30 Kasım 2008

KİTAP OLSUN BANA YAKIN...



Önce Nilly'de sonra Vladimir'de gördüm. Ve en yakınımdaki kitap adlı bu mimin en keyifli mim olduğunu düşündüm. Kurallar şöyle:

Kendinize en yakın kitabı alın.
Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.

Şu an okumaktan büyük keyif aldığım kitabın ( Küçük Şeylerin Tanrısı- Arundhati Roy) elli altıncı sayfasını açıp beşinci cümlesini buldum.

"Kocasının şiddet nöbetleri çocukları da içermeye başlayınca ve Pakistan'la savaş çıkınca Ammu kocasını terk etti, hiç hoş karşılanmasa da Ayemenem'deki ailesinin yanına döndü."

Kadına, çocuğa ya da herhangi birine yönelik şiddet üzerine uzun uzun yazmaya gerek kaldı mı bu bir tek cümlecikten sonra. İçinde bunca yarayı, acıyı, sonuçları içeren bu biricik cümleden sonra...

Peki sizin en yakınınızda hangi kitap duruyor?

27 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Sana yazalı altı gün olmuş. Kimine göre kocaman bir zaman dilimi kimine göre ise sabun köpüğü. Ama herkes için derin ya da ince izler taşıyan altı gün... Bende kalan ise;

1. gün
-Ama sen 42 yaşında görünmüyorsun ki?
-Değilim zaten.
-Ama ben öyle sanıyordum. Özür dilerim.
-Dileme. Nüfus cüzdanımda öyle yazıyor.
-Yani?
-Ama ben 35 yaşımdayım. Çünkü, insanlar aslında 7 yaşlarından itibaren yaşamaya başlarlar. 7 yaş, dünyayı öğrenip anlamaya başladıkları zamanlarıdır. Bu yüzden ben hep yaşımı söylerken 7 yaş eksik söylerim.
-Bunu sevdim.

2.gün
O adam kimdi bilmiyorum ama aklımın duvarına asılı kaldı fotoğrafı. Yan masada oturan birine birşeyler anlatıyordu. Kimsenin duyamayacağı kadar kısık bir sesle ve kimsenin gözünden kaçmayacak kadar kederli bir yüzle anlatıyor da anlatıyordu. Sonra ağlamaya başladı. Gözyaşları tıpkı bir duvardan süzülen yağmur suları gibi yanaklarından çenesine oradan boynuna aktı uzun uzun. Bu kadar güzel ağlayan birini hiç görmediğimi düşündüm.

3.gün
İki kişiydiler. Sehpanın üzerinde üç bardak su, üç kahve fincanı tabağı vardı. Ve biri kahvenin son yudumunda şunu söyledi: "Ben günümü doldurmak için yaşıyorum." diğeri ise "bitse de gitsek, değil mi?" İlk cümleyi söyleyen başını salladı. Ben şaşkın şaşkın baktım. İkisi de benden beş yaş küçüktü.

4.gün
Bir şiir okudum. Ve o şiiri, tıpkı bir çocuğun pembe bir akide şekerini ağzının içinde yuvarlayıp tadını çıkarması gibi, aklımın içinde yuvarlayıp durdum.
"Kışa girdik, kıştan çıktık
ama değişmiyor insan
karınca duası diyorlar ördüğüm yola." *

5.gün
Bütün gün deniz fotoğraflarına baktım baktım baktım. Balıklara, dalgalara, kumsaldaki ayak izlerine, güneş altında ışıldayan denize, yağmur altında dalgalanan denize... O kadar çok baktım ki saçlarım deniz koktu. Yıkamadım.

6.gün
Günler bende izler bıraktı. Tutup onları kelimelere döktüm...

Fotoğraf: http://www.peacefulmind.com/images/white_stones.jpg
*Şiir: Birhan Keskin

26 Kasım 2008

NASIL OLDUĞU DEĞİL, NASIL GÖRDÜĞÜN...

Çayını dalgın dalgın karıştırırken önündeki gazete sayfasını pür dikkat okuyor. Kaşının biri, okuduklarına cevap verir gibi yukarı kalkıyor önce sonra eski halini alıyor. "Önemli birşey mi var?" diyorum yanına yaklaşırken. Okuduğu sayfaya göz atıyorum. Başını bana çevirip gülümsüyor: "Her sabah ilk işim burcumu okumaktır." diyor. Gülümsüyorum. Ben gülümseyince hemen ekleme ihtiyacı hissediyor: "Aslında inandığımdan değil de." Onu bu şekilde bir açıklama yapmak zorunda bırakmış olmak canımı sıkıyor.

Burcunu soruyorum. Söylüyor. Burcunun karşısında şuna benzer şeyler yazıyor: "Bugün duygusal bir yoğunluk yaşayabilirsiniz. Para konusuna dikkat. Aşk hayatınızdaki monotonluk bu ay tanışacağınız biriyle son buluyor." Bir iyi bir kötü bir de nasıl değerlerlendireceğini henüz bilemediği haber aldı. Muhtemelen para hep başına dert oluyor. Bu yüzden bu kötü haberi, çok kötü bir haber olarak değerlendirmeyecek. Aşk için küçük bir umudu var artık. Bu iyi bir haber. Ve duygusal yoğunluk... Muhtemel ki bugün yaşayacağı pek çok şeyi aşırı duygusal bir gözle karşılayacak belki bir kaç damla bile akacak gözlerinden. O kendini, gününü bu üç küçük cümle ile kurdu.

Aslında bunu hepimiz yapıyoruz. İlla o günün planını yapmak için burç yorumlarımıza ihtiyaç duymuyoruz elbette. Başka, belki de kendimizin bile farkında olmadığı yöntemler kullanıyoruz. Sabah uyandığımız vakit ilk iş gökyüzüne bakıyoruz mesela. Mavi ve güneşli bir gök güzel bir güne, bulutlarla kaplı, yağmura gebe bir gök ise kasvetli bir güne işaret olarak yazılıyor aklımıza. Ve şunu hiç düşünmüyoruz; güneşli bir günde hiç mi mutsuzluklar yaşamadık ya da yağmurlu bir günü kahkahalarla geçirdiğimiz olmadı mı hiç? Ah o filmler ve kitap sayfaları... Mutlu filmleri masmavi gökyüzü ile başlatan, felaketleri gökteki zavallı, masum bulutlarla, yağmurla anlatan o filmler... Nasıl da kazınmışlar hayatlarımıza. Hatta bununla da yetinmeyip gördüğümüz anda ruh hallerimizi değiştiren birer sembole bile dönüşmüşler.


***
Biz insanlar, geleceği görmek, sabah uyandığımız vakit o güne dair işaretleri yakalamak için çırpınan kelebek avcıları gibiyiz. Kepçemizi gökyüzüne atıp işaretleri toplamaya o işaretlerden o güne dair ön bilgileri almaya çalışıyoruz. O kepçenin içinde güzeller güzeli bir kelebek bulduğumuz, uğur böceği bulduğumuz da oluyor bir kara sinek, bir zehirli böcek bulduğumuz da. Ve gün o işaretlerle bilinçli ya da bilinçsiz şekil alıyor.

Ben bu sabah, pencere önünde çayımı yudumlarken iki beyaz kumru ile karşılaştım örneğin. Toprağın üzerinde kıpır kıpır dolaşıyorlar, tepelerindeki gri bulutlarla kaplı "ha yağdım ha yağacağım" diyen havayı umursamadan günün ve zamanın içinde kaygısızca geziniyorlardı. İki beyaz kumru kim için iyi bir güne, şansa ve uğura işaret değildir ki?

Ve işime giderken, yol boyu düşündüm. Bu işaret, gün gerçekten güzel olacağı için bana sunulmuş bir armağan mıydı yoksa ben o güne dair iyi bir işaret aldığım için mi günü güzel biçimlendirip olan herşeyi iyiye yoracaktım? O günün güzel olacağına dair inancım hayatın içindeki güzel şeyleri yakalayıp, olumsuz olanları kaygısız bir ruh haliyle görmezden gelmemi mi sağlayacaktı? Eğer böyleyse, ki ben böyle olduğuna inanıyorum, her sabah uyandığım vakit kendime güzel işaretler bulmalıydım. Bulmalı ve o işaretlere var gücümle sarılmalıydım. Bunun da tek yolu aklımda bunca zamandır kodlanmış olan olumsuz tüm sembolleri silip atmak onlara yeni ve güzel anlamlar yüklemekten geçiyordu ki bunu yapmak, yapabilmek hem çok zaman istiyordu hem de sabır. Ama denemekten zarar gelmez diye düşündüm. Denemek kime ne kaybettirmiştir ki? Hem de böyle bir konuda.

***
Dediğim gibi hayatlarımız aslında bizler farkında bile olmadan işaret avcılığıyla geçiyor. Olan herşeyi, olacak olan herşeyin bir başlangıcı, tohumu ve işareti gibi görüyoruz. Sabah uyku mahmurluğuyla elimizin çarptığı çay bardağı tüm günümüzün sakarlıklarla geçeceğinin işareti oluyor mesela. "Gün nasıl başlarsa öyle gider" cümlesiyle yola çıkıyor ve sabahtan karar veriyoruz olacak olan herşeye sanki. Oysa gün hiç bir zaman nasıl başlarsa öyle gitmiyor, biz sadece o günü o sabah karar verdiğimiz gibi algılıyoruz. Ya da biri bize o gün kötü davrandığı zaman sanıyoruz ki o gün herkes aynı şekilde davranacak. Belki bir ya da iki tesadüf üst üste geliyor ve içimizdeki o küçük şeytan "aman kendine dikkat et bugün." diyerek inancımızı iyice pekiştiriyor. Oysa olan biten, sadece insanları ve olayları algılayış biçimimizden ibaret. Ve ne yazık ki en çok da böyle günlerde incinip kırılıyor söylenen sözler üzerine düşünmeden kendi içimizde küskünlükler yaşıyoruz. Ve daha sonraki günlerde insanlardan "İnan bana niyetim kötü değildi. Seni incitmek için söylemedim. Beni yanlış anladın." cümlesini çokça duyuyoruz.

***
Bu işaretlerden ve inançlardan vazgeçmek belki mümkün değil. Öyle ya; çoğu işareti farkında olmadan topluyor ve aklımızın içinde birer başlangıç noktasına dönüştürüyoruz. Eğer inanç ve işaretlerden vazgeçmek mümkün değilse ya da onları ortadan kaldırmak çok uzun zamanlar alacaksa yapılacak en doğru şey o işaretleri bilinçli bir şekilde ve olumlu yorumlayarak seçmek galiba. Mesela yağmurlu günlerde surat asarak güne başlamak yerine o günün tıpkı suyun toprağa hayat verdiği gibi tıpkı toprakta yeni tohumların büyümesini sağladığı gibi bizim de içimizde yeniliğe yol açacağını varsaymak gibi.

Ve bu yüzden sabahları uyandığım vakit kepçemi havaya savurduğumda içinde kelebek, uğur böceği, karınca, örümcek, sivrisinek ne olduğunu önemsememeye karar verdim. Çünkü anladım ki; o kepçenin içinden çıkan değil asıl önemli olan, benim onu nasıl gördüğüm...

24 Kasım 2008

YAĞMUR...

Son bir kaç gündür aralıksız yağmur yağıyor. Böyle havalarda insan içindeki romantizme hem şaşırıyor hem de seviniyor. Dünya böylesi bir karanlığa boğulmuşken, bizler böylesine derilerimizi yüzmüş ve canımız daha çok acımasın diye tam derimizin altındaki taşı, kendimizi dünyaya karşı savunmak için ortaya koymuşken; bu yumuşak, sıcak ve buharı üzerinde kahve kokulu romantizm yağmur gibi ruhlarımızdaki kiri pası yıkıyor.

Bir fincan kahvenin buharına bakarken, bir battaniye altında o kalın kitabın sayfaları içinde yitip gitmişken, yağmur alabildiğine yağıyorken ve ayaklarımız hala böyle sıcakken, mutfaktan güzel bir çorba kokusu her yanı kaplamışken, bir yere gitmek zorunda değilken, yatakta gün boyu kalma özgürlüğüne sahipken, salondaki televizyondan hiç beklemediğin anda sevdiğin bir şarkı kulaklarına erişmişken, saçların darmadağınıkken ve dağınık olmasının hiç bir sakıncası yokken, nefes alabiliyorken ve nefes almakla da kalmayıp hiç bir sızı, ağrı duymuyorken, sevdiğin herkes hayattayken, bin sebepli ama dillendirilemeyen bir coşkuyla doluyken yağmur soyduğun derinin altındaki taştan sızıp böyle içine doluyor.O doldukça ve sen böyle coştukça birileri gelip kalbin kapısını çalıyor.

Ayakları üşümeseydi diyorsun bir kap çorba belki... Baş üzerinde bir dam hiç olmadı bir şemsiye... Üzerine bir battaniye, bir hırka ya da... Daha iyisi yünlü bir manto. Soba başında otursa birileri... Bir kahveci alsa onu içeriye... Gel ısın dese... Soba şöyle gürül gürül yansa... Adamın yanakları kızarsa kızarsa kızarsa... Kimse anlamasa sevinçten mi ısındığı için mi kızardığını... Ah öyle olsa... Kimseler sokakta kalmasa...

Yağmur önce romantikleştiriyor sonra da kurumlu bir keder gibi yağıyor üzerine... Yüzünde ellerinde simsiyah izi kalıyor...

FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU

23 Kasım 2008

DÜNYA ÜZERİNDE BİR YERLERDE...

Calanon sormuş: "En sevdiginiz 10 yer; ülke, şehir, semt, oda vs benim icin önemli degil. Dökülün bakalım resimleri ve cevapları."1-ODA: İnsan aslında bir kamlumbağa gibi. Ne zaman sıkılsa hayattan, insanlardan ya da olan biten herşeyden bir kabuk arıyor kendine. O kabuk da çoğu zaman evlerimiz, odalarımız oluyor. Bu yüzden benim de en sevdiğim yer kendi kabuğum.

Kabuk dışında ise;
2-BAHÇE: O küçük portakal ağacının altında oturmayı... Tüm bahçenin en küçük ağacının tüm bahçeye kafa tutan, kış geldiğinde, boyuna posuna bakmadan başını portakallarla donatmış halini... 3- DENİZ: Deniz kenarında uzun uzun yürümeyi ve kendimi unutmayı... 4- KİTAPLAR: Kitapçılar, kütüphaneler, sahaflar, içinde kitap olan her yerde zamanı unutmayı, kitaplığımın önünde halıya bağdaş kurup oturarak, bir o kitaptan bir bu kitaptan okuyup dağılmayı... 5- SÜPRİZ KAHVALTILAR: Sabahın erkeninde gelen telefonu, "çabuk hazırlan kahvaltıya gidiyoruz" cümlesini, güneş altında simit, çay ve peynirle yapılan bol kahkahalı kahvaltıları...6- BEBEK ELİ: Mutluyken ya da değilken, gülerken ya da ağlarken, farkındayken ya da dalgınken o minik bebeğin gülerek elimi tuttuğu zamanları...7-FİLMLER: Tüm haftasonunu siyah beyaz filmlerin içinde geçirmeyi...8-YAĞMUR: Yağmur altında şemsiyeli ya da şemsiyesiz yürümeyi...9-GÜN SONU: Tüm günü yorgun ama mutlu bir şekilde bitirip ayaklarımı uzattığım zamanları... 10- UYKU: Erken kalkmak zorunda olmadığım sabahları...

SEVİYORUM...


mimi paslayalım: Zeynep Everi, Rehav@ ve Haşimce bakalım nerelerde olmayı seviyorlarmış.


1- Vincent Van Gogh

2-http://www.addo-goodhope.co.za/pics/big/orangetree.jpg
3-http://www.execkeys.com/Graphics/Sea%20shore%20Icon
4-http://www.tempe.gov/LIBRARY/events/images/books.jpg 5-http://www.yenilikleronline.com/wp-content/uploads/2008/04/cay-simit.jpg 6-http://ppasg.com/images/baby_hand.jpg
7-http://www.oldmovies.com
8-http://www.patlewisart.co.uk/
9-http://middlezonemusings.com/wp-content/uploads/2008/04/feet.jpg
10-http://www.ruyabilim.com/img/uyku.jpg

20 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Kalbin kıyısında duran o sandal Sevgili Dostum... Kaç kişi alır, batmadan?

O kadın geldi önce. Saçlarında dünyanın gamı kederiyle geldi. Kuru ellerinde buruşuk bir kağıt. Titrek kelimelerinde kocaman bir ömrün özeti. "Ah bacım ah..." diye başladığı cümlelerle kalbimi deldi.

Sonra o adam. Saçı sakalı girmiş birbirine. Kara kuruydu o da. Kocaman kara gözlüydü. Ağzında kara ömrüne tezat bembeyaz incilerle, dünyanın çiğneyip tükürüp attıklarından biriydi.

Ve o çocuk. Akşamın karasında, sokaklarda gezen o çocuk. Elleri ceplerinde öyle efe yürüyüşlü. Ölçsen bir avuç gelmez göğsü. Yağmur altında sırılsıklam yanıma geldi.

Sahi dostum kalbin kıyısında duran o küçük sandal... Kaç kişi alır, batmadan?

Fotoğraf: www.otshows.com

19 Kasım 2008

DALDAN DALA, DALDAN DALA...

Sigarasının dumanını üfleyip, uzun zaman sürmüş o sessizliği bozuyor: "Konsantrasyon bozukluğu..." Kesinlikle kızından söz ediyor. Çünkü ne zaman başı sonu belli olmayan bir cümle kursa hep kızından söz ediyor oluyor. Bunu bildiğim için cümlenin aslının "kızımın konsantrasyon bozukluğu var." olduğunu anlıyorum. Çok ilginçtir bunu başka hiç birşeyden söz ederken yapmıyor, sadece kızından söz ederken aklının içinden geçenleri sanki o düşünürken herkes duymuş gibi davranıp konuya ortasından giriyor. Neden? Geçen gün de "mor balon" dedi. Elbette bunun Sezen'le (kızının adı bu) ilgili olduğunu anladım ama mor balonu anlamlı bir cümle içine koyamadım. Sonra anlattı okulda bir çalışma için tüm çocuklara balon getirmesini söylemişler. Sezen'e de mor renk verilmiş. Onun için mor balon alması gerekiyormuş.

"Evet" dedim o yine dalmışken "konsantrasyon bozukluğu?" Sigarasını söndürürken cevap verdi: "Tıpkı sana benziyor; bedeni seninki kadar tembelken zihni tıpkı seninki gibi hiperaktif." Şaşkınlıkla bakıyorum. Tamam ben tembelim de zihnim neden hiperaktif? Bunu ona soruyorum. "E senin de konsantrasyonun berbat değil mi?" Evet haklı. Benim de konsantrasyonum berbat. "Neden sence?" diyor. Bilemiyorum. "Hadi gel o zaman bir gününü ele alalım." Peki diyorum. Eğlenceli gözüküyor ama sonuçları ne olacak şimdiden bilemiyorum. "Tamam" diyor "başla bakalım anlatmaya." Benden o sabah ne yaptığımı anlatmamı istiyor. Hem de tüm ayrıntısıyla...

"Sabah geldim. Bilgisayarımı açtım. Gazetelere bakayım dedim. Nur Çintay'ı okumaya başladım. Yazının adı "Bağırsaklı Medya Yalanları"ydı. Önce yaklaşan kurban bayramı üzerine düşünmeye başladım. Bağırsak lafı geçiyor ya. Sonra midem bulandı bağırsak lafından gidip kendime kekik söyledim. O sırada biri geldi bana bir fıkra anlattı." Hangi fıkraydı o diye lafımı kesiyor: "Temel'i trafik polisi durdurur. "Beyefendi" der "bugün yaptığımız kontroller sırasında emniyet kemeri takan sadece siz olduğunuz için size bir ödül vermek istiyoruz. 300 YTL. Peki bu ödülle ne yapmayı planlıyorsunuz?" Temel cevap verir: "Hemen gidip ehliyet alacağım" Polis şaşkınlıkla "neeeee ehliyetsiz araba mı kullanıyorsunuz?" O sırada yan koltukta oturan Fadime atılır "siz ona bakmayın memur bey içince ne dediğini bilmez o." Polis iyice şaşırır "Bir de alkollü müsünüz?" Arka koltuktaki Dursun lafa girer "Arkadaşlar ben size dedim çalıntı arabayla yola çıkmayalım lanetli olur bunlar" Polisin iyice tepesi atar "İnin arabadan" diye bağırır. Kapıların açılıp kapandığını duyan İdris bagajdan fırlar "Arkadaşlar sınırı geçtik mi?" Gülüyor. Ben de öyle. Sonra anlatmaya devam etmemi istiyor. "İyi de nerede kaldım?" diyorum. Anımsatıyor.

"Evet. Yazının başlığını es geçip okumaya başladım. Ortalarda bir yerde Ayla Dikmen'den söz ediyordu. Ayla Dikmen'in yüzünü anımsayamadığım için google'dan baktım. Sonra Ayla Dikmen'in sesini de anımsayamadığımı farkettim youtube'a girdim. " Zehir gibi aşkın var" adlı şarkısını dinledim bir yandan da söyledim. TRT'nin 1978-1979 yılbaşı programında söylemiş şarkıyı. O yıllarda kaç yaşında olduğumu nerede olduğumu düşündüm. Yıllar sonra internet diye birşeyin olacağı ve benim o yılbaşı programını yeniden izleyeceğim aklıma gelir miydi diye düşündüm, sonra 2008 yılında tam buradayken 20 yıl sonra şu an hayal bile edemeyeceğimiz bazı şeylerin kullanılıp kullanılmayacağını ve bunların neler olabileceğini düşündüm. Şarkıyı dinlemeye devam ettim.Sonra sabah babamla dinlediğimiz şarkı aklıma geldi. "Gülyanaklım" Şarkının adı buydu. Ben şarkıyı söyleyenin Kartal Kağan olduğunu iddia ettim. Babam ı" ıh o değil" dedi. Sonra Ayla Dikmen'i bıraktım o şarkıyı aramaya başladım. Coşkun Demir söylüyormuş. Coşkun Demir'i ne kadar sevdiğimi anımsadım. Başka hangi şarkıları varmış diye baktım. Koca Çınar isimli şarkıyı anımsadım. Onu bulup klibi izledim. TRT tarzı bir klip yapmışlardı. Sonra eski sanatçılar üzerine kafa yordum aklıma Erol Evgin geldi. Erol Evgin'in "Ah bu hayat çekilmez" şarkısını dinlemek istedim. Küçük bir kızken Erol Evgin'e aşık olduğum aklıma geldi. Hatta Erol Evgin'e küçük bir çocukken tüm kız arkadaşlarımın aşık olduğunu öğrendiğimde nasıl şaşırdığımı düşündüm. O şarkıyı ararken karşıma Hababam Sınıfı görüntüleri geldi. Onları izledim. Sonra gözlerim ağrıdı biraz dışarı çıkıp bir sigara içeyim dedim. Çıktım bahçede birileriyle konuştum. O adam yine geldi bana bir fıkra daha anlattı. Ama onu unuttum şimdi. Sonra içeriye girdim. Az önceki yazıyı okuyayım diye düşündüm. Nur Çintay'ın fotoğrafını görünce Nursuna Memecan'ın verdiği yemek ve gazeteciler arasındaki tartışmalar aklıma geldi. Oray Eğin'e bir bakayım dedim. Akşam gazetesinin yazarlar bölümünü açınca Serdar Turgut'u gördüm. "Önce bunu okuyayım sonra dönüp Oray Eğin'i okurum "diye düşündüm. Serdar Turgut'un yazısında geçen kitapları google'dan aradım. Onlar hakkında yazıları okurken Jose Saramago adını gördüm "Körlük" ve "Görmek" kitapları hakkında yazılanlara baktım. Sonra başka bir kitabı vardı bir blogda görmüştüm dedim ve onu bulmaya çalıştım. O kitap satışta değildi. Satışta olan yerler var mı diye baktım. Canı sıkılan biri geldi ve bana gazeteden bulduğu Kızılderili sözlerini okumaya başladı. Başımı salladım. Sonra eskiden odamda duran poster aklıma geldi. O posterin nerede olduğunu düşündüm. Bir kızılderili vardı üzerinde ve şöyle yazıyordu: "Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak." O posteri bulup bulamayacağımı düşündüm. Sonra ekrana geri döndüm. "Bütün yazarlara baktım Yılmaz Özdil ne yazdı acaba?" dedim. Onu kesintisiz okudum. Ece Temelkuran ne yazmış diye bakarken bir arkadaşım aradı. Onunla konuştum. Mail geldi ben teldeyken onu açtım ama okumadım. Tüm bunlar olurken elektrikler kesildi. Beş dakika sonra geldi. Ben yeniden gazeteleri açtım. Sonra..."

"Ay tamam ben yoruldum sus" dedi. Güldüm. "Sen hep böyle mi okursun gazeteleri" Dudak büktüm "galiba emin değilim" dedim. "Senin probleminin nedenini biliyorum galiba" dedi başını sallayarak. "Eeee doktor, neymiş" dedim. "İnternet" dedi. "Eğer gazeteleri internetten okumazsan sanırım bir yazıyı sonuna kadar okumayı başarabilirsin. Böylece konsantrasyonun da bozulmaz." Eh haklı olabilirdi, birşey diyemedim.

Fotoğraf:
http://www.philly.com/

17 Kasım 2008

HANGİ ZAMAN?

Dolmuşun içi rendelenmiş limon kokuyor. Çok garip. Tıpkı annemin ben çocukken yaptığı keklerin hamuruna rendelediği limonun kokusu gibi... Zaman geri sarıyor ve ben birden sekiz yaşıma dönüyorum. Bir cumartesi öğleden sonrasında buluyorum kendimi. Yıl 1981. Kardeşim tüm haşarılığı ile evin içinde oradan oraya koşturuyor. Annem bir kap içindeki hamura sarı bir limonu usulca rendeliyor. Cumartesi öğle sonraları o günlerde hep limon kokuyor.

Önümüzdeki araç ani bir fren yapyor. İçinde olduğum dolmuş da öyle. O ani ses 1981'den 2008'e geri getiriyor beni. Tıpkı güzel bir rüyanın ortasında uyandırılmış gibi hissediyorum. Kime kızayım bilemiyorum. Hala limon rendesi her yan... Ama zaman nedense yeniden geriye saramıyor. Arkadaki adamın telefonu çalıyor. Adam fısıltıyla konuşuyor. Radyodaki reklam yerini bir türküye bırakıyor. "Bin cefalar etsen almam üstüme oy, gayet şirin geldi dillerin dostum oy, varıp yad ellere meyil verirsen oy, kış ola bağlana yolların dostum dostum dostum..."

Babamın yüzü dolmuşun buğulu camında beliriyor. Yüzündeki tüm çizgileri siliyor geriye saran film. Genç bir adam oluyor yeniden. Siyah dalgalı saçları o türküyü söylerken savruluyor: "Bin cefalar etsen almam üstüme oy, gayet şirin geldi dillerin dostum oy... " Anneme kaldırıyor kadehini annem gamze gamze gülüyor. Bahçeden akşamsafalarının kokusu yayılıyor. Her yer akşamsafasına ve türkülere bulanıyor.

Duruyoruz. Dolmuştan az önce telefonla konuşan adam iniyor. O dolmuşun içinde aslında var olup olmadığımı düşünüyorum. Günlerden pazartesi saat 17:10 aylardan kasım yıl 2008. "Tam bu anı, şimdi dolmuşun bu koltuğunda otururken yaşamış sayılır mıyım?"diyorum kendi kendime. Sürekli geriye saran aklımın kayıtlarını, sanki eski bir film makinasından yıpranmış bir film gibi izlerken içinde bulunduğum zamanı sahiden yaşamış oluyor muyum?

Gün içinde kaç kez yapmışımdır bunu? Bir yerdeyken kaç kez geriye sarmıştır aklım? Bir kokudan, bir şarkıdan, birin anlattığı bir hikayeden, bir fotoğraftan ya da okuduğum bir haberden yola çıkıp kaç kez anımsamışımdır eskiyi? Ya geleceğe dair neler kurmuşumdur nelerden yola çıkarak? Kaç kez içinde bulunduğum anı es geçip gelecek için, tamamen gelip gelmeyeceği kuşkulu olan bir gelecek için hem de, hayaller kurup planlar yapmışımdır? Peki ya öfkelenip sustuğum zamanlara ne demeli? Öfkemin aklımın içinde hapis kaldığı zamanlarda, kaç kez kavga etmişimdir aklımın içinde birileriyle?

Öğle güneşinin altında o masada sevdiğim insanlarla otururken belki ya da sabahın ilk çayını yudumlarken, yemek yerken, sevdiğim bir filmi izlerken, bir şarkıyı dinlerken, gökyüzüne bakarken, gazete okurken, o kitabın satırlarından gözlerim geçip giderken aklım kaç kez geri kaç kez ileri sardı filmi acaba? Eğer tüm bunları yapmışsam ve yapıyorsam ben hangi zamanı yaşıyorum?

Fotoğraf: Engin Güneysu

15 Kasım 2008

KEŞKE...

Bazen, geçmişteki olayları düşünmek, yanıp kül olmuş bir evin yağmur altında ıslanışına bakmak gibidir. Şöyle geçer aklından: "Bu yağmur, ev yanarken yağsaydı." Geçmiş, hep "geç kalınmışlıklar" ya da "denk gelmemişlikler"le doludur oysa. O yüzden geçmişimiz koca bir "keşke" balonundan başka hiç bir şey değildir.

Hayat öylesine akıp giderken ve yapacak rutin işlerden başka bir şey yokken, canın fena halde sıkılıyorken, kendine yeni yeni dertler biriktirip bir zaman sonra bunların saçmalığına şaşıyorken, bu şaşkınlık içinde daha da büyük bir şaşkınlıkla tüm enerjini böyle bir aptallıkla tükettiğini görüyorken o keşkelerin hepsinin hemen sağ bacağının yanındaki sepete, tıpkı elinde yonttuğun bir odun parçasından fırlayan yongalar gibi biriktiğini görürsün. O sepetinin içine baktıkça geçmişte yaptığın hataların ne kadar da çok olduğunu görür iç çekersin. Gözlerini ufka çevirmeye çalışırken gözün hep o sepete takılır da kalkıp gidemeyecek kadar yorgun bacaklarına söz geçiremezsin. Orada, o akşam üstü, o keşkelerle dolu sepetin yanında oturursun. Ve keşkelerin katlanmayı bekleyen çamaşırlar gibi öylece buruşmuş ve zavallı dururlar. Eğer biraz cesaret bulursan kendinde ve ellerinin titremesine aldırmazsan, onları alıp tek tek dizlerinde düzeltir ve katlar koyarsın. Hesaplaşırsın onlarla. Ve bilirsin kolay olmayacağını. Çünkü, kimse sana kolay olacağını söylememiştir. Onları orada o buruşuk ve kederli halleriyle bırakıp gidebilirsin. Eğer başarabilirsen unutabilirsin de.

"Keşke"lerle başa çıkmak onları katlayıp olmaları gerektiği yere koymak ve orada bırakmak kolay değildir. Keşke ona yalan söylemeseydin, keşke okulda daha başarılı olsaydın, keşke o şehirden gitmeseydin, keşke onu bu şekilde terketmeseydin, keşke sigaraya başlamasaydın, keşke o insanlarla hiç dostluk kurmasaydın, keşke ona bağırmasaydın, keşke o sana bağırdığında dönüp arkanı gitmeyi başarabilseydin, keşke öfkene hakim olabilseydin, keşke onu değil de diğerini seçseydin, keşke sırlarını ona anlatmasaydın, keşke vaktin varken ona doya doya bakabilseydin, keşke ona sevgini anlatabilseydin, keşke sana inansaydı, keşke yeterince inandırıcı olabilseydin, keşke o küçük sorunu bu kadar büyütüp de hayatının her yanına yaymasaydın, keşke küçük insanların küçük hesaplarına gülüp geçmeyi başarabilseydin, keşke alay etmeyi keskin zekalarını açığa çıkarmak sananlar üzerine bu kadar düşünüp, üzülüp durmasaydın da gülüp geçmeyi başarabilseydin, keşke vaktini çalanlara "dur" demeyi bilseydin, keşke "keşke" dememek için daha akıllı davranmış olsaydın. Keşke...keşke...keşke...

Kimse kolay olacağını söylememiştir sahiden de. Hatta kimse sana bunu yapmak zorunda olduğunu da söylememiştir. Seçeneklerin vardır sadece. Her zaman seçenek vardır. Ya katlar koyarsın bir yana ya da tıpkı yağmur altında yanmış bir evin her önünden her geçişinde yaptığın gibi derin derin iç çeker "keşke bu yağmur, ev yanıyorken yağsaydı." dersin, yanan o evin tahtalarını yanmayanlardan ayırıp yeni bir ev yapmayı hiç mi hiç düşünmeden...
Tek yapman gereken seçmektir. Çünkü hayat sana seçenekler sunar. Zaten hayat dediğin seçenekler arasından izlediğin yol değil midir?

Fotoğraf: Engin Güneysu

14 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Sonbahar, tıpkı vedalardan hoşlanmayan bir dost gibi, aniden gidiverdi bugün. Onun o hüzünlü bulutları, sarı yaprakları, yağmur bekler toprakları sanki bir gecede, bir peri eli değmiş gibi kayboldular. Vedasız ve vefasızdı her sonbahar gibi bu sonbahar da. Tam ona bağlanmaya başladığında, hani o hüzünlü haline alıştığında ve kabul ettiğinde, seni grilerin kucağına terkedip gidenlerdendi.

Bu vedasız gidişin soğuk sabahına uyandım bugün. Uyanık ama kapalı gözler altından sezdim herşeyi. Nöbet değiştirmişti mevsimler. Kalkacaktım, sokağa çıkacaktım, başka bir gök altında ağır adımlarla yola koyulacaktım. Yorgun sonbaharın bir kaç sarı yaprağını bulacaktım sokaklarda belki, kışın o çelik yüzü altında yürürken. Ve göğe bakacak bakacak bakacaktım. Şimdiden ona alışmaya başlayacaktım.

Akşamları koşarak gelecektim eve. Yanaklarıma işleyecekti göğün o ince buz iğneleri. Sokaklar ıslak olacaktı çok zaman. Çamur olacaktı her yan ve ben yollarda sekerek yürüyecek ,kendi yürüyüşüme gülecektim. Çok üşüdüğümde anneannemin evine koşacaktım. Anneannem yatağında yatıyor olacaktı. Radyodaki içli şarkı dolduracaktı odasını ve her yer bal kokacaktı. Soba başında ellerimi ısıtacaktım. Pencereden yağan yağmura bakacaktık sonra, ağaçların yağmur altında titreşen dallarına, sokaktan geçen siyah şemsiyeli adama... O anlatacaktı ben dalıp gidecektim. Radyo birbiri ardına çalacaktı o içli şarkıları akşamın içinde yitip gidecektim.

Yağmurlu günler olacaktı. Sonra rüzgarlı günler. Bazen güneş çıkacaktı ve herkes bile isteye aldanacaktı havaya dışarı kazakla çıkacaktı. Ceplerimizden buruşmuş mendiller sarkacaktı, hapşıracak ve birbirimize uzun ömürler dilecektik. Ve sabahları uyanmak istemeyecektik. Sıcak yataklarımız dünyanın en değerli hazinesi gibi gelecekti. Bir kaç dakika daha uyumak için pek çok şeyi feda edebileceğimizi sanacak, uyandıktan sonra bu uykulu halimizi pek bir sersem bulacaktık. Buz gibi havalarda koştura koştura işe, okula gidecek, tüm günü pencere önü çiçeği gibi geçirecektik sonra. Sokakları özleyecektik, baharı, yazı, o altında oturduğumuz ağaçları incecik gömlekleri, üşümeden geçirilen günleri çok ama çok özleyecektik.

Dedim ya uyanık ama kapalı gözler altından sezdim herşeyi. Kışın gelişini ve getirdiklerini... Ve dostum bir elimle kışın buzdan ellerini sıkıp hoşgeldin derken diğer elimle vedasız sonbaharın ardından el salladım hiç kıpırdamadan. İşte dostum ben bugün bambaşka bir mevsime uyandım. Bağlanılmaması gereken ve yine vedasız gidecek olan bir mevsime...

Fotoğraf: http://www.raindropsto.com/

12 Kasım 2008

ÜÇÜNCÜ GÖZ LAZIM BİZE...

"Haydi gidelim" diyor "biraz vakit öldürürüz." Şaşkınlıkla bakıyorum. "Neden?" diyorum sonunda. "Ne neden?" diye soruyor. "Neden vaktinizi öldürmek istiyorsunuz?" Şaşırma sırası onda. Belli ki farkında bile olmadan söylediği bir cümle. "Şeyyy..." diye kekeliyor. Gülümsüyorum. "Canınız mı sıkılıyor?" "Evet" diye cevap veriyor sanki imdadına yetişmişim gibi.Bu iki cümleyi hiç ama hiç anlayamadığımı ve anlayamayacağımı düşünüyorum . "Biraz vakit öldürürüz" ve "canım sıkılıyor." diyen insanları da. Öyle ya bir insanın ömrü en fazla 100 yıl. O da sigara ve içki içmezsen, stressiz bir yaşam sürersen, kentten uzakta yaşarsan, sağlam genlere sahipsen, bilgisayar ve cep telefonu kullanmıyorsan, yoğurt, süt, peynir, pekmez gibi besinler her daim sofrandaysa, bir bahçen ve hormonsuz gıdaların varsa, bir kazaya ya da serseri bir kurşuna kurban gitmeyecek kadar şanlıysan en fazla 100 yıl. Haydi şunu 120 yapalım ya da 130. (Eğer Çinli ya da Japonsan ve yağsız pirinçle besleniyorsan.) Bir insan için 100 yıl nedir ki? Bir insanın yapabilecekleri için 100 yıl nedir? Ve bu adam bana tutmuş "vakit öldürmekten" söz ediyor. Ve bunu da "can sıkıntısı" ile açıklıyor. Olacak iş değil."Teşekkürler" diyorum "Benim öldürecek vaktim yok." Ömrüm kaç yıl acaba? 100 olmadığı kesin çünkü yukarıdakilerin hemen hemen hiç birini yapmıyorum. Yoğurt ve peynir hariç. Dilerim uzun ömürde bu ikisi etkendir.

*****
"Ah tırnağım kırıldı. Of ya of of of..." Yarım saat boyunca tırnağını kemiriyor. "Tükrüğün tırnağın çabuk uzaması için yararlı olduğuna dair bilimsel bir bilgi mi var?" diyorum. Kırık tırnağın buruşturduğu suratıyla "nee?" diyor. "Yok birşey" diyorum. Bir kırık tırnak için bu kadar kahrolan birine söylediğim cümleye bak. Her gün binlerce insan ölüyor. Binlerce. Ama kırık bir tırnağın arkasından vahladığı kadar onlar ardından vahlamıyor büyük bir ihtimalle. Zaten haberleri izlemiyormuş öyle diyor. Bu kadar iç karartıcı habere yüreği dayanmıyormuş. Haklı kadın. Bir tırnak için bu kadar canı yanan haberleri izleyince kalp krizi geçirir. Vah ki vah...

*****
Elmayı çekirdeklerine kadar yiyor. Geriye sadece sapı kalıyor. "Yararlı" diyor "elma çekirdeklerini yemek gerekir." Muhtemelen haklı çünkü sağlık konusunda tüm programları izliyor tüm haberleri okuyor. Masasından "bitkilerin şifası" kitabını eksik etmiyor. Bu onun kutsal kitabı gibi.

İşin ilginç yanı tüm bunlara rağmen her gün yeni hastalık belirtileri buluyor kendinde. Sırt ağrısından şikayet ediyor bu aralar. Bilgisayar başında oturmaktan oluyormuş. Haklı. Çünkü aynı dertten ben de muzdaribim. Öğle araları çeşitli hareketler yapıyor. Ben de ona eşlik ediyorum. Hafif öne doğru eğik oturduğumda "dik otur" diyor. Hemen sırtımı dikleştiriyorum ama bir kaç dakika sonra farkında olmadan eski halime dönüyorum. Tıpkı bir kap içine bırakılmış pelte gibiyim. Hemen koltuğun şeklini alıyorum.

Bana gazeteden depresyon belirtilerini okuyor arada bir. Kendisinin depresif biri olduğuna bütün kalbiyle inanıyor. Ne okursa tüm belirtileri ertesi gün gösteriyor. Ona belirtileri değil de tedavi yöntemlerini okutmanın bir yolunu bulmalı.

*****
Bir de felaket tellalımız var ki evlere şenlik. Bugüne kadar ağzından iyi bir haber duyan olmadı. Bu yüzden onu görünce herkesin beti benzi atıyor. Ne korkunç bu durumun içinde olmak. İşin tuhafı felaket olaylarını öyle bir anlatışı var ki sanki bundan tuhaf bir haz duyuyor. Trafik kazaları, ölü ve yaralı sayıları, cinayetler, birbirine girmiş aileler... Herkes içinde bastırılmış bir cani mi taşıyor? Ve bu haberleri verirken yüzündeki bu iştah ifadesi, ellerini ovuşturmasının nedeni ne? Karşısında üzgün yüzler ve dehşet içinde kalmış dışarı fırlamış gözler görmek birine neden haz versin ki?

*****
Her insan ne kadar farklı... Her insan birbirinin gözünde ne kadar da farklı... Ya ben nasıl bir tip çiziyorum onların gözünde. Aksi? Neşeli? Umursamaz? Aptal? Ukala? Sersem? Çalışkan? Tembel? Alıngan? Nasıl biri? Aslında hiç birimiz uzun uzun birbirimiz üzerine düşünmüyoruz da küçük olaylardan birer karakter çiziyoruz birbirimize. Kısa yoldan hemen elimizdeki etiketleri yapıştırıyoruz. Ve yeni birşey olmadıkça güçlü bir rüzgar o etiketleri o adamların kadınların yakalarından düşürmedikçe, yeni etiketler yapıştırmıyoruz onlara.

Vakit öldürmek istediğini söyleyen şu adam mesela. Belki de içinden çıkamadığı bir sorunu vardı ya da unutmak istediği birşey? Belki bu yüzden çıkmak, dolaşmak, mekan değiştirmek istiyordu. O gün bitsin gitsin istiyordu. Aklının içinde içinden çıkamadığı düğümleri çözemiyor, çözemedikçe göğsü sıkışıyor, nefes alamıyor, dört duvar üzerine üzerine geliyordu. Belki o gün için tek istediği, günün bitmesiydi. Gece olsun, yastığına başını koysun deliksiz bir uykuya dalsındı tüm isteği belki. O günü, ömrününün o gününü feda edecek kadar istiyordu belki o vaktin ölmesini. Bilemeyiz ki...

Ya da şu kırık tırnaklı kadın. Belki de tüm günün öfkesini tırnağından çıkarıyordu kimbilir? Kimbilir belki günlerdir haftalardır başında kara bulutlar dolaşıp duruyordu, hayatında herşey ters gidiyordu. Belki hayat ağır geliyordu. Kendi hayatı bile ağır gelirken ona başka hayatların dertlerini taşıyacak gücü bulamıyordu omuzlarında. Belki haberleri izlerken dünyaya dair, hayata dair umutlarının hepsi buhar olup havaya karışıyordu. Ve bu yüzdendi belki o kırık tırnak için bunca üzülmesi. O kırık tırnak tüm kaybettiklerinin bir sembolüne dönüşüvermişti o anda. Patlamıştı içinde kaynayan volkan. Kim bilebilir ki böyle olmadığını?

Ya da sağlık konusunda çok hassas olan genç adama ne demeli? Belki ailesindeki insanları kalp krizinden, kanserden ya da başka ölümcül hastalıklar yüzünden kaybetmişti. Bu yüzden korkuyordu erken yaşta ölmekten. Ailesinin kaçınılmaz kaderine karşı meydan okuyordu belki. Bu yüzden kaderin alnına yazdıklarına, o bilmediği yazgıya karşı savaşıp duruyordu. Bu onun hayatın ona biçtiklerine karşı bir meydan okuma biçimiydi. Olamaz mı?

Ya o felaket habercisi? Onun bu davranışı altında yatan çok farklı bir sebep olamaz mıydı? Olabilirdi elbette. Kaderin hep ona acımasız davrandığını, başına haketmediği şeyler geldiğini düşünüyor olabilirdi pekala. Ve bu yüzden diğer insanların yaşadıkları şanssızlıklar, acılar bir nevi teselli oluyordu ona. Tanrı'nın şansız çocuklarının hikayelerini topluyordu. Kendi şanssız hayatına eşlik eden hikayeleri... Geçmişte pek çok kayıp yaşamış ve zamanında Tanrıya isyan etmiş olabilirdi. Gökyüne doğru çığlık çığlığa bağırmış olabilirdi: "Neden ben?" diye. Bütün bunlar sorusuna cevaptı belki. "Sadece sen değilsin." diyordu Tanrı ona "Başkaları da var." Mümkün değil mi?

*****
İnsanlar aysberg gibiydiler. Görüş alanımızda olan kısmı o insanın bütünü sanmak yanılgısındaydık. Oysa tüm tavır ve davranışların altında tahmin edebileceğimiz ya da tahmini imkansız pek çok neden yatabiliyordu. Her insan üzerine ayrıntılı olarak düşünmek gibi bir lükse sahip değildik elbet. Değildik ama hepimiz yanlış anlamalardadan ya da anlaşılamamaktan da şikayetçiydik. Çoğu zaman verdiğimiz tepkiler, davranışlarımız aslında içimizde olup bitenin yansıması değildi. Çünkü çoğu zaman kendi nedenlerimizden bile haberdar değildik. Boşuna demiyorlardı oysa "insan, kendini insanda tanır." diye. Deniz altında, derinlerde kalmış kütlelerimizi görebilmek için ancak diğer aysberglerin kütlelerine bakmamız gerekiyordu. Kendimizi ancak böyle tanıyabilirdik. Ve böyle bilebilirdik...O kütlelere bakabilen bir göz gerekti bize. Her daim açık, yargılamadan bakan ve karşısındakinin görünenden fazlası olduğunu bilen bir göz...
FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU

11 Kasım 2008

GÜN İÇİNDEN GEÇEN

Hala o garip koku burnumda. Saçları kazınmış, ufak tefek o kadının yaydığı garip koku. Koridorda duruyordu. Arkası dönük, duvardaki tabelaya bakıyordu. Kafası karışmış gibi bir hali vardı. Başını bir o yana eğiyor bir bu yana eğiyor ve gözlerini tabeladan ayırmıyordu. Hemen arkasındaki merdivenlerden aşağıya inerken biraz daha sert adımlarla indim. Ayak seslerimi duyar ve bana döner, eğer yardıma ihtiyacı varsa söyler diye düşündüm. Büyük ihtimal bu koca binada yolunu kaybetmişti. Pek sık olurdu böyle şeyler, kaybolurlar, tabelalara bakarlar, kafaları karışır, en sonunda çekinerek birine sorarlardı.

Sahiden de döndü. Ama yardım istemedi. Gülümsedim. Yine tek söz etmedi. Bu kez ne gülümseyerek ne de orada olduğumu hissettirerek lafı hiç dolandırmadan sordum yardıma ihtiyacı olup olmadığını. Sahiden kaybolmuştu. Ama sadece bu binada değil, bu koca şehirde de hatta hayatın içinde de. "Ben hastayım" dedi ve sonra anlatmaya başladı; şizofren olduğunu, tedavi gördüğünü, kendi memleketine gitmek istediğini ama parası olmadığını bu sorununa çözüm bulacak ve ona yardımcı olabilecek kurumun hangisi olduğunu bilmediğini ve daha pek çok şeyi bir çırpıda anlattı.

Doğru söylüyordu. Bunu biliyordum. Nereden bildiğimi bilmiyordum ama biliyordum işte. Onu bu konularda bilgisi olan birine götüreceğimi söyledim. O yardımcı olabilirdi. Başını salladı, sevineceğini söyledi. Uzun koridorda hiç konuşmadan yürüdük. Odanın önüne gelince ben içeriye girdim o nedense çekindi, kapının önünde durdu. İçeriye girmesini işaret ettim. Usulca girdi. Bana anlattıklarını anlattı. Karşımızdaki kişi, kurumların ona elbette yardımcı olacağını ama işlemler, evraklar derken çok zaman geçeceğini anladığı kadarıyla onun acil olarak gitmesi gerektiğini söyledi. Bu doğruydu. Hemen gitmek istiyordu. Karşımızdaki kişi onun için yol parası bulabileceğini söyledi. Ve dediğini de yaptı. Hayranlıkla baktım ona. "Yok yok" dedim içimden "dünyadan umut kesmek için erken. Böyle insanlar var hala."

Şaşkın bir teşekkürle ayrıldı kadın. Arkasından baktım. Ben arkasından bakarken parayı veren kişi gülümseyerek şöyle mırıldanıyordu: "Bu para bize başka bir iyilik olarak dönecek. Bizi kazadan beladan koruyacak." Az önce düşündüklerimi toplam on iki kelimeyle tuzla buz etmeyi başaran bu insana ne desem bilemedim. İyiliğinin ona döneceğinden emin, mutlu mesut gülümseyen birine ne denirdi ki? İyi bir alışveriş yapmıştı. Parayı peşin ödemiş gelecek süpriz hediyeyi bekliyordu. Sahi ne denirdi böyle birine? Bilemedim.

Fotoğraf: http://www.kaboodle.com/reviews/adaa-hand-sculpture

08 Kasım 2008

SESSİZLİĞİN İÇİNDEN GEÇİNCE...

Bu bir adaptasyon sorunu. Evet. Uykudan uyanıklığa, geceden gündüze, rüyadan gerçeğe geçerken o karanlık arafta bir süre durup beklemem, ardımda bıraktığım gerçek olamayacak kadar tuhaf rüyalarla bezeli geceyi tartmam, önümde duran günü ölçüp biçmem gerekiyor. Ve böyle zamanlarda anlıyorum ki hız asla bana göre değil. Hele de sabahın ilk saatlerinde... Zamanı hep ama hep geriden, sakin adımlarla takip ettiğim için mi böylesine herşeye geç kalışım? Ah o yavaşlık ve kısa zamanlı sukünet halleri. Onlar olmadan dalamıyorum hayatın içine...

Sabah. Pencere önünde bir saksı gibi duruyorum. Dallarım kendine öyle ağır ki rüzgarda kıpırdamıyor bile. Öylece duruyor ve günün içine içine bakıyor. Güneş ve mavi bir gökyüzü. Kuşlar. Erik ağaçları. Hepsi dışarıda, öylece hayatla harman. Kendi sessizlikleri içinde ve güneş altında o koca tablonun içinde bir bütün olarak varlar. Tabloda bir yama olmak niyetinde değilim. Bunun için renklerimi, seslerimi o tablonun renklerine uydurmam gerekiyor. Oysa ben hala ayın gümüş ışıklarını, gecenin tatlı mahmur sessizliğini bir şal gibi üzerimde taşıyorum, ağır adımlarla yürüyüp o şalı hayatımın koridorunda, gecenin karanlığı yeniden gelinceye değin bırakmaya çalışıyorum.

Saksı gibi durmaktan vazgeçip incecik bir suya dönüyor ruhum. Ve her sabah yaptığı gibi hayatın içine küçük bir çatlaktan sızmaya çalışıyor. Böyle sessiz duruşlar, sonunda birden verilmiş kararlara ve günün içine balıklama dalmaya yol açıyor. Bu yüzden bu rahatlığım. Biliyorum ki; biraz daha bu pencere önünde kalırsam, o pencereden süzülüp gideceğim hayatın ortasına. Sadece hayattan azıcık izin istiyorum. Bir kaç dakika sadece. O bir kaç dakikada herhangi bir ses yollamasın bana. Bıraksın azıcık daha yüzeyim o sessizlik içinde, sessizliğin serin suları beni kendime getirsin de balık gibi dalayım hayatın içine.

Ama hayat bugün pek bir huysuz. O bir kaç dakikayı bana çok görüyor ve sokak boyu yankılanan bir sesle irkiliyorum. Sesin geldiği yönü bulmaya çalışırken karşıdaki evin üçüncü kat penceresinden görünmez bir el plastik bir sandalyeyi aşağıya atıyor. Bu sefer irkilmiyorum. Çünkü çıkacak sesi tahmin ediyorum. O el hiç durmadan aşağıya ne bulduysa atıyor. Kovalar, sandalyeler, kutular ne bulursa, eline ne geçerse. Bir şeye mi sinirlenip atıyor yoksa başka bir amacı mı var diye düşünüyorum. O sırada o görünmez el bir gırtlağa ve ses tellerine dönüşüp sokağa doğru bağırıyor. "Buradaki eşyalar bitti. Hepsini attım aşağıya" Sabah saat yedi buçuk. Ve çılgın bir temizlik meraklısıyla güne başlıyorum. Ne denir böylesine? Pek çok şey denebilir elbet.

O sessizlik anlarından mahrum olduğum sabahlarda hayat bana kendi huysuzluğunu bulaştırıyor. Bozulan bir kaç dakikalık sessizliği tüm günüme yayıyor da yayıyorum. Tek kelimelik cevaplar, sessiz masa başı oturuşları, insanlardan, seslerden uzak duruşlar. Ve işin tuhafı en çok da böyle zamanlarda hayat o kara pençesini yollayıp sahip olduğum tüm sessizlikleri acımasızca yırtıyor. Telefonlar susmuyor. İnsanlar akıllarına ne gelirse anlatmaktan bıkmıyorlar. Bazı metodlarla geri püskürtmeye çalıştığım tüm gürültü artarak yüzüme çarpıyor da çarpıyor sanki.

İlgimi bir tek sessizlik çekiyor bugün. Sessiz zamanlarda yayılıyor, gürültü içinde bir nokta gibi yitiverip gidiyorum. Biri geliyor masamın önüne. Yüzünde "duyacaklarına hazır ol" ifadesi. Benimkinde de "inan bana hiç merak etmiyorum" ifadesi. O kendi aklındakilerle öyle meşgul ki yüzümü okuma zahmetine girmiyor. Elim çeneme gidiyor. Onu dinlerken yüzümün düşmemesi için elime şiddetle ihtiyaç duyuyorum. Başlıyor hevesle anlatmaya:

-Duydun mu bilmem kimin bilmem kimle ilişkisi varmış.
-Yani?
-Nasıl "yani" ayol? Adam evli şekerim.
-Yani?
-Ayol sağır mısın, ben mi anlatamıyorum? Adam karısını aldatıyor hem de o tipsizle.
-Yani?
- Öffff papağan gibi "yani yani yani". E pes vallahi ne geniş insansın. (Sağa sola bakınıyor başka birini bulup anlatma umuduyla. Ve bir kaç saniye içinde yeni bir kurban buluyor.) Aaa Neclaaa Neclaaa bekle kız bak sana ne anlatacağım.

"Yani" kelimesine sevgiyle sarılıyorum. İçi boş konuşmalar içinde boğulmamak için gerçek bir can simidi. Özenle cebime koyuyorum kelimemi. Daha çok ihtiyacım olacak ona biliyorum.

Kendimi beş dakikalığına bahçeye atıyorum sonra. O güzel ağacın altında bir kaç dakika kıpırdamadan sessizce duruyorum. Kendi iç sesim bile susuyor. Günden ve geceden, rüyadan ve gerçekten hepsinden tek tek soyunuyor ruhum. Sadelikler içinde yüzüyorum. O sadelikler ve yalnız ama yalnızca varoluş içinde arınıp yıkanıyorum. Ve ancak böyle dalabiliyorum hayatın içine.

Döndüğümde tüm sesler gürültü olarak değil ses olarak var artık. İnsan sesi, güne ve hayata dair konuşmalar, gülüşler, hapşıran ve öksüren insanlar, bebek ağlamaları, çocuk cıvıltıları, yüksek sesle konuşan o kadının şen kahkahalarını tek tek duyabiliyorum. Ve dünya bir gürültü yığını olmaktan çıkıp hayat dolu bir küre haline geliyor.

Ve bir kez daha anlıyorum ki; İnsan ancak sessizliğin içinden geçince, dünyanın tüm seslerini oldukları gibi duyabiliyor...

Fotoğraf: http://www.avisonensemble.com/

06 Kasım 2008

CUMA MEKTUPLARI

Tam halının ortasındaydım. Evet tam ortasında ayakta duruyordum. Elimde dumanları tüten bir fincan çay, tam karşımda kapağı açık kalmış bir dolap ve etrafımda dağılmış kitaplık, yerlere saçılmış gazeteler, masanın üzerinde duran solmaya yüz tutmuş çiçekler, yatağın üzerinde açık duran, yarısı okunmuş kitaplar ve o kadının uzaklara bakan hafifçe gülümseyen yüzünün resmedildiği tablonun ortasında öylece kıpırdamadan duruyordum. "Ne yapıyorsun sen burada?" dedim mırıldanarak. Sahi ne yapıyordum?

Garip ama sevgili dostum, insan bazen gözleri açıkken bile rüya görüyor. Hatta bir eşyanın içine içine bakarken daha da ötesi kendisine birşeyler anlatan birinin gözlerinin içine içine bakarken bile... Ben de o halının ortasında dururken, elimdeki fincandan dumanlar tüterken, kitaplar hala dağınık, dolap kapağı hala açıkken, o çiçekler ne daha fazla solmuş ne de yeniden canlanmışken, gazetelerin üzerindeki tarihin değişmesine hala çok varken, aklımın ya da ruhumun diyelim, ellerine tutunup hiç bilmediğim bir yere gittim.

Orada usul usul yağan bir yağmur vardı. Kadife gibi dokunuşlu ve ılık. Çıplak ayaklarının yorgunluğunu alan, seni göğsüne bastıran bir yağmurdan söz ediyorum. Görmeliydin. Aylardan mayıstı. Dilini bilmediğim insanların ülkesinde, hiç tanımadığım insanların evlerinin verandasındaydım. Verandanın tahtaları üzerinde kulağım yağmurda yürüyordum. Ayağımın altındaki eski tahtaların gıcırtısı yağmurun sesine karışıyordu. Yürüyor, yürüyor ve yürüyordum...

Duruken yürümekti yaptığım. Ve dostum, hala o halının üzerinde tek santim kıpırdamadan duran birinin aklının içine yaptığı yolcuktan yorgun dönmesi gibiydi bacaklarımda duyduğum. Ne garipti ama ne güzeldi...

Her akşamki gibi bir akşamın içindeyken ve ne mutsuz ne de üzgünken, kaçmak aklımın kıyısına bile yanaşmamışken birden çıkılan bu yolculukta neydi şimdi? Yorgun ruhun kaçışı mı? Olduğum yerle olmak istediğim yer arasındaki araf mı? Neydi? Bilemedim. Bilmek de istemedim. Milyon kez sorduğum "neden" sorusunu bu kez halının altına süpürüverdim. "Gözden ırak olursa akıldan da ırak olur" dedim. "Hem yağmur" dedim "yokken var oldu ve o kocaman ağaçlı ülke, gıcırdayan veranda da yoktular, belki hiç yokturlar ama ben onları gördüm."

İnsan ne garip, ne akıl almaz bir varlık. Ve ne hayran olunası... Akıl ise bin kapılı bir saray. Kaç kapısı var açılmadık kimbilir ve kaç odası var henüz girilmedik. Sahip olduğumuzu sandığımız o sarayın alt katında ancak gündelik işleri görebildiğimiz odalarda geçiyor hayatlarımız. Ve ne gariptir ki üst katlardan haberimiz bile yok. Buna yanmalı mı dersin? Akıl sarayımızın tüm kapılarını açamadığımıza yani... Yoksa böylesi mi iyi bizim için? Bir kaç odada gezinmek daha mı kolay? Sahi o odaların hepsiyle başa çıkabilir miydik ki? Kim bilir?

Ben sanırım tam burada dururken, kimbilir neden, aklımın hiç bilmediğim bir kapısından başımı uzatıp baktım. Ve yağan yağmuru, verandayı, o dev ağaçları, grileşmiş gökyüzünü gördüm orada. Tüm bu çizilmiş çemberin dışına çıkıp kendi aklımın içine daldım. Eğer kalsaydım orada, uzun süre yürüseydim yağmurda belki de hep kalayım isterim diye korkmuşumdur. Olur ya. İşte o yüzden Sevgili Dostum çayım soğumadan geri döndüm.

Fotoğraf: http://se.inf.ethz.ch/people/leitner/erl_g/image/tea_cup_small.jpg

05 Kasım 2008

İSMİ NEYDİ, UNUTTUM

Kapı
Bir belgeyi imzalatmam gerekiyor. İsteksizce müdürün odasının kapısını çalıyorum. Kapıyı çalar çalmaz içeriye giriyorum. Aynı anda "madem böyle pat diye içeriye girecektim kapıyı çalmamın mantığı neydi?" diye düşünüyorum. İnsan bazen ne kadar düşüncesiz davranıyor. Kendi kendime kızıyorum. Müdür Bey masasında oturuyor. Karşısında bir adam ve hemen masanın önünde ayakta duran hamile bir kadın var. Müdür Bey ve elimdeki belgeye yönelmiş dikkatim diğer ikisini sadece birer görüntü olarak yansıtıyor aklıma. Kadın konuşana kadar bunu farketmiyorum bile.

"Merhaba Funda Hanım"
Kadın pürüzlü bir sesle "Merhaba Funda Hanım" diyor. Başımı çeviriyorum. Gülümseyerek elini uzatıyor. "Fulya" diyorum. Şaşkınca yüzüme bakıyor. "Funda değil adım. Fulya" diyorum. Özür diliyor. "Önemli değil" diyorum. Böyle diyorum ama aslında içten içe kızıyorum. Ben onun adını doğru anımsayıp anımsamadığımdan emin olamıyorum bu nedenle ona adıyla hitap etmiyorum. Etraftakilerin konuşmalarında adı geçerse eğer emin olur ve öyle hitap ederim diye geçiyor aklımdan. Funda lafına kilitleniyorum. Bir yandan da sinirleniyorum. Bunu hiç anlamadım çünkü. İnsanların adından emin değilsen neden ona adıyla hitap edersin ki? Adları unutmak mümkündür. Adını söylediği vakit dikkat etmemiş olabilirsin, aklın dağınıktır herşey olabilir. Ama emin olmadan ona adıyla hitap etmek çok büyük bir saygısızlık değil midir? Karşındakini önemsememek ve bunu da ona hiç çekinmeden göstermek değil midir? O an bir kitapta okuduğum bir cümleyi anımsıyorum. Şöyle diyordu: "İnsanların isimlerini ben de unuturdum. Başkalarında nasıl bir izlenim yarattıklarını düşünen insanların başına geliyormuş bu, karşılarındaki kişiye bu yüzden yoğunlaşamıyorlarmış." [1]

Bıyıklı kadın, kırmızı ruj
Bu kadın bende nasıl bir izlenim yarattığına mı takıldı en baştan beri? Bu yüzden mi adımı söylediğimde dinlemedi? En fazla üç ya da beş kez karşılaştık onunla. Ve oturup uzun sohbetler etmedik. Çünkü ne ben onun keyifle sohbet edebileceği biriydim ne de o benim. Karşılaştığımız her yerde abuk sabuk şakalarıyla beni serseme çevirdiğini ve o konuşurken üst dudağındaki bıyıklardan gözlerimi bir türlü alamadığımı anımsıyorum. Erkeksi davranışları olduğunu ve bu davranışlarla o koyu kırmızı rujun nasıl bir tezat oluşturduğunu düşündüğümü anımsıyorum. Ve onun hakkında aklımda kalan son şey o an tanıştığı insanlarla mesafesiz, saygısız bir biçimde konuştuğu ve bu davranışının da herkese sevimli, sıcak bir insan imajı vermek için önceden kurgulanmış oluşu.

Neden böyle saçmalıyorum?
Biz insanlar bazen çok garip oluyoruz. Birinden ilk gördüğümüz an kötü bir enerji almışsak o insana pek şans vermiyoruz. Ve o negatifliği bir türlü kendimize açıklayamıyor, kendi davranışımızla bir çekişmeye giriyoruz. Aklımızın bir yanı diyor ki: "Daha onu tanımadan önyargıyla karar veriyorsun. Kimbilir belki hoşlanmadığın birine benzettiğin için ondan uzak duruyorsun. Bir şans tanı, onu tanımaya çalış." Doğru olan bu belki ama sezgi öyle demiyor. Sezgi diyor ki;" uzak dur." Bütün bunlar aklımdan geçerken Müdür Bey belgeyi imzalıyor. Kadın yanındaki adamla sohbete dalmış. Başımı çevirince beni adamla tanıştırıyor. "Eşim" diyor. Memnun olduğumu söylüyorum. Neden memnun olduysam? Büyük ihtimal bu adamı bir daha hayatım boyunca görmeyeceğim, görsem bile kim olduğunu anımsamayacağım büyük olasılıkla. Of of ne çok kalıplaşmış söz kullanıyorum. Bu kalıplar yerine başka sözcükler bulmak gerek. O an ne hissettiğini gizlemeyecek sözcükler. Ama ne diyebilirdim ki o an? Kadın "Eşim" dediğinde nasıl bir karşılık verebilirdim? "Bana ne?" "iyi aferin evlenmişsin sonunda" "aaa öyle miii?" Ne denir ki? En iyisi memnun oldum demek ve boşvermek.

Kalıplar... Kalıplar...Kalıplar...
Kalıp kalıp kalıp... Herşey kalıplardan ibaret. Sonra da şikayet ediyoruz herşey aynı diye. İyi de bu kalıplarla yaşayıp durduğumuz sürece nasıl herşeyin aynı olmamasını bekleyebiliriz ki? İki seçenek duruyor önümde biri gerçekten ne hissettiğimi söylemek ve "ah ne nezaketsiz" yaftasıyla dolaşmak diğeri kalıplara sığınmak. Nezaketsiz olmayı göze alabilir miyim? Sanırım hayır. Hem zaten benim o an ne hissettiğimin ne önemi var ki? Bunu onların bilmesinin ne önemi var? Of neden bu kadar saçmalıyorum ben şu an? Neyse. Memnun olayım gitsin. Belgemi alayım gideyim ve saçmalamaya son vereyim. Hayat akıp gitsin o huzurlu sıradanlık içinde.

Yine mi?
Odadaki herkese iyi günler dileyip çıkarken kadın ardımdan sesleniyor: "Size de iyi günler Funda Hanım?" Dönüp gülümsüyorum. Bu sefer düzeltmiyorum. "Onun aklında Funda olarak kalsam ne olacak ki?" diyorum kendi kendime. "Nasılsa ikimiz de birbirimizin hayatı için hiç birşey ifade etmiyoruz." Kapıyı açıp çıkıyorum...

[1] Öp ve Anlat- Alain De Botton-sayfa:40
Resim: http://niavaah.deviantart.com/art/Do-you-know-my-name-50477050

03 Kasım 2008

POS BIYIK, TAVUK VE NURTEN

Açlıktan gözü dönmüş biri için, yemekhanedeki aşçıbaşının pos bıyıkları altından gülerek "heeaaa bunların hepisi gızartılmış, bağyan" demesi ciddi anlamda sinir bozucudur. Kahvaltı alışkanlığı olmayan bomboş bir mide "hayır hayır yalvarırım içimi böyle yağlı yağlı yiyecekler doldurma" diye figanı basar, üzülürsün. Aşçıbaşının suratına bakarak en yakın lokantanın uzaklığını hesaplarsın. Durum umutsuzdur. Çünkü, eğer o lokantalardan birine gidersen yemeğini alelacele yemek zorunda kalıp koştura koştura işe dönmek zorunda kalacaksındır ki bu da hiç iyi bir fikir değildir.

Sonra, bir aşçıbaşının pos bıyıklarına bakarsın bir de birbirinden yağlı vıcık vıcık yemeklere ve "bana pilav, cacık ve en az yağlı olan birşeyden azıcık" dersin. "Tavık mı bağyan?" diye sorar pos bıyık "başka çarem var mı?" dersin "nıhahahah yok" der. Yemeğini almış gitmek üzereyken "yahu hergün tavuk yapıyosunuz güzel kardeşim vallahi kanatlarımız çıkacak yakında" dersin , pos bıyık göbeğini sallaya sallaya güler "tavık eyidir eyidir. Ye gııı." der. Bu adama gülsen mi kızsan mı bilemezsin. Sonunda gülersin ya o yağlı yemekleri yemeye çalıştıkça yüzündeki gülümseme uçar gider.

Bugün de böyle günlerden biriydi. Açlıktan gözü dönmüş halde yemekhaneye koşuş, kahvaltı etmemiş midenin feryadı, pos bıyığın zıplayan göbeği, yağlıların en az yağlısı tavuk, biraz daha yersek gıdaklayacağız esprisi... Her zamanki gibi alelacele yemeği yeyip dışarı fırladım. Tek isteğim bu nefis güneş altında kafeteryada boş bir yer bulmak, o aksi garsonun getirdiği demli çay, bir sigara ve arkadaşlarımla sohbetti. Birden merkezi sistemim alarm vermeye başladı. "dıııt dııııt dıııt dııııt. Saat iki yönünde Nurten var kaç dıııt dıııt dıııt." Bu dıt dıtlar bir anlık boşluğuma geldiği için ve saat iki yönündeki Nurten beni görüp "hayatıııım Fulyacıııım burdayız gelsene şekerim" diye ciyakladığı için oraya gitmek ve tüm öğle arası keyfime veda etmek zorunda kaldım. "Hoşgeldin canikom. Her gün ekiyordun bizi bugün nasıl oldu da geldin ahahhaa" Saçma sapan, ne anlama geldiği belirsiz bir gülümsemeyle cevap verdim bu sözlere. Sustuk bir süre ve Nurten beni saçımdan ayakkabılarıma kadar incelemeye başladı. Hep böyle yapar bugün neden vazgeçsin ki?

"Gömleğini nerden aldın?"
"...'dan" (Hey Allah'ım bu kadın konuşacak konu bulamadığı için mi bunlardan söz ediyor?)
"Pantolonun da çok hoşmuş. Yeni mi?"
"Yooo" (Yahu hep giyiyorum bunu. Senin gibi saç telinden ayak tırnağına kadar inceleyen birinin bunu bilmeme ihtimali var mı?)

Yine susuyoruz. Niyetini anladım ve içimden kıs kıs gülüyorum. Seni cadı sana istediğini vermeyeceğim, sormuyorum işte o üzerindekini nereden aldığını. Çünkü umurumda değil. Ama Nurten pes etmiyor kararlı. Bu taktik sökmediyse başka taktikler dener o. Ah bu kurnazlık bu zeka neden böyle aptalca amaçlar için harcanıyor Güzel Allahım. Bu kez taktik , dolaylı yollara sapmadan istediğini söylemek. Bravo Nurten hep söylerim "bu kadın istediğini her zaman alır."

"Ben de bunu ...'dan aldım. ...'nın buluzundan."(Bir kadın adı söylüyor) "O kim yahu?" diyorum. Bir dizi adı söylüyor ve şaşkınlıkla ekliyor "Aaaa bilmiyor musun ayoool?" "Yok bilmiyorum" diyorum "Nasıl bilmezsin?" diyor. Bu kez şaşırma sırası bende, Nurten'in az önceki faltaşı gibi açılmış gözleri hoop zılayıp benim gözlerime yerleşiyor. Neden bu kadar şaşırdı ki, neden böyle sanki Başbakanın ya da Cumhurbaşkanı'nın adını bilmiyormuşum gibi davranıyor ki? Pek anlam veremiyorum. Sonra "iyi ama ben televizyon izlemiyorum ki?" diyorum. "Yaaaa" diyor faltaşı gözler bu kez hooop Nurtenin suratına yerleşiyor. Nurten şaşkınlıktan sıyrılıp "peki ama akşamları canın sıkılmıyor mu?" diyor "Yooo" diyorum "kitap okuyorum, internetten birşeyler okuyorum falan filan." Nurten bana acıyan gözlerle bakıyor. Onun gözünde neye dönüştüysem artık. Omuz silkiyorum.

Nurten bilmem ne marka çizmeleri kaç paraya aldığından, nerede ne kadar ucuzluk olduğundan, vallahi de billahi de kredi kartına şu kadar para yatırdığından, ama dayanamayıp yine de aldığından aldığından söz edip duruyor. "Tavuk" diyorum kendi kendime "o bile daha az vıcık vıcıktı." Yarın pos bıyıklı aşçıbaşımıza "biraz daha tavuk yersek gıdaklayacağız be usta" esprisini yapmamaya söz veriyorum.
Karikatür: http://www.snowboardshop.no/user_images/Reality%20TV.jpg

02 Kasım 2008

ÇAMAŞIR ASMA TEKNİKLERİ

Yorgan yüzü, yastık kılıfı, çarşaflar çamaşır makinesinin içinde pembe, mavi, sarı, beyaz suratlarıyla masum masum bakıyorlar. Büyük patron içeriden sesleniyor: "Kızım çamaşırları asıver. Benim çok işim var. Daha pazara gideceğim." Yoksa kırışırlarmış. Hem havanın ne yapacağı belli olmazmış, böyle göründüğüne aldanmamalıymışım, gökyüzü her an kara bulutlarla kaplanıverirmiş maazallah. Bu yüzden hemen asmalıymışım. Hem de makinenin sesi kesilir kesilmez hemen yapmalıymışım. O beni bilirmiş bir işe dalınca dünyayı unuturmuşum. Kulağım makinenin sesinde olsunmuş. "Emirleriniz bizim için onurdur, haşmetmeap." diyorum, kızıyor. Gülüyorum. Bu kez daha da çok kızıyor. İçimdeki muzip beni daha da gıdıklıyor.

Annem pazara doğru yollanıyor ben de kitabımın başına dönüyorum. Makinenin sesi okuduğum öyküdeki geminin sesine karışıyor. Geminin yelkenleri rüzgarda dalgalanan çamaşırlara dönüşüyor. Herşeyi birbirine karıştırıyorum ama bu karışıklık beni müthiş eğlendiriyor. Sonunda makine susuyor. Paldır küldür kalkıyorum yerimden. Bir an önce şu işten kurtulup kitabıma devam etmek niyetindeyim çünkü. Çamaşır sepetinin içine dolduruyorum bu bez parçalarını. Yavaş yavaş elimde sepetle çıkıyorum merdivenden. Damın kapısını açmamla güneş saldırıyor gözlerime. Böyle mavi bir gün böyle parlak bir güneş görülmüş şey değil.

Çarşaflardan birini elime alıyorum. Koyu pembe olanını. Sepetin başında duruyorum. Kaç çarşaf var, kaç yastık kılıfı, kaç yorgan yüzü? Tek tek bakıyorum. Sonra da iplere göz gezdiriyorum. Bacaya yakın olan ipleri es geçiyorum. Şu ağacın yakınındakinden başlasam iyi olur. "Önce çarşaflar." diye mırıldanıyorum. (Okuduğum öykünün tesiri hala üzerimde olmalı yoksa bu "önce çarşaflar" lafının anlamı ne? Gemi batıyor ben de güvertede çığırınıyorum sanıyorum kendimi galiba. "Önceee çarşraflar ve yastık kılıfları. Çarşaflar kadınlar, yastık kılıfları da çocuklar olsun madem. "Hey yorgan yüzleri siz en son geliyorsunuz. Kes, itiraz istemem. Önce çarşaflar ve yastık kılıfları güneşe kavuşmalı.") Çarşafları asıyorum. Aynı çizgide olmalılar. Bir ucu aşağıda bir ucu yukarıda olmayacakmış. Emir böyle. Bir kadın, astığı çamaşırlardan belli olurmuş. Ne bu etiket mi? Şöyle mi demeliyiz birinin balkonuna bakıp "Hımm dağınık ve düzensiz bir kadın. Bir pantolonla bir kazağı aynı yere asmış." Ya da başka birinin balkonuna bakıp şunu mu söylemeliyiz "Ooooo burada çok düzenli bir kadın yaşıyor. Bakın havlular aynı çizgide asılmış, iç çamaşırlar da öyle." Çok tuhaf.

Tamam, şunu kabul edebilirim; Elbette yaptığın işi bitirdikten sonra gözüne hoş görünmeli. Yani bir renk cümbüşü bir karmaşa olmamalı ama bu kadar hesapla kitapla çamaşır sermek de ne demek oluyor? Hem annem şimdi beni bu kadar strese neden sokuyor? Çarşafları dengele, yastık kılıflarını silkele, yorganları aynı çizgide tut. Off ne zor iş. Her neyse. Birazdan sanırım bir sınavdan geçeceğim. Annem pazardan gelecek ve muhtemelen şöyle diyecek: "Evet bu sefer fena değil. Ama güneş biraz sonra şu tarafa kayacak. Bunu hesaplamalıydın." Ve ben muhtemelen dehşet içinde bakacağım. Annemin bir bilim adamı edası ve hesabıyla çamaşırların yerini değiştirip durmasını gülerek izleyeceğim. Sonuç olarak o bana şunu diyecek: "Bu işler öyle baştan savılacak işler değil. İnsan her yaptığı işi doğru dürüst yapmalı. Biliyorum ev işlerinden hoşlanmıyorsun ama bunlar hoşlandığın için değil yapmak zorunda olduğun için yapılacak işler. O nedenle hoşlan ya da hoşlanma ama doğru dürüst yap." İşin kötüsü annem her zamanki gibi haklı olmuş olacak ve ben bir dahaki haftasonu için çamaşır asma teknikleri geliştirmek zorunda kalacağım.

Fotoğraf: http://www.artlebedev.com/everything/vespertilium/vespertilium.jpg

01 Kasım 2008

UTANÇ


Böylesi parlak bir güne uyanınca insan sanıyor ki "bugün herşey parlayacak." Ruhun göğü de böyle masmavi olacak, akıl böyle güneş gibi ılık ılık akacak dünyaya doğru. Ama olmuyor, olamıyor, olmayacak da. Dünyaya baktıkça, yani merak ettikçe diğerlerini, gök kapkara bulutlanıyor, şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor göğsünün sol yanına.

Mesela biri pişkin pişkin sırıtıyor. On dört yaşında bir kız çocuğu o pişkin gülümsemenin karanlığında yitip gidiyor. Birileri birilerini kurban ederken bu topraklar üzerine doğan güneş dehşetle geri çekiyor kendini. Her gün herkes daha çok üşüyor. Ve adam konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor: "Evet, hovardayım; geçmişte birçok kadın hayatıma girdi. İyi ki girdiler; yoksa fahişe olurlardı. Başlarını örtüp hayatlarını düzelttiler. Bunlardan birisi de şu an İsviçre’de yaşıyor."

Başka bir çocuk yüzü daha beliriyor sonra. Ölçsen bir karışı geçmez yüzü ,gölgeler ardında kayıp. On iki yıllık bir ömrün sonunu haber veriyor gazeteler. Üzerimizden çığlık çığlığa kuşlar geçiyor. O küçücük ruhun avaz avaz çığlıkları toprak üzerine kan olup yağıyor.

Geleceğinden habersiz bir küçük kadın bakıyor yüzüme sonra. Öyle masum. Karnında beş aylık bir bebekle gitmiş mezara. İki ceset iki hayat. Biri daha dünyaya adım bile atmamış. Kırılan kemiklerin sesi yankılanıyor kulaklarımda. Savunmasız, biraz da çocuk bir bedene atılan tekmeler, tokatlar dünyanın utancı şimdi.

Güneş hala parlıyor. Ama şimdi gün artık öyle parlak değil. Gülüyorsun o sevgi palavralarına gözlerinden yaşlar gelene dek. Bu bulutlu göğe bakarken nasıl da tiksindiğini düşünüyorsun bu adamlardan. Hayat güzel dese biri basıyorsun kahkahayı. Diyorsun içinden "haberi olmayana evet, güzel hayat" İnsan olmaktan utanıyorsun, kediye, köpeğe, kuşa bakarken. Sırf insan olduğun için sırf bu insanlarla aynı topraklar üzerinde nefes alıp veriyor olduğun için ve ne yazık ki, çok yazık ki bütün bunları durdurabilmek adına tek bir adım atamadığın için yüzüne tükürse kuşlar, kediler ve köpek, hak diyorsun.

Şimdi şu parıldayan güneş altında durmuş utançtan yerin dibine geçiyorsun...

FOTOĞRAF: ENGİN GÜNEYSU