınları nedeniyle üzerime yığılan işi kim umursar...

Yağmur böyle yağarken insan ancak;
O telaş arasında birden görüverdiği gökkuşağını, sıcacık çıtır simitlerin kokusunu, eli yana yana tüm koridor boyunca taşıdığı mis kokulu çayı, gülümseyen insanlarla çevrelenmiş oturmayı, sıcak odada usul usul yağan yağmura bakan gözlerini ve sebebini ancak ve ancak yağmura bağladığı huzurunu umursar...

08 Şubat 2009

İYİ YÜREKLİ HAFIZA

Çocukluğuma dair bunca şeyi en ince ayrıntısına kadar anımsayıp da yakın geçmişteki pek çok şeyi unutuyor olmamın bir açıklaması olmalı. İlkokulda Ali'nin saçımı çektiği zaman duyduğum acıyı hala saç diplerimde duyarken bir kaç hafta önce nerede ne yaptığımı anımsamamanın anlamı nedir? Ya da daha 5 yaşındaki iken Berna'nın anneannesinin bize verdiği kurabiyelerin tadını anımsarken dün akşam yemektekileri hatırlamakta çektiğim zorluğun...

"Masumiyet" diyor iç sesim "masumiyetin çizgileri keskindir" diye de devam ediyor. Ben ise iç sesime işaret parmağımı sallayıp "Bu kez yanılıyorsun dostum" diyorum "Masumiyet değil. Sadece çocuklukta henüz hafıza dolmamış olduğu için o anılar kendilerine yayıla yayıla yer bulmuşlar. Hepsi bu." İç ses karşı çıkıyor: "Peki, hafızanın katman katman olduğunu varsayarsak, senin o anılar istedikleri kadar yayılmış, geniş yer kaplamış olsunlar yine de alt katmanda yer alacaklar. O zaman çocukluk anıların en altta kalacak ve sen en üsttekini göreceksin." "Hımmm..." diyorum "Hafıza kat kat değil demek ki. Onun daha tuhaf bir depolama yöntemi olmalı. Yani seçiyor, bazılarını ön sıralara koyuyor bazılarını görünmez kuytu köşelere saklıyor. Eeee buna ne diyorsun?" İç ses susuyor. Ben de öyle. Birlikte hafızanın kat kat olmadığı konusunda sessizlikle fikir birliğine varıyoruz. "Peki" diyor sessizliği bozarak "Eğer mutlu bir çocukluk geçirmeseydin anımsar mıydın o günleri bu kadar net?" Düşünüyorum sahi benim mutsuz bir çocukluk anım yok mu? Mutlaka vardır. İyi ama ben neden anımsamıyorum? İç ses düşüncelerimi okuyor. "Belki de o zaman "iyi yürekli bir hafızan" vardı. Bir dostun sana bundan söz etmişti anımsa. "İyi yürekli hafıza" demişti. Ne çok sevmiştin bu üç kelimenin yan yana dizilişini. Şeker gibi bir laf bu demiştin kendi kendine. Yine yol masumiyete çıkıyor. İyi yürekli hafıza için masumiyet gereklidir." diyor haklı çıkmış olmanın memnun gülüşüyle.

İç ses hep doğru söylüyor, beni hep mat ediyor. Bunu ona söylemiyorum. Zaten düşüncelerimi okumayı becerebiliyor. Ben bunları düşünürken o memnun gülümseyiş yeniden çınlıyor ciğerlerimde.

İç sese uyumasını söyleyip düşüncelerimle başbaşa kalıyorum. O iyi yürekli hafızayı nerede ne zaman unutmuş olduğumu merak ediyorum. Ve nedenini? Şimdilerde hafızama kazınan sözleri, yüzleri ve olayları tek tek gözden geçiriyorum. Mutlu anılar hep buhar olup silikleşmiş oysa can yakan herşey tıpkı saniyeler önce yaşanmışcasına canlı. Bundan hiç ama hiç hoşlanmadığımı farkedip panikliyorum. Bu çok aptalca; insan neden güzel anılar varken acı verenleri hafızasında tutar ki. Ya da hayatımın yetişkin evrelerinde hep mi kötü şeyler yaşadım? Elbette hayır. O halde neden onları en ön sıralarda muhafaza ediyorum. Beni zaman zaman kör eden, dünyanın kabuğundan fışkıran güzellikleri ıskalamama neden olan onlar olmasın?

İç ses tek gözünü açıp lafı yetiştiriyor hemen: "Akıl kayıt defterimizde çoğu zaman kötülükler kalır ne yazık ki. Yetişkin olmanın dezavantajlarından biri diyelim buna. O kayıt defterine mutluluk ve acıyı yazarken kullandığın mürekkebe hiç dikkat ettin mi?" Düşünüyorum. Başımı hayır anlamında sallıyorum üzgün üzgün. "Dikkatli bak. Kötülük mürekkebi öyle yoğundur ki defterin arka sayfasındaki tüm iyilikleri okunmaz hale getirir. Hangi mürekkebi neyi yazmak için kullanacağımız elinde değil midir? Düşün. Sen mürekkep kutularının yerini değiştirmişsin. Şimdi koyu mürekkep sadece kötü anıları, soluk mürekkep de mutlu anıları yazıyor. Defterinin ilk sayfalarına bak. Mutlu çocukluk anılarını hangi mürekkeple yazmışsın?"

Söyleyecek laf bulamıyorum. Başımı sallayıp bir kez daha haklılığını onaylıyorum. Açık olan tek gözünü kapayıp uyur numarasına geri dönüyor iç ses. Biliyorum beni, söyledikleri üzerine düşünmem için yalnız bırakıyor ya da öyle düşünmemi istiyor. İçinden çıkamadığım bir durumda tek gözünü açıp lafa karışacak biliyorum.

Mürekkep kutularım ve iyi yürekli hafıza üzerine düşünüyorum. O kutuların yerini değiştirmenin yolu nereden geçer, iyi yürekli hafızamı çağırsam geri gelir mi merak ediyorum.

Fotoğraf: www.inkpenpublishing.com

07 Şubat 2009

YAZMAK...

Sevgili arkadaşım Özlem sormuş: "Sizin yazma nedeniniz ne?"

Bu soruya samimiyetle ancak şöyle cevap verebilirim: "Bunu gerçekten bilemiyorum." Eğer aklın o karanlık odalarında dolaşırsam, biraz geçmişe inersem ve biraz kendimi kurcalarsam belki, net olmasa da, bir cevap çıkar ortaya.

Annem her zaman gülerek anlatır: "Daha küçük bir çocukken oyuncaklara burun kıvırıp gazeteler ve dergilerle oynuyordun. Elbette onları okuyamıyordun henüz. Sadece küçük parçalara ayırıp havaya savuruyordun." Bunun üzerine çok kafa yormuşumdur. Bir çocuk neden oyuncakları bir kenara iter de gazete ve dergilerle oynar ki? Çıkardıkları hışırtıdan mı hoşlanıyordur yoksa içindeki renklerden mi? Belki de bunun altında şu an bilemediğim geleceğe yönelik bir neden yatıyordur. Ben böyle düşünmeyi tercih ediyorum çünkü bu bana daha masalsı geliyor.

Daha sonraları, hala okuma yazma bilmiyorken, babamın kitapları önünde vakit geçirdiğimi anımsıyorum. Dostoyevski, Tolstoy, Dickens ve daha pek çoğunun kalın ciltli kitaplarını elime aldığımı ve aklımdan şöyle geçtiğini: "Bir gün bunların hepsini okuyacağım." Ve zaman geldi dediğimi yaptım. Hatta dediğimi yapmakla kalmadım yazmaya da soyundum.

Annem çok okurdu. Ve babam da öyle. Annem yazmazdı ama babamın şiirleri vardı. Ben onlara baka baka uzun zaman tüm anne babaları dahası tüm insanları okumadan duramayan bir tür olduklarını sandım. Hatta bazıları da yazmadan duramayan bir türdü. Ve babam da onların içine dahildi. Ben de babamın küçük bir kopyası olduğuma göre büyüdüğümde ben de böyle bir tür olacaktım büyük bir ihtimalle.

Okuma yazmayı öğrendikten sonra sürekli yazdığım tek sözcük kendi adım oldu. Kapılara, masa örtülerine, duvarlara, kendi pantolonuma hatta yastık kılıfıma bile adımı yazıyordum. Bu elbette kendi eşyalarımla kalmıyordu. Yazılabilecek düz bir zemin bulduğumda cebimdeki kalem hemen gün ışığına çıkıyor ve o yazmaktan çok hoşlandığı beş harfi yazıyordu: "Fulya" Bunu neden yapıyor olduğumu hala bilmem. Saçmaydı ve çocuklar genellikle saçma şeyler yaparlardı. Şükürler olsun ki çocukların yaptığı saçma şeyler hep hoşgörülür, gülünüp geçilirdi.

Sonra büyüdüm. Okur yazar olmakla yetinmeyip aklını okumak ve yazmakla bozmuş birine dönüşmem çok zaman almadı. Defterlerce günlük yazdım. Saçma sapan öykülerle dolu kağıtlarım oldu. Hatta doğumgünümde armağan edilmiş daktilo ile herkesin geceler boyu kafasını şişirdim. Sonra internet çağı geldi. Blogları keşfettim. Bloglara yazıp durdum aklıma esen herşeyi. Daktilo ve internet asla defterlerin yerini tutamadı. Çantamda küçük defterler taşıdım, yatağımın baş ucunda ise daha büyük defterler durdu hep. Bazen kendi yazdıklarımın ne anlama geldiğini çözemedim bazen ise o satırları okurken onları yazdığım zamana geri döndüm. Zamanı birbirine karıştırdım.

Yazmadan yaşayamam diyenlerden olmadım hiç. Bu çok iddialı bir cümle gibi geldi kendimi düşündüğümde. Çünkü, sıçrayan ve ne yapacağını bilemeyeceğim bir akla sahiptim. Bir gün gelir kelimelere veda edebilirim diye düşündüm. Elimde olan sebeplerden ya da olmayanlardan. Bu, şu an düşünüldüğünde çok çok uzak görünse de hep şunu bildim: "Hiç birşey imkansız değildir."

Bazen içindeki zehri kusmak gibi geldi yazmak, bazen de anları unutulmamak üzere kaydetmek... Bazen kendinle hesaplaşmak içindi ve bazen de hayatla hesaplaşmak... Ve çoğu zaman ne için olduğu önemli değildi. Yazmak sadece yazmaktan ibaretti. Gerisi ise mühim değildi...

Peki sizlerin yazma nedeni nedir Boş Arsa, Kaplumbağalarda Uçar ve Goddess Artemis?
Aslında bu soruyu yazan herkese sormak isterdim...

06 Şubat 2009

CUMA MEKTUPLARI

Otuz yedi hafta her cuma... Yazmaktan vazgeçilmeyen bir zaman diliminden söz ediyorum. Mektuplardan... Sana yazdığım uzun ya da kısa mektuplar... Severek ve isteyerek. Zaman zaman kederle zaman zaman sen gülümse diye ve zaman zaman beni anlarsın umuduyla.

Robinson'un Cuma'ya sığınması gibi ben de sana sığınıyordum. Kim olduğunu bilmediğim bir adam ya da kadına... Bir insana... İçimden taşıyordu sözcükler. Ve taşanı kağıt üzerine yayıyordum. Belki o parçalanmışlıktan seninle bir bütün oluştururuz diye umuyordum. Yanılmamışım.

Şimdi bu vazgeçiş neden? Otuz yedi hafta vazgeçmek bir kez bile düşünülmeden yazılmış olan bu mektupların vedasının sebebi ne?

Artık zorunluluk hissediyorum Sevgili Dostum. Ve zorunluluk hissettiğim için samimi olamamaktan korkuyorum. Ruhun bana yazdırdığı bu mektupları artık akıl düşünerek yazmak zorunda kalıyor. Şimdi söyle bana; akıl mı daha samimidir yoksa ruh mu? Ve yine söyle; akıl mı daha masumdur yoksa ruh mu? Ve ben, Sevgili Dostum, masumiyet ve samimiyetten yoksun sözcüklerle karşına çıkmayı hiç mi hiç istemiyorum.

Ben sana ruhumun kelimelerini dökmek istiyorum. Ama ruhuma sadece cuma günleri konuş demek istemiyorum. Ona dilediği zaman konuşma özgürlüğü vermek istiyorum. Belki salı sabahları ya da güneşli bir cumartesi öğleden sonrası. Sınırlar koymak istemiyorum ona kısacası. Bu yüzden bundan böyle cuma günleri bir mektup almayacaksın.Beni anlayacağını umuyorum. Ve incinip kırılmayacağını. Kimbilir belki beklemediğin bir zamanda beklemediğin bir anda. Belki...

Kelimelerimle kucaklıyor, harflerimle öpüyorum seni...
Resim: Henriette Browne

04 Şubat 2009

YAZDIĞIM MİMLER AŞKINA...

Vladimir blogların en ince, en beyefendi insanlarındandır. Dün öğlen onun kapısını çalıp "Vladimir'ciğim, yazdığım mimden bir tabak da sana getirdim, afiyet olsun." dedim. O ise akşam, benim tabağımı boş göndermedi içini yeni bir mimle doldurup kapımı çaldı. Tabakta Proust testi duruyordu.

Sizi en çok üzecek olay?
Sevdiğim insanların hastalanması ve hayatlarını kaybetmeleri. Dünyada çaresiz hastalıklar dışında herşeyin çözümü bulunduğuna inananlardanım...

Nerede yaşamak isterdiniz?
Deniz kıyısında, sakin küçük bir kasabada yaşamak isterdim. Herkesin birbirine selam verdiği, kimsenin kimseye zarar vermediği, hayatın karmaşası ve gürültüsünden kaçan insanların yaşadığı bir kasabada... Ve o kasabada denizi gören, küçük, beyaz, bahçeli bir evde mutluluktan ölebilirim.

Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
Ben zaten mutlu anlardan oluşan bir zincirin içinde yaşıyorum. Mutluluğu kocaman olayların kocaman sonuçlarında aramaktan çoktan vazgeçmişlerdenim çünkü.

Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
İstenmeden yapılmış ve altında kötü niyet taşımayan tüm hataları hoşgörüyle karşılayabilirim.

En sevdiğiniz erkek karakter?
Alıklar Birliği romanının kahramanı İgnatius Reilly. Komik, zeki ve deli. Mükemmel birleşim. Üçü bir arada.

En sevdiğiniz kadın karakter?
Kathleen Kelly (Mesajınız Var filminin kahramanı Meg Ryan'ın canlandırdığı karakter)

Tarihteki favori kahramanlarınız?
Genel yargılara hayatı pahasına karşı çıkmış tüm adam ve kadınlar.

Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
Babam.

En sevdiğiniz ressam?
Gustav Klimt.

En sevdiğiniz müzisyen?
Kesinliklerim yok. Ne zaman kimi dinleyip hangi şarkıdan keyif alacağımı ben bile kestiremiyorum.

Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
Dürüstlük, zeka, espri yeteneği.

Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
Dürüstlük, zeka, espri yeteneği.

En sevdiğiniz erdem?
Öz ve söz birliği.

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?
Yazmak ve okumak.

Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Hiçkimsenin. Kendim olmaktan mutluyum.

Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Dürüstlük, güvenilirlik, zeka.

Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Öfkeye hakim olamamak ve acelecilik.

Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Yanlış zamanlarda, yanlış insanlarla tanışmış olmak.

En sevdiğiniz renk?
Beyaz

En sevdiğiniz çiçek?
Nergis

En sevdiğiniz kuş?
Kırlangıç

En sevdiğiniz yazar?
Kurt Vonnegut

En sevdiğiniz şair?
Birhan Keskin

Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler, Bush ve benzeri olan tüm adam ve kadınlar.

En çok isteyeceğiniz özellik?
İç huzurunu her ne olursa olsun kaybetmemek.

Nasıl ölmek isterdiniz?
Uykuda.

Hayattaki sloganınız?
Slogansız hava sahası.

Şu anki ruh haliniz?
Kaygısız
Mim bu kez, Enis Diker Beyefendiye, Liberterkedi'ciğime, Sevgili Alis'e gitsin.

03 Şubat 2009

LAF MİMLERDEN AÇILMIŞKEN

Kitaplarla ilgili olan tüm mimleri seviyorum. Son zamanlarda pek çok blogda okuduğum 161. sayfa mimini az önce Akvaryum'un yazısında okuyunca elimi masamın üzerinde duran kitaba attım. Murathan Mungan'ın Meskalin adlı kitabının yüz altmış birinci sayfasındaki beşinci cümleyi mırıldanarak okudum:


"Sanat acımasızdır, sizden bütün ömrünüzü ister."

Cümleyi okur okumaz o türkü geldi aklıma. Ne diyordu;
"Bir insan ömrünü neye vermeli?
Harcanıp gidiyor ömür dediğin.
Yolda kalan da bir yürüyen de bir.
Harcanıp gidiyor ömür dediğin." *

Sahi bir insan ömrünü neye vermeli? Ailesine, işine, çocuklarına, aşka, savaşa, öğrenmeye, sanata... Neye? Bir ömür neye verildiğinde harcanıp gitmemiş olur? Ve hangisi uğruna harcanmış ömürlerin ardından pişman olmaz insan?


Bu da başka bir mim konusu olsun. Ve Fahimbey'e, Turkuaz Deniz'e, Kareli Defter'e, Vladimir'e ve Sufi Saja' 'ya gitsin.

* Zülfü Livaneli
Fotoğraf: http://www.guardian.co.uk/books

02 Şubat 2009

DOST DOST DİYE NİCESİNE...

İnsanların beyinleri ya da kalpleri arasında görünmeyen incecik bağlar olabilir mi? Ve eğer varsa bu bağlar kime, ne zaman ve nasıl bağlanır? Bugün Sevgili Goddess Artemis mimlendin Aydan Atlayan Kedi dediğinde son zamanlarda aklımı meşgul eden bu soru yeniden ortaya çıktı. Çünkü, yine son zamanlarda aklımın içinde evrilip çevrilen bir soruyu soruyordu: "30'lardan sonra arkadaşlık halleri ne alemde sizde?"

Çok tuhaftır ve nedense hep böyledir, akıl bir soru ile cebelleşirken dünya, o soruya dair ip uçlarını yağdırır üzerinize. Ya da belki aslında cevaplar öyle orta yerde durmaktadır da akıl soruya odaklanmış olduğu için göz cevapları görür olmuştur. Benim aklımın evrilip çevrilen sorusu arkadaşlıklar üzerine son zamanlarda. Arkadaşlarımın nasıl arkadaşlar olduğu değil de benim nasıl bir arkadaş olduğum üzerine daha çok. Bu yüzden gözlerim hep bu sorunun cevabı üzerine odaklandı. Ve kucağıma düşen cevaplar şunlar oldu;

Geçen hafta çok sevdiğim bir arkadaşımla birden parladık ve birbirimize bağırdık. Tüm tartışmaların olduğu gibi bunun da aptalca bir sebebi vardı. Daha sonra, ki aradan 15 dakika geçmiş ya da geçmemişti, ikimiz de odalarımızdan kalkmış birbirimizle barış imzalamaya giderken koridorda karşılaştık ve sarıldık. Bu benim ilk işaretimdi. Küsemediğim ve bana küsemeyenlerle arkadaş olabiliyordum.

İkinci işaret ise bir kitabın içinde saklanıyordu. Şöyle diyordu kitapta; "Kedi, evi sever. O yüzden denizi bile aşıp bulur evini de sahibini pek aramaz. Sahipsizdir. Yemek vererek gönlünü kazanamazsınız.Sizi o seçer görmeyince de unutur. Bir daha gördüğünde, aradan hiç zaman geçmemiş gibi sürdürür ilişkiyi." * Benim de kedilerden farkım yoktu aslında . Kalben sadık ama görünürde tam bir nankördüm. Telefonla uzun konuşmaları sevmeyen, arkadaşlarını her gün aklının kıyılarında dolaştıran ama seslerini duymayı akıl etmeyen, tam unutulduklarını sandıkları anda tesadüfen yeniden görüşüldüğünde araya giren yılları unutup gidenlerdendim. Ve tüm bu özellikler yüzünden pek çok insanın hayatından ve telefon defterinden silinip gitmiş bir addım. Ve yine tüm bu özellikler yüzünden kendi türdeşleri ile hala ve inatla, görüşmeden ama bir gün bile "neden aramıyorsun hayırsız?" cümlesini kurmadan, bir araya geldiğinde tıpkı eski ve daha sık görüşülen günlerdeki gibi kuzu sarması olan dostlukları olanlardandım. Az ve öz, az ve daraltmadan diyenlerdendim kısaca.

Ve üçüncü işaret bir marketin içindeydi. Kitapları karıştırırken birinin kapağında şunu gördüm; "Bu, benim tüm kız arkadaşlarıma hediye ettiğim bir kitaptır." ve kitabın ithaf bölümünde ise şu yazıyordu: "Susan Bowen için, 12.000mil uzaklıktan bile bir sığınak sağladığı için."** Arkadaşlarım olan insanlara sebepsiz hediyeler almayı seviyordum. Ne doğum günü, ne yılbaşı ne de başka birşey olmaksızın. Beklemedikleri anda beklemedikleri şeyler. Ve arkadaşım olan insanlar da aynını yapıyorlardı. Bu söze hiç dökülmemiş bir anlaşma gibiydi. Aslında belki de arkadaşlığın doğası gereğiydi. Birbirini düşünmenin, önemsemenin ve mutlu etmek istemenin küçük sembolleriydi o armağanlar. Ve çok uzakta olan arkadaşlar hep sığınaktılar. Nerede oldukları ve zaman önemli değildi. Beden olarak yanlarında olmak da önemli değildi. Öyle ki bazen varlıklarını anımsamak bile kafiydi.

İnsan 30 yılı devirince hayatta pek çok şeyden olduğu gibi insanlardan da yoruluyor. O 30 küsür yıllık yolda pek çok yalancı tanıyorsun mesela. Çok insan tarafından incitiliyor aptal yerine konuyorsun ya da. Çoğu ilişkinin adını arkadaşlık koyuyorsun ama aslında çok sonra anlıyorsun arkadaşlığın ne demek olduğunu. Çok kolay tanımlanmayacağını, ancak kalpten, sezgiyle hissedileceğini öğreniyorsun sonra. Eğer sağlam bir gözün varsa insan sarrafı oluyorsun. Ve eğer sağlam bir gözünün olduğunun farkındaysan yeni insanlara yeni dostluklara kapatmıyorsun kapılarını. Bu yüzden eski dostlarım var şimdi. Ve yeniler de... Ve onlar tıpkı şarap gibi yıllandıkça demlenip kıymetlenecekler.

Başkalarını bilmem ama benim en kıymetli dostluklarım hep yirmili yaşların sonu ve otuzlu yaşların başından sonra oluştu. Belki de ancak o zaman öğrenmişimdir kimlerle, sürdürülebilir dostluklar kuracağımı. Kim bilir?

NOT: Mim 30 yaş üzeri baylar ve bayanlara gitsin...

*
Gündökümü- TOMRİS UYAR- Sayfa: 21
** Ye,Dua Et, Sev- Elizabeth Gilbert
Fotoğraf: www. allposters.com

01 Şubat 2009

İÇİMİZDEKİ ÖYKÜLER...

Göz sanır ki baktığında diğerleriyle aynı şeyi görecek. Oysa ne çok yanılır... Yanılır...

Sabahın en tatlı keyfiydi o bir fincan kahve. Mutfak masasında öyle kaygısız oturmuş da kalmıştım. Gün diğerlerinden farksız sanıyordum. Ah ne gaflet! Dilimdeki acımsı lezzetin içimde böylesine bir masal yaratacağını bilmez aklım, bomboş gökte öylesine dolaşan bir gezegen gibi salınırken, birden o fincanın içinden başka bir dünya açıldı kucağıma. Bir kitabın kapağını açan ve sihre inanan 8 yaşında bir çocuğa benziyordum. Harfler küçük periler gibi etrafımda uçuşup ellerime parıltılı ayaklarıyla başka bir dünyanın izini bulaştırıyordu sanki. Ah akıl ah insan sen kendi gücünden neden bunca bihabersin?

Kara telvelerin de kendine özgü bir hayatı olmadığını kim söyleyebilir? İçinde kocaman bir ülke büyüten ne çok gezegen var kim bilir? Bir karınca yuvası, toprağın altında koca bir krallık yaratamaz mı biz sefil insanoğlu ile dalga geçerek?

Fincan usul usul içine çekiyordu gözlerimi. İnsan bazen, o çok nadir zamanlarda, gözlerini kurtaramıyor çukurlardan. Ve o çukurlara takılan gözler gerçekten pay almış yaratıklarıyla seni kendine sırdaş yapmaya çalışıyorken, sen bu dünyanın yalan düzen hayatına geri dönmek için gözlerini geri almaya çalışıyorsun. Sanıyorsun ki; dünya üzerindeki herşey gerçeğin ta kendisi, masallar, öyküler, periler, devler, parıltı ve pembe gökyüzü hep birer yalan. Oysa o masalsı yaratıklar her masalın kapısına gelene soruyorlar "Senin gerçeğin ne?" Düşünmüyorsun öyle değil mi kendi gerçeğini? Kendi gerçeğini tüm insanoğlunun gerçeği sanana gülüyor tüm masal yaratıkları? "Bir yalanla hemhal oldunuz" diyorlar "ve siz herşeyi hakettiniz. Kıyın birbirinize size anlatılan ve gerçek olduğunu sandığınız masallara inanarak."

Bu sefer kaçmadım fincanın o cehennemi çukurundan. Baktıkça baktım, gözlerimle içtim. Çukurlar, içine bakmaktan korkmayana dostmuş öğrendim. Bir yanda masallar yaşanıyordu, bir yanda öyküler anlatan ve etrafında çocukları büyüleyen biri vardı. Bir başka yanda aklının içindeki dünyayı hapsetmekten vazgeçmiş dünya üzerinde nefes almayan insanlara hayat vermiş bir kadın vardı. Bir panayır yeri gibiydi o fincanın içi dünyanın kirinden pasından arınmıştı.

Ah çocuklar çocuklar çocuklar... Masalların içinde pembe mavi gülümsüyorlardı. "Dünyanın gerçeği bu" diyordu yaşlı adam onlara "öykülerinizi yitirmeyin." Çocuklar henüz yeni açılan gözlerine onun kelimelerini dolduruyorlardı. Bir süre sonra o fincanın içinden dünyaya taştıklarında, öykülerle büyülenmiş gözleri dünyanın asıl gerçeğini görüp, öykülerden nasibini almamış tüm bu insanlara şaşkınlıkla bakacaktı.

Yaşlı adam hırıltılı sesiyle tekrar etti. Ama bu kez çocukların değil benim gözlerime bakarak. Başını gökyüzüne kaldırır gibi kaldırdı fincanın en dip çukurundan: "Öykülerinizi kaybetmeyin. İçinde öyküler taşımayan bu dünyanın gerçeğini anlayamaz."

Bir damla düştü gözümden fincanın kalbine. Yaşlı adam bana bakıp gülümsedi. "Hala bir öyküye ağlıyorsan umut var demektir. Bırak o damlalar aksın. Her damlanda içinin öyküleri yayılsın yeryüzüne. Yaşa uzun yaşa. Her gününde aklındaki o parıltı bir nefeste can bulsun."

Usul usul silip geçti az önce fincanın içine düşen damla o yaşlı adamı. Geride bir ses kaldı."İçinizin öykülerini kaybetmeyi.........."

Fotoğraf: www.allposters.com