30 Ekim 2008

CUMA MEKTUPLARI

Dostum, bu kez mektubumumda aklı bir karış havada, yarı hüzünlü ya da içinden umut kırıntıları süzülen kelimeler okumayacaksın. Ve sislerin ardından gelmeyecek sesim sana bu kez. Aklımın dağınık çekmeceleri ve dolapları arasında bütünlüksüz bir hayatın izlerini de sürmeyeceksin. Bu kez kelimelerim kanlı canlı haliyle ve tüm netliğiyle akacak ellerine ve gözlerine. Söz veriyorum.

Katılaşmak değil sözünü ettiğim. Beni yanlış anlamanı istemem. Kalp hala aynı kalp, kalbin gözleri hala aynı gözler. Sadece ışık biraz daha fazla. Renkler daha belirgin ve önümde uzanan yol daha açık daha aydınlık. Bu yüzden burada böyle ağır ağır yürürken ve adlandırılmamış bir huzurla soluk alırken ardımda bıraktığım izler daha belirgin. Çünkü dostum, aklımın içinde duran o kımıltısız el hafif bir itme ile usulca savrulup aklın sislerini dağıttı. O sis arasında kendimi gördüm, ne istediğimi, ne yapıp ne yapamayacağımı ve aslında ne için burada durduğumu...

Bu netlik önü alınmaz bir coşkuyla dolduruyor içimi. Ve ardıma dönüp baktığımda, tüm o sisler içindeki zamanı bile tüm ayrıntılarıyla görebiliyorum. Kayıp sandığım ve yandığım zamanların aslında olması gerekenler olduğunu, tüm bu sahip olduğum hissin o zamanlarda mayalandığını ve beni ben yapan herşeyin o mayadan doğduğunu biliyorum.

Aklımın hep böyle karışık olacağına ve hep sis ardından belli belirsiz sesleneceğime inanıyordum, itiraf ediyorum. Hatta kabul bile etmiştim. Kendi kendime "bazılarımız böyleyiz" demiş ve belki, kendim bile farkında olmadan, insanlara bakıp aklı karışık olanları kardeş bile bellemiştim. Ne kadar tuhafız farkında mısın? Dünya böylesine değişirken bizler hayatlarımızın hep ama hep aynı kalacağına inanma gafletindeyiz. O kederli bakışlarımızın gözlerimizin aynasından hiç eksik olmayacağını, dünyayı hiç ama hiç anlayamayacağımızı, milyonlarca insan içinde hep yabancı kalacağımızı ve hayatın böylesi donuk böylesi renksiz olacağını sanmak ne büyük aptallık.

Anımsıyorum şimdi ve daha iyi anlıyorum şöyle demişti biri; "İnsan hayatının yarısı kendine duvarlar oluşturmakla geçer diğer yarısı ise o duvarları yıkmaya çalışmakla." Ne dersin Sevgili Dostum hayatın yarısına gelmiş olabilir miyim? Şimdi bu aydınlık içinde o duvarların üst tarafından bir kaç tuğla yıkıldı ve ben aydınlığa kavuştum diye mi bu coşkulu kalp? Ve bu önü alınmaz inanç bundan mı dersin?

Belki...

Resim: http://spitfire19er.deviantart.com/art/Candle-81368089

29 Ekim 2008

NEREDEN AKLIMA GELDİYSE...


Çok uzun zaman önce izlediğim bir film birden bire kendisini anımsatıverdi bana. İşleri yangın söndürmek değil kitap yakmak olan itfayeciler, yanan kitaplar, gizli gizli kitap okuyan insanlar, aniden basılan ve kitap var mı yok mu diye aranan evler, televizyondaki şovlarla beyni yıkanan insanlar... Ray Bradbury'nin 1951 basımı o nefis kitabından uyarlanmış filmi izlediğimde dehşete düştüğümü anımsıyorum. "Ya bir gün... " diye başlayan cümleler kurduğumu... Filmin son sahnelerin de ise çok duygulandığımı... Kitapları okuyup ezberleyen ve sonra da onları yakmak zorunda kalan insanların her birinin beyninde gizlenen kitaplara bakarken "yürüyen kitaplar" diye mırıldandığımı anımsıyorum.

İnsanoğlu yaratıcıdır. Ve en güzel özelliği budur. Kitapları yakılırsa, o kitapları ezberler, onları ezberden başkalarına okur ve onların kaybolup gitmesine asla ve asla izin vermez. Okumanın, yazmanın, düşüncelerini iletmenin her zaman bir yolunu bulur. Ve insanoğlu şu sözleri etmiş ve gelecekte de edecek olan adamların her zaman her yerde var olacaklarını bilir: “Bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır. Yakın gitsin. Silah ateş etmesin. Adamın kafasını koparın. İyi okumuş bir adamın hedefi olmayacağını kim bilebilir ki? Ben mi? Ben böylelerini hazmedemem, bir dakika bile…"

Nereden aklıma geldiyse bu film şimdi... Kimbilir?

28 Ekim 2008

KÖTÜ BİR ŞAKA

Ne hissedeceğimi bilemiyorum. Kötü bir şaka yapılmış da biri tam şu an omzumdan tutup "Hey hey sakin ol. Sadece bir şakaydı bu" demiş gibi... tuhaf bir duygu...

"Seviniyorum" desem iç sesim "saçmalama" diyor. "Bir saçmalık içinde yüzüp de yeniden kendi toprakların üzerine basıyor olmana mı seviniyorsun?" diye de ekliyor. Eh haksız mı? Bütün bu insanlar kendi toprakları üzerinde duruyorken, o toprakları ekip biçiyorken biri tek bir sebep göstermeden ya da uyarıda bulunmadan saçmalıklar barajının kapaklarını açıp her yanı bununla doldurmuşsa ve dört gün boyunca bu saçmalığın içinde yüzmüş yüzmüş yüzmüşsek, şimdi bu saçmalığın koyu, pis kokulu suları çekildi diye, yeniden kendi topraklarıma ayak bastım diye mi bu sevinç... Zaten burada olmalıydım, olmalıydık...

Kaç gündür enerjisimizi "karşı çıkmaya" harcadık? Kaç gündür bunu yapmak zorunda bırakıldık? Şimdi düşünmeden edemiyorum, bu geçen günler içinde neler anlatabilirdim ve başkaları neler anlatabilirdi? Bütün bunlara hayıflanmadan edemiyorum. Bu insanların enerjisini ve günlerini çalmaktan başka bir şekilde tarif edilebilir mi?

Şu an, bir kaç gündür gizlice geldiğim kendi topraklarım üzerinde dururken günlerin yorgunluğunu duymaktan başka birşey hissedemiyorum. Çok bağırmış olmanın, çok ama çok öfkelenmiş olmanın yorgunluğundan başka hiç birşey...

Fotoğraf:
http://nerdapproved.com/wp-content/uploads/2007/06/the-tickle-sculpture.jpg

25 Ekim 2008

İKİNCİ BİR EMRE KADAR 5-BLOG-A SINIFINA GİRMEK YASAKTIR

Eveeeeet benim haşarı yaramaz çocuklarım sonunda "büyük patron" hepinizi cezalandırdı. Ben size söyledim yavrucuklarım "yapmayın etmeyin eylemeyin" dedim. "Büyük patron sevmez böyle şeyleri" dedim. "Yarın bir gün hepinizi kara tahta önünde tek ayak üzerinde bekletir hatta bununla da kalmaz hepinizi süresiz olarak evinize yollar bir daha da bu 5-blog-A sınıfını rüyanızda görürsünüz." dedim. Ama dinleyen kim? Yine yaptınız yapacağınızı (hoş hanginiz ne yaptınız bunu bizlere açıklama lütfunda bulunmadılar ya) ve işte sonuç. Sınıfınız iptal edildi. Bundan sonra Google ilköğretim Okulu bahçesinde oynayabilirsiniz ama sınıfa girmek kendi dolaplarınızı açmak yok.

Son olarak sorularınız varsa sorun ve toz olun.

" öğretmenim bundan sonra ne olacak?"
Eeeee şey olacak çocuğum ımmm bundan sonra mı? Susacaksınız ve oturacaksınız güzel evladım. Sonra biraz zaman geçince tüm deriniz yavaş yavaş değişmeye başlayacak. Şöyle post gibi beyaz kıvırcık parlak şahane tüyleriniz olacak. Daha sonra kulaklarını biraz aşağıya sarkacak. Kızım evladım ağlama biraz dedim çok değil. Ve kollarınız elleriniz olmayacak artık. Yavrum lafın sonunu dinle panik olma hemen. Evet elleriniz kollarınız yok olacak ama bir müjdem var size. Onun yerineeeeee dört tane bacağınız olacaaaaaaaaak. Yaaaa ne harika di mi? Evet dört bacak ve haşmetli bir kuyruk. Bilin bakalım neye dönüşeceksiniz?

"Koyun olmak istemiyoruuum örtmenim"
Kızım evladım sen hep zaten böyle asiydin. Allah bilir tüm bu olanlar da senin suçundur. Neymiş koyun olmak istemiyormuş. Güzel çocuğum pamuk prensesim bu okul nasıl böyle sessiz ve huzur dolu sanıyorsun hııı? Bak kaç sınıf kaldık şurada. Görseller sınıfı kapanıverdi. Düşünce ifade sınıfı olan siz de artık veda ediyorsunuz. Bakalım diğer sınıflar ne zaman kapanacak bilemiyorum. Siz çenenizi kapamazsanız yakındır ya neyse.

"Örtmenim büyük patron bize neden kızdı"
Şşşşşt sus bakim sen kimsin de sana nedenini söylesin büyük patron. Çabuk git otur ve sus kara kedi kılıklı seni.

"Örtmenim ben sınıfa pencereden girsem"
Oğlum yavrum şşşşşt sessiz ol. Size dağıtacağım kağıtları okursun birazdan. O zamana kadar reca ederim bu mevzuuyu kapatalım. Aferim benim kirpime.

"Offfff örtmenim ya offff offf ben bu sınıfı çok seviyordum."
Biliyorum benim karpuz suratlım elma yanaklım biliyorum. Hepimiz seviyorduk. Ama ne yapalım. Şimdi şu kağıtları alın veeee sessizce içinizden okuyun. Aferin benim kara gözlü kuzularıma.

öğretmenin notu
Çocuklarım benim kınalı kuzularım siz hiç üzülmeyin sınıfın arka bahçeye bakan duvarına açılmış bir gizli geçit var. Oradan gireceğiz hepimiz. Yine birlikte okuyacağız, yazacağız, hikayeler anlatacağız, bazen güleceğiz, bazen hüzünleneceğiz ama hep birbirimizin içini okuyacağız. Gündüzleri bahçede toplanıp "sınıfımızı geri isteriiiiiz" diyecek ama kalan zamanda eskisi gibi devam edeceğiz. Haydi bakalım...

24 Ekim 2008

YASAAAAAAAAK

Yazmak yasak, okumak da öyle... Nefes alabiliyor musunuz?

CUMA MEKTUPLARI

Günler öyle hızlı geçip gidiyor ki son zamanlarda, sanki uzun, ağaçlı bir yolda çok ama çok hızlı giden bir arabanın içindeymişim de etraftaki hiç birşeyi göremiyormuşum gibi hissediyorum. Ve Sevgili Dostum, usul usul giden bir trenin içinde yol alır gibi geçen zamanları özlüyorum.

İnsan böyle zamanlarda kontrolü elinde olmayan o arabanın içinde yol almaktan bitap düşüyor. Hızdan, etrafını görememekten, geçip giden ama ne olduğunu anlamadığı hayattan yorgun düşüyor. Yollardan hayat akıyor ve hayat hızla kapanıp açılan göz kapaklarımızın hep kapalı anına denk geliyor.

Şimdi böyle zamanlardan geçiyorum Sevgili dostum ve durmayı, durabilmeyi akıl almaz bir hasretle özlüyorum. Dura dura yol almayı ağır aksak seyretmeyi... Tüm o hızın içinde savrulup dururken istiyorum ki gökten bir kocaman el uzansın, tutsun beni boynumdan, alıp dünyanın en sakin köşesine koysun, o hengameden uzaklaşayım, ona dahil olmayayım bir süre sadece uzaktan bakayım. Ve dostum yine istiyorum ki; O arabanın içinden tüm hıza rağmen atlayayım çimenlerin içine. Kalayım orada öylece. Zorunluluklardan akıp gitsin üzerimden. Ben orada öylece çimlerin üzerindeyken güneş değsin alnıma ve ay parlasın saçlarımın içinde. Gece ve gündüz kayıp gidiversin parmaklarımın arasından. Derdini tasasını hiç çekmeyeyim akıp giden zamanın. Çekmeyeyim çünkü her anını olağanüstü bir yavaşlıkta yaşayayım, tadını çıkara çıkara.

Bütün bunlar neden Sevgili Dostum? Neden hayatın bir noktasında o çılgın sürücünün arabasına binmek zorunda kalıyoruz? Neden etrafımızdan hayat akıp giderken biz tüm çabamızı o sürücüye yavaşlaması için yalvarmakla geçiriyoruz? Ve dostum neden kör oluyoruz hızdan? Yoruldum bütün bunlardan Dostum. Hızdan ve kör olmaktan yoruldum. Şimdi durayım istiyorum. O ağır aksak trenin sesini çok ama çok özlüyorum...
Fotoğraf: Engin Güneysu

23 Ekim 2008

YALNIZ KALMAYI BECEREMEYENGİLLER

Bütün sabah bir kaç kişinin "hayatın ne kadar sıkıcı olduğundan" "bütün gün canlarının ne kadar sıkıldığından" "yapacak birşey bulamadıklarından" "rutinden nefret ettiklerinden" söz eden abuk sabuk konuşmalarını dinlemek zorunda kaldım. Ve tuhaftır ki, bu konuşmalar benim yapmaktan keyif aldığım işler bölünerek yapıldı. Mesela sabah gazetemi okurken, bir maile cevap yazarken, sevdiğim bir blogu büyük bir keyifle okurken, gönderilmiş fotoğrafların renkleri içinde kaybolmuşken... (İnsan böyle durumlarda sinirlenir belki ama ben güldüm. Çünkü tüm bu sıkıntılarını "can sıkıntısının aptalca birşey" olduğunu düşünen birine anlatıyorlardı.)

"Can sıkıntısı" gerçekten aptalca birşey gibi görünmüştür bana. (Canı sıkılanlar lütfen "Hamam" filminden sonra tellakların ayaklandığı gibi ayaklanıp kapımın önünde gösteri yapmasınlar. "Biz aptal değiliiiiiiiz, canı sıkılan bir grup geyiğiiiiiiz" biçimindeki sloganlarla uğraşmaya ne halim var ne de vaktim. Anlaştık mı? Hem dikkatinizi çekmek için cümlenin tamameeen kişisel olduğunu belirten bölümü kalın koyu harflerle yazdım. Lütfen.) Tam şu anda, ben tamamen can sıkıntısı üzerine bir kaç laf etmek için klavyenin başına oturmuşken halkımızın o meşhuuuuur alınganlığı üzerine bir kaç laf etmezsem öleceğimi farkettim. (Evet abartıyorum ne olmuş yani?) Bu ülkede hep böyle değil midir; biri bir laf eder ve örnek verme gafletinde bulunur. O örnekle aynı özellikleri ya da aynı ismi taşıyanlar basarlar yaygarayı: "Olur mu öyle şey? Vay efendim bize nasıl böyle der? Terbiyesiiiiiiiz, ahlaksııııız" şeklindeki akıllara ziyan cümleler günlerce gazetelere manşet olur. Bu saçma ruh hali gerçekten şaşılasıdır çünkü bu tip bir cümlenin günlerce peşine düşebilen insanlar tahmin ettiğinden çoktur. Ve yine şaşılasıdır çünkü bunlara insanlar gülüp geçemiyor ve verilenin genele yayılacak bir hakaret değil sadece bir örnek olduğunu algılayamıyorlardır. Oturup düşünürsün bu tür haberlere bakarken, " Bu insanlar neden ayrı birer karakter olduklarının farkına varamıyorlar" dersin. "Neden kendilerini bir grupla var ediyorlar da kendi başlarına ayakta duramıyorlar." dersin. Dersin de dersin ama bilirsin o grup yine bildiğini okuyacak, bir cümle duyup kendisini hakarete uğramış hissedecek ve gazetelere manşet olacaktır. Her neyse...

Bütün sabah onlar canlarının nasıl da sıkıldığından söz ederken ben can sıkıntısının sebepleri üzerinde düşünüyordum. Ve onlara bakarken canlarının sıkılmadığı tek zamanların insanlarla beraber oldukları ve havadan sudan sohbet ettikleri zamanlar olduğunu farkettim. Öyle ki; canları sıkıldığında mutlaka birilerinin yanına gidip oturuyor ve can sıkıntılarını gidermek için akıllarına ne gelirse anlatıyorlardı. İstiyorlardı ki hep etraflarından insanlar olsun, hep kalabalıklarda olsunlar, hep konuşsunlar, hep kendilerini anlatsınlar, birşey dinleceklerse karşılarında kıpırdanıp duran dudaklar olsun yani ne olursa olsun hep insanlar olsun etraflarında. Ve yalnızlığı can sıkıntısının eşiti olarak görüyorlardı. Oysa farkında bile değillerdi ki yalnız kalmayı becerememek onların özgürlüklerini sınırlıyor onları insanlara bağımlı kılıyordu. Bu yüzden insan yalnız kalmayı becerebilmeli, yalnızlığı can sıkıntısının eşiti olarak görmekten vazgeçmeli ve o zamanların değerini bilmeliydi.

Bir de hayatın aynılığından dert yananlar vardı sabah dinlediklerim arasında. Elimde olmadan yarı tebessümle dinledim onları da. Hayatın aynılığı hayatın özüne tersken bu insanlar nasıl olup da hayatın aynılığından dert yanıyorlardı ki? Evet hergün işe gidiyorlardı ama iş yerinde hergün aynı şeyler olmuyordu. Evet çok kalın bir kitabı uzun zamandır okuyorlardı ama o kitabın hergün aynı sayfasını okumuyorlardı. Evet her gün televizyon izliyorlardı ama hergün aynı filmi izlemiyor, aynı dizinin aynı bölümünü seyretmiyorlardı. Belki hergün aynı kişilerle konuşuyorlardı ama hergün aynı şeyleri konuşmuyorlardı. Ev-iş-kitap-televizyon dörtlüsünden oluşan bir hayatları olsa bile bu cümlenin kurulması mümkün değilken bu insanlar nasıl hayatın aynılığından dert yanabiliyorlardı?

Ve birşeyi daha farkettim bu sabah; can sıkıntısı insanı bencilleştiriyordu. Öyle sıkıcı buluyorlardı ki hayatlarını o sıkıntıdan kurtulmak için herşeyi yapar hale geliyor, karşılarındakini hiç ama hiç umursamıyorlardı. Canı sıkılan biri hemen başka bir insanın yanına koşuyor, o insanın meşgul olup olmadığını umursamadan kendi sıkıntısı gidermek için onu kendisiyle sohbet etmeye zorluyordu. ("sohbet etmeye zorlamak" cümlesi bile ne kadar garip)

Belki başka sebepleri de vardır ama insanların can sıkıntısının kökeninde kendi hayatlarını sıradanlaştırmaları geliyor galiba. Bir kaç nokta çizip hep o noktalar arasında gidip gelmekten söz ediyorum. O noktaların dışına çıkmaktan hem bunca korkup hem de bu noktaları bu kadar sıkıcı bulmaları ise ayrı bir konu...

Fotoğraf: Engin Güneysu

22 Ekim 2008

TÜKET, TÜKENENE KADAR

Bizim çokkonuşangiller bu aralar ciddi biçimde salgın olan o amansız hastalığa tutuldular; "tüket tükenene kadar" hastalığına. Bu hastalığın pek çok sebebi var elbette ama bunlara muhtemelen televizyondan bulaştı. Aslında bu aralar bu hastalığa tutulmuş olmalarını "yaklaşan krizi inkar etme, kendisini birşeyler alarak rahatlatma ve krizi yok sayma, sahip olarak yoksun olma duygusundan kurtulmaya çalışma" olarak da açıklamak mümkün. Evet bu mümkün.

Son günleri; sivri burunlu çizmelerin aslında daha şık olduğu ama bu sene o çizmelerin yerini hiç de şık olmayan çizmelerin aldığını, lahana gibi giyinmektense ince ve sıcak kazaklar giymenin daha akıllıca olduğu, baharatlı kokuların mı yoksa çiçek kokularının mı daha hoş olduğu, bavul çantaların şık olduğu ama içinde birşeyleri bulmanın imkansız olduğu, gece kıyafetler, günlük giysiler, taşlı ayakkabılar, pullu çantalar, dar pantolonlar, bol pantolonlar, yeşiller, morlar, kırmızılar, sarılar, pembeler, farlar, rujlar, göz kalemleri, kısa etekler, uzun etekler, montlar, kabanlar, mantolar ve daha neler neler üzerine konuşarak geçiriyorlar. Ve içlerindeki o çılgınca birşeyler alma isteğini konuştukça daha da körüklüyorlar. Körüklüyorlar, körüklüyorlar ve körüklüyorlar...

Geçen gün tüm bu konuşma faslını bitirip harekete geçmeye karar verdiler. Onların alışverişdeki hallerini görmek için can atan ben, yani bu tüketim toplumu gözlemcisi, de bu fırsatı kaçırmayıp onlara eşlik ettim. Çünkü, hastalığa karşı bir direncim olduğunu düşünüyor ve asla yakanlanmayacağımı sanıyordum. Tüm bu alışveriş macerası boyunca kendimi korumayı denedim, direndim. Elbette ki başarılı olamadım. Çünkü, bu hastalık sandığımdan daha kurnaz, daha cezbediciydi. Ve akılla bulunan yol karşı koymak için her zaman yeterli değildi. Her neyse...
Çokkonuşangillerden biri ayakkabı alacakmış. Düğün varmış ve düğünde kıyafetinin altına şöyle pullu boncuklu yüksek topuklu şık bir ayakkabı lazımmış. Eh tamam dedik ve çokkonuşangillerden birinin önerdiği ayakkabıcıya doğru yollandık. Bizi bıyıklı kel kafalı bir adam "Hoşgeldiniz bacılar" diyerek karşıladı. Hep bir ağızdan hoşbulduk diye yanıtlayıp ne istediğimizi söyledik. Onlar pullu boncuklu ayakkabıların bulunduğu bölüme yöneldiler ben de gezinmeye başladım. Kırmızı, sarı, siyah, kahverengi topuklu, düz ayakkabıların arasında dolaşırken hastalığın ilk belirtisi ortaya çıktı ve kendimi ayakkabıları denerken buldum. Dürüstçe itiraf etmek zorundayım ki istisnasız tüm kadınların içinde ayakkabılara karşı önü alınamaz bir tutku mevcut. Evet istisnasız.

Ben ayakkabılarla sarhoş olmuşken "aman dur ne yapıyorsun?" "Ay düşeceksin?" gibi seslerle bizim çokkonuşangillerin bulunduğu bölüme döndüm. Bize "bacılar" diyen o bıyıklı kel kafalı adam çivi topuklu ayakkabılardan bir çifti giymiş dükkanın içini turluyordu. Elimde denediğim ayakkabının teki ile öylece bakakaldım. Adam turunu bitirip bizimkilerin yanına geldiğinde şöyle dedi: "Bacım ben erkek halimle bu ayakkabılarla yürüyebiliyorsam sen kadın halinle haydi haydiye yürürsün. Al sen al bu ayakkabıları."

Daha sonra bizim süslü pakizelerden biri rujlar, parfümler, göz kalemleri, ojelerle dolu bir dükkana soktu hepimizi. Çokkonuşangillerin her biri bir yana dağıldı. Tıpkı yağmacılara benziyorlardı. Kimi bir yanda bulduğu tüm parfümleri bileğine, koluna, eline sıkıyor, bir diğeri insanın tüm gözeneklerini tüm ayrıntısıyla gösteren aynalardan birinin önünde tester rujları deniyor, bir başkası yüzünde maske görünümünde bir makyaj olan bir kıza cildinin problemlerini anlatıyordu. Ben de gidip bir maskara alayım dedim. "Hoşgeeeeldınız" diyen bir adam karşıladı beni. Siyah bir maskaraya ihtiyacım olduğunu söyledim "neden mavi denemiyorsun hayatım" dedi. "Hayır teşekkürler" dedim, ısrar etti "ama tatlım kirpiklerin çok güzel ve mavi maskara sanki mavi gözlüymüşsün gibi gösterir seni uzaktan" Adamın tam bir sersem olduğuna kanaat getirip gülümsedim. "Hayır teşekkürler" diye yineledim "Ben siyah gözlü olmaktan memnunum." Pes etti: "Çok inatçısın güzelim" dedi "Öyleyimdir, sağol" dedim. Siyah bir maskara çıkardı. "Tamam" dedim. Sonra daha önce aldığım ve içi kurumuş olan maskara aklıma geldi. Bunu ona anlattım "bakabilir misiniz lütfen" dedim. "Elbette" dedi maskaranın kapağını açıp yüzüme iyice yaklaştırdı. Emin olamayan bir ifadeyle "Sanırım değil" dedim. "Yok yok değil" dedi ve maskarayı elinin üzerindeki kıllara sürerek test etti. Bakakaldım. Evet gerçekten kuru değildi ama bu ne biçim bir testti böyle? Elinin üzerinde benim gelecekteki kirpiklerimin bir örneği duruyordu.
Daha sonra o dükkan senin bu mağaza benim dolaşmaya başladık. Kalabalıklardan içim daraldığı vakit pes edip kaçmak için fırsat kolladım. Tüm kaçma çabalarımı en iyi hamlelerle savuşturdular. Gün sonunda yogunluktan bitap düşmüş bir halde elimde plastik çantalarla eve döndüm. Yatağın üzerine döktüm aldığım şeyleri ve zıvanadan çıktığımı düşündüm. Bu hastalık ne menem birşeydi ki böyle hızlı bir şekilde bulaşıyor, hepimizi anında hasta ediyor ve çıldırmışcasına aklımızda bile olmayan, hiç ihtiyaç duymadığımız şeyleri almaya yöneltiyordu bizleri. "Tüm bu aldıklarımın burada bu odada ne işi var" dedim kendi kendime. "Bıraksaydım da oldukları yerde kalsalardı."

20 Ekim 2008

YA DEĞİLSE?

Bunu gerçekten merak ediyorum...

Hayatımız boyunca karşımıza çıkan insanlar, hayatımızda uzun süre kalan ve bir süre sonra gidenler, ömür boyu hayatımızda yer alanlar, bir tesadüf sonucu aynı masada yemek yediklerimiz, bir merhabadan ve iyi günler'den ibaret olanlar, saat ya da adres sorduklarımız, yer tarif ettiklerimiz, sokaklarda acelesi olup bize çarpanlar, yanlış numarayı çevirip özür dileyenler, otobüste ya da dolmuşta yanımıza oturanlar, kapımızı yanlışlıkla çalıp aslında bir üst kat komşumuza gelmiş olanlar, annemiz ve babamız, kardeşlerimiz, kapı komşumuz, iş arkadaşlarımız, omzunda ağladığımız dostlar, bir zaman onsuz olamayacağımıza inandığımız ama şimdi yabancı olanlar, hergün iş çıkışı karşılaşıp adlarını bilmediklerimiz ve hayatımızdaki tüm insanlar... Bu insanların hayatımızda oluşlarının belli bir amacı var mı?

Şu koca evrende böylesine mükemmel bir düzen hakimse ve o düzen ne kadar bozuk gibi görünse de hala dünya dönmeye, insanlar nefes almaya devam ediyorsa, tüm bu karmaşanın kendi içinde bir düzeni olduğuna inanılıyorsa tüm bu insanların hayatlarımızda olmasının sadece bir tesadüf, basit bir tesadüf olduğu iddia edilebilir mi? Eğer tüm bunlar tesadüfse bu koca dünya, evrende başıboş salınıp duran bir gezegen demektir. Ama ya tesadüf değilse? O zaman hayatımızda okumamız gereken pek çok işaret var demektir ki biz her gün bu işaretlere günaydın, iyi akşamlar diyor ve yanlarından, yüzlerini bile anımsamadan geçip gidiyoruz. Peki bu işaretlerin önem derecesi nedir? Ya bakkalın çırağının bir cümlesi, hani öyle üzerine aman aman düşünüp söylediği bir cümle de değil, kayıtsızca kendi kendine mırıldanır gibi söylediği bir cümle belki dünyaya, hayata bakışımızı haydi daha da ileri gidelim tüm herşeyi algılayışımızı değiştirecek bir cümleyse. Ya da otobüste yanımıza oturan yaşlı amca? O amcanın anlattığı öykü, dişçinin bekleme salonunda sıkıntıdan patlarken karşımızda oturan ürkek çocuğun oyuncağıyla konuşurken söyledikleri... Kim bilir?

Bunların bir tesadüf olmadığına inanırsak yeterince kanıt bulmak için ne kadar zamana ihtiyacımız var? Hayatımızda bir şekilde yer etmiş olan bu insanların bir işaret, bir öğretmen, bir yön gösterici olmadıklarını bilebilir miyiz? Bizi çok ama çok seven insanların sevmek ve sevilmek için yalvaran kalbimizin cevabı olmadığı söylenebilir mi? Ya da ektiğimiz sevginin yeşermiş tohumları, meyvaları olmadığı? Bir bilet gişesinde bize bağıran adamın, daha önce terslediğimiz bir günahsızın cezası olmadığını bilmek mümkün müdür? Adalete inanan bir kalp taşıyorsak eğer toprağa attığımız her tohumun ürünün bir gün topraktan çıkacağına da inanmak gerekiyor. Zehirli bir bitkiden mis kokulu gül beklemeye hakkımız var mı?

Peki ya sen? Gözleri bu satırların üzerinde dolaşan kişi... Şu an "ş, u ve a, n" harflerini henüz okumuş olan sen? Bu satırları okurken gün boyu hayatının içinden geçip gitmiş onlarca ve eğer kalabalık bir caddeden geçtiysen yüzlerce insanın işaret levhan olmadığını nereden bileceksin? Çalıştığın ofiste yan masandaki adamın ya da kadının, sana çay servisi yapan garsonun, asansörde sana "iyi akşamlar" diyen o orta yaşlı kibar beyefendinin, kaldırımda hızla koşarken omzuna çarpan çocuğun, senden sadaka isteyen dilencinin tesadüfler haritasında öylesine noktalar olduğunu mu düşünüyorsun? Yoksa her birinin bir anlamı olabileceği aklına geldi mi?

Tesadüf mü diyorsun? Peki ya değilse?

Fotoğraf:
http://www.msgr.ca/msgr-9/cat%20coincidence%2001.jpg

18 Ekim 2008

SEVGİLİ GOOGLE ABLA 3

Evlatlarım Romalılar, işte yeni bir "ben sorayım Google Ablam, Cevapla Kurbanın Olam" programında daha birlikteyiz. Görüyorum ki yememiş içmemiş bu yaşlı ve yorgun Google Ablanızın beyin damarlarını sinirden çatır çatır çatlatacak, zavallı yüreğini patır patır patlacak fevkaladenin fevkinde sorular bulmuş, bulmakla da kalmamış üşenmeyip google'a bunları yazmışsınız. Eh siz bunları düşünmeye ve yazmaya üşenmediyseniz Google Ablanız da cevaplamaya üşenmez öyle değil mi benim kuzucuklarım?

Kollarımızı sıvayıp başlayalım o halde..."Hafta içinden nefret ediyorum"
E pes güzel evladım vallahi billahi tillahi pes artık. Tamam sorularınıza mantıklı ya da siz nasıl tanımlamak isterseniz öyle cevaplar vermeye çalışıyorum ama siz bunlarla yetinmeyip "abla omuzunda azıcık ağlayayım." "Abla derdimizi dinle" "Anlatacak kimsem yok ablam, nefretimi açıklayacak bi sen varsın" şeklinde tuhaf garip yaklaşımlarla geliyorsunuz. Çocuğum yavrum pamuk prens ya da prensesim dertlenecek hiç mi arkadaşın yok senin hıııı? Yoksa herkes seni sevgi kelebeği sanıyor da sen içinden taşan nefreti açık etmek istiyor ama bunu bir türlü yapamıyor musun? O yüzden mi google'a açıklıyorsun çocuğum? Of of ne yapacağım ben sizinle bilmiyorum ki?"34 yaşındayım şimdi"
E pek güzel işte yavrucuğum, ne var bunda? Sanki biraz üzgün bir tonda yazılmış gibi geldi bana bu kelimeler.(Evet Google Ablanız herşeyi hisseder, görür, bilir. Sen kirpi saçlı, burnunu karıştırma evladım. Çok ayıp) Yavrum kara gözlü kuzum 34 yaşına gelmişsen ve hala yaşıyorsan gözün kulağın yerindeyse çok çok şanslı saymalısın kendini. Bu ülkede daha 21 yaşındayken kurşun yağmurunda ölen çocuklar var, kafasına reklam tabelası düşüp ölen adamlar var, evinin balkonundan soğan alırken tuttuğu takımın zaferine sevinen bir kazmanın silahından çıkan kurşunla ölen gencecik kadınlar var, 9 yaşında tecavüze uğrayıp 15 yaşında evlendirilmeye kalkılan ve evlendiği adam tarafından bakire değilsin diye suçlanan sonra intihar eden çocuklar var. Ve sen tutmuş 34 yaşındayım şimdi diye kederleniyorsun öyle mi? Haberlere bak güzel evladım gazetelere bak. O zaman 34 yaşında olmanın ve hala nefes alıyor olmanın kederlenilmesi gereken birşey olmadığını anlayacaksın."Burdan gözümde lens denemek istiyorum"
Hımmmm... Burdan gözünde lens denemek istiyorsun demek. Peki hangi renk olsun evladım? Mavi öneririm sana. Hani saçlarını sarıya boyamışsın da o açıdan söylüyorum. Sarı saç mavi göz güzel olur. Ama istersen yeşil verelim. Biraz kedimsi olur ama çok çekici olur. Hayır mı? Demek daha doğal birşey istiyorsun. O zaman elaya ne dersin? Bir dene istersen ha, ne dersin? Yarabbim ya resulallah, yavrum bunu özellikle mi yapıyorsunuz? Yani Tanrı bana Eyüp sabrı versin de erenlere karışayım mı istiyorsunuz anlamadım ki? Kızım ya da oğlum, evladım burdan nasıl lens deneyeceksin hııı? Bunu buraya yazarken aklından geçen neydi? Sen google'ı ne sanıyorsun çocuğum? Sen lens denemek istiyorum dediğinde uçan bir halıya atlayıp elinde değişik renkteki lenslerle sizin pencereye konan sihirli bir yaratık mı? Hey büyük Allahım aklıma mukayyet ol yarabbiiiiim...
"Michael Phelps nasıl kızlardan hoşlanır?"
Şöyle uzun sarı saçlı, bir doksan boyunda, mümkün olduğunca sersem kızlardan hoşlandığı rivayet ediliyor ama medyayı bilirsin yalan yalan yalan herşeyleri. Töbe töbe kızım ne yapacaksın nasıl kızlardan hoşlandığını? Eğer sen kriterlere uyuyorsan ona aşkını ilan mı edeceksin? Bu adamcağızın eğer senin gibi hayranları varsa soyadının ilk ve son harflerini atmalı bence. Çünkü ben onun yerinde olsam "heeeeeeeeeeeelp" diye bağırırdım."uzaya kaç günde yetişiriz"
Tanrı aşkına yine mi sen? Önce "aya gidersek kaç ayda gideriz?" sorusuyla geldin, daha sonra "aydan başka yerde hayat var mı? dedin şimdi de bu. Hayırdır aydakiler haber mi gönderdi acil bir toplantı mı varmış, neden yetişmen gerekiyor? Aaa dur dur bir dakika şimdi anlıyorum, sen bir kahramansın. Dünyaya bir meteor çarpacak ve sen yetişip onu durdurmaya çalışacaksın. Ay canım kuzum ballı çöreğim benim, sana haksızlık ettim galiba. Sen sen sen bizi kurtarmaya çalışıyordun ve ben sana neler yazıyordum. Tanrım tanrım tanrım bir kahraman doğuyordu oysa, o bizi yok olmaktan kurtaracak yegane adamdı. Bu sorular ondandı bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıptı. Olamaz olamaz, tarihe şöyle geçeceğim (tabi o çarpmadan sonra bir tarih olursa) "Dünyanın yok oluşundan Google Abla sorumludur.""sevgiliye sorulan sorular nelerdir?"
Bu kadın ya da erkek olmana bağlı. Eğer kadınsan: "Beni seviyor musun? Sence şişman mıyım? Saçlarım nasıl? Söyle bakalım seninle ilk tiramisu yediğimiz yer neresiydi, günlerden neydi, saat kaçtı? Alışverişe çıkalım mı? Sen az önce o kadına mı bakıyordun? Ne zaman evleneceğiz?" Eğer erkeksen: "Hangi takımı tutuyorsun? Alfa Romeo arabalardan hoşlanır mısın? Seni ne zaman bikinili göreceğim? Evimi görmek ister misin? Bu gece çıkabilir misin?" gibi şeyler. Soruları sorduğun zaman neler olacağını soruyorsan eğer bunu dene ve gör derim. Sonrasında google ablaya kızmak yok ama.


Kısa kısa...
"Rakı" İçelim güzelleşelim abijiiiim...
"beyin konuşuyor" Doğru konuşuyor hem de çok. Başım şişiyor vallahi benim, ya senin?
"teklifini kabul etmeyen kıza söylenecek söz" "Sana inanamıyorum, kör olmalısın ya da delirmiş" de. Onu bir süre dumura uğratırsın.
"kediler günde kaç kilometre yol giderler" Vallahi bu kedinin kendine seçtiği yaşam biçimine bağlı. Yani bir kedi seyyah olmaya karar verdiyse bütün gün gezer dolaşır. Yok tembelse rahata alışmışsa bütün gün yatar hatta mama kabını bile yattığı yere getirmeni bekler senden.
"baksbani nelerden hoşlanır?" Domates turşusu, mayonezi az ketçabı bol hamburger tercihen tavşan etinden yapılmış köfteli, çikolatalı süt, mısır gevreği vb. Evladım bir tavşandan söz ediyoruz. Tavşan neden hoşlanır?
"karnıbahar nasıl çekilir?" Hiç çekilmez vallahi...
"bayan olarak size soruyorum bu kulaklarımı delip küpe takma" Ne dediğini, ne sorduğunu anladıysam arap olayım...
"hikaye seyrett" Biiir hikaye seyredilmez okunur çocuğum ikiiii o seyret kelimesinin sonundaki fazladan t'nin anlam ve önemi nedir?
"hayatımda değişilik yapmak" İyi ve gereklidir. Yap derim.
"tekme atmak için diz nasıl çekilir?" Biraz yaklaşırsan gösteririm. Hayır çok değil bir tekmelik mesafe yaklaşsan yeter. Töbeee töbeee...
"kediler ölürken evi terkeder mi?" "Tek isteğim sepetimde ölmek" gibi bir hayalle yaşamadılarsa evet...
"sigaranın ciğerlerimize verdiği zarla ilgili resimler" Sigara ciğerlerimize zar mı veriyormuş. Hay Allah yeterince zararı vardı şimdi bir de zar meselesi çıktı iyi mi? Ne yapıyormuş ciğerlerimiz o zarı? Altı altı gelirse kanser olmuyormuşuz da bir bir gelirse ölüyormuymuşuz? Bak sen şu sigaranın yaptığına.
"yeşilkartla lens alabilir misin?" Tabi evladım istersen dudaklarına silikon, yüz gerdirme, kalça kaldırma gibi şeyler de yapabilirsin. Devletimiz, ülke güzel insanlarla dolup taşsın diye verdi bu yeşilkartları size.

Resimler:
1-http://www.ehow.com/images/GlobalPhoto/Articles/2158760/hate_Full.jpg
2-http://static.howstuffworks.com/gif/how-to-draw-cartoons-102.jpg
3-http://www.bergoiata.org/fe/divers03/1024%20-%20eyes.jpg
4-http://s2.thisnext.com/media/230x230_no_border/I-Love-Michael-Phelps-T-Shirt_F5DE2A56.jpg
5-http://comics212.net/wp-content/uploads/2007/10/hero-mask.jpg


16 Ekim 2008

CUMA MEKTUPLARI

Bazen bir panayırın ortasında tüm sesler çekilivermiş de uçuşan kağıt parçalarının ortasında öylece duruyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum Sevgili Dostum? Ve o alanda durmuş şöyle diyorum: "Herkes nerede?" Tam o anda, yani orada öylece dururken çok garip bir geç kalmışlık duygusuyla telaşlanıyorum. Tüm telaşlar gibi bu da mantıksız elbette.

Biliyor musun, birileri zamanı biliyor. Ne zaman başlaması ne zaman bitirmesi gerektiğini yani. Sanki bu koca kalabalık bir zaman bir yerde buluşup kol saatlerini aynı zamana ayarlamışlar gibi. Sanki sırf bu yüzden biliyorlarmış gibi. Birşeyleri kaçırmış olma duygusu bu yüzden mi? Bu dahil olamama duygusu? Kim bilir?

Şu koca küre aslında bir saat farkında mısın Sevgili Dostum? Tik takları beynimizin kıvrımlarına dolan ve bizleri kendi kalbimizin tik taklarından uzaklaştıran dev bir saat. O tik taklarla zamanlanmış hayatlarımız var bizim. Ve bu yüzden kocaman kalabalıklar oluşturup o kocaman kalabalıklarda birbirimizi sıkıştırıyor, gırtlaklıyor ve birbirimizden nefret ediyoruz.

Ne dersin bu içgüdüsel birşey midir? Bu koca saate dahil olmak ve ona göre hareket etmek halinden söz ediyorum. Yoksa bunu zamanla mı öğrenirsin? Hani insanlara baka baka el kol hareketlerini belki gülümseyişlerini taklit eder de öyle mi öğrenirsin tüm bunları?

Peki ya kimdir o panayır alanında, o rüzgarın ortasında, çöplerin arasında yürümekten korkmayıp da kendi olma cesaretini bulabilen? Dünyanın değil de kendi zamanının yolcusu olan kimdir? Gürültüyle akan zamanı dışarda bırakıp da kendi yumruk kadar kalbinin pıt pıtları ile yürüyen, bundan gocunmayan, herkesin terkettiği o panayır alanlarında sadakatle duran kimdir? Ve dünya üzerinde kalabalıklara dahil olmayan kaç adam ve kaç kadın vardır? İstenmeyen bir çocuk gibi dışardan dışardan yürüyen, reddeden kaç adam ve kaç kadın...

Peki ya sen? Sen kimin zamanı duyuyorsun dostum? Tik tak tik tak tik tak...

Fotoğraf: http://technabob.com/blog/2008/01/31/tiktak-clock-offers-numeric-overkill/

BEKLERKEN...

Vakit akşam. Hava serin. O dayanılmaz sıcaklardan sonra soğuğu özlemiş ayaklarım battaniyenin altında şımarıp duruyorlar. İnsan kendi ayaklarına bakıp gülümser mi? Kendi ayaklarının şımarıklığına daha doğrusu... Gülümsermiş... Ekranda Cage'in tuhaf saçları. Sanki, o aylak aylak yürürken biri arkasından koşarak gelmiş de saçının arkasını çekiştirip bırakmış gibi. İşin ilginç yanı yüzündeki ifade de öyle. Yani hiç tanımadığı biri saçını çekiştirip bırakmış da o da şaşkınlıktan öylece kalakalmış gibi. (Bugün neden herşeye gülümseyip duruyorum? Önce kendi ayaklarım sonra Nicholas'ın saçı. Dünkü huysuzluktan eser yok. Tuhaf.)

Günün tüm sıkıntılarını eve döndüğünde bahçedeki portakal ağacına asıp bırakmışım. Ruhun tüm gözenekleri açılmış ve o gözeneklerden en ufak bir zehir girmesine izin vermemeye karar vermişim. "Zaten öyle bir ihtimal de yok" demişim bilmiş bilmiş. Öyle ya akşamın bir vakti ben yatağımda huzur içinde karşımdaki ekrana kilitlenmişken kim ve neden gelip bu huzur çemberinin içine dahil olmak istesin ki? Mantıksız. Kaldı ki bu çemberin etrafında çin seddi gibi bir set çekmişken hangi cesur insan evladı benim odamın karasularına girme cesaretini gösterebilir? Dudağımın kıyısında yine o bilmiş gülümsemeyle kendi sorumu bir güzel cevaplamışım: Hiçkimse...Eh hayat böyledir. Ne zaman bilmiş bilmiş konuşsan karşına geçip nanik yapar ve şöyle der: "Seni salak ben sana gösteririm böyle konuşmayı."

Ve nitekim hayat yine bildiğini okuyor, senin yaptığın tüm planlarla dalga geçiyor.Tüm bu huzur, rehavet, gülümseme bir kuş cıvıltısı ile darma duman oluyor. O kuş cıvıltısı kapıda birinin olduğunu ve tüm bu keyfe veda etmem gerektiğini söylüyor. Akşamın bu vakti kim ve neden? Annem kapıyı açıyor istifimi bozmuyorum. Ben yitip giden huzurun peşinden "geri döööön yalvarırım geri döööön" diye bağırmakla meşgulken "Fulya ablaaaaa...." diye bir sesle irkiliyorum. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Bu çocuk bu saatte benim yatağımın başında dikilmiş neşeyle şakıyor. Önemli birşey olmalı diye düşünüyorum. Yoksa evin yolunu bilmeyen bu komşu çocuğunun burada ne işi var? Filmi kapatıp "Hoşgeldin" diyorum. "Ya Fulya Abla yaaaa ben bişeyee bakacaktım internetten yaaa. Ay filmini de bölüyorum di miiii?" Yüzümde "hı hı şu an huzurumu mahvettin" gülümsemesiyle şöyle cevap veriyorum "Ah hayır. Tabi bakabilirsin." Bu genç adamın ödevi var diye geçiyor aklımdan kendi kendime "birinin eğitimi senin keyfinden önemlidir" diyorum. Delikanlı bana ödevle uzaktan yakından alakası olmayan saçma sapan birşeylerden söz ediyor. Şaşkın şaşkın bakıyorum. Bu kez kendime "belki çok merak etmiştir baksın çocuk iki dakika ne var sanki" diyorum. "Ölmem ya" Eh orası öyle ölmem, hem huzurumu çağırırım o da geri gelir kırmaz beni.

O bilgisayar başına geçiyor ben odamda birşeyleri düzeltiyorum, kitap karıştırıyorum mutfağa gidip çay sigara içiyorum, biraz televizyona bakıyorum ötesini berisini bilmediğim bir diziye dair bin tane soru soruyorum annemle babama, sonra yeniden odama dönüyorum tüm yaptıklarımı baştan tekrar ediyorum. Bekliyorum bekliyorum ve bekliyorum. Ve beklerken beklemenin dünyanın en zor işi olduğunu farkediyorum. Beklemek bir iş olarak adlandırılabilir mi? Sonra deftere kesik kopuk cümleler yazamaya başlıyorum. Şunun gibi şeyler: "Beklemek kocaman bir boşluk. Beklerken yazmak ise o koca boşluğu kelimelerle anlamlandırmaya çalışmak gibi." Sonra kelimeleri ne kadar bastırarak yazdığımı farkediyorum. Harflerin ne kadar çarpıklaştığını, kalemin bastırılmaktan koyulaşan rengini bir de... Daha sonra defterin başka sayfalarına bakıyorum. Huzurlu ve neşeli olduğum zamanlarda uçan harflerle yazmışım. Çarpıklık yok, kelimelerde hata yok, bozulma yok. Öfkeli zamanlarda yazdıklarım ise tam aksi. Kelimelerin yarısı yok. Cümlelerin nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz. Kapkara harflerden oluşmuş karmaşık bir resim gibi metinler. Bunu daha önce farketmediğimi şaşırarak görüyorum. Bunca zaman bu kadar defter doldurmuş biri bunu nasıl farketmez?

İnsanın bunca zamandan sonra kendisi ile ilgili yeni birşey öğrenmesi ne kadar garip bir duygu. Ve bunu bir bekleme anında hani hiç niyeti yokken anlamlı birşey yapmaya sadece boşluğu doldurmaya çalışıyorken yapması daha da tuhaf...

Fotoğraf: http://www.thegreenhead.com/2007/07/cork-bark-pencil-holder-desktop-receptacle.php

13 Ekim 2008

...

Kazan gibi bir kafam var bu aralar. Koca bir kaya gibi de diyebiliriz. Evet. O kafayı bahçeye çıkardım akşamın geç saatlerinde. Bir de sigara tutuşturdum ağzına ki sakinleşsin. Salonu işgal etmiş uyumsuzlar korosunu orada unutsun, sonbahara püfür püfür savursun içindeki sıkıntıyı istedim. Biraz sonra karanlıkta biri göründü. "Merhaba" dedi, ağzımın içinde dans eden dumanı üfledim. "Sana da" dedim. Kocaman gülümsedi. Hey gözünü sevdiğimin "ben ne sevimliyim" gülümsemesi. Dişlerinin arasından yapaylık akıyor be kuzum kapa azıcık ağzını çok değil azıcık. "Naber" dedim, diyeceğime pişman olacağımı bile bile. Sana ne yahu? Bu adamdan neyin kimin haberini soruyorsun. Dön arkanı iç sigaranı... İliklerimize işlemiş toplumsal salaklıklar. Kibar olalım da sahtekarlığımızın önemi yok. Nabermiş... Sanki umurumda da.

Kimyon alacakmış komşudan. "Gecenin bu saatinde mi?" diye geçiyor aklımdan. Ama dilim tutuyor kendini bu kez. O nasılsa bir açıklama getirecek. İçli köfteymiş derdi. Eh kimyonsuz da olmazmış bu meret. Vay vay vay. Gecenin bir vakti içli köfte yapacak kadar hayat dolu komşularım varmış. Vay ki vay vay... "İster misin sana da getirelim mi?" diyor. "Sağol" diyorum "ben kendim içli köfteyim zaten. Ve kendi türümden olanları yemem." Karanlıkta kayboluyor ama kahkahası hala kulağıma doluyor.

Nesi var bu insanların Allah aşkına?

Fotoğraf:
John Philips

12 Ekim 2008

BİRAZ ENNERCİK OLMUŞUM DA ÜZERİNİZE AFİYET

Kırt... kırt... kırt... Son zamanlarda insanlardaki imajım sadece, bu birbirinin aynı olan üç sesten ibaret. Sözcük yok sadece bu ses var. Çünkü, kim bana ne anlatırsa anlatsın hep bu şekilde cevap alıyor. Şöyle ki;

-Fulya Hanım bu metni web sayfamıza taşıyalım lütfen.
-Kırt... kırt... kırt...
-Seçilmiş fotoğrafları da ekleyelim. Olur mu?
-Kırt... kırt... kırt...

-Siz iyi misiniz?
-Kırt... kırt... kırt...
-Bana pek iyi görünmediniz de.

-Kırt... kırt... kırt...
-?


Ya da şöyle birşey:
-Kızım bankaya havaleyi yaptın mı?
-Kırt... kırt... kırt...
-Evladım beni duyuyor musun, havaleyi yaptın mı diyorum.

-Kırt... kırt... kırt...
-Töbee Yarabbim töbee. Küs müsün nesin? Hem küsecek ne var? İnsan babasına küser mi çocuğum?

-Kırt... kırt... kırt...
-Tamam tamam şu kırt kırtın bitsin de öyle konuşalım.


Bazen de:
- Fulyacığım nasılsın? Yahu uzun zamandır görüşemedik.Yine yabaniliğin üzerinde bu ara. -Kırt... kırt... kırt...
-Hayırdır hem yabani hem de dilsiz mi oldun?

-Kırt... kırt... kırt...
-Hem sen beni neden aramadın bakalım?
-Kırt... kırt... kırt...Kırt... kırt... kırt...Kırt... kırt... kırt...Kırt... kırt... kırt...

-Aaaa delirdin galiba hem konuşmuyor hem de karşımda kaşınıp duruyorsun. Seninle konuşanda kabahat.

-Kırt... kırt... kırt...

Hayır yanlış tahmin ediyorsunuz, uyuz olmadım. Basit bir alerji sadece. Bir gün ofiste oturmuş bizim çokkonuşangiller topluluğunun bitmez tükenmez laflarını dinlerken başladı bu kırt kırtlar. Şakağımdan yanağıma oradan boynuma, bir kırmızı benek ordusu durdurulamaz biçimde ilerleyince eski dostum alerjinin yeninden beni bulduğunu anladım. O kırmızı benek ordusu öyle ilerledi ki kolumu bacağımı da kendi topraklarına kattı. Bu orduya kim karşı durabilir? Eğer alerji ordusu topraklarınızı ele geçirmişse yapılacak tek şey vardır; o orduya komuta eden kralı bulup yok etmek. Ben de öyle yapmaya karar verdim. Bunun için tarihten ders almak gerektiğini düşünüp "Öz be öz alerji tarihim" adlı kalın ciltli kitabı karıştırmaya başladım.

Çocukken çikolataya alerjim vardı. Eh bu da doğaldı çünkü en az beş çocuğa yetecek çikolatayı tek başıma tüketmek gibi nadide bir yeteneğe sahiptim. Elimde çikolatam, yüzümde kırmızı beneklerim mutlu mesut bir hayatım vardı. Ah bir de bu kırt kırtlar olmasaydı ya o damakta eriyen nefis lezzet için bu kadarcık cefa da çekilirdi doğrusu. Ama kırt kırt sesleri ve kırmızı beneklerim ailemin sinirini bozmaya başlayınca kesin bir yasakla karşı karşıya kaldım. Artık ne kırmızı benekler, ne kırt kırtlar ne de çikolata vardı. Neden alerji denen bu meret çikolata yediğimde oluyordu ki? Pekala bamya ya da pırasaya olamaz mıydı? Olurdu ama olmadı.Çünkü o kadar şanslı değildim.

Daha sonra uzun zaman alerji ordusu topraklarımı işgal etmedi. Ta ki üniversite yıllarında bir sabah Seren Serengil dudaklarıyla uyanana kadar. Aynaya bakıp çığlık attığımı anımsıyorum. Çünkü üst dudağımda korkunç bir şişlik vardı. İşin tuhafı bu şişlik kaşınıyordu da. Ben kaşıyordum o şişiyordu. Gitgide Seren Serengil'e dönüşüyordum. Üst dişlerim ortada doktora gittiğim zaman adam gülmekten kendini alamadı. Nasıl gülmesindi ki? Yapılan testler sonucunda domatese alerjim olduğunu bulduk. Eh domatessiz bir hayat da sürebilirdim. Bu hiç önemli değildi. Yeter ki Seren Serengil'e benzemeyeyim, domatesin adını bile unutmaya razıydım. Nitekim uzun zaman domatesi unuttum da.

Şimdi düşünüyorum da bu alerji denen meret genetik olabilir mi acaba? Çünkü bir ara amcamında alerji olduğunu anımsıyorum. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti.
-Amcacığım iyi misin?
- İyiyim kızım iyiyim de ennercik olmuşum.
(Enerjik demek istiyor galiba)
-E iyi ya enerjik olmak iyidir. Neden şikayet ediyorsun ki?
-Kızım neresi iyi bunun? Dalga mı geçiyorsun sen benimle utanmaz?
-Ya amca neden dalga geçeyim. Enerjik olmanın nesi kötü anlamadım.
-Ennercik diyorum kızım ennercik.
-E tamam işte.
-Kızım kaşınıp duruyorum baksana kollarım benek benek nesi iyi bunun? (Kollarını gösteriyor)
-Aaaaa Alerji yani.
-E ben de öyle diyorum. Ennercik işte.
-?

Bu aralar o kırmızı sevimli benekler yeniden ziyarete geldiler. Yanlarında kırt kırtları da getirdiler elbette, ki bu ikisi yapışık ikizlerdir. Henüz sebebini bilmemekle birlikte saçma sapan konuşmalara, boş sözlere ve sürekli birşeyler yapmak zorunda olmaya karşı alerjim olduğunu tahmin ediyorum. Öyle ya bu aralar ben "hayat düş yakamdan" dedikçe o en gereksiz şeylerle bana saldırıp direncimi kırıyor. Ben de kaşınmaya başlıyorum. Eğer öyle ise, bu kötü. Çünkü, alerji ordusunun komutanını bulup yok etme gibi bir şansım yok. Ancak bir dağ başına taşınıp orada yaşamaya başlarsam bu kırt kırtlardan kurtulabilirim. Bu da imkansız olduğuna göre bununla yaşamayı öğrenmem gerekiyor.Aslında bu benekler kedilikten çitalığa terfi edişimin de sembolü olabilir pekala. Öyle ise ne ala...

Neyse.Dilerim alerjim fındık fıstık roka tere ya da onlar gibi birşeyedir. Umarım...

Fotoğraf:
http://getawallpaper.com

10 Ekim 2008

CUMA MEKTUPLARI

Eğer sözünü etmemiş olsaydın kelimelerin, belki de hiç ama hiç açığa çıkmayacaklardı. Bazen, Sevgili Dostum, insan derisinin altına gömüyor kelimeleri. Gömüyor ve kendinden bir parça olan o sözcüklerin görünür olmasını istemiyor. Çünkü, denetleyemediği bu sözcükler kah birinin kafasına taş olarak düşüyor kah onu haketmeyen birinin ellerinde heba oluyor. İşte bu yüzden bu sözcükler aklın denetiminden yoksun kendi bildiklerini okuyan asi kelimeler olabilir. Bu yüzden beni suçlayamazsın. Çünkü onları saklamayı istemiştim.

Bu aralar yarımlarla yaşıyorum. Neye dokunsam neye baksam herşey yarım kalıyor. Masamın üzerinde yarısı okunmuş bir düzine kitap, kareleri birbirine karışmış yarım filmler, yarım kalmış şarkılar ve devam etmekten sıkıldığım "neyse" diyerek bitirdiğim konuşmalarım var. Tüm gün parçalanıyor, onu kendi ellerimle küçük parçalara ayırıyor ve gün sonunda boşluk hissi ile başbaşa kalıyorum. Bu küçük parçalardan bir bütün oluşturmaya çalıştığımda ise ortaya çıkan resim, renkleri birbirine bulanmış karmakarışık birşey.

İnsan bununla ne kadar süre yaşayabilir ki? Kendi yarattığı karmaşa kontrolünden çıktığı vakit elleri renkleri kontrol edemediğinde, ağzından çıkan sözcükler sanki onunla alay edercesine alıp başlarını gittiği vakit ne kadar ve ne için dayanabilir? Daha ne olduğunu ve bununla nasıl başa çıkabileceğini bile bilmezken şaşkın bakmaktan başka birşey gelir mi elden? Belki bir süre boğuşursun. Hani komik kararlar verirsin ve "bir daha asla ..." ile başlayan işe yaramaz cümleler kurarsın ama herşey inatla olduğu gibi devam eder. Gün içinde yürüdüğünü değil de biri seni itmiş gibi yuvarlandığını hissedersin. Ve bir ağaç umarsın çarpıp durabileceğin. Ve o ağaç dostum, her zaman vardır.

Duruyorum. Sadece duruyorum. Susmalarım da bu yüzden ya. Sanki açarsam içimi, sanki söylersem tüm bunları sözlerim bir çamur gibi başkalarının kalbinde, onların istedikleri şekli alacak. Herkes bildiği şekli verecek ona, herkes kafasında ve kalbinde benim onlara yansıyan halimi çizecek. Oysa ben burada, tam burada böyle dururken, bambaşka karmakarışık renkleri ve biçimi sürekli değişen olacağım.

Bu yüzdendi sana yazmayışım bu hafta. Bu yüzdendi böyle sessizce duruşum. Ama sen öyle demişken, yani sözcükleri beklemişken burada böylece susarak duramadım.
Resim: Pablo Picasso

09 Ekim 2008

GÖREV 1: MIKNATISI BUL VE YOK ET...

Bu çok garip. Bu kadar küçük bir odaya sıkış tepiş doluşup bu kadar gürültü içinde sohbet etmekten keyif almaları gerçekten çok garip. Kafamı şişirdikleri yetmiyormuş gibi saatler sonra giderken "Ah Fulyacığım senin de başını şişirdik." demeleri, ertesi gün bu sözü unutarak yeniden tüm olup bitenleri aynı şekilde tekrarlamaları akıl almayacak kadar garip.

Bugün yine toplandılar. (Buna neden şaşırıyorum ki. Onlar hergün başımdalar. Geçen gün defolun dememe rağmen hala ve hala inatla buradalar. Ders no1: eğer genel olarak şakacı bir yapıya sahipsen, sen ciddi olduğunda insanlar seni ciddiye almıyorlar. "Defolun başımdan sizin yüzünüzden tek kelime yazamadım. Bu işi yetiştirmek zorundayım ama sayenizde daha başlayamadım bile" desen de ciddiye almıyor ve "ahahah ilahi sen de" diye cevap veriyorlar.) Hemen masamın önündeki koltuklara yerleştiler ve başladılar.

Siyah tişörtlü grip olduğundan yakındı. Burnunun sol tarafı her sabah tıkanıyormuş. Mor gömlekli ise gülerek ona şöyle bir öneride bulundu: "Rakı iç." Siyah tişört hemen cevap verdi: "Töbeee töbeee" Mor gömlek "Tavukları iyileştirdiğine göre seni de iyileştirir." dedi ve hikayeyi anlatmaya başladı. Mor gömleğin eşi çocukken tavuk beslermiş. Tavuklar bir gün hastalanmışlar. Adamın biri tavuklara rakı içirmesini, rakı sayesinde çok kısa bir sürede iyileşeceklerini hatta eskisinden daha canlı olacaklarını söylemiş. Çocukcağız tavuklarına öyle üzülüyormuş ki rakı reçetesini denemeye karar vermiş. Tüm tavuklara birer çorba kaşığı rakı içirmiş. Bir tanesini ise kobay olarak seçmiş, kalan rakıyı zavallı tavuğun gırtlağından zorla akıtmış. Tüm tavuklar gerçekten iyileşmişler ama kobay tavuk bir hafta kendine gelememiş. Bulunduğu yerden kalkamadığı gibi sürekli uyuklamış.

Kahkahalar bittikten sonra kısa bir sessizlik oluyor. Her birinin suratından şimdi ne anlatabileceklerine dair sorular geçiyor. Bir tanesi hepsini tam onikiden vuracak konuyu açıyor: çocuklar. Birden bire Bridget Jones'a dönüşüyorum.O zavallının da tüm arkadaşları da evliydiler ve sürekli olarak çocuk odaklı bir sohbetin içindeydiler. (İnsan evlenince çocuklardan başka tüm konular önemsizleşiyor mu acaba? Ya da neden bu konuyu konuşmaktan bunca keyif alıyorlar? Belki de tek ortak konuları budur. Olabilir mi? Evet olabilir.)

Pembe gömlek uzun uzun gülüyor. Diğerleri ise henüz anlatmadığı bir konuya gülen bu kadının yüzüne "e hadi anlat da bu kadar komik olan neymiş biz de öğrenelim." der gibi bakıyorlar. "Ders no2: Bir olayı anlatmadan önce gülme. Çünkü gülmek insanları beklentiye sokuyor. Çok ama çok komik birşey bekliyor oluyorlar. İnsanlar her zaman aynı şeylere gülmedikleri için de anlatan hayalkırıklığına uğrayabiliyor.) Gülmesi bitince anlatmaya başlıyor. Oğlu polislerle ilgili birşey anlatmaya çalışıyormuş. Ama polis kelimesini bir türlü anımsayamıyormuş. "Hani şapkası var." "Hani kovalıyor adamları" gibi cümlelerle denemiş anlatmayı. Ama annesi bir türlü onun neden söz ettiğini anlayamamış. Çocuk denemeye devam etmiş. Ama başarılı olamamış. En sonunda pes edip gitmiş ama bir kaç dakika sonra koşarak odaya gelmiş annesine şöyle demiş: "Anne hani geçen gün biri babamı durdurup ona günah yazmıştı ya. İşte o." Annesi gülerek şöyle diyor: "Eşim trafik cezası almıştı. Benim oğlan ceza yazmakla günah yazmayı birbirine karıştırdı." Neyseki anlatan hayalkırıklığına uğramıyor. Çünkü hepimiz gülüyoruz.

Kapının açılmasıyla kazana dönmüş kafamı kaldırıyorum. Mavi kravat içeriye giriyor. "Susun yahu" diyor "sanki tüm sesiniz benim odanın içinde. Bir saattir çalışmaya çalışıyorum." Pembe gömlek gülerek "amaaan sen de" işareti yapıyor. Mavi kravat başını iki yana sallayarak çıkıyor. Sohbetin devamını dinleyecek gücü bulamıyorum kendimde. Çünkü bir saattir bu şen kahkahalı sohbetin girdabında sürüklenmekten serseme dönmüş durumdayım. Üstüne üstlük o iki saatlik toplantıdan çıkmışken. Ben bunları düşünürken siyah tişört "hayatım sen neden hiç konuşmuyorsun" diye soruyor. "Çünkü" diyorum "kafam şişti." Yalancıktan alınmış numarası yapan mor gömlek "ay aşkolsun iki dakika yanına geldik." O sırada kendime hakim olamayıp gülmeye başlıyorum "İki dakika mı? Yahu siz sürekli benim başımdasınız. Hayır kapıda "kahvehane" yazan bir tabela var da ben mi görmüyorum acaba?" Aman efendim beni sevdikleri için geliyorlarmış, yoksa neden gelsinlermiş, hem biraz düşünmeliymişim neden başkasının odası değil de benim odammış. "Sahi yahu" diyorum "neden başkasının odası değil de hep benim odam?" E sevildiğimi bilmeliymişim. "Size yalvarıyorum beni uzaktan sevin" diyorum. "Olmaaaz" diyorlar. Delireceğim. Kovasam gitmiyorlar, nazikçe gidin desem gitmiyorlar. Gitmiyorlar da gitmiyorlar. Biri sonunda analizi yapıyor "Bu odanın herkesi çeken mıknatısı var." Diğerleri başlarıyla onaylıyorlar. O anda o mıknatıs her neredeyse bulup yok etmeye yemin ediyorum. Yok etmesem bile en azından çekim gücünü yorgun, bitkin olmadığım ve işimin olmadığı zamanlara ayarlasam yeter. Evet bunu kesinlikle yapmalıyım.

Sonra bir mucize oluyor ve koca popolarını benim koltuklarımdan kaldırıp kapıdan çıkmaya hazırlanıyorlar. Arkalarından bağırıyorum: "Sakın yarın gelmeyin." Hepsi gülüyor. Bir tanesi bağırıyor uzaktan: "Yarın aynı saatlerdeeee..."

Resim: Lowell Herrero

BU ARALAR...

Sabahları somurtan bir suratla gelip koridorda bağırıyorlar: "Bana demli bir çay." Kocaman çay dolu bir tepsi bütün gün koridorda dolaşıp oda oda geziyor bu insanları uyandırmak için.Tepsiyi taşıyan, kimi bulursa şikayet ediyor: "Bütün gün bacaklarım kopuyor vallahi." Haklı.

Sonra, o kocaman tepsi bir kaç kez gidip geldiği vakit, henüz gazetelere bakmamış, televizyon izlememiş ve radyodaki haberlerden kendilerini sakınmayı başarabilmişlerden belli belirsiz kahkahalar duyuluyor. Sonra insanlar yavaş yavaş odalarından çıkıyor ve onları bir mıknatıs gibi çeken seslere doğru adım atıyorlar. Açık kapılardan çekingen başlarını uzatıyor, kahkahaları arıyorlar. Bulduklarında ise somurtkan yüzleri aydınlanıyor. Onlar da o kırık dökük kahkahalar korosuna önce yavaştan sonra kendilerini koyuvererek dahil oluyorlar.


Bu aralar böyleyiz. Hepimiz kahkahaların peşindeyiz...


Fotoğraf:
Ara Güler

07 Ekim 2008

BİTTİĞİNDE...

Büyük ihtimalle ölürken, yani tam o anda ölmek üzere olduğumu anladığım anda, çok şaşkın olacağım. Başına gelmiş ve gelebilecek olan herşeyden bir biçimde kurtulup, dengesi kaymış hayatının sarsıntılarla dengesini bulacağı inancı ile yaşamış herkes şaşırmaz mı ölürken?

Bu hiç olmadı. Yani süreklilik duygumu hiç kaybetmedim. Bir şekilde, öyle ya da böyle sürdü hayat. Çok fazla yara bere de almadım zaten. Çünkü, bana birşey olacağına hiç inanmadım. Olsa da hepsinin üstesiden gelirdim nasılsa. İnançlarımız değil midir ruhumuzu da bedenimiz de yöneten, bize bir hayat planı çizip o çizgide gitmesini, o çizgiden saptığında itile kakıla o çizgiye gitmesini sağlayan...

Mesela kemiklerimden hiçbiri kırılmadı yükseklerden atlamama, kaç kez ağaçtan düşmeme ve dalgınlığım nedeniyle oraya buraya çarpmama rağmen. Parmaklarımdan herhangi biri de kopmadı, gözüme birşey de batmadı ya da herhangi bir hastalıkla boğuşmak zorunda kalmadım öyle kendimi herşeyden sakınan biri olmamama rağmen. Beden nasılsa ruh da ona paralel gitmez mi? Ya da tam tersi. Bu nedenle ruh da aldığı yaraların hepsini tek tek sarmayı becerebilenlerden oldu. Umursamadı bile ne kadar incnip, ne kadar kırıldığını, hayalkırıklıklarını... Çünkü, hep bir şekilde üstesinden geleceğini bildi. İşte tüm bunlar yüzünden ölürken, ki ondan kurtulmak imkansız, çok şaşkın olacağım. Çünkü, içinden kendimi çekip çıkaramayacağım tek şey bu olacak.

Sabah haberleri okurken birden bire farkettim ki dünyayı da aynı şekilde düşünüyorum ben. Herşey başına gelir ama o bunların içinden bir şekilde çıkar, kendini toplar, dengesini bulur ve dönmeye devam eder. Savaşlardan, kırımlardan, kandan, krizlerden, açlıktan, kıtlıktan, bozulan dengeden nasıl şimdiye kadar çıktıysa bütün bu felaketlerden, insanı umutsuzluğa sürükleyen bütün herşeyden de sanki yeni doğmuş gibi çıkar. Oysa bu kendini sürekli var etmekten yorgun düşmüş dünyanın da bir ömrü var, her ne kadar bunun farkında olmadan yaşamanın rahatlığına sığınsak da. Bir dayanma gücü var. Bizler onu böylesi hırpalayıp dururken, dişlerini sökerken mesela ya da karnını deşerken, onu kanla sulayıp, saçlarını keserken, göğsünü çöle çevirirken daha da kötüsü durmamacasına hayalkırıklığına uğratırken, nereye kadar dayanabilecek?

Merak ediyorum; Dünya, ömrünün sonuna geldiğinde o da benim gibi şaşıracak mı? Hani tüm bu belalardan bugüne kadar sıyrılmış olan şu koca dünya...
Resim: Richard Baxter

05 Ekim 2008

BAŞLIKSIZ

Birşey var havada. Sis gibi, buhar gibi görünmeyen ama hepimizi sarıp sarmalayıveren birşey... Hani hepimizin bildiği ama adını bir türlü koyamadığı, dokunulamayan, görülemeyen, duyulamayan ancak belli belirsiz hissedilebilen...

Herkes ama herkes istisnasız sarmalanıyor onunla. Ellerimizden, gözlerimizden hatta burnumuzun ucundan damlıyor yoğunlaşıp zaman zaman. Kimse görmüyor. Sebepsiz kederlerimiz tüm bundan işte. Elimizi çenemize dayayıp dalıp gitmelerimiz, tüm bu anlamsızlık duygusu, kaçıp gitme isteğimiz, günün birden kararıvermesi bundan...

İnsan olduğun için, sırf insan olarak doğduğun için seni sarıyor bu şey. Burun deliklerinden süzülüp aklının kıyılarında zift gibi yapışıp kalıyor sonra. Görüyorsun ya da görmemezlikten geliyorsun. Bir de kendini kandıran gülüş edindin mi kendine, yaşıyorum sanıyorsun. Herşeyi, olan biteni tüm bu saçmalıkları, o ziftin altına gömüp huzurlu uykulara dalıyorsun dalmasına ya rüyalarının sınırını çizemiyorsun. Gün içinde gülen yüzün kaygıyla geriliyor sen uyurken farkedemiyorsun.

Vazgeçemiyorsun da insan olmaktan. Bir kuyruk, iki dik kulak ve ayaklarına iki ilave ayak daha ekleyip, bir kedi mahmurluğunda, ağaç altlarında tüm öğleden sonranı kaygısız bir uykuda geçiremiyorsun mesela. İşte bu yüzden sen kedilere hayranlıkla bakarken, tüm kediler sana acıyarak bakıyorlar ya. Çünkü, biliyorlar ki insan olmak zor zenaat... İnsan kalabilmek de...

Resim: http://www.gutenberg.org/files/22574/22574-h/images/illo017.jpg

04 Ekim 2008

TATİ, TATİ, TATİ TATİİİİİİL

Sanki kopuvermiş de yere düşmüş bir elma gibi hissediyorum kendimi bu ara. Hani havanın nemine, güneşe, rüzgara ve tüm bunlarla mücadeleye alışmışken şimdi bu sıcak toprak üzerinde böyle yan gelip yatmak huzurumu bozuyor. Yok yok tatil bana yaramıyor.

***
İki gün göl kıyısı, bahçeler, dağ tepe dolaştım. Mavi gök, yeşilimsi göl ama en çok da zeytin ağaçları iyi geldi. Neden? Sonra gönüllü mahpus oldum. İnsan bazen kendini böyle eve hapsetmek istiyor. Odaya kamp kurdum. Filmler filmler filmler ve kitaplar. Gazete yok. Televizyon yok. Gürültü yok. Tek ses bir kaç sevdiğim şarkı. Yeter. Patlamış mısıra dönmüş bu kafa biraz daha patlarsa fena olacak. İyidir böyle. Bir kaç şarkı yeter.

***
Bu ara nedense eski püskü filmlere merak saldım. Geçmişi yadediyorum desem olamaz çünkü o filmlerin çekildiği yıllarda annem babam tanışmamışlardı bile. Bu çağa uygun olmadığıma inandığımdan mı ne bütün bu filmleri böyle seviyor olmam? Mümkündür paşam. Niagara uzun zamandır izlenmeyi bekliyordu. Marilyn'e bakarken Banu Alkan'a ne büyük hakısızlık ettiğimi anlayıverdim aniden. Öyle ya Banu'yu hasta yatağında, havuzda, kumlarda güneşlenirken gece makyajı yapıyor diye yerden yere vuran ben, Marilyn'e bakınca anladım ki Banu cidden Holivud starı. Öyle ya; Marilyn yeni uyanmış, yatakta uzanıyor. Kırmızı dudaklarında bir sigara. Baygın baygın tavana bakıyor. Kapı çalar çalmaz sigarayı söndürüp uyuyor numarası yapıyor. Sonra başka bir sahne. Duştan çıkıyor. Dudakları yine kıpkırmızı. Marilyn karşımıza Niagara'da hep kıpkırmızı dudaklarla çıkıyor. Bundan sonra Banu Alkan'ı hastane yatağında pembe ruju yeşil farı ile yatıyor diye eleştirirsem iki olsun.

***
Birileri, Binbir Gece Masallarından bazı bölümler söylüyorlardı. Nedense o masalları okuduklarına sevindim. Ama hayır onlar o bölümleri, kitabı okudukları için değil aynı adlı diziyi izledikleri için biliyorlarmış. Yahu neden böyle saçma sapan şeylerde hayalkırıklığı yaşıyorum ben? Ne aptallık! Okumasınlar, bana ne? İnat eder gibi Binbir Gece Masallarını yeniden okumaya başladım. Kime neye inat ediyorsam artık. Hayalkırıklığım dünyada böylesi güzel bir şey varken ondan mahrum kalmalarına üzülmek miydi acaba? Bilemedim. Dedim ya; bana ne? Okumazlarsa okumasınlar.

***
Anneannem, hep odamda olduğum için odaya in demeyi tercih ediyor. İn dediğine göre bana da ayı demek istiyor olabilir. Bu beni güldürüyor ama in dedikten sonra ettiği sözler asla güldürmüyor. İnimden çıkacakmışım da iki insan görecekmişim. "Yahu iki insan görmek istemiyorum iki satır birşey okumak istiyorum" diyorum bu kez de "kızım kör olursun bu kadar okuma" diyor. "Bu konuyu kapatalım" diyorum "tamam kapatalım haydi dışarıya gel" diyor. Ve yine başa dönüyoruz. Onun gibi kalabalıkları seven birinin benim gibi kalabalıklardan bunalmış birini anlamasını bekliyorum her nedense...

***
Kucağımda binbir gece masalları ekranda Marilyn'in baygın bakışları kulağımda anneannemin sesi. İşte tatil, tatiii tatiii tatiii diye diye böyle geçiyor.

Fotoğraf: Alfred Eisenstaedt

02 Ekim 2008

CUMA MEKTUPLARI

"Ben" diyorum Sevgili Dostum "şu incecik ayın karşısında, kararmaya yüz tutmuş şu koyu mavi gök altında kalakalsam kısacık bir zaman. Kimse ilişmese bana, kimse halimi hatrımı sormasa..." Ve yine diyorum ki dostum; "bir ay, bir ben, bir gök kalsak da herşey bir anlığına silinip dağılsa... aklın bu karmaşası içinde, böylesi yorulmuşken günden, geceden, kendimden ve olup biten herşeyden, ne gece ne gündüz olduğu belirsiz bu gök altında öylece dursam, dursam, dursam..."

Diyorum ama biliyorum da şu bir kaç dakikayi bile çok göreceğini dünyanın bize. Ve insanların dostum, her yaptığımızın hesabını soracaklarını, hatta yapmadıklarımızın bile çetelesini tutacaklarını da biliyorum. Öylece dursak şu taşlı yolun ortasında mesela, kocaman kanatlar gibi açsak kollarımızı sanki göğü kucaklayacakmış gibi, yüzümüzde huzurlu bir tebessüm olsa bir de... Çok değil, bir an dursak öylece... Dünya bize ilişmeden duracak mı, işte bundan emin olamıyorum?

Ah Dostum ne çok kalabalığız kendi içimizde bile. Geçmişten gelecekten ve şimdiden ne çok ağırlık taşıyoruz şu incecik gövdemizde. Kendimizi unutup, diğerlerini sırtlanıp yola böyle devam ediyoruz ne tuhaf! Ve ne tuhaf başkalarının sorularına cevaplar vermekten yaşayamamak...

Ben eskiden, çok zaman önce yani, sanırdım ki; insanlar birbirlerine destek olmak, birbirlerinin yükünü hafifletmek için bir araya gelirler. Kim bilir belki eskiden öyleydi de. Oysa şimdi başka yaşamları kendi yaşamlarını unutmak için harcayanlar topluluğuyuz. Kimse kendi göğü altında yaşamıyor, neden? Neden herkes başkasının yıldızına, ayına ve güneşine bakıyor da kendisininkini unutuyor? Ah dostum bu yüzden mi kimse huzuru bulamıyor? Herkes kendi sorumluluğundan kaçıp bir başkasının göğü altına sığındığından mı tüm bu olup biten? Bilemiyorum.

Umurumda değil artık. Kimin bu gök altında neyi neden sorduğu umurumda değil. Ben kendi gökyüzümden gözlerimi ayırmadan, toprak üzerinde büyüyen bu dikenli otlara basmadan ve hızla değil usul usul yaşayarak, aya bakarak mesela, kayan yıldıza bakarak ve kimsenin göğünü yargılamadan duracağım. Ve dostum, dostum dediklerime açılacak bu kocaman kanatlar ve bu yüz bir tek onların uzaktaki göğüne bakıp gülümseyecek. Başkalarına değil...

İşte sırf bu yüzden senin göğüne yazıyorum bu kelimeleri... Ve o incecik ayın tatlı, ılık ışığında okuyacaksın biliyorum. Ve yine biliyorum ki Sevgili Dostum bizler aynı gök altında ,aynı aya bakıp gülümsüyor olacağız tam bu zamanda, birbirimizin kollarından çekiştirmeden, birbirimizi itip kakmadan sadece birbirimizin orada durduğunu bilerek...

Resim: Wassily Kandinsky