29 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI

Biliyor musun; ne zaman bu mektupları yazmaya koyulsam aslında yazmak değil konuşmak istediğimi farkediyorum. Bu, belki ne hissettiğimi kelimelere dökemeyecek olmanın telaşındandır. Bilemiyorum.

İstiyorum ki; sesimin iniş çıkışlarını duy. Mesela nerede duraksadığımı, nerede gırtlağımın düğümlendiğini ve bir cümlenin tam ortasında nasıl da uzun uzun sustuğumu duy... Bir kelimeyi tam olarak o anlamda kullanmadığım zaman, o kelimede nasıl da muzip muzip güldüğümü hisset istiyorum. Ve bütün bunları anlatabilmek için benim zavallı kelimelerimin nasıl da aciz olduğunu hüzünle görüyorum.

Karşımdakinin gözlerine bakmadan konuşmayı beceremeyenlerdenim ben. Sesindeki tonlamayı kullanmadan sırf kelimelerle iletişim kuramayanlardanım aynı zamanda. Ellerini kollarını kelimelerine eşlik etsin diye sürekli hareket ettiren birinden başka ne beklenebilir ki zaten?

Bu mektupları yazarken nasıl aslında yazmak değil konuşmak istediğimi farkediyorsam, senin sözcüklerini okurken de seni okumayı değil duymayı istediğimi farkediyorum. Yok hayır tüm sözcüklerinde değil, hani o içini cayır cayır yakan kederi kelimelere dökmeye çalıştığın ya da içini saran o coşkunun cıvıltısını bir gayretle beyaz kağıt üzerine sermeyi istediğin zamanlardan söz ediyorum. Sözcüklerinden belli belirsiz seziyorum sezmesine ya yine de sesinin kırılıverdiği o anı ya da cıvıldadığı zamanı duymak istiyorum.

Sen de öyle misin merak ediyorum mesela. Karşısındakinin gözlerini görmeden konuşamayanlardan mısın yani? Ya da eli kolu kelimelerini coşturanlardan mısın? Ya sesin? Sesin kelimelerinden önce ele veriyor mu seni? İşte bunları merak ediyorum.

Tüm bu konuşma ve duyma isteği yeterince anlaşılabilme ve anlayabilme gayretinden biliyorum. Ama dünyada ne var ki tüm derinliğiyle anlatılabilmiş ya da anlaşılabilmiş olan ? Umutsuz bir çaba bu. Bunu da biliyorum. Ama bilmek, istemenin önünde engel değil. Bunu da sen biliyorsun.

Kelimelerimle kucaklıyor harflerimle öpüyorum seni...

Fotoğraf: The Apartment

28 Ocak 2009

KIRIK

Bir arabada yol alan dört kişiydik. Arkada oturuyordum. O ise şoförün hemen yanındaki koltukta. Birden karşıdan gelen bir arabanın sürücüsünü işaret ederek; "şu adamı görüyor musunuz?" dedi. Yüzünü tam olarak göremediğim bir adam yeşil bir arabanın içinde yanımızdan geçip gitti. "O adam benim öğretmenimdi." diye devam etti içini çekerek. "Daha ilkokuldaydım. Bir gün sordu; 'Dersine çalışmamış olan var mı?' Ben elimi kaldırdım. Çalışmamıştım çünkü. Yalan söyleyecek halim yoktu ya. Çalışmamıştım işte. Sınıf başkanını çağırdı. Sınıf başkanına biber kavanozunu getirmesini söyledi. Çocuk getirdi. 'Avucu aç' dedi bana. Açtım. Biberi avucuma doldurdu. 'Şimdi bunu ağzına at' dedi. O gün okuldan soğudum. İlkokulu da zar zor bitirdim." Arabanın içini sessizlik doldurdu. Ya da ben küçük bir çocuğun incinmiş ruhunu sessizlik sandım.

Teyzemin de buna benzer bir öyküsü vardı. Öğretmeni onu öyle çok dövmüştü ki ilkokulu bitirdikten sonra okula gitmeyi kesinlikle reddetmiş anneannemin tüm yalvarmalarına rağmen okula bir daha asla dönmemişti. Ben ise böyle bir şanssızlıkla karşılaşmamıştım. Taparcasına sevdiğim bir öğretmenin şefkatiyle öğrenmiştim okuma yazmayı. Belki de bu yüzden bu kadar düşkündüm harflere, kelimelere, cümlelere.

Bu şans mıydı? Bir çocuğun hayatı şansın eline bırakılabilir miydi? Bir öğretmenin bir çocuğun geleceğini ziyan edip etmemesine kim karar veriyordu? Ve çocukları ziyan eden öğretmenlere ne oluyordu?

Sessizlik uzayıp gitti. Zaten herşey sessizlikten doğmuyor muydu?

27 Ocak 2009

SAHİ NEDEN YAZIYORUZ?

Ona "neden yazıyorsun?" diye sorduğumda beni çok şaşırtan bir cevap verdi: "Kimse beni dinlemediği için..." Bu kadar samimi bu kadar dürüst bir cevap mı beklemiyordum yoksa uzun uzun kendini açıklayacağını mı umuyordum ya da bir Sait Faik klasiğiyle cevap verip: "Yazmasam deli olacaktım." diyeceğini mi sanıyordum bilmem ama beni hem şaşırttı hem de gülümsetti cevabı.

Yazan bir insan için ne çok sebep vardı oysa. Ve işin ilginç yanı hiç kimsenin sebebi birbirine benzemiyordu. Kimi bu soruyu pek aptalca buluyor alaycı cevaplar veriyordu kimi ise uzun uzun açıklamalara girişiyordu. Bazıları bir kuşa neden ötüyorsun diye sorulmazsa bir yazara ya da yazana neden yazıyorsun diye sorulmayacağını savunuyordu. Bazıları ise sırf eğlenmek için yazdığını söylüyor, soruyu soranı başından atıp kağıt ve kalemden oluşan oyuncaklarına dönüyor, soruyu unutup kelimelerden dünyalar kuruyordu.

Kimi bu soruyu gereksiz ve aptalca bulsa da verilen cevapları okumak keyifliydi. Örneğin Marquez "arkadaşlarım beni daha çok sevsin diye" cevaplıyordu soruyu. Ve muhtemelen soruyu soranın arkasından bıyık altından gülüyordu. O kocaman ailelerin karmaşasını kağıt üzerinde bir düzene sokmaya çalışırken ve sanki hayatı değil de bir masalı anlatırken büyük ihtimalle arkadaşlarının onu sevmesinden çok daha fazlasını amaçlıyordu.

Bazıları ise dünyadaki bu karmaşadan, bu düzensizlikten ve bütün bunlar karşısında eli kolu bağlı kalmak çaresizliğinden kendini kurtarmak için yazıyordu. Vonnegut bunlardan biriydi. "Yazıyorum çünkü bir kaos kırıntısını bir kağıt parçası üzerinde düzene sokmaktan (en azından böyle olduğunu umarım) belli bir tatmin duyuyorum. Marangozlarda aynı şeyi keresteyle yapıyorlar." Elbette onun işi kerestelerle değildi, ama o da bazı insani olmayan, hayatın doğasına ters düşen, günden güne dünyayı yok oluşa sürükleyen birşeyleri kelimelerin rendesiyle törpülemeye çalışıyordu. Başarıyor muydu? Elbette başarıyordu. Onu okuyan 100 kişiden birinin bile hayatında, bakış açısında değişiklik yapmak bir başarı değilse nedir? O 100 kişiden birinin savaşa hayır demesini sağlıyorsa elbette bu bir başarıdır.

Bazıları ise yapabileceği yegane işin bu olduğuna inanmıştı. Samuel Becket soruyu "başka bir halta yaramadığım için" diye yanıtlıyordu. Bu cümleyi gerçekten inanarak mı söylemişti bilmem ama sanki içten içe yaparken mutlu olduğu yegane işin bu olduğunu söyler gibiydi.

Ve tüm yazarların farklı yazma sebepleri farklı yazma hikayeleri vardı.

*****
Peki bizlerin yani blog yazanların yazma sebebi neydi? Sahi neden yazıyorduk? Yazma sıklığımız neye göre değişiyordu? Ya da yazma saatlerimizi belirleyen neydi? Neden bazılarımız haftalarca uzak kalıp yeniden yazmaya başlıyordu? Ve neden bazılarımız bir günde en az beş yazı yazıyordu?

Tıpkı yazarlar gibi blog yazanların da elbette kendine göre yazma sebepleri vardı. Bazıları belki duyduklarına çok kızdığı için yazıyordu, bazıları içinde yaşadığı dünyadan sıkılıyor başka bir dünya yaratmaya çabalıyordu... Kimi onaylanmak için kimi eleştirmek için kimi ise kendini yalnız hissetmemek için yazıyordu. Ya da bilmediğim binlerce sebepten...

Tüm sahip olduğumuz boş bir sayfa ve harflerdi. O harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler ve o cümlelerden bazen şaşırtıcı bazen bildik bazen gülümseten bazen hüzünlendiren metinler kuruyorduk. Kimi metinler aklımızda yeni pencereler açıyordu kimi metinler ise hiç bir anlam ifade etmiyor bir kaç saniye sonra buhar olup havaya karışıyordu. Kimimiz tartışmalara yol açıyorduk yazdıklarımızla, kimimiz unutulmuş bir şeyleri anımsatıyor, kimimiz hiç açılmamış pencereleri açıyor, kimimiz ise sadece ve sadece yazan kişinin ilgisini çeken şeyler yazıyorduk. Kimi metinlerine çocuğu gibi davranıyor en hassas düzeyde özen gösteriyor kimi ise dikkatsiz ve özensiz cümlelerden oluşan metinleri kuruyordu. Ve her gün yüzlerce değişik insanın kaleminden yüzlerce dünya akıyordu bu sayfalara. Ve okuyan olarak bizler o metinler içinden kendi kriterlerimize uygun olanları seçip okuyor kimine hayran oluyor, kimine kızıyor, kimini eleştiriyor, kimini istesek de bir türlü anlayamıyorduk.

Ve bütün bunlar içinde aklımızın kıyısındaki karanlık ormanlar içinde yüzünde muzip bir gülümsemeyle bir soru saklanıyordu: "Neden yazıyorlar acaba?"

26 Ocak 2009

SABAH

Bu sabah kırmızı kareli o tüylü battaniyeye sarılıp yatasım, Vonnegut'un sözcüklerini tek tek öpesim var. Ağrıyan başımı, sızlayan kemiklerimi unutup yattığım yerden bulutlara bakasım var. Odanın içine yayılmış papatya çayı kokusuyla kendimden geçesim, sessizliğin keyfini ölesiye süresim var. Telefon sesine, kapı ziline, insan sesine kulaklarımı tıkayasım pencere önüne konmuş o küçük serçenin kanat çırpışını dinleyesim var.

Ve bu sabah hayatın gündelik akışına çelme takıp onu yere seresim var...

25 Ocak 2009

IGNATIUS'UN LANETİ

Tam olarak on iki saat sonra, daha fazla dayanamadığım için ve hafızamın inadına yenildiğim için kitaplığın kapağını açtım ve kitabı buldum. Alıklar Birliği. Yazarı John Kennedy Toole.

Şöyle başladı;
"Artık uyumalıyım" dedim kendi kendime. Göz iflas etmişti çünkü. Zihin hala "oku oku, izle izle" diye tepinirken göz "yeter artık kapatıyoruz." deyince "tamam" dedim "artık uyku vakti." Dedim ya zihin nedense yorulmamıştı. Yatağa girer girmez o muzip oyunlarına başladı. "Hatırlıyor musun?" dedi "bir kitap okumuştun. Komik bir kahramanı vardı. Adı neydi onun?" Elbette hatırlamıyordum. Adamı hatırlıyordum. Şapkasından göbeğine hatta bıyığına kadar ama ne kitabın adını ne onu yazanı ne de o komik adamı ne diye çağırdıklarını. "Dene" dedi zihin. Hatırlamayacağımı ve hatırlamak için kendimi paralayacağımı bildiği için o sinirbozucu kahkahayı boşluğa salmayı da ihmal etmedi elbette. El mi yaman bey mi yaman diyerek başladım hatırlamaya çalışmaya. Zihnime "hadi ordan" diyerek yatağımdan kalkıp kitaplıktan kitabı bulabilirdim elbette ama ben de inatçının tekiydim. Üstelik bu iyi bir alıştırma olabilirdi hafızayı güçlü tutmak için. Başladım elimdeki verileri bir bir sayıp dökmeye; "Hani üzerinde çok hoş bir resim vardı. Bir adamın başı ve bir şarap şişesi. Adamın gözü boşluk gibiydi. Üzgün bir yüzü ve görkemli bir burnu vardı. O resmin üzerinde ne yazıyordu? Hadi yapabilirsin hatırla. Tek kelime miydi yoksa iki mi? Sanırım tek. Yok olmayacak. Yazarın üç adı vardı. Evet. Hani hüzünlü bir hikayesi var. O intihar etmiş ve annesi bastırmış kitabı. Yoksa o başka biri miydi? Hayır hayır bu o. Gelmiş geçmiş en iyi kitaplardan demişlerdi ve sen de okuyunca kesinlikle doğru söylemişler demiştin. Tamam bu da mı olmadı? O zaman o komik kahramanı anımsamayı dene. Onu çok sevmiştin. Tam bir kaçıktı. Herhangi bir işte uzun süre çalışamıyordu hani. Hatta bir sözü vardı. Şöyle bir şey miydi: "Şimdi işe gitmek gibi.... karşı karşıyaydı." Peki o cümlenin tam ortasındaki kelime neydi? Delilik mi? Saçmalık? Hayır değil. Tanrım. Hayır hatırlayamıyorum."

Ben öfkeden dişlerimi sıkarken zihin bacak bacak üzerine atmış memnuniyetle gülümsüyor. Bu "sana söylemiştim, hatırlayamazsın" ifadesine kızıyorum. Şu gece vakti uğraştığım saçmalığa ise daha da çok. Dakikalar boyu düşünüyor ve sonunda pes ediyorum. Kendi kendime "başka birşeyler düşünürsem o isimler birden aklıma gelir" diyorum. Yok bütün düşünceler bir şekilde yine o dört soruya bağlanıyor. Kitabın adı ne, yazarın adı ne, kahramanın adı ne ve o anımsadığın cümlenin ortasındaki kelime ne? Yine dakikalar geçiyor. Hayır imkansız. Düşüncelerimi başka bir yere yönlendiriyorum yine. Ve ne zaman bilmiyorum ama uykuya dalıyorum.

Sabah uyandığımda herşey buhar olup uçmuş oluyor. Kahvaltı, gazeteler falan filan derken pat diye aklıma üşüşüyor sorular. En iyisi kitaplığın kapağını açmak diyorum ve birden tüm cevaplar ellerimin içine düşüyor. Kitabın adı: Alıklar Birliği Yazan: John Kennedy Toole. Kahramanın adı:İgnatius. Anımsanamayan cümle: "Şimdi işe gitmek gibi bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı."

Muhtemelen İgnatius'un lanetiydi bu. Belki de değildi. Belki herşey benim hafızamın berbatlığından kaynaklanıyordu sadece. Evet. Öyleydi.

Resim: www.xerop.com

24 Ocak 2009

ELMA MI?

Kızı tanımıyordum. Aynı masada ortak arkadaşlar nedeniyle bulunuyorduk. Öfkeli bir yüzü vardı. Ve ben nedenini merak ediyordum. Adı dışında ona dair bildiğim tek şey de buydu zaten. Sohbeti nasıl açacağımı bilmediğim için "nerelisin?" diye sordum. Öfkeyle bana dönüp "Diyarbakırlıyım. Ne oldu ki?" diye sordu. Öyle öfkeyle bakıyordu ki afalladım. Diyarbakırlı, İzmirli ya da İstanbullu olabilirdi. Ve hiçbirşey değişmezdi. "Birşey olmadı, sadece sordum." dedim şaşkınlıkla. Sohbeti orada bitirdik. O bana sırtını döndü, benim de sohbet etme hevesim buhar olup uçtu. O zamanlar hiç bir fikrim yoktu insanların birbirlerini nasıl ve neye göre sınıflandırıp, bu sınıflama sonucu dost ve düşmanlarını seçtiklerine dair. Hoş hala da bunu anlayabilmiş değilim ya.

İnsanların birbirlerini iyi ya da kötü olarak sınıflandırıp yakınlaşmalarını ya da uzaklaşmalarını elbette anlıyorum fakat insanları doğdukları ya da ait oldukları kentlere göre sınıflamanın mantığını bir türlü anlayamıyorum. Mesela bir kente tüm kaba insanları doldurmuşlar başka birine ise nazik ve hoşgörülü olanları mı? Ya da bir kent bencillerle doluyken diğer kent yalnızca başkalarının iyiliğini düşünenlerle mi dolu. İçinden katil, hırsız, psikopat çıkmayan pür-i pak bir kent var mı? Ve bütün bunlar düşünen bir aklın harcı mı?

Bir zaman, X kentinden olanlardan nefret ettiğini söyleyen birine yukarıdakileri söylemiştim. Bana "bir çürük elma tüm kasayı çürütür." dedi. Ona "biz elma değiliz." diyebilirdim, "Saçma sapan bir örnek üzerinden hareket ediyorsun." diyebilirdim. Ama demedim. Çünkü, uzun bir tartışmadan sonra yanıt olarak "bir çürük elma tüm kasayı çürütür."diyen birine aynı açıklamaları değişik bir yoldan yapmaya çalışmanın sadece zaman kaybı olduğunu düşündüm ve sustum. O X kentinden olanlardan nefret etmeye devam etti, ben ise bütün bunları anlamamaya.

23 Ocak 2009

EV

"Bıktım bu evden. Yeni ve güzel bir ev istiyorum. Büyük odaları olan ve her zaman güneş gören." Böyle diyor kadın. "Ev, sizin eviniz mi?" diye soruyorum. "Evet" diye cevap veriyor "Eşimin ailesinden kaldı." Gülümsüyorum. "O evde emeği olsaydı eğer ya da o evde büyüseydi, onu saraylara bile değişmezdi." diye geçiyor aklımdan. Kendi evimin hikayesini anımsıyorum. Henüz 6 yaşımdaydım ve çok sıcak bir yazdı...

Hikaye, ev sahibimizin bizi evden atmasıyla başlamıştı.Birdenbire ortada kalmış ve anneannemin o küçücük evine taşınmıştık. Eşyalarımız o zaman kullanılmayan küçük bir odada üst üste yığılmıştı. Ne yapacaklarını şaşıran ve uzun aramalara rağmen bir ev bulamamış olan annem ve babam, anneannemin evinin önündeki boşluğa ev yapmaya aniden karar verdiler. Ve başladılar.Evin inşaatı çok ağır ilerliyordu. Temelinin taşlarını annem, babam, anneannem dolduruyordu. Küçükcük ellerimizle kardeşim ve ben de yardım etmeye çalışıyorduk. Yaşları 6 ve 5 olan iki çocuk ne kadar yardım edebilirse o kadardı yardımımız. Sonbahar geçti ve kış geldi. Ev, içinde oturulacak hali almıştı. Hala pek çok eksiği vardı ama kimsenin buna aldırdığı yoktu.

O günden bu yana çok değişti. Ev çok şey gördü geçirdi ve bu gördükleriyle daha da bize ait oldu. Kardeşimle kavgalarımıza şahit oldu ve sonra hiç bir şey olmamış gibi birbirimize sarılmalarımıza... Aile bireylerinin doğumgünlerini kutladı bizimle birlikte... Baharı, kışı, yağmuru, rüzgarı yaşadı ve bizi hep içinde güvenle tuttu. Kendi kendime konuşurken beni tek dinleyen onun duvarlarıydı. Üzgün olduğum vakitlerde o duvarların birleşme yerlerine baktım hep. Beni anladığını sezdim. Karamsar olduğum vakitlerde pencerelerinden içeriye ılık rüzgarlar yolladı ve bana küçük ferah zamanlar yaşattı. Tabanında ayak izlerimi sakladı tıpkı çocuğunun küçük patiklerini saklayan bir anne gibi. O hep bizim bir parçamızdı...

Pencerelerinde küçük kuşları misafir etti bazen de. Balkonunda ise yavru kedileri...Mahalledeki haylaz çocuklar duvarlarına tebeşir ve kömür parçalarıyla yazılar yazdılar, ev onlara aldırmadı gülüp geçti. Sanki, ne kadar zor şartlarda yapıldığının bilincindeydi. Zamanla hoşgörülü ve bilge bir yaşlı adama dönüştü sanki. Zaman geldi etrafına dev apartmanlar yapıldı. Ev başını kaldırıp bakmadı bile onlara. O küçük bahçesinin içinde kuşları, erik ağacı, limon ağacı ve gülleriyle mutluydu. Uzaklardan döndüğümde kapısının önünde duruken bana ilk "hoşgeldin" diyen oldu ve her zaman en çok özlediğim olduğunu şaşkınlıkla farkettiğim...

Bütün bunlar ve daha fazlası nedeniyle şimdi bu ev benim için evden çok çok öte. O sadece duvarlar, pencereler, kapılar ve çatıdan oluşmuş bir korunak değil, o bir anı yumağı, o içinde görünmez resimler taşıyan bir aile albümü...

"Evet" diyor kadın "Büyük bir ev isterdim." Gülümsüyorum...

Resim: Alice Dalton Brown

22 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI


Uzun zaman şarkı dinlemedim ben. Söylemedim de. Bilerek ve isteyerek. Küsmenin bir sembolü diyelim buna. Neye küstüğüm ise benim bile bilmediğim bir muamma. Bugün ise aslında çok uzun zamadır, günün pek çok dakikasını şarkı söyleyerek geçirdiğimi şaşkınlıkla farkettim. (farkettirildim.)

Bana dedi ki; "Bu halini seviyorum." Şaşkınlıkla döndüm. Hangi halimi seviyordu acaba? Yüzüm ekrana yapışık gözümü kırpmadan okuyan halimi mi yoksa koltuğa yayılmış oturan rahat halimi mi? Soru işaretine dönüşmüş yüzüme gülümsedi; "Hep şarkı söylüyorsun." dedi ve ekledi; "Nerede olduğunu umursamadan hep şarkı söylüyorsun." Soru işaretim büyüdü, büyüdü ve tüm yüzüme yayıldı. Bu kez kahkaha attı; "elbette nerede olduğunu umursamazsın, şarkı söylediğinin bile farkında değilsin ki!"

İçimi bir sevinç kapladı. Hayır gülme gerçekten sevindim. Çünkü; benim sözlüğüm şarkı söylemek eşittir mutluluk der. Ve o sözlük ardından hemen şunu ekler; "insan çoğu zaman mutlu olduğunun farkında olmaz."


Düşündüm sonra. Öyle ya uzun zamandır kendi başımın etini yemiyordum. Şöyle cümleler kurmuyordum mesela: "canım sıkılıyor", "kendimi iyi hissettmiyorum" "of bu hayatın çekilir hali kalmadı." Ve çatık kaşlı bir maske takmıyordum. Hatta öyle çok kahkaha atıyordum ki yan odalardan gelip neye güldüğümü soruyorlardı.
Bilmediğim bir zaman birşey olmuş ve değişmiştim. Ama neydi o?

İnsanı ne değiştirir dostum? Kişiliğine yapışıp kalmış o "karamsar" "huzursuz" "mutsuz" gibi etiketleri hangi temizleyici yerinden söküp atar? Bir kitap mı, yanından geçip giden birinin öylesine havaya savurduğu bir cümlecik mi, kendinden bir zaman sıkılıp değişmeye karar vermiş olmak mı yoksa hayatın akışından oltana takılan tecrübe balıklarının tadı mı?


Ya da belki bu noktada neden diye sormanın hiç bir önemi yoktur. Ne dersin?

Resim: www.freewebs.com

21 Ocak 2009

ZAMAN VE ZAMAN...

Tüm denge yitimi bundan kaynaklanıyor belki de. Yani, içimizin zamanı ile dünyanın zamanın birbiriyle çakışamamasından. Aslında belki de hayat denen şey sürekli bu çakışmayı sağlama çalışma çabasından ibarettir. Kim bilir?

Sabahları uyandığımda kendi kendime şunu söylüyorum: "Haydi bakalım küçük hanım, bir gün daha başlıyor. Yeni, parlak ve umutlu bir gün." Ben bunu söylerken ellerim, gözlerim, ayaklarım ve sırtım koro halinde oflayıp pofluyorlar. Hatta bazen bana küfür ettiklerini bile duyuyorum tüm bu homurtuların içinde. Cesur olan biri, ki bu genelde ayaklarım oluyor, şöyle diyor: "Seni koca sersem bu Pollyanna saçmalıklarıyla ne kendini ne de bizi kandırabilirsin. Şurdan şuraya gitmeyeceğiz." Sabahın köründe harbe giriyoruz tüm organlarımla. Sonunda kazanan ben oluyorum elbet, istemeseler de onları peşimden sürüklüyorum. Bir yandan o günün güzel olacağına ikna etmeye çalışırken bir yandan da uyanmaya çalışıyorum. Ama sabahları öyle aksi oluyorlar ki onlarla savaşmaktan bitap düşüyorum.

Sonra onları derleryip toplayıp işe götürüyorum. Sabahları masada yazılması gerekenleri görmek bu seferde beynimi isyan ettiriryor. Öyle dırdır ediyor ki beynim, beni canımdan bezdiriyor. Yok efendim ona uyanana kadar süre tanımalıymışım. Biraz zamana ihtiyacı varmış. Bir sigara ve bir bardak çay olsa belki daha hızlı toparlanabilirmiş. Hem bu kadar kolay mıymış canım öyle hemen uyanmak? Ben de hiç anlayışlı değilmişim. Bu işleri şu an yaparsa yeterli verimi sağlayamazmış ben de bu verimsizliği görüp kendimi aptal gibi hissedermişim. Falan filan... "Tamam pes" diyorum. Ona istediklerini veriyorum. Çay ve sigara. Sonra da yalvarıyorum: "Lütfen çalışmam gerek artık. Toparlan lütfen lütfen lütfen..." Pek de nazlı bir beynim var. O kadar dil döküşüme yalvarışıma burun kıvırıyor sanki bana lütfedermiş gibi "İyi peki" diyor.

Gün usul usul akıyor. Organlarım benimle savaşmaktan yorgun düşüp çenelerini kapatıyorlar ben de işime bakıyorum. Günün saatleri ne gerektiriyorsa gecikmeli olarak uyum sağlıyorum. Saat 12'ye kadar çalışıyorum. O saate kadar midem susuyor ve saat 12'ye yaklaşınca söylenmeye başlıyor. "Eeee hadi ama öğle yemeği saati gelmedi mi? Besle beni. Hem beslemezsen sana nasıl yardımcı olabilirim ki. Unutma bir atasözü var hem "aç ayı...""Tamam kes" diyorum. "Şu elimdeki işi bitirmeden şuradan şuraya kıpırdayamam hiç kusura bakma. Hem sen konuştukça dikkatim dağılıyor ve iş sürekli gecikiyor. Şimdi kapa çeneni ve bir daha da bana sakın ayı deme."

Öğle vaktini kazasız belasız atlatıp midemin çenesi güzelce kapadıktan sonra iş devam ediyor. Herşey yolunda gibi gözükürken bu sefer ruh başıma musallat oluyor. Onun çenesi hepsinden beter. Neymiş canı sıkılıyormuş. Fena mı olurmuş iki dakika dışarı çıkarsaymışım onu. Hem bahar gibi bir hava varmış dışarıda. Ben onu buraya tıkıp bırakıyormuşum. Üstelik beyinle konuşuyormuş az önce o da benden şikayet ediyormuş, ona çok yükleniyormuşum. Ona çenesini kapamasını bilmem kaçıncı kez tekrar ediyorum. Biliyorum iki dakika dışarı çıkmak istiyor ama o iki dakikadan sonra beni işten kaçmak için baştan çıkarmaya çalışacak. Çok iyi biliyorum huyunu.

İş çıkışı herşey yolunda gibi gözüküyor. Kendimi eve atıyorum. Mideyi besliyorum ruhu doyuruyorum beynin dinlenmesine izin veriyorum. Herkes halinden memnun. Ayaklar huzurla uzanmışlar parmaklar dans ediyor. Ellerim sadece bir kitabın sayfalarını çevirmek için ağır ağır periyodik hareket ediyorlar. Herşey iyi herşey yolunda. Ben tam buna sevinirken kendi aralarında savaşmaya başlıyorlar bu kez de. Susup onları dinliyorum. Hangisinin haklı olduğuna hangisinin ihtiyacının acil olduğuna karar vermek için onları iyi dinlemem gerekiyor.

Göz hızlı hızlı kapanıp açılırken "yeter artık" diyor "tüm işleri benimle yapıyorsun. Okuyorsun, bilgisayara bakıyorsun, yazıyorsun, film izliyorsun. Hiç demiyorsun ki biraz dinlensin. " Beyin diyor ki: "Ama bu kitabın sonunu merak ediyorum ben. Ne var göz biraz daha dayansa. Kör olmaz ya." Göz sinirle: "Böyle giderse bu sersem yüzünden kör olacağım. Neymiş dünyada okunacak çok şey varmış. Sanki hepsini okumak zorunda." Ruh hemen devreye girip beni savunuyor: "Utanmadan nasıl böyle konuşabilirsin. Onu takdir etmen gerekir. Okuyabildiği görebildiği herşeyi görmeye öğrenmeye çalışıyor. " Göz artık isyan ediyor: "İyi de olan bana oluyor farkındaysanız. Şimdi biraz uykuya ihtiyacım var. İzninizle. Duydunuz mu küçük hanım." "Peki peki tamam" diyorum. Hala kendi aralarında homurdanıp duruyorlar. Göz memnun halinden. Birazdan tam 7 saat dinlenecek. "Tamam susun artık" diyorum. Susup derin bir uykuya dalıyorlar.

İçimin zamanı ile dünyanın zamanını bir türlü çakıştıramıyorum. İş saatlerinde başka yerlerde olmayı istiyor çalışmak için kendimi zorluyorum, uyku saati geldiğinde bir türlü doymak bilmeyen ruhumu dizginlemeye çalışıyor gönülsüzce yatağıma gidiyorum, sabahları güne şevkle başlamak için kendimi paralıyorum ama henüz hazır olmuyorum. Ben dünyanın saatine bir türlü uyamıyorum. Zaman ise kibirli bir beyefendi gibi kimseyi umursamadan yoluna devam ediyor. Çünkü biliyor ki o kimseye uymak zorunda değil herkes ona uymak zorunda. Bu yüzden takipçilerinin onu asla terkemeyeceğine dair bir güvenle ilerleyen bir peygamber gibi. Ama ben zamana ne kadar inanıyorum bilmiyorum...

FOTOĞRAF: http://www.gadgetspedia.com/

19 Ocak 2009

NEDEN?

"Hadi canım sen de" diyorum "kim bu kadar vahşi olabilir ki?" Yeminler ediyor arkadaşının bir kertenkeleyi öldürdükten sonra kurutup ondan kendisine kolye yaptığına. Hepimiz yüzümüzü buruşturuyoruz. Hayal bile edemiyorum o kolyenin tenime değdiğini. Böyle bir şey düşünenin aklını yitirmiş olduğu konusunda fikir birliğine varıp konuyu kapatıyoruz.

Bir süre sessizlik oluyor. Biri "birşey itiraf edeceğim" diyor. Muhtemelen yine hayvanlarla ilgili ve yine bu kadar korkunç. Güvercinleri avladıklarından söz ediyor ve o güvercinlerin başını kopardıklarından. "Ama o zaman çocuktuk" diyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Bir çocuk nasıl böyle birşeyi hayal eder, hayal etmekle de kalmayıp eyleme döker.

Konunun kapanacağı yok gibi. Kızlardan değil de nedense hep erkeklerden geliyor birbiri ardına itiraflar. Kimi kaplumbağaların içinde ne var diye kabuklarını kırmış kimi kurbağaları şişirip patlamalarını izlemiş (Nasıl şişirmişler anlamadım ama) kimi karıncaların yuvalarına su boca etmiş, kimi akrep yakalayıp etrafına ateş yakmış. Hepsinin geçmişinde böyle hikayeler var. Şimdi yüzlerini kızartan ve o zaman kendilerinin bile neden yaptıklarına anlam veremedikleri hikayeler.

Çocukluğumu düşünüyorum. Benim aklıma hiç böyle şeyler gelmemişti. Bizler karıncaların yuvalarına ekmek ya da buğday koyuyorduk. Pencere önlerine kuşlar yesin diye kuru ekmekler bırakıyorduk, sokaktaki kedilere evden peynir ve süt taşıyorduk.

Şimdi düşünüyorum bir çocuğun hayvanlara iyi ya da kötü davranmasının sebebi kendisinden mi kaynaklanır yoksa ailenin ona öğrettiklerinden mi? Bana bu sorunun cevabı aile gibi geliyor. Çünkü çeşitli yaşlardan kız ve erkek kuzenlerimin hiç birinin böyle hikayeleri yok.

Resim: E.S. Escher

17 Ocak 2009

SOKAKTA

"İşte tam aradığım çanta" diyor kuzenim bir dükkanın önünde mor, sarı, yeşil parlak çantaların arasında asılı duran kumaş bir çantayı işaret ederek. O parlak renkler arasında bu tip bir çantanın yer alıyor olmasını garipseyerek elimi atıyorum. İçinde ağır birşeyler var. Çanta kumaş olduğu için yığılmış gibi gözükmesin diye içine birşeyler koymuş olabilecekleri aklıma geliyor ve bunu çok akıllıca bularak dükkan sahibini kafamın içinde kutluyorum. Çantayı tüm dikkatiyle inceleyen kuzenime "sorsana" diyorum dükkanın kapısını işaret edip. Kuzenim elindeki çantayı sallayarak "yardımcı olur musunuz?" diye sesleniyor. Bir dakika sonra biri şaşkın yüzlü diğeri kahkahadan boğulmak üzere olan iki kız yanımıza geliyorlar. Kahkahadan boğulmak üzere olan kendine hakim olmaya çalışarak "Ya kusura bakmayın o çanta satılık değil" ve ekliyor yanındaki şaşkın yüzlü kızı işaret ederek "çünkü çanta bu arkadaşın" Bu kez şaşırma sırası bize geliyor. "Yani" diyorum çantasını dışarıya asmış olan kıza bakıp "içinde cüzdanınız ve telefonunuz olan çantayı buraya sokağa mı bıraktınız?" Kız başını sallıyor: "Ama hemen çıkacaktım. Sadece birşey söylemek için girdim içeriye." Kuzenim gülüyor ben hala şaşkın şaşkın bakıyorum. Tüm bunlardan sonra caddeye geri dönüp yürümeye devam ediyoruz. Yol boyu nasıl bir mantıkla bunu yaptığı üzerine uzun uzun kafa patlatıyoruz.

***
Uzun bir yürüyüş, girilip çıkılan dükkanlardan sonra çok aç olduğunu söylüyor kuzenim. "Ben de öyle" diyorum. En yakındaki pizzacıya giriyoruz. Tıklım tıklım salonda bir yer bulup oturuyoruz. Kuzen garsona siparişleri verip eğer çabuk olmazsa bu masada açlıktan ölüp onun başına bela olacağımızı söylüyor. Gülüyorum. Garsonun yüzünde tek çizgi bile oynamıyor. Sadece kaşlarını kaldırıp "başka bir emriniz var mı efendim?" diyor içimden "evet müşterilerin esprileri kötü olsa bile hafifçe gülümse" diyorum. Adam gidiyor. Salon öyle kalabalık ki birden yüzündeki o ifadeyi haklı buluyorum. Tüm bu insanlara pizza, cola, çay, hamburger, tatlı ve pasta yetiştirmeye çalışan bu adamdan gülümsemesini istemenin pek de adil olmadığını düşünüyorum. Espriye gülmeyen bu garson espriyi ciddiye almış olmalı ki yemeklerimiz çok hızlı bir biçimde getiriyor. Tüm bu kalabalıkta bu kadar hızlı oluşuna şaşırıyorum. Tam o sırada içeriye çok tuhaf bir adam giriyor. Siyah gür sakalları ve güneş gözlüğü var. Kapüşonlu bir hırka ile başını kapatmış, uzun ve sıska bir adam. Kucağında bir metre boyunca sarı bir oyuncak civciv taşıyor. Adam salonun ortasında kendine yer bakınırken içimden "haydi karşı masaya otur tam karşıma otur" diyorum. Ve öyle yapıyor. Onu öyle merak ediyorum ne yapacak biri ile mi buluşacak bilmek, görmek istiyorum. Adam geçip oturuyor. Civcivi pat patlayarak yanındaki sandalyeye koyuyor. Garson geliyor yanında ona birşeyler söylüyor. Bütün bunlar olurken kapüşonunu ve güneş gözlüğünü çıkarmıyor. Bir bardak çay getiriyorlar adama o tam bu sırada bir sigara yakıyor. Uzun uzun çekiyor sigarayı içine çayından büyük yudumlar alıyor. Sigarasını bitiriyor ve put gibi oturuyor. Gözlüklerini çıkarmadığı için nereye baktığını göremiyorum ama bir yere sabitlenmiş olmalı çünkü kafasını hiç oynatmıyor. Birazdan civcivi alıp diğer sandalyeye koyuyor. Olanları kuzenime anlatıyorum. Dönüp adama bakıyor ve elimdeki sigarayı alıp kültablasına bastırıyor, panik halinde "haydi haydi çabuk buradan çıkıyoruz." diyor."Ne var, ne oldu?" dememe kalmadan elimde ceketim ve çantamla kendimi kasanın önünde buluyorum. Hesabı ödeyip paldır küldür çıkıyoruz. Kuzenim beni çekiştirip duruyor. "Dur yahu bari şu ceketimi giyeyim" diyerek durduruyorum onu. Ceketimi giyerken soruyorum "Neden paldır küldür dışarı çıkardın beni?" "Ne demek neden?" diyor şaşkınlıkla. Yüzünde aptal olup olmadığımı sorgulayan bir ifade var. "Tabiki o adam yüzünden."diyor. "Hangi adam?" diyorum civcivli adam yüzündenmiş. "Yahu" diyor "bana tüm ayrıntısıyla anlattığın şu adam hiç mi şüphelendirmedi seni? Kocaman adamın ne işi olur oyuncak civcivle. Kesin bomba ya da silah vardır onun içinde. Senin hayatını kurtardım haberin yok." "Hey büyük Allah'ım" diyorum. "Cidden bu toplum iyice paranoyak oldu." Kuzenim "başka çaremiz var mı?" diyor. Haksız mı?

RESİM: M. C. Escher

15 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI

"Sabah ve soğuk. Soğuk ve sabah. Şaşmaz bir saat gibi... Hangisi önce hangisi sonra geliyor? Ve bu ikisi daha ne kadar birlikte olmaya devam edecekler?" diye düşünürken titrek bir sesle kendime geldim. Bu beton binalar arasında olabilirliği bile akla getirilemez bir sesti bu. Sesin geldiği yöne doğru gittim doğru duyduğumdan emin olmak için. Evet yanılmıyordum. Bir kedi yavrusu o yüksek beton sütunun dibinde şaşkın şaşkın miyavlıyordu. Ona baktım o da bana. Hangimiz daha şaşkındık?

Faltaşı gibi açılmıştı gözleri. Kuyruğu titriyor o incecik sesiyle yalvarır gibi miyavlıyordu. Yan tarafımdaki kadından bir bisküvi istedim. Kadın şaşırdı. Kediyi gösterdim. Bu kez gülümsedi. Bisküviyi yavaşça onu korkutmamaya çalışarak bıraktım önüne. Korkup kaçtı. İlerideki sütunun altında durdu. Uzaklaştım. Belki ben oradan gidersem orayı güvenli bulur gelir bisküviyi yer diye düşündüm. Haylaz bir çocuk pat pat koşarak onu korkuttu ve daha da uzaklaştırdı.

Tahta, soğuk banka oturdum. Sigaramı yaktım. Kedi oradaydı. Birden zaman zaman onun gibi olduğumu düşündüm. Hiç de ait olmadığım bir yerde bulunduğum hissine kapıldığımı ve çıkış yolunu bulamadığımı. Bu beton yığını arasında dolaşıp da birazcık ilerideki çimenleri göremediğimi...

"Keşke bizim de kuyruğumuz olsaydı" dedim. Yanımdaki bisküvili kadın baktı, sonra başını çevirdi. Güldüm. Cümlenin gerisini aklımdan geçirdim. "Keşke kuyruğumuz olsaydı bizimde. O zaman birbirimizin sevinçlerini, korktuğu ve yenilmiş hissettiği zamanları görebilirdik. Kuyruk sallanırsa neşemiz çıkardı ortaya, kuyruk bacakların arasına kıstırılırsa kendimizi ezik, gururu kırılmış hissettiğimiz..."

Ben bunları düşünürken kedi ortadan kayboldu. Bakındım. Biraz ilerleyince çimlerin arasında solgun güneş altında yattığını gördüm. Kuyruğu huzurla serilmişti. Gülümsedim. Ben de banka oturup kuyruğumu solgun güneşin altına huzurla serdim.

Gün böyleydi işte Sevgili Dostum... Hafta mı? O da buna benzer küçük hikayelerden mürekkepti...

Resim: Guiseppe Mariotti

14 Ocak 2009

4


Mimlere yetişemediğinden şikayet eden Yalnızlık Okulu hiçbirşeye yetişemeyen bu zavallı kediyi mimlemiş. Yaptığım 4 işi, defalarca izleyebileceğim 4 filmi, yaşadığım 4 yeri, izlediğim 4 tv programını, tatil için gittiğim 4 yeri, en sevdiğim 4 yemeği, hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yeri ve bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yeri sormuş. Ben bu sorulardan sadece son soruya cevap vermek isterim. Çünkü o soruyu sevdim.

Bir yağmur damlası olsaydım eğer, sadece o damla düştüğü için ellerini çırparak kahkahalar atacak bir çocuğun burnunun ucuna düşmek isterdim. Onun kıkırtıları arasında öylece durup ellerini beceriksizce ama coşkulu bir biçimde birbirine vuruşuna bakardım.

Bir yağmur damlası olsaydım, bir balkonda unutulmuş ve uzun zaman su verilmemiş bir çiçek saksısına düşmek isterdim. O çiçeğin umudu olmak ve başını yukarı kaldırıp teşekkür ederim diye fısıldayışını duymak isterdim.

Bir yağmur damlası olsaydım daha uçamayan bir yavru kuşun yuvasının hemen kıyısına düşmek isterdim. O damlaya bakıp zordayken doğanın onu yalnız bırakmayacağını gökten ona ihtiyacı olanı göndereceğini anlamasını sağlamak isterdim.

Bir yağmur damlası olsaydım, bahçedeki limon ağacının yaprağına düşmek isterdim. O nasıl ferahlık duygusu veriyorsa bize, ben de ona o duyguyu yaşatmak isterdim...

Fotoğraf: www.allposters.com

13 Ocak 2009

ASİT VE SABUN KÖPÜĞÜ

Bunu herkes yapıyor mu bilemiyorum ama ben eskisi kadar olmasa da zaman zaman yapıyorum. Ve bu zaman zaman dediğim dilim genellikle aklımın meşgul olmadığı, uykumun kaçtığı ya da canımın sıkıldığı bir zamana denk geliyor. Aklımızın içinde biri ile kavga etmekten söz ediyorum. Geçmişte kalmış olan, ya olayların şokundan ya da karışmış aklımız sebebiyle aslında söylemek istediklerimizi söyleyemediğimiz insanları gözlerimizin önüne getirip onun cevap vermesine fırsat vermeden ağzımıza geleni saydığımız kavgalar demek istediğim.

Dün gece biri ile, üstelik çok çok geçmişte kalmış ve neredeyse yüzünü bile anımsamadığım biri ile aklımın içinde kavga ediyordum. Uykum kaçmıştı ve kimbilir ne onu bana çağrıştırmıştı. Bir yandan kavga ediyor ağzıma geleni sayıyor bir yandan kendime "şimdi bunu anımsamanın ne alemi vardı" diye kızıyor bir yandan da onunla tanıştığım güne lanetler ediyordum. Tüm bu lanetlemelerden sonra bu kez başka bir sebeple kendime kızıyor: "Lanet hiç kullanmadığın bir kelime ama öfkeden ne dediğini bilmiyorsun. Üstelik sen, iyi ya da kötü her olayın ve her insanın aslında sana birşey öğretmek için hayatına girdiğine inanan sen şimdi tutmuş onu tanımamış olsaydın hiçbirşey kaybetmeyeceğini söylüyorsun." diyordum. Bu saçma sapan, gereksiz düşüncelerle saati 3 ettim. Yanan gözlerimi ovuşturup düşüncelerimi kontrol altına almaya çalıştıkça daha da çok onların etkisine girdim. Ne aptallıktı. Ne kadar da gereksiz sözler ve düşüncelerdi. Ama bazen birşeyin aptallık olduğunu bilmek onu durdurmaya yetmiyor.

Sabah uyandığımda kendime güldüm. Uzun zamandır kimseyle böyle akıl kavgası yapmamıştım. Çünkü, buna gerek duyacak durumda değildim. Geçmişi unutabilen, kavgalarını tam yerinde noktalamış ve bir daha asla aklına getirmemiş, sözünü sakınmamış birinin harcı değildi o düşünceler. Peki neden aklıma girmişlerdi? Cevabı bulamadım, omuz silkip geçtim.

Gün ilerledi. Birileri geldi, konuştular, cevaplar verdim, birşeyler yazdım, birşeyleri sildim, dolaştım, yemek yedim, kahve içtim ve akşamüstü biri bana "merhaba "dedi. Konuştuk uzun uzun. Sözlerin nereden başlayıp nereye gittiğinin farkında bile olmadan dakikalarca konuştuk. "Çok güzel bir insan" dedim kendi kendime. "Çok çok güzel bir ruh." Tıpkı bir armağan gibi. Öyle değerinden haberi olmayan ve hayatın ortasında öylece duran bir armağan... Konuşmamız bittiğinde onu tanıdığım için içten içe teşekkür ediyordum kendi teşekkürüme şaşırarak. Birden aklıma geldi. Dün akşam tanıdığım için lanetler okuduğum biri vardı şimdi ise tanıdığım için teşekkür ettiğim biri. Ve şaşırdım. İnsan neden kızdıklarını, öfkelendiklerini ve dahası nefret ettiklerini daha çok düşünüyordu acaba? Neden onları tanıdığı güne lanet ederek daha çok vakit geçiriyordu da sahip olduğu dostluklar için daha az teşekkür ediyordu?

Sanırım nefretin ve öfkenin yoğunluğu daha fazlaydı. Tıpkı asite benziyordu öfke. Yakıyor ve iz bırakıyor o izin üzerinde ne zaman parmaklarımız gezinse onu anımsıyor ve aynı yakıcılığı içimizde duyuyorduk. Güzel şeylerin yoğunluğu daha düşüktü sanırım. Sabun köpükleri gibi havada uçuşurken elimize konuyorlar en ufak harekette pıt diye patlayıp hiç bir iz bırakmadan yok oluyorlardı.

Sonra merak ettim: sevinci öfkeden daha yoğun yaşayan ve onu daha çok anımsayanlar var mıydı? Yoksa insanoğlunun doğasına aykırı mıydı bu? Cevabı bulamadım çünkü ne yazık ki ben onlardan değildim...

Resim: Jean-Baptiste Siméon Chardin

12 Ocak 2009

HERŞEY GEÇİP GİDER...

Bir adam vardı. Öyle çok iyi tanımadığım bir adam. Sulara kapılıp gitti. Ve bir kadın vardı. Çok çok iyi tanıdığım bir kadın. Bana adımı o vermişti. Hiç kullanmadığım ikinci adımı. Zamanın rüzgarında eriyip yitti. Ve beni pişman etti baştan beri o adı kullanmadığıma. Bir çocuk vardı daha doğmamıştı. Kızkardeşim bildiğimin, cismini bilmediğimiz yavrusuydu. Annesinin karnında girdaba yenik düştü. Herşey bir anda, kısacık bir zamanda olup bitti.

Ve ağaçlar vardı sonra çiçekler, evler ve insanlar, yıldızlı geceler, o gecelerin içinde çınlayan kahkahalar, kalabalıklar ve huzurlu yalnızlıklar, doğrular ve yanlışlar, hiç bitmeyecekmiş uzun güneşli günler, tatlı rüyaların beşiği geceler... Onların hayatının içinden geçip gittiler.

Sonra o adam geldi. Bir bir söyledim gidenleri. "Herşey geçip gider."dedi "Hayat da budur." Ve ben o cümle o adamın dudaklarından dökülürken kendimi hiç hissetmediğim kadar öksüz hissettim.

Fotoğraf: www.ohgizmo.com

10 Ocak 2009

BAKIŞ AÇISI

-Kızım kızım kızım... Ay bastın bile... "
Halının beyaz kısmına, küçük bir nar tanesinin ezilmesiyle birlikte, pembe soyut bir şekil ilave oldu. Annemin çığlığı benim şaşkınlığım babamın gülüşü birbirine karışırken hepimiz eğilip lekeye baktık.

Annem; "Tüh gitti güzelim halı bu leke de çıkmaz ki!"

Ben; "Bence farkedilmiyor. Zaten halının pembeli desenleri var. Üstelik leke köşede kalmış. Boşver sorun etme."

Babam: "Nar lekesi uğurdur uğur. İyi ki ezildi. Nar taneleri gibi güzellik yağacak evimize."

SORULAR VE CEVAPLAR

Şaban Çuman, sürekli soru soran ve etrafındaki herkesi deli eden bu kediyi kendi silahıyla vurmuş ve sorular yollamış. İşte o sorular ve benim cevaplarım;

1-En sevdiğiniz kelime nedir?
Neden (Çünkü herşeyin nedenini öğrenmeye çalışmak gibi kötü bir huyum var.)

2-En nefret ettiğiniz kelime nedir?
Bunu hiç düşünmemiştim. Bilmiyorum. Sanırım yok öyle bir kelime.

3-Sizi ne heyecanlandırır?
Beni hayatın kendisi heyecanlandırıyor.

4-Heyecanınızı ne öldürür?
Heyecanımın paylaşılmaması.

5-En sevdiğiniz ses nedir?
Çay kaşığının çay bardağına çarparken çıkardığı ses (İşin tuhafı ben şekersiz çay içerim)

6-Nefret ettiğiniz ses nedir?
Hiç ara vermeden soluk almadan konuşan ve üstelik saçmalayan insanların sesi.

7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
Aslında hiçbir mesleği yapmak istemem. Aylak olmak için doğmuşum ben ama ne yazık ki hayatım boyunca deliler gibi çalışmak zorunda kaldım. Böyle gidecek gibi de görünüyor. Ama şikayetçi değilim.

8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
Ellerimde iyileştirme gücü olmasını isterdim.

9-Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Kendim olmayı zor başardım bir başkası olmaya hiç halim yok.

10-Nerede yaşamak isterdiniz?
Ben her yerde yaşayabilirim.

11-En önemli kusurunuz nedir?
Saçmalıklar karşısında öfkeden deliye dönmem. Bu çok büyük bir kusur.

12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
Sigaraya olan eğilimim.

13-Kahramanınız kim?
Bir kahraman edinmektense kendisi kahraman olmaya çalışanlardanım.

14-En çok kullandığınız küfür nedir?
Kuşbeyinli beyinsiz (ikisi aynı anda söylenecek.)

15-Şu anki ruh haliniz nasıl?
Dışardan sakin görünüyorum ama içimde sürekli "bunu da yapayım şunu da okuyayım telefon etmeliyim" diyen biri var.Dış görünüş aldatıcı yani.

16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Benim sloganım şu: "Hayat sloganla özetlenemeyecek kadar derindir."

17-Mutluluk rüyanız nedir?
Bir çiftlikte yaşamak.

18-Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
Mutsuzluk; insanın aklının içindeki süzgecin tıkanmış deliklerini açmayı unutmasıdır. Ve mutsuzluk o deliklerden insanın ruhuna güzel şeylerin akmadığı haldir.

19-Nasıl ölmek istersiniz?
Uyurken hiç birşey hissetmeden.

20-Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı'nın size ne söylemesini istersiniz?
"Eveeeeet artık tüm o cevabını bulamadığın soruların cevaplarını alabilirsin."

Resim: www.chsbs.cmich.edu

08 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI

Bu hafta zaman zaman; "Kırık bir diken gibi geçmiş. Çekip çıkarsan yeri boşluk, bıraksan dursa orda sırf acı... " diye düşündüm.

Bu hafta biri gitmeyi düşünüp düşünmediğimi sordu bana. "Yok" dedim. "Göç iyidir, gerekir insana" dedi sonra. "Bilirim" dedim. Oysa ben aklımın içinde göçüp duruyordum. Göçmen neyi özlerse ben de onu öyle özlüyordum.
Bunu ona söylemedim.

Bu hafta yine aynı hatayı yaptım ve insanların gözlerinin içine içine baktım. Sonra da kendi kendime "bu kadar derin bakarsan olacağı bu. Kaçırırlar gözlerini. Korkarlar içlerini okursun diye. Haksızlar mı? Haklılar elbet"
dedim.

Bu hafta zaman zaman geçmişte zaman zaman gelecekte zaman zaman da bugünde yaşadım. Heves ettim nerede çok zaman geçirdiğimi hesaplamaya. Yüreğim yetmedi, bıraktım.

Bu hafta paketlerce sigara, bardaklarca çay, şişelerce su içtim. Su içtiğime sevindim, sigara için kendime kızdım. Çaya sesimi çıkarmadım.

Bu hafta çocuğu uzaklara gitmiş bir anneye şu şiiri okudum:
"Gurbete eğimli çocuğun
Özleme eğimli olur annesi"
"Kimin?" diye sordu. "Gülten Akın" dedim. Sonra O ağladı. Ben sustum.

Bu hafta çok fazla konuştum, çok fazla dinledim. Konuştuğumdan daha çok dinlediğime sevindim.

Bu hafta hep nefes aldım. Ve bunu hala yapabiliyor olduğuma deliler gibi sevindim...

07 Ocak 2009

ELEKTRİK SÜPÜRGESİ

Elektrik süpürgesi. Evet görünmez bir elin uzattığı bir elektrik süpürgesi kulağıma dayanmış da aklımın içindeki tüm curcunayı içine çekmiş gibi kaygısız duruverdim. Birden. Hiçbir sebep yokken. Sahi hiçbir sebep yok muydu?


Herkes koşturuyordu. Ve o herkesin içine ben de dahildim. Evraklar, telefonlar, gelip gidenler, dolu gelen boş giden çay bardakları, ayaklar ve kollar, kıpırdanıp duran dudaklar, zaman zaman öfkesine hakim olamayan ses telleri, dağılmış saçlar ve yana kaymış kıravatlardan mürekkep bir buluta benziyorduk. Hani gökte durup yerküre üzerindeki insanlara bakarken kendini sonsuz sanan oysa yağdığı vakit ayaklar altında çamur olan buluta. Çamur olacağımızı unutmuş çılgınca bir yaşamın içine dalmıştık. Ve kimbilir bulutun dışında kalana ne kadar da acınası görünüyorduk. Tüm gün yüzlere hiç bakmamış sadece ellere bakmıştık. Kağıtları uzatan ellere, çay bardağımızı masamıza koyan ve boşaldığı vakit geri alan ellere, klavye üzerinde koşturan parmaklara... Dedim ya bir bulutun içindeydik. Ve o bulut gökyüzünde kararsız gezinip duruyordu. Sonra o süpürge geldi. Elektrik süpürgesi. Beni bulutun, aklımın karmaşasını da kulağımın içinden çekip aldı.


El çenede göz etrafta biriydim artık. Sahi ne yapıyorduk biz? Bu kadar önemli olan ,bu kadar acil olan, bu kadar kendimizi unutturan neydi? Kim için ve ne için koşturup duruyorduk? Sonuçta ne kazanacaktık? "Vur kapıyı, çık" dedi içimin şeytanı. "Sus "dedim. "Bana altından kalkamayacağım kararlar aldırma."


Aylaklığa övgüler düzüyordum içimden. Yeşil kırlarda kaygısız uzanıyordu aklım. Ve gülüyordum koşup duran insanlara. "Bulut dışında olan acıyormuş gerçekten halimize" dedim. Yığılmış işlere bakıp omuz silktim. Yapacaktım ve yenileri gelecekti onları bitirince de diğerleri. Hep böyle oluyordu ve hep böyle olacaktı. Tüm kağıtlar içinde kendimi unutacaktım. Ve bulut dışındakiler gözlerinden yaşlar gelinceye kadar güleceklerdi. Ve işin acı yanı güldükleri için onlara kızamayacaktım bile.


Ses kesildi. Biri elektrik süpürgesini kapadı. İçimi kaygı ve acele sararken bulut da etrafımda usul usul genişledi. Yeniden içerdeydim...

Fotoğraf: www.137.com

05 Ocak 2009

...

"Ne o suratının hali?" diyor uzaktan. "Gazete okuyordum." diyorum, bir yandan da suratımdaki ifadeyi kafamda canlandırmaya çalışıyorum. "Ne olmuş ki?" diye soruyor. Şaşkınlıkla bakıyorum: "Gazete okumuyor musun sen?" Gülüyor: "Ben gazete okumam ki, sinirlerim bozuluyor." Gelip oturuyor masamın önündeki koltuğa. "Demek sinirlerin bozuluyor beyefendi?" diyorum.Sesimi kontrol edemediğimi farkedip "Onu yargılamaya hakkım var mı?" diyorum içimden. Yok elbet. Öyle ya herkes kendinden mesul. İyi ama herkes kendinden mesul olduğu için herşey bu halde değil mi?

Susuyorum. O da susuyor. Ama aklımın içinde biri durmadan konuşuyor: "Şimdi ben sayfa sayfa açsam önüne gazeteleri bu adamın, ölü çocukları göstersem mesela, insanların üzerine yağan bombaları, burnumuzun dibinde yok edilen kentleri, insanları, ağlayan kadınları ve çocuklarının cesetlerini kucaklarında taşıyan babaları... Göstersem hepsini. Olur olmaz konuşan densizlerin bir bir okusam cümlelerini. O yedi çocuğu göstersem mesela. Bir hiç uğruna öldüklerini söylesem. Ya da birbirini gırtlaklayıp duran üçüncü sayfalarda kaybolan adam ve kadınlarıdan söz etsem. Ve her gün biraz daha yanıp kül olan dünyadan, hergün biraz daha kaybettiğimiz insanlığımızdan... "

Susuyorum. Susuyoruz.

04 Ocak 2009

ÇORBA

O olaydan hala belli belirsiz ve yenmeye çalıştığım bir öfkeyle söz ettiğimi gördüğünde bana şunları söyledi: "Bence olayların güzel yanlarını anımsamalısın. Geçmişle ancak böyle başa çıkabilir insan. Kötü tarafları unutup güzel olanı anımsayarak..." Birazdan affetmek üzerine bir kaç laf edecek, öfkenin zehirli olduğundan dem vuracak ve affedici olmanın büyüklük olduğundan falan filan söz edecekti. Bundan emindim. O çok bilindik, herkesin birbirine tavsiye ettiği ama kimsenin asla ve asla yapmadığı şeyleri peşpeşe sıralayacaktı. Keşke yanılsaydım ama ne yazık ki yanılmadım.

Gülümsedim ve şöyle dedim:
"Çok ama çok soğuk bir gün düşün. Sokakta yürüyorsun. Tam o an evlerden birinin penceresinden bakan biri seni görüyor ve kapıyı açıp içeriye davet ediyor. Sana diyor ki; "çok üşümüşsünüz. Buyrun. Size bir kase çorba ikram edeyim." Şaşırıyor ve içeriye giriyorsun. Birazdan şaşkınlık yerini sevince bırakıyor. Bir masaya buyur ediliyorsun. Birazdan önüne bir kase sıcacık çorba konuyor. Çorbanın sıcaklığı ve kokusuyla sarhoş oluyorsun. Tam kaşığını çorbanın içine daldırmışken çorbayı yapan gelip tükürüyor içine. Elinde kaşık öylece kalakalıyorsun. Ne hissedeceğini bilemeden yeniden sokağa dönüp yürümeye başlıyorsun.Şimdi söyle bütün bu olup bitenlerden sonra o sokakta yürürken anımsayacağın ne olur?"

Şaşkın şaşkın baktı yüzüme. "Sanırım çorba olmaz."dedi. "Elbette çorba olmaz."dedim."O çorbanın içine tükürülmesiyle birlikte çorba artık çorba olmaktan çıkar. İşte bu olay da tıpkı bu çorba ve tükürük hikayesine benziyor. O nedenle benden çorbayı anımsamamı isteme. Çünkü benim aklımda sadece o çorbanın içine tükürüldüğü an kaldı. Ve ben melek değilim. Bu çeşit bir kötülüğü affedecek kadar geniş kalpli de değilim. Kimse değildir. Bana şunu tavsiye edebilirsin: Çorbayı da unut tükürüğü de. Zaten yapmaya çalıştığım da bu. Ama sakın bana tükürüğü unut ve çorbanın sıcaklığını ve güzel kokusunu anımsa deme. Anlaştık mı?"

Fotoğraf: www.willamettecomunity.com

02 Ocak 2009

CUMA MEKTUPLARI

Hesapta kitapta olmayan bir yılbaşı gecesi, fıstık ve kestane, televizyon, kahkaha, iki adam üç kadın bir bebek, unutulan bir pasta ve iki bin sekizin son bir saati içinde yapılmış başka bir pasta, portakal kabukları, demli çaylar, soğuk çok çok soğuk, kahve falları, hafif şiddette hapşırıklar, bebekten uzak durma çabaları, bu kadar çok sevdiğin bir bebeği uzaktan sevmenin ne kadar zor olduğunu anlamak, kullanılmamış kağıt mendiller, kullanılmış ve küçük bir tepecik oluşturmuş kağıt mediller, hasta olmanın aslında vücut için iyi olduğu fikri, hapşırdıkça mutlu olmak ve mikroplardan kurtulduğunu düşünmek, o mikropların bulaştığı kağıt tepeciğini gürül gürül yanan sobaya atmak, gecenin bitişi bebekler gibi uyumak, sabah sana ilk günaydın diyenin başağrısı olması, hapı yuttuğunu anlamak ama ısrarla hap yutmaktan kaçınmak, tabaklarca portakal, bardaklarca portakal suyu, buna müteakip mide bulantısı, kalın çoraplar, kocaman hırkalar, sıcak su torbası, bunlara rağmen titreyen çene, telefonlar telefonlar telefonlar, kendi hastalığını pek umursamazken arkadaşlarının bu kadar umursaması karşısında duyulan şaşkınlık, içten içe sevinme, anneye çok şımarma babaya daha çok şımarma, kardeşle birlikte izlenen filmler, hapşırıklarla öksürüklerle bölünen kahkahalar, patronu arama izin alma, işe gitmeme ve 3 gün daha evde yatabileceğine sevinme, böyle zamanlarda hasta olduğuna sevinme, kendi kendine hastalığın keyfini çıkarma kararı verme, en son ne zaman hasta olup yataklara düştünü hatırlamaya çalışma ve 15 yaşındayken olduğunu anımsama, aradan 20 yıl geçmiş olduğuna çok ama çok şaşırma, babanın "hasta olmak psikolojiktir. eğer hasta olacağına inanmazsan olmazsın" lafına gönülden hak verme, yatakta uzanmış hastalığın keyfini çıkarırken bugünün cuma olduğunu anımsama ve mektup yazmaya karar verme, sonra da kendi kendisine bu mektuplara duyulan bunca sorumluluğun nedenini sorma...

İşte yeni yıl böyle başladı Sevgili Dostum. Sende ne var ne yok?

Fotoğraf: www.manorhg.com