29 Eylül 2008

PİRİNÇLER...


ÖĞLEDEN SONRA
Torbadan çıkarınca tüm taneler yere saçıldı. Minik beyaz pirinç taneleri. Tek tek, kimse üzerine basmasın diye topladım. Avucumun ortasında küçük, sessiz bir tepe oluştu. Terliklerin geçtiği yolu evi belleyen taneler, kardeşlerinin yanına dönemediler bir daha. Artık çöpteler...

AKŞAM

Bir küpün başında hıçkıra hıçkıra ağlıyor bir adam. Öyle ağlıyor ki sözcükleri anlaşılmıyor. "Gitmişler" yazıyor altyazı. "Tüm pirincimiz gitmiş. Biri onları almış. " Arkadaşı öfkelenip yakasını topluyor adamın. O sırada avucunda kalmış azıcık pirinç yerlere saçılıyor. Yere çöküyor adam. Hıçkırarak tek tek, özenle, sanki her birinde bir ömür yazılıymış gibi topluyor o pirinçleri. Varı yoğu olandan geriye kalmış bir kaç taneye kilitlenip kalıyorum. Parmaklar,tahta zemin ve beyaz pirinç taneleri... Siyah beyaz ekranda görüntü akıyor ama ben hala aynı kareye bakıyorum. Aklımın ekranında hiç birşey akmıyor... (1)

GECE, UYUMADAN...

Ağzımda berbat bir tad kalıyor günden geriye. Ve siyah beyaz bir kare. Ağlayan bir adam, pirinç taneleri. Mutfağın zemine saçılmış pirinç tanelerinin elimde olşuşturduğu o küçük, sessiz tepecik geliyor sonra aklıma. Kendi kendime mırıldanıyorum tavana bakarken: "Japonya'nın o köyünde yaşayan ve pirinç yetiştiren bir adam ya da kadın olsaydım, tek yemeğim, tüm alınterim o pirinçler olsaydı atar mıydım?"

İnsan ne tuhaf bir mahluk... Sahip olduğu şeyler, onun tüm varı yoğu olmadığı sürece, kıymetini bilmiyor. İnsan ne tuhaf bir mahluk ve ne nankör...

(1) Yedi Samuray- Akira Kurosawa

28 Eylül 2008

LİSTE OLMAYAN BİR LİSTE

Ben demiştim değil mi; bu ay, başıma mim yağacak diye? Bizim Evcil Panda'mız da duramamış "Kedi kedii. Bir hafta içinde öleceksin. Yaz bakalım neler yaparsın nıhahahahaha..." şeklinde bir mim yollamış. Kendimi Bucket List'in kahramanları Jack Nickholson ve Morgan Freeman yerine koymayı denedim ve Nickholson'un karakterinin bana daha uygun olduğunu kaanatine vardım. Eh o daha huysuzdu çünkü.

İşte liste olmayan bir liste:

1-Aklıma eseni yapardım.

2-Aklıma eseni yapardım.

3-Aklıma eseni yapardım.

4-Aklıma eseni yapardım.

5-Aklıma eseni yapardım.

6- Aklıma eseni yapardım.

7- Aklıma eseni yapardım.

Ben listelerle yaşanan bir hayata hiç inanmadım. O nedenle de hayatımı listeler üzerine kurmadım. Çünkü, her zaman bildim ki ne zaman bir liste yapsam ona asla uymayacağım. Hep aklıma esen ne ise onu yaptım bu yüzden de hiçbirşeyi "neden yapmadım, yapamadım" demedim. Ama bu demek değil ki hayatımı plansız programsız rastgele yaşıyorum. Ve yine bu demek değil ki hayattan ve kendimden birşeyler istemeyecek ve beklemeyecek kadar karamsar ve umutsuzum. Ben sadece bunları sınıflandıramayanlardanım.

İşte bu yüzden bu liste de aynı maddelerden oluşan ve aslında liste olmayan bir liste.

Listelere inanmayan biri, bir başkasından liste isteme hakkına sahip midir? Bence değildir. Bu nedenle mimi postalamıyorum...

27 Eylül 2008

SEVGİLİ GOOGLE ABLA 2

Eveeet benim güzel evlatlarım. Google ablanız sizin o başdöndürücü sorularınızdan sonra kendi toparlayıp geri döndü. Bakıyorum da "bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp" felsefesinden yola çıkıp aklınıza ne estiyse aramış ve bu zavallı Google Ablanızı dehşete düşürmüşsünüz yine. Merhametli bir kalbi olan Google Ablanız da saçları diken diken, sinirleri altüst olma pahasına sorularınıza cevap vermeye karar vermiş durumda. Ya Allah diyerek başlayalım bakalım. Allah sonumuzu hayır ede...

"dünya pek alçak bir yer olacak"

Sevgili Evladım, kınalı kuzum benim sana kötü haberlerim var. Dünya çoktan pek alçak bir yer olmuş durumda. Belli ki pek gazete okumuyor, televizyona omuz silkip geçiyorsun. Bu konuda sana kızamam. Haklısın. Yaşama dair umutların tükenmesin diye gözlerini gerçeğe kapamak isteyen birine kim ne diyebilir? Ama üzgünüm dünya şu anda sandığından da daha alçak bir yer oldu. Birbirini soyanlar, birbirinin gırtlağını kesenler, iki kuruş için hiç tanımadığı bir adamın canını alanlar, yalancılar, düzenbazlar, ikiyüzlülerle dolu bir küre bu artık. Ama endişelenme güzel evlatcığım, hala bu pislik dolu kürede hançer gibi iki dizeyi söyleyebilenler var:
"Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor." (1)

"2200 yılında dünya nasıldı?"
Sevgili çocuğum, sorundan anladığım kadarıyla zaman makinesi çoktan icad edilmiş ve sen yaptığın bir sakarlık sonucu 2008 yılına geri dönmüşsün. Şaşkınlığını atlatır atlatmaz da bizim ilkel teknolojimizden faydalanmak istemiş ve bir internet kafenin yolunu tutmuşsun. Ve utanıp kimseye hangi yılda olduğumuzu soramadığın için bir tahminde bulunup 2300 yılında yaşadığımızı sanmışsın. Muhtemelen sen de 2500 yılından gelmiş olmalısın. Ve sebep her ne ise 2200 yılında dünyanın nasıl olduğunu merak etmişsin. Sanırım bu rakamda iki tane 2 iki tane de 0 olduğu için. Vallahi benim aklıma bundan daha iyi bir senaryo gelmedi. Yani şu olamaz değil mi; 2008 yılında yaşayan bir insan evladı "2200 yılında dünya nasıldı?" diye bir soru sormuş olamaz değil mi? Yok canım olamaz bu. Mümkün değil. Sen kesin 2500 yılından geliyor olmalısın.Evet.

"param yok annem o düğüne gelmem"
Yavrucuğum, bunu google'a değil de annene söylemen gerekmiyor mu? Yoksa siz annenle yüzyüze iletişimi kestiniz de e-mail yolu ile mi haberleşiyorsunuz. Evet böyle olmalı. Şöyle bir senaryo geliyor benim aklıma: Annen "komşu Mamıt emminin oğlu Sakar Selami'nin düğünü var. Çocukken birlikte oynadınızdı hani. Birbirinizin saçını başını yolmuşluğunuz, kafasını kırmışlığınız var. Düğüne gelmen gerek, vefa borcu bu evladım." diye bir e-mail atmış olmalı. Sen de hem anneni kırmadan, hem de vefasız gibi görünmeden paranın olmadığını ve o düğüne bu nedenle gidemeyecek olmanı en iyi şekilde ifade edebilmek için Google'a "param yok annem o düğüne gelmem" yazmış olmalısın. İlk olarak sevgili yavrum "gelmem" yerine "gelemem" kelimesini kullanmanı tavsiye ederim. Yani gitmeme niyetini baştan açık etmişsin zaten. Hem bahane arayıp duracağına efendi efendi git düğüne hem arkadaşın hem de anacığın sevinsin. Bir çeyrek altından mı kaçıyorsun seni utanmaz? Millet arkadaşı için çiğ tavuk yiyor sen bir çeyrek altın almıyorsun ha. Bak yine sinirlendim şimdi.

"bir kıza söylenecek en güzel 2 ke"
Yani sorularınıza cevap vermem yetmiyor gibi bir de ne sorduğunuzu tahmin etmemi bekliyorsunuz ya pes doğrusu. Yavrucuğum sen daha Google'da arama yaparken "kelime" yazmaya bile üşenip "ke" yazan birisin. Sonra da tutmuş diyorsun ki bir kıza söylenecek en güzel iki kelime nedir? İki kelime ile o kızın kalbini kazanmaya çalışıyorsan eğer, o kızın o iki kelime ile sana zil zurna aşık olmasını bekliyorsan avucunu yalarsın demek istiyorum sana. Yahu birine birşey hissediyorsan bunu google'da aramana ne gerek var? Ona söylemek için ordan buradan kelime mi arar insan? Zaten sen istemeden dilinden dökülür sözcükler. Senin için yapılabilecek pek birşey yok gibi görünüyor evladım buradan bakınca. Google'ı boşver de hissettiklerin sana ne diyor onu dinle. Töbe Yarabbim töbee. Aşkı da google'a döktünüz ya, ne desem boş size...

"Sibirya kurdu kaç gün aç kalır?"
Sen kaç gün aç kalmayı başarabilirsen o da o kadar aç kalır evladım. Ne oldu bayram tatiline gideceksin herhalde. Zavallı hayvancağızı da evde aç bilaç bırakmayı planlıyorsun anladığım kadarıyla. Eh be yavrum madem size ayakbağı olduğunu düşünürsünüz de neden evde hayvan beslersiniz? Madem besliyorsunuz ve tatile gitmek istiyorsunuz ona kalacak bir yer bulmayı neden akıl etmiyorsunuz? Sana bir kez daha söylüyorum; sen ne kadar süre aç kalabilirsen o da o kadar süre aç kalır. Ama şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; onu evde bırakıp gidersen, sen tatilin keyfini çıkarırken o zavallı da evde tek başına sıkıntıdan patlarsa, üstüne üstlük bir de aç kalırsa, sen tatilden döner dönmez kapıyı açtığın ilk anda üzerine atlayabilir. Ama inan bana bu atlayış seni özlediği için olmaz. Ona göre...

"aydan başka bir yerde hayat var mı?"
Geçtiğimiz bölümde "aya gidersek kaç günde gideriz?" sorusunu soran kişi olmasından şüphelendiğim güzel çocuğum, neden kafayı başka dünyalarla bozmuş olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bakıyorum da ayda hayat olduğundan emin olmuş bu kez de başka dünyalara merak salmışsın. Şu koca dünya neyine yetmiyor senin evlatcığım? Hem ayda hayat olduğunu nereden çıkardın? Koskoca bilim adamları ayda hayat olmadığı konusunda hemfikirken sen neden bu kadar eminsin ayda hayat olduğundan. Yoksa bir yolunu bulup gittin mi? Eğer gittiysen nesini beğenmedin de başka yerlerde hayat olup olmadığını merak ediyorsun? Eğer bana gitmek istediğin yerde neler olduğunu söylersen en kısa zamanda seni oraya yollamalarını sağlarım. Benim tercihim dünyadan en uzak olan bir gezegene yollanman olur tabi ama muhtemelen sen orayı da beğenmez "başka yerde hayat var mı?" diye sormaya devam edersin. Seninle ne yapacağımı bilemiyorum güzel evladım. En doğru seçenek Satürn ya da Pluton'a gitmen. Bu senin, benim ve yeryüzünde yaşayan insan soyu için en iyisi. Töbe töbeee...

"iyi bir insan olmanın koşulları nelerdir?"
Sevgili yavrum, melek evladım benim anladığım kadarıyla bir hayat muhasebesi yapmış "ulan bugüne kadar ot gibi yaşadım, kimseye bir faydam olmadı. İyi bir insan olamadım. Bundan böyle değişeceğim, iyi bir insan olacağım." demiş ve kolları sıvayıp, iyi bir insan olmanın koşullarını google'dan aramışsın. Evladım çocuğum bunu aramana gerek var mıydı? Gün gibi ortada değil mi iyi bir insan olmanın koşulları? Sana bir liste falan vermeyeceğim. Bunun yerine şu lafı etmekle yetineceğim; öncelikle kendine ve başka canlılara zarar verme. İşin bu boyutunu geçtikten sonra canlılara karşılıksız iyilik yap. Hepsi bu be güzel evladım. Başka ne olacaktı.

"davulcu saçı"
Bu da ne böyle? Davulcu saçı da ne demek? Ramazan davulcularından mı söz ediyorsun? Davulculara belli bir saç biçimini zorunlu mu tuttular? Yani gece bizi korkuyla yerimizden sıçratan adamları gündüz sokakta tanıyıp rahatça dövebilelim diye yapılan bir uygulama mı bu? Sanırım sen de o davulcuları geceleri tam olarak göremediğin için google'dan o saç biçimini sana göstermesini istiyorsun? Sokakta o davulcuyu görüp adamcağıza saldıracak seni öyle korkuyla yatağından fırlattığı için bir güzel döveceksin öyle mi? Yavrum evladım lütfen böyle şiddete yönelik şeyler için google ablanızı meşgul etmeyin. Hem o adamcağız da ekmek parası kazanıyor ayol. Bir aylığına kulağını tıkayarak uyusan ölmezsin ya. Hey büyük Allah'ım bu insanlar neden bu kadar tahamülsüz oldular.

Kısa cevaplar...

"Gerçekten bunlar gerçek mi?" Evet çocuğum maalesef hepsi gerçek. Ama belki de gerçek değildir. Biz belki de birinin hayal ettiği kişilerizdir. Ya da biri roman yazıyordur bizlerin kaderi de onun kaleminden çıkıyordur. Belki gerçekten de matrix'in içinde yaşıyoruzdur. Bilemiyorum evladım. Düşün bul. Ben içinden çıkamadım.

"denize atlayan bilir" Tabi evladım denize atlamazsan nereden bileceksin. E madem denize atlayan biliyorsa sen bunu Google'a neden sordun? Google nereden bilsin çocuğum? Google'ın denize atladığını da nereden çıkardın?

"yavru kedinin tüylerinin arasında dolaşan siyah şeyler nedir?" Biz onlara pire diyoruz ya siz? Ama sen istersen başka kelimelerle de adlandırabilirsin onları. Dinazor diyebilirsin mesela ya da yıldız... Artık bu senin onlara ne isim takmak istediğine kalmış güzel çocuğum. Ama o küçük şeylere dinazor ya da yıldız ismini verir de arkadaşlarına "kedimin tüyleri arasında dinazorlar dolaşıyor" ya da "kedimin tüyleri arasında yıldızlar var" dersen arkadaşların senin hakkında ne düşünür işte bunu şimdiden bilemiyorum benim canım evladım.

"bunu bul insanlar neden kabeye gidiyorlar" Yavrum çocuğum size kaç kez dedim Google'ın da bir karakteri var ona emretmeyin darılıyor, inciniyor, içine kapanıyor diye ama hala aynı şeyi yapıyorsunuz. Biraz kibar olun evladım. "Bunu bul" muş. Az yeyin de bir hizmetçi tutun evladım, Google sizin köleniz mi? Bulmuyor işte bak. Git biraz araştırma yap, birşeyler oku kendin bul.

"yemek yemeden kaç saat ve dik dururuz." Sana oruç tutmanı tavsiye ediyorum evladım. O zaman kaç saat durabileceğini öğrenirsin.

"cehennem yaratıkmıdır" Bu soryu soran birine "mıdır" ayrı yazılır ve sonuna soru işareti konur dememin bir anlamı var mı? Yok değil mi? Benim saf evladım, cehennemin sana bir yaratık olduğunu söyleyen kişi seninle fena halde kafa bulmuş çocuğum. İnanma ona. Google abla sana cehennem ile ilgili 7.280.000 sonuç veriyor. Oradan birşeyler öğrenebileceğinden eminim.

"bir iki bir iki aşağıda yolcu kalmasın" Hayırdır güzel kardeşim google dolmuşları mı yaptınız? Eee istikamet ne tarafa? Dolmuş parası ne kadar? Yaratıcı akla hayranlığım sürüyor...

(1) Birhan Keskin
RESİMLER: 1- Manet
2-http://www.hollywoodlostandfound.net/pictures/props/timemachine.jpg
3- http://www.kenthaber.com/Resimler/2007/10/07/00250967.jpg
4-http://www.dorisday.net/assets/images/LoverComeBack-dd2.jpg
5-http://www.resimland.net/data/media/543/dog_34.jpg
6-http://www.scene360.com/img/zoom/EDITINGroom_zimage_study_melies_smash_moon.jpg
7-http://img2.sabah.com.tr/im/2007/06/05/D4BA871ACA388646849A593Er.jpg
8-http://www.kenthaber.com/Resimler/2004/10/14/davul114.jpg

25 Eylül 2008

CUMA MEKTUPLARI

Günler, üzerimize düşen sarı yapraklar gibi. Tenimize yumuşacık değiveren, ayaklarımız altında heba olan o sarı yapraklar gibi tıpkı. Her birimiz, Sevgili Dostum, "ömür" denen o ağacın nemli, kalın gövdesine dayamışız yorgun sırtlarımızı. Başımızın üzerinde hışırdayan o dallarda kaç yaprak var kim bilir?

İnsana verilmiş bir armağan bu. Yaprakların yumuşaklığını teninde hissederken, kaç yaprak kaldığının hesabını yapmamaktan söz ediyorum. Dimdik karşıya bakan gözlerimiz, zaman zaman geriye dönen başlarımız asla yukarıya bakma eğiliminde değil. Bu yüzden saymıyoruz yaprakları. Zamanı geldiğinde dostum ve bittiğinde herşey, eteklerimize doldurup usulca veda edecek olduğumuzu bile bile, böylesi dalmak seyrine dünyanın, mavi gök altında ölesiye yaşamak, yıldızlı gecelerde uyumak ve ay ışığında doyumsuzca yıkanmak bir armağan değilse nedir?

Seçeneklerimiz var elbet. Yaşa ya da yaşarken öl, cenneti yarat ya da cehennem içinde yan, nefes al derin derin ya da kederle iç geçir... Binlerce seçenek. Gözlerimizin içine içine akan dünya orada dururken ve sana ;"Al bu hayat senin, onunla ne istersen yap" derken ,seçeneğimiz elbette var.

Ya bizler dostum? Bizler neyi seçtik? Şimdi ömrümün geçip gitmiş ,artık birer sarı yaprak olmuş, günlerine bakarken o yaprak yığının neye benzediğini kestirmeye çalışıyordum. Güneşten mahrum, suya hasret kalmış yapraklardan mı yoksa ilkbaharın ilk gün ışığı karşısında mahmur yapraklardan mı bir yığın yapmışım kendime? Ve o her yaprağı, ayaklarımın altında ezilmeye mi bırakmıştım yoksa elime alıp okşamış, kıymet bilen bir yürek gibi parmaklarımı o sarı damarlarda usulca gezdirmiş miydim? Ömrümün günlerinin değerini bilmiş miydim? Düşündüm.

Evet Sevgili Dostum, günler, üzerimize düşen sarı yapraklar gibi. Tenimize yumuşacık değiveren, ayaklarımız altında heba olan o sarı yapraklar gibi tıpkı. Kıymetli taşlar gibi günler... Hiç biri birbirine benzemeyen...

Resim: Tony Vita

24 Eylül 2008

KIRMIZI


SABAH
"Bu ruju çok aradın mı?" diyorum. "Ayyy güzel mi?" diyor safça. "Güzel de ne kelime şahane" diyorum. "Git aynaya bak" Dudaklarının kenarından taşmış, dişlerine bulaşmış rujuyla hemen lavaboya koşuyor. Ciyyak ciyyak geri geliyor. Tüm rujunu silmiş. Kıs kıs gülüyorum. "Ayyy ben böyle mi dolaşmışım sabahtan beri?" diye soruyor panikle. "Birileri sana bakıp gülüyor muydu?" diyorum. Düşünüyor. Gülmemişler. "O zaman henüz olmuştur." diyorum, rahatlıyor. Bir daha kırmızı ruj sürmeyecekmiş. Öyle diyor. Zaten hafif kadın gibi gösteriyormuş. En iyisi pembeymiş. "İyi madem" diyorum "sen de pembe sür." Gidiyor. Bir kaç saat sonra onu koridorda görüyorum. Dudaklarında kırmızı ruju, karşısındaki adam belli belirsiz gülüyor.

ÖĞLEN
Yıllar evvel bıçaklamış biri onu. Sırtının sol yanından koluna yakın bir yerden. "Hala nasıl yaşadığıma inanamıyorum" diyor. Gözlerimi kocaman açtığımı farkedip toparlanıyorum. Daha sonra karşılaşmış o adamla. "Neden?" diye sormuş "neden beni bıçakladın?" Adam yeminler etmiş "ben değildim" diye. Çok kalabalık bir grupmuş saldıranlar zaten, bıçaklayanı görememiş. Tek anımsadığı gömleğinin kana boyanmış mavisiymiş. İnanmış ona. Sırf yemin etti diye inanmış. Şu dünyada sözünden dönen, yalan üzerine en kutsal şeylerle yemin edenlerin olduğunu unutup inanmış. Affetmiş. "Ölmedim hayattayım" demiş. Yara izini gösteriyor. Peki ya ruhundaki? O ne durumda acaba? O iyileşmiş midir?

AKŞAM
Sekiz tane meyvenin karışımıymış bu içecek. "Ama bu kan gibi görünüyor." diyor yüzünü buruşturarak. Haklı. İçine çamur karışmış kan gibi bulanık görünüyor. "Gözünü kapa iç" diyorum. Gülüyor. "İnan bana tadı göründüğü gibi değil." İtaatkar bir çocuk gibi gözlerini kapayıp küçük bir yudum alıyor, ardından "mmmm..." diye keyifli bir ses çıkıyor gırtlağından. "Söylemiştim" diyorum. "Hangi meyveler var bunun içinde?" diye soruyor merakla. Kırmızı nar, frambuaz, böğürtlen, siyah üzüm, çilek, kiraz, elma ve adını bilmediğim o minicik meyvelerden. "İyi ki" diyor bardağındaki son yudumu içerken "şarabın tadı böyle değil? Yoksa cümle alem alkolik olurdu."

Resim: Linda R. Herzog

23 Eylül 2008

BOĞAZ AĞRISI YA DA VİCDAN AZABI


Boğazım ağrıyor ve ben nedenini biliyorum. Bağırmam gereken yerde ,siz deyin nezaketen ben diyeyim sersemliğimden susuyorum. İnsan bir süre sonra sakin olmayı öğreniyor. Biliyor ki bağırıp durdukça, bağırılan kişi haketse bile, vicdan azabı onun yakasını bırakmıyor. Ve yine biliyor ki vicdan azabı öfkeden daha uzun süreli ve daha yakıcı...

O kadın mesela. Sabahın ilk saatlerinde o korkunç ve sahte kahkahalarla tüm koridoru inleten kadından söz ediyorum. "Kes artık" diye bağırılmayı hakediyordu. Sabahın o mahmur saatlerinde kendime gelmeye çalışırken, o günün, bu yorgunluk ve uykulu halle nasıl geçeceğini hesaplarken, kulaklarımın içine sokulmuş çiviler gibi yırtıcı kahkahalarını duymak zorunda olduğum o kadın. Bir yandan öfkelenirken bir yandan da en çok kahkahaların yüksekliğine mi yoksa sahteliğine mi bu kadar kızdığımı düşündüm. Sanırım ikincisiydi. Evet kesinlikle...

Bir de o adam vardı. "Kimse kimseyi dini inançları nedeniyle yargılayamaz" cümlesini kurduğumda "ben yargılarım kardeşim" diyen adam. "Neden" dedim ona şaşkınlığımı yener yenmez "Sen Allah'ın muhafız olarak atadığı biri misin?" Sustu. Ben de bağırmadım. Biri saçmalayınca bağıramıyorum zaten. O sırada şaşkınlıktan donmuş oluyorum. Yetişkin bir insan bu biçimde düşününce insan şaşırıp kalmaktan başka ne yapabilir ki zaten?

Markette ki kıza da bağırabilirdim mesela. Ama çok tuhaf birşey oldu bağırmayı bırak kızmadım bile. Oysa o, kimbilir neye kızmıştı, kızgınlığını benden ve sigara paketlerinden çıkarıyordu. Umursamadım. İkimiz de rahat ettik. O öfkesini sigara paketlerinden aldı, ben de "o daha bir çocuk, olur böyle şeyler, umursama" dedim kendi kendime. Kesinlikle yaşlanıyorum. bu tip bir olgunluk çok tuhaf.

Şimdi boğazım ağırıyor. Bir tercih yaptım, bağırmadım, kimsenin kalbini kırmadım, kendi vicdanımda sürekli kabuğunu kaldıracağım bir yara bırakmadım ve boğazımın ağrımasını seçtim. Vicdan azabındansa boğaz ağrısı yeğdir dedim.

Sahi öyle miydi acaba?

Resim: Alfred Gockel

22 Eylül 2008

EYLÜL MÜ?


Sahip olduğum herşeyi, ne var ne yoksa herşeyi, bahçenin ortasına yığıp yakasım var. Bu bir çeşit sıfırlanma isteği mi? Kim bilir? Belki sadece eylüldendir.

İnsanın hayatnın ortasında bir yerde delirmesi gerek bence. Öyle delirmesi gerek ki, o zamana kadar uğraşıp didindiği herşeyden bir çırpıda, bir kibrit alevi ile vazgeçebilecek noktaya gelmesi gerek. Yoksa tüm bu olup biteni ya da şöyle diyelim hep aynı seyirde gideni yenmesi mümkün değil.

Bütün bu yarı delirmiş aklın arafında sıkışıp kalmak eylülden mi şimdi? Normal ya da anormal arasındaki o çizgide yapayalnız hissetmek ya da? Hangisine gideceğini bilmeden loş ışıkla el yordamıyla yaşamak gibi bu, başka birşey değil. Tüm bunlar eylülden mi şimdi? Bu sarararmış yeryüzünün, bitmekte olan yılın habercisi ay'ın suçu ne?

RESİM:
Terry Walker

20 Eylül 2008

SEVGİLİ GOOGLE ABLA

"Bana bak google" dedim "ben kendi sorularıma yanıt bulamazken, başkasının sorularına nasıl yanıt verebilirim ki? Bu nedenle kes artık bu soru işaretli adamları bana yönlendirip durmayı! Onları sözlük, ansiklopedi niteliği taşıyan sayfalara yönlendir, bana değil." Google her zaman ki gibi çok meşgul olduğu için dönüp suratıma bile bakmadı. Ama o soru meleklerini başıma sarmaya devam etti. "Eh" dedim "ne yapalım karınca kararınca cevaplamaya çalışalım bari." Sonuçta ilk ve son olarak Google'ın başıma sardığı sorulara Güzin Abla elbisemi giyip cevap vermeye karar verdim. Ama hemen bir uyarıda bulunmak istiyorum verdiğim cevapları kesinlikle ciddiye almayın zira benim aklımın çalışma biçimiyle bu dünyada olup biten arasından bir penguenle Tazmanya Canavarı kadar fark var. (Elbette Tazmanya Canavarı ben değilim, ne sanmıştınız?)


"kedi insanlar"
Kedi insanlar diye birşey yoktur evlatcığım. Halle Berry'nin Cat Woman filminden etkilenip de kedi insanların dünyanın unutulmuş bir köşesinde koloni halinde yaşadıklarını sanan benim hayalperest çocuuum yok öyle birşey. O yüzden kedi insanlar neredeler, kadınları gerçekten Halle Berry kadar güzel mi, onları ziyaret etsem beni de aralarına kabul ederler mi, eğer bunlar bir kabile ise kabile reisi kızını bana verir mi, orada mutlu mesut yaşayabilir miyim gibi sorular sormayı bırak da, git aile terbiyesi almış bir kız bul onla evlen benim güzel evladım. Sana sadece şunu söyleyebilirim; her kadının içinde bir kedi vardır. Bunu zaman geçtikçe suratındaki tırmık izlerinden anlayabilirsin.


"kedilerin günlüğü"
Çocuğuuum çocuğuuum çocuğum kedi günlük tutar mı evladım? Onlar ağaca tırmanır, patilerini yalar, köpekten kaçar, fare ve kuşları avlarlar. Ne günlüğü çocuğum delirdin ya da blog yazmanın tüm dünyayı, tüm canlıları ele geçirdiği fikrine kapıldın galiba. Yok öyle birşey. Kedi yaşar gider, dününü unutur bugüne bakar. Öyle, yok anı biriktireyim yavru kedilerime okuturum, yok geçmişi yadederim yaşlanınca falan gibi bir mantıkları yoktur onların. Töbee Yarabbim töbee kedilerin günlüğüymüş...


"yılanların eskiden ayak
ları var mıydı?"
Olmaz olur mu vardı tabi. Büyük büyükannem şöyle bir hikaye anlatırdı. Eskiden yılan diye hayvan yokmuş. Kırksekizayakyirmibeşkafaondörtkol diye bir yaratık varmış. Bu Kırksekizayakyirmibeşkafaondörtkol'lar öyle gözü doymaz öyle açgözlü yaratıklarmış ki daha fazla ayakları, kolları, kafaları olsun diye insanları ulu tanrıları sayılamazayakkafakol'a kurban ederlermiş. Kurban ettikleri insanlar da genelde garip sorular soran insanlar olurmuş. Nerede "kaplumbağalar eskiden konuşurlar mıydı?" "Koalalar eskiden geğirir miydi?" Yunuslar eskiden kusar mıydı?" diye soru soran bir insan bulsalar hemen sayılamazayakkafakol'un yaşadığı dağa götürüp oracıkta onu ince ayaklarıyla çiğneyip kurban ederlermiş. Bir gün insanlar artık hiç birşeyi merak etmeyince bizim Kırksekizayakyirmibeşkafaondörtkol'ların da kurban edecek kimsesi kalmamış. Tanrı sayılamazayakkafakol' çok kızmış bunlara: "Ulan salaklar" demiş "siz bana daha fazla ayağınız, kafanız, kolunuz olsun diye kurban adıyordunuz. Son zamanlarda bakıyorum da umurunuzda bile değilim. Laylaylom bir hayat sürüyorsunuz sizi sefil sürüngenler. Sizi cezalandırayım da görün gününüzü. Bundan böyle olan ayaklarınız da yok olacak. Bir kafa ve kamçı gibi bir bedenle dolanacaksınız ortalıkta."demiş. Bunu büyük büyükannem anlatmıştı. Ama bence uyduruyordu. İnanmayın derim...


"İbrahim Tatlıses'in bırakın gitsin filmini üye olmadan izle"

Pek Sevgili yavrum, güzel evladım kendinden utanmalısın çocuğum. Gördüğüm kadarıyla tembellik senin iliklerine kadar işlemiş. Bir film izlemek istiyorsun, bilgisayarını açıyorsun ve orada istediğin filmi buluyorsun fakat bu filmi bilgisayara indirmek gibi bir külfetle uğraşamayacağın gibi bir de online izlemek istiyorsun ama üye olmakla falan uğraşamam diyorsun, öyle mi? Güzel evladım narin parmakların üye olurken incinir diye korkuyorsan eğer o narin gözlerin de filmi izlerken yorulmaz mı? Sen bu işlerle uğraşma git rahat rajat yat uyu en iyisi, hadi tosunum...


"bir yerlere gitmemek için bahaneler"
Bak güzel evladım ataların çok önemli bir sözü vardır: "Bahane bulamayan bir beyin herkesin her dediğini yapmaya mecbur olur." (Tamam böyle bir atasözü yok. Ben uydurdum. Ama benim de yıllar sonra birilerinin atası olmayacağım ne malum.) Nereye gitmek istemiyorsun evladım? Seni zorla bir yerlere mi götürmek istiyor arkadaşların? Ve sen google'a "Google google güzel google dünyanın en iyi bahanesi nedir?" diye sorular mı soruyorsun, oturup düşüneceğine. Evladım dürüstlük her zaman en iyi yoldur. Biri sana "bizimle gel" dediğinde "gelemem sizi sevmiyorum, hem sıkıcı hem aptalsınız" diyebilirsin mesela. Böylece google'da bahane arayacağına daha yararlı işlerle uğraşabilirsin. Ne dersin evlat haksız mıyım?"


"Rüyada göze mavi lens takılması"

Eveeeet rüyada göze mavi lens takılması dünyayı mavi mavi umut dolu gözlerle görmek istediğine delalet eder benim umudunu kaybetmiş melek yavrum desem de inanma. Çünkü rüya yorumlamakta tıpkı dünyayı yorumlarken yaptığım gibi oldukça garibimdir. Seni ilk paragrafta uyarmıştım hatırlarsan, pek dikkate alma diye söylerimi. Ama yine de sorunu yanıtsız bırakmamak açısından şöyle söyleyebilirim: gözüne mavi lens takmak istiyorsan yüzünden sıkılmış olmalısın. Hani biraz göz rengim değişsin, dudağıma silikon yaptırayım 333 derken seksi görüneyim ya da burnum hokka olsun da burun deliklerimden beynimin kıvrımları görünsün pek bir şeffaf olayım şeklindeki zehirli düşünceler bilinçaltına sızmış olabilir. Amman dikkat derim sonun Michael Jackson ya da Aslan Kadın Jocelyn Wildenstein gibi olmasın. O düşüncelerden bir an önce kurtul çocuğum sen böyle güzelsin. Aferin.


"aya gidersek kaç ayda gideriz?"

Vallahi bu ne ile gittiğine bağlı. Eğer kanadın varsa biraz uzun ve yorucu olabilir. Yok uzay gemin varsa daha rahat bir yolculuk yapabilirsin. Töbe Yarabbim töbee evladım aya gidip ne yapacaksın? Ülkeni gez dolaş ne bileyim Karadeniz'e git mesela, Akdeniz sahillerinde güneşlen, Adalara git git işte biryerlere. Yok ülkeni gezip dolaştıysan dünyayı gez. Mısır piramitlerine git, İspanya, İtalya, Yunanistan gez dolaş. Dünyadaki heryeri gezdiğini söylemeyeceksin herhalde değil mi? Siz insanoğullarının gözü neden hep yüksekte böyle çocuuum, hı? Aya gidecekmiş de kaç ay sürermiş gitmesi... Peh... Sanki ayda ne varsa. Birşey olsaydı Neil Armastrong geri dönmez oraya yerleşirdi di mi benim dahi evladım?


KISA CEVAPLI SORULARI DA ES GEÇMEYELİM:

"kedilerde kanat olsa"
Evet evladım kedilerde kanat olsa bit pazarına nur yağardı. (bu söz sanki böyle değildi yahu.)

"bu iş akşama kalmaz biter" Biiiir sen bunu neden google'a yazdın önce bunu bana bir açıkla. Belli ki bir iş yapıyorsun akşama kadar bitireceğine dair de kendine güveniyorsun. Ama bak söylüyorum sen google'a böyle şeyler yazmaya devam edip vakit kaybettikçe o iş yarın da bitmez ertesi gün de. Ona göre...

"çocuğunu arabada unutan anne" Ona dair ne söyleyebilirim ki? Ve sen bunun nesini merak ediyorsun ki? Anne olmaya layık olmayan birinin kazara anne oluşundan söz ediyoruz. Hepsi bu...

"sabah bununla uyanıyorum." Neyle uyanıyorsun? Ve google "bununla" kelimesiyle kasdettiğini nereden bilsin?

"saç nasıl ağartılır" Bunun en iyi yolu herşeyi dert edinmektir. Ama birden aşırı bir korkuya maruz kalmakta kısa yoldan bir çözüm olabilir. Stephan King'in hayvan mezarlığı filmini izleyebilirsin. Orada korkudan saçları bembeyaz olan biri vardı.

"çıplak kediler" Kedilerin tüylerini onların elbiseleri sanan benim güzel evladım, çıplak insanları bitirdin de çıplak kedilere mi merak saldın şimdi de? Hey büyük Allah'ım sen sabır ver Yarabbim. Ne yapacaksın çıplak kediyi? Dilerim merakın google boyutunda kalır da bir kedi bulup tüylerini yolmaya kalkmazsın.

"şeytanın konuşmalarını dinle" Yani ne desem bilmiyorum ben sana. Şeytanın konuşmalarını herhangi bir web sayfasına yüklediğini bilmiyordum. Ne yapacaksın şeytanın konuşmalarını? Ne derse tersini yapıp doğru yolu bulacağını mı düşünüyorsun? Aslında fena bir mantık değil. İnsanlar her zaman söylenenin tersini yapmazlar mı? Bulursan bana da haber ver de ben de dinleyip tersini yapayım.

-BİTTİ VE YETTİ GARİ, TÖBE YARABBİM TÖBEEE-
Resimler ve fotoğraflar:

http://www.allmoviephoto.com/photo/2004_catwoman_011.html

http://www.felinebnb.com/images/cat_writing.jpg

http://www.guzelresimler.net/data/media/185/Snake.jpg

http://www.timomusic.ch/pics/ibo_kapak/1984_Yasamak_Bu_degil_LP2.jpg

http://www.laughparty.com/funny-pictures/Bored-Baby-1284.jpg

http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=519717&Date=22.04.2008&Kategori=yasam

http://apod.nasa.gov/apod/image/buzz_a11.gif


18 Eylül 2008

CUMA MEKTUPLARI

Gökyüzüne biraz bulut toplandı bugün. O arabanın içinde, ön koltukta oturmuş giderken buna sevinmeli miyim yoksa üzülmeli mi, bunu düşündüm? O bulutlar kimi için hüzün topakları kimi için ise yağmur umuduydu, bunu biliyordum. Ben ise onlara öylece bakmayı sürdürdüm. İçimde ne hüzün kırıntıları ne de yağmur özlemi... Öylece baktım durdum. "Belki" dedim kendi kendime "sadece oldukları gibi görünmek istiyorlardır." Yumuşak, gri, ve topak topak... Sadece bulut olarak... Kimseye umut olmak istemeden ya da kimsenin eski kederlerini onların kalplerine taşımadan görülmek istiyorlardır. Olamaz mı?

İnsan, Sevgili Dostum, kısacık yolculuklarda kendi içine uzun çok uzun bir seyahat gerçekleştirebiliyor. Delik deşik yollardan geçer ve sarsılırken, kendi içinin çukurlarla dolu yollarıyla yüzleşiyor. Nasıl o yollar sert adımlardan aşınmışsa, kendi içinin de kendi hoyrat adımlarından aşındığını şaşkınlıkla farkediyor. Ah Dostum, insan kendine ne de acımasız davranıyor. Tüm bu hayatın hengamesi içinde ruhunun incecik bir ipekten dokunduğunu unutuyor da sivri tırnaklarını geçiriyor. İnsan en çok kendi tırnak yaralarından kanıyor.

O ormanın kıyısından geçtik sonra. Ah dostum hayat ne garip. Bir yanı yanmış o kederli orman sanki yokolmaya meydan okurcasını bir başka yanından yeşil yeşil filizleniyordu. Vazgeçmiyordu hiç. Yaşamaya dair bitmek bilmez bir umudu vardı o ormanın. Bizim içimizin kuruyup giden kara ormanlarına benzemiyordu. Kendi ellerimizle yaktığımız ve o külle kaplı topraktan umudumuzu kestiğimiz kendi toprağımız gibi değildi toprağı. Küllerin altında koruyordu hayat veren yumuşak kahverengi karnını. Ah ne de güzeldi bu meydan okuyuş ve ne umut dolu...

O kısacık yol boyunca içimin uzun seyahatine dalmışken düşündüm de, hayat hep yenilenme üzerine kuruluydu. Peki ya bizler, bizler o yenilenmeyi başarabiliyor muyduk? Kendi içimizin çukurlarını onarabiliyor, yanmış kararmış ormanı küllerden temizleyebiliyor muyduk? Kalbimizin kabarmış toprağının hiç de sandığımız gibi çoraklaşmadığını farkedebiliyor muyduk? Yoksa umutla başlayıp ortalarda bir yerde dizlerimizi kırıp oturup kalıyor muyduk bir köşeye?

Ah dostum bizler çabuk yorulan bir türüz. İnsan olmaktan yoruluyor ve kırık dizlerle bir köşede sonumuz gelsin istiyoruz. Hayat ilerledikçe, yılların tuğlalarından dizdiğimiz kule göğe uzanıp görüş alanımızdan uzaklaştıkça kaybediyoruz o kulenin ucuna diktiğimiz umut bayrağını. Sanıyoruz ki, o gözden yitip gittiğinde bizden geçmiş olacak artık. Öyle geçmiş olacak ki, bize kalan sadece geçmişin hatalarına kederlenmek olacak. Ah dostum ne çok yanılgılardan kuruyoruz hayatlarımızı.

Bugün, o bulutlara bakarken ve o ormana, meydan okumanın ne demek olduğunu gördüm ve asla pes etmemenin. Ve dostum bir topak buluta bir parça ormana bakarken kendimden utandım. Zaman zaman pes eden ve dizlerini kırıp oturan halimden... O kısacık yola çıkarak dostum pek çok şey öğredim... Ve de kendi içimin uzun yolculuğuna çıkarak...

Fotoğraf: http://p0rg.deviantart.com/art/please-don-t-fall-cloud-82369686

16 Eylül 2008

AYNA AYNA SÖYLE BANA

Eylül'ün birinde hemen ayna karşısına geçtim ve dedim ki; "Ayna ayna söyle bana bu ay kaderimde ne var?" Ayna önce şöyle bir dudak büktü: "Evlatçığım" dedi "Efendim Sayın aynacığım" dedim "Bu ay senin kaderin 3 harf üzerine kurulu." Hemen bildiğim üç harfli bütün kelimeleri saymaya başladım. Ayna kahkahalarla güldü ve şöyle dedi: "Mim" dedi. "Başına yağmur gibi yağacak" Eh iyi bakalım dedim gelecekleri varsa yazacaklarım da var. Bu mim yağmurundan bir damla da Goddess Artemis'den geldi. Demiş ki; "Hangi hayallerinizden vazgeçtiniz?" Bu soruyu "hiçbir hayalimden vazgeçmem ben." diye yanıtlayıp noktayı koyabilirdim fakat bunu yapmayacağım. Biraz gerilerden başlayıp hayaller üzerine bir kaç kelam edeceğim.

Okul yıllarında hep pencere kenarlarında otururdum. Çünkü pencereden gökyüzüne, ağaçlara bakıp hayal kurmak çok daha kolay oluyordu. Bedenim sınıfta, aklım ise başka bir yerlerde dolaşıp duruyordu. Bu yüzden tüm öğretmenler ağız birliği etmişcesine şu sözü söylüyorlardı aileme: "Kızınızın aklı bir karış havada. Dersi dinlemediği gibi sürekli pencereden dışarıya bakıyor." O zamanlardan beri de hep hayaller kurdum ve çoğu gerçek oldu. Birşeyin olması için önce onun kafada gerçekleşmesi gerektiğine inananlardanım. Bu yüzden hiç bir hayalimden vazgeçmedim, geçmeyeceğim de.

Ama bizler nasıl değişiyorsak kurduğumuz hayaller de öyle değişiyor. Bir kaç yıl önceki hayallerimize gülüp geçmemiz de bu yüzden belki. İnsan olmak biraz da bu demek değil mi zaten? Sürekli hayal edip bunların peşinden koşmak...

O pencereden dışarıya baktığım zamanlarda kurduğum hayal bir an önce üniversiteyi kazanmak, gitmek, yeni kentler, yeni insanlar tanımak üzerineydi. Kendimi İstanbul'da, Ankara'da İzmir'de görüyordum. Hayat güzeldi, dersler umurumda değildi. Bir gün olacaktı olmasına ya neler olacağını tam olarak göremiyordum.

Tüm bu hayaller gerçekleşti ve ben artık kendime başka bir hayal aramaya başladım. Ve buldum da. Okumak ve yazmak üzerine kurmuştum hayatımı. Ve okuyarak, yazarak geçirecektim. Ama yanlış okuldaydım. Yanlış kentte yanlış insanlarlaydım. Ve üstün bir gayret ve çabayla kendimi okuldan attırmayı başardım. Aslında okuldan atılmak için hiçbir çaba harcamaya gerek yok. Onlar sizin tembel ve aylak olduğunu anladıklarında hemen atıveriyorlar. Ben dünyanın en mutlu insanıydım artık. Ama ailem dünyanın en üzgün insanlarıydı. Onlara yalan söylemek zorunda kaldım. Başarısız olduğum için atıldığımı söyledim. Oysa gerçek olan o okulda okumak istemediğim hayallerimin peşinden gitmek istediğimdi. Ama aile mantık tuğlalarından kurulmuş birşeydi. Ve asla hayallere geçit vermezdi. İnsan böyle zamanlarda mecburen yalancı olur. Çünkü iki seçeneği vardır: ya yalan söyleyecektir ya da hayallerinden vazgeçecektir. Ben yalan söylemeyi seçtim. Hayır hiç utanmıyorum.

Yazmayı yazabilmeyi öğrenmem gerekiyordu. Çünkü artık hayallerim yazmak üzerine kuruluydu. Ancak bu şekilde yaşayarak ben olabileceğimi hissediyordum. Bu kez başka bir okula girdim. Bana yazmayı öğreteceklerini umud ediyordum ama tüm olup bitenden çıkardığım sonuç şu oldu: "Hadi bakalım velet biz sana hiç birşey öğretemeyiz. Ne öğrenirsen kendi başına öğreneceksin." Eyvallah dedim. Başka ne diyebilirdim ki? Ve bu hayalden asla vazgeçmedim. Bir kitap yazmak hayalinden. Hiç vazgeçeceğimi de sanmıyorum. Bir tane yazarsam bu kez ikinci kitabı yazma hayalim olacak ikinci kitabı yazarsam bu kez üçüncü için hayaller kurmaya başlayacağım ve zincir böyle sürecek.

Okul bitti iş başladı. İşe dair hiç bir hayalim olmadı. Ne kariyer planları yaptım ne de yüksek mertebelerde olmayı hayal ettim. Umurumda değildi çünkü. Benim "yazmak" gibi özel bir projem, asıl bir işim vardı. Ama ne yazık ki bu işten para kazanamıyordum. O halde şu an yaptığım işten para kazanır hayatımı sürdürürüm ve asıl işimi yaparım diye bir hayal kurdum. Eh bu durumda kurulabilecek en mantıklı hayal de buydu zaten. Şimdi ise kendimi işten kovdurma hayalleri kuruyorum.

Bugün Artemis'in sorusu üzerine düşünürken farkettim ki hiç bir hayalimden vazgeçmedim ben. Bunun iki sebebi olabilir; ya gerçekleştiremeyeceğimi bildiğim hayaller kurmadım ya da ne olursa olsun deyip mutlaka hayallerimi gerçekleştirdim. Bilemiyorum... Ve belki de bu yüzden ben, ben olabildim. Hayallerimden asla vazgeçmediğim için...

Bakalım kimler hangi hayallerinden vazgeçmiş, mimizi paslayalım Rehavet, Dikkatsiz ve Siminya anlatsınlar biraz da...

Fotoğraf: http://testralli.deviantart.com/art/Dreamer-8949861


14 Eylül 2008

EĞLEN Kİ ÇALIŞABİLESİN...

Bizim Rehavet'in boğazından kedisiz mim geçmiyor olmalı ki aldığı mimi bana paslamış. Demiş ki: "Bu kadar senedir çalışıyorsun, neyini gördük? Hele anlat bir anı da neşemizi bulalım." Eh ne yapalım arkadaş için çiğ tavuk bile yeneceğine göre Kadim Dostumuz Rehavet'i kırmıyor iş hayatında ne işler çevirdiğimizi bir bir sayıp döküyoruz. Haydi bakalım...

Çalışmayı hiç sevmem. Bunu dürüstçe itiraf ediyorum. Ben iflah olmaz bir tembelim. Tüm günümü kitap okuyarak, o sinema senin bu kitabevi benim, "hanimiş benim canım arkadaşlarım, toplanıp bir kahve içelim, iki lafın belini kıralım." diyerek mutlu ve de mesut bir biçimde geçirebilirim. Ne yapalım benim kumaşım da böyle.

Bütün bu nedenlerden ötürü de iş hayatını bir panayıra çevirmek için elimden geleni ardıma koymamakla bilinirim. Eee ne demişler "işini eğlenceli hale getir ki çalışabilesin." Bütün bu laflardan işimi savsakladığım sonucu da çıkarılmasın lütfen, kazandığım parayı son kuruşuna kadar hakedenlerdenim. Ama eğlenmiyorsam çalışamıyorum. Evet, böyle bu...

Neyse ne diyorduk; mim paslanmıştı ve bir anı anlat deniyordu değil mi? Evet, sözü fazla uzatmayalım o halde. Zira benim çalışmak konusundaki fikirlerimden tuğla kalınlığında bir kitap olur, kitap ülkede yasaklanır, korsan baskıları çıkar ve analar babalar da bu kitabı çılgınlar gibi çocuklarından saklarlar. Bunu hiç birimiz istemeyiz. Öyle değil mi?

Yaz dönemi iş hayatında en güzel dönemidir. Hayır hayır yaz döneminde çalıştığım kurum torlanıp toparlanıp plaja taşınmıyor. (Aslında bence böyle bir uygulama olmalı. İşyerlerinin kışlık ve yazlık ofisleri yani.) Sadece yaz döneminde stajerler iş yerine teşrif ediyorlar. Bu yaz da geldiler. Toplam beş kişiydiler. Stajerler tüm bölümlere dağıtıldı ve şükürler olsun ki en saf olanı da bize verildi.

Stajerimiz kamu kurumlarının dünyanın en asık suratlı, en neşesiz ve en ciddi yerleri olduğu önyargısıyla kapıdan içeriye girdiğinde ben ve iş arkadaşım Murat muzipçe birbirimize gülümsedik. Onu biraz ölçüp biçtikten sonra hemen işe giriştik. Murat'la aramızda çok tuhaf bir iletişim vardır. Biri aklından başka birine şaka yapmak için plan yapıp harekete geçtiğinde diğeri derhal bunu anlar ve plana dahil olur.

Murat bana göz kırpıp gazete arşivinden oluşan 20 klasörü stajerin önüne yığdı. Kızcağız gözlerini kocaman ayırarak sordu: "Bunlarla ne yapacağım Murat Abi?" Vakit geçirmeden olaya dahil oldum: "Ah canım benim" dedim "Sen daha önce staj yapmadın anlaşılan. Bak basın ve halkla ilişkiler bölümünün ilk kuralı, tüm gazeteleri, reklamlarda dahil olmak üzere okumak, notlar almaktır. Şu gördüğün dolapta yirmi -yirmibeş tane defter var. Yetmezse depodan getirtiriz." Zavallının yüzünün rengi attı. Kekeleyerek "Peki burada ne kadar gazete var?" "Bir yıllık gazeteler işte. Ama bu gördüğün sadece küçük bir bölümü." dedim. Murat hemen atıldı: "Acele etsen iyi edersin tam olarak iki günün var. Ve müdür bey çok sinirli bir adamdır. Tüm geleceğin kararabilir staj dosyana yazacakları yüzünden."

Bu kadar abartılmış sözlere nasıl oldu da inandı bilmiyorum ama canla başla çalışmaya başladı. Biz de o arada internetten okey oynuyor numarası yapıyorduk. "Şu taşı atsana" "delirdin mi be adam okey attın" "sana ne diyorum ben sersem gibi oynama şunu aklını ver" falan gibi laflar havada dönüp duruyordu. Kızcağız arada bir kocaman açılmış gözlerle başını çevirip bize bakıyordu. Fırsatı kaçırmadım elbette. "Yarın" dedim "sen de okey oynamaya başlayacaksın. Büyük patronun emri bu. Tüm çalışanlar oyuna dahil olmak zorundadır.Ama dikkat et, eğer oynarken patronla eş falan olursan çok dikkatli oyna. Geçen gün biri patronla aynı masadaymış ve okey atmış. Ne oldu sonu dersin?" "Ne olduuu?" diye soruyor heyecan içinde. "Eh elbette işinden atıldı." Kocaman ayırdığı gözleri daha da bir büyüdü ve bezginlikle önündeki klasörlere döndü.

Bir süre sonra "bu kadarı yeter" deyip önündeki tüm klasörleri alıp gülümsedim: "Sadece şakaydı." dedim. Öyle derin bir oh çekti ki gerçekten görülmeye değerdi. "Peki ya okey,inşallah o doğrudur" dedi. E şimdi bu kız bu kadar uygunsa şaka yapılmaya benim elimden ne gelir ki? Şeytan dürter adamı "şaka yap şaka yap durma şaka yap" diye. Eh beni de dürttü doğrusu. "Elbette şekerim okey şaka değildi." dedim. Sevinçle ellerini çırptı. "Hatta bir de ödülü var." diye ekledim. "Yaaaa nedir?" dedi. "Okey'de başarı elde edersen girişteki bölüme "Ayın Şampiyonu" adı altında fotoğrafın asılacak." "Aaaaaa harika" diye bir çığlık kopardı. O anda Murat'la birbirimize baktık "sakın biz buna şaka yapalım derken bu bizimle kafa buluyor olmasın" diyerek. Evet evet öyle olmalıydı. Tüm bu saçmalıklarımıza inanıyor olamazdı. Ama ne yazık ki kafa bulmuyor tam aksine inanıyordu tüm söylediklerimize. Bunu önümüzdeki günlerde daha iyi anlayacaktık.

Ertesi gün deliler gibi okey oynamaya başladı. Hırs nelere kaadir Allah'ım... Öyle dalıyor ki okey oynamaya biri birşey söylediği zaman bile duymuyordu. Bir süre sonra şef onu çağırdı ama bizimkinin aklı başından gitmiş, okey'de ayın şampiyonu olmayı kafaya koymuştu.. En sonunda şef cevap alamayacağını anlayınca gitti. Yanına gidip hafifçe omzuna dokundum. "Ne oldu Fulya Abla yaa?" diye mızırdandı. "Kızım" dedim "Şef sabahtandır başında dikilmiş seni çağırıyor. Dünyadan haberin yok. Öyle bir sinirlendi ki sana acıyorum." Panikledi. Murat durur mu? "Geçen gün birşey oldu bana da çok kızdı. Gözümün üzerine patlattı yumruğu. Görmedin mi ne kadar iri kıyım bir kadın eli de çok ağırdır. Bugün gözüne gözükmesen iyi olur. Sana tavsiyem." Tam bu sırada şef yeniden içeriye girdi. Tesadüf bu ya başka birine sinirlenmiş, öfkeyle onu anlatıyor. Aslında dünyanın en tatlı en yumuşak kalpli kadını ama ne olduysa olmuş biri fena halde tepesini attırmış. Bizim stajer onu görünce gelip arkama saklanmasın mı? Bir yandan da fısıldıyor: "Fulya Abla ne olursun sen anlat. Dalmış falan de. Abla ne olursun ne olursun..." Hey Allah'ım nasıl bu kadar saf olabilir? Ayın şampiyonu olur mu bilmem ama saflar kraliçesi seçilse birinci olacağı kesin. Şef öfkesi arasında stajerin arkamda saklandığını farketti: "Kızım sen ne yapıyorsun orada?" dedi şaşkınlıkla. Kızcağız kekeleyerek birşeyler anlattı ama hiç birimiz tek kelimesini anlamadık. Sonunda dayanamadım onu sandalyelerden birine oturtum. "Bak ufaklık" dedim "Çok yanlış bir birime düştün. Ama alışırsın. Bu ekiptekilerin hepsi fırsatını buldukları anda kim denk gelirse ona şaka yaparlar. O nedenle söylediklerimizin hepsine inanma. Şimdi git bilgisayarda ne yapıyorsan onu yap. Keyfine bak yani. Kimse sana kötü davranamaz. Burada kimse kimseye kötü davranmaz ki sana davransınlar. Biraz etrafını gözlemle ve işleyişin nasıl gittiğini anla. Bize de kızma çünkü şaka yapmak için en uygun kişilerden birisin." Güldü. Ben de güldüm.

Tüm yaz boyu bizimle kaldı. Ama ne yazık ki bir daha söylediğimiz hiç birşeye inanmadı. Bir süre sonra başkasına yapılan şakalara o da ortak olmaya başladı. Giderken "hayatımın en güzel yazını geçirdim sizinle" diyordu.

Resim: http://2dforever.deviantart.com/art/Business-As-Usual-23073001

13 Eylül 2008

SAİT FAİK PROJESİ

Sevgili Dostumuz Rehavet'in aklında fikirler uçuşur, kimini elini uzatıp yakalar, kimi ise gökyüzünde bir güvercin olur.Bana yakaladığı güvercinlerden birini yolladı. Dedi ki: "Kediciğim, aklıma bir fikir geldi." Sait Faik'in Son Kuşlar isimli kitabını okurken Korentli Bir Hikaye'nin başındaki notu okumuş Rehavet. Notta; Sait Faik'in Yunanlı bir yazarla hikayelerini değiştirdikleri ve kendilerine göre adapte ederek yeniden yazdıkları söyleniyormuş. Rehavet'in bu nefis fikri de oradan doğmuş. "Eee Kedi, ne dersin?" dedi. Ne diyecektim, harika olurdu. İşte aşağıdaki hikaye de Rehavet'in hikayesinin kedi diline uyarlanmış versiyonudur.

*********
Çocukluğumun sokağının hemen köşesinde Koca Dayı'nın bakkalı. Hiç gitmedi, gitmeyecek de. Tıpkı çocukluğum gibi orada hiç eskimeden, renkleri solmadan duracak ve bekleyecek. Her insan çocukluğu yitip gitmesin diye, zamanın çarkları arasında un ufak olmasın diye onun başına bir bekçi koymaz mı? Koyar elbet. İşte Koca Dayı da çocukluğum yitmesin diye gözkapaklarımın içinde gizleniyor şimdi.

Hepi topu sekiz on metrekare küçük bir dükkan içinde otururdu Koca Dayımız. Biraz huysuz, biraz öfkeliydi. Ama şeytan tüyü mü vardı nedir kimse ona kızamaz, küsemezdi. Küçücük dükkanının içinde kocaman gövdesiyle ağır ağır peynir tenekelerini sürükler, ekmekleri düzgünce dizer, kendisini kızdıran çocuklara önünde duran gazete kağıtlarından yaptığı topları fırlatırdı. Her çocuk için onu kızdırmak, dükkanının önündeki boşluğa küçük taşlar savurmak zevkti. Çocuktuk ve aptaldık. Ama Koca Dayı öyle değildi. O tüm huysuzluğuna rağmen insanları sevenlerdendi.

Koca Dayı'nın hikayesini çok sonra öğrendim. Büyüyüp çocukluğumu bir yerlerde unutmaya başladığım zamanlarda. Anneannem hayattan yorulup onun eteğine sığındığım bir günde anlattı hikayeyi. Emekli parasıyla aldığı evin bir köşesini önceleri oyalanmak için bakkal yapmış. Sonra işler açılınca ciddi ciddi bakkaliye hizmeti vermeye başlamış. Ve bu bakkal onun hayatı olmuş. Duyduğumda şaşırmıştım. Onun başka bir iş yaptığını, o işten emekli olup bu bakkalı açtığını hiç düşünmemiştim. Benim aklımda Koca Dayı tüm ömrünü bu bakkalda geçirmiş gibi yer etmişti. "Nurlar içinde yatsın" demişti anneannem. "Amin" demiştim.

"Ah be Koca Dayı" diye geçti aklımdan "sen gittin ne çok şey değişti hayatlarımızda" Bağırırdın, çağırırdın bizleri tezgaha fazla yanaştırmazdın ama açık sattığın şekerleme ve bisküvilerden her seferinde bir kaç tane fazla vermeyi de ihmal etmezdin. Üst üste ve de eğimli bir şekilde dizili, kapaklarında küçük camlı pencereler olan teneke kutularında açık satılırdı bisküviler o zamanlar. Şimdinin "petibör"ünü ve de kaymaklı bisküvileri sever daha tatlımsı oval olanları sevmezdim. Zaten hepsi üç çeşitti. Şimdiki gibi yulaflısı, kepeklisi, çikolatalısı nerede? "Ah be Koca Dayı sen gittin herşeyin tadı kayboldu."

Sonrasını anneannemden dinledim. Biz taşındıktan sonra ısrarla evinden, sokağından, mahallesinden vazgeçemeyen geçmişine sımıskı bağlı anneannemden... Koca Dayı ömrünü ve koca gövdesini o küçücük bakkal dükkanında tüketmiş. Orasını evi bellemiş ve etrafındaki kocaman marketlere sonuna kadar direnmiş. Kahraman bir bakkal olarak yummuş gözlerini hayata...

Zaman üzerinden geçip gittiğimiz birşey midir? Geride kalan ve orada unutulan... Yoksa bir gün, bir öğle sonrası sohbetinde bir isim, şimdi hayatta bile olmayan birinin ismi bizi yeniden taşır mı unutulan çocukluğa? Zamanın anahtarları mı vardır? O anahtarlar bir gün hiç umulmadık bir yerden, birinin ağzından bir sözcük olarak çıkıp, yeniden o kapıları açar ve kayıp sandığımız zamanın sağnağında mı bırakırlar bizi? Böyle olmalı. Böyle olmasa sanki az önce görmüş gibi anımsayabilir miyim? O mahallenin kokusunu duyabilir miyim böyle buram buram?

"Ruhları şad, toprakları bol olsun" dedi anneannem gözleri dalgın. "Ruhları şad, toprakları bol olsun" dedim özlemle...

Fotoğraf: Ara Güler

11 Eylül 2008

CUMA MEKTUPLARI

Dün gece Sevgili Dostum gökyüzü halimize merhamet edip salıverdi koynundan bereketli sütünü. Usul usul, sanki gümüş iplikler gibi gökten inip toprağa çakıldı damlalar. Toprağın açık ve özlem dolu ağzına bir mucize gibi, 'hayat yenilensin' der gibi düştüler ve düştüler. Bir ana ile oğlun buluşmasına şahitlik eder gibiydim. Gök ana ve toprak oğul yanında miniciktim.

Ah Dostum, günlerin sıcağında ne de çok özlüyor insan yağmuru. Beklenilen gelişi gibi büyük bir şölenle kutlamak istiyor da hayran hayran bakmaktan başka birşey gelmiyor elinden. Herşeyini tüketip bitirdiğimiz hayat bir kez daha yeniliyor meydan okurcasına. Ve diyor ki: "Ey insan, ey kendini herşeyin sahibi sanan zavallı, tüket tüketebildiğin kadar, yak, yık kendi evini. İnatla, inatla ve inatla gökten inecek bereket, çakılacak toprağa, atacak boy boy yeşil. Sen yakacaksın toprak oğulun yeni terlemiş yeşil sakallarını. Gök ana izleyecek seni yukarıdan. Ve kızacak insanoğluna, esirgeyecek sütünü. Zalimliğine bakacak, bakacak ve bakacak hayretle. Gün gelecek ağlayacak, kendi oğlu için yollayacak gözyaşlarına karışmış bereketli sütünü. Ve sen zalim ,aptalca bir romantizimle bakacaksın pencere önünden o gözyaşlarına. Anlamayacaksın yine yine ve yine."

Ah Sevgili Dostum herşey kayıp gidiyor avuçlarımız arasından. Yanıp yıkılıyor dokunduğumuz her yan. Kırıyor, incitiyor, küstürüyor, parçalıyor herkes birbirini ve herşeyini. Herkes yaraları ve günahları ile yaşıyor. Yağmurlar da gidiyor hayatlarımızdan. Ve toprak usul usul küsüyor. Ağaçlar umutlarını yitiriyorlar insana dair, tüm canlılar kaçıp saklanıyorlar bu zalim avcıdan. Ve dostum insan usul usul herşeyi kaybediyor.

Kaç kez ıslandın yağmur altında? Kaç kez doldurdun toprak kokusunu içine? Ve kaç kez şükrettin o gökten ince ince düşerken? Hiç şaşırmadın mı mesela güzelliğine? Ya da bir pencereden elini uzatıp avuçlarına doldurduğun yağmur suyunu yüzüne sürmedin mi hayat versin diye? Yoksa hiç gitmezler mi sandın o damlaları hayatlarımızdan? "Gök ana merhametlidir" mi dedin bu zalim çocuklarına? "Bereketini esirgemez" mi dedin? Ya da kızdın mı gök ağlarken üzerine? Çamurlanmış parlak ayakkabılarına mı üzüldün öfkeyle göğe bakarak? Ah dostum ah... Kendi ananın gözyaşlarına böylesi mi kayıtsız kaldın?

Oysa ona bir ezgi armağan etmeliydi insanoğlu. O gözyaşları altında durup mırıldanmalıydı. Toprağı doldurmalıydı avuçlarına ve ellerine, gözlerine bulaşmış o bereketli sütle arınmalıydı kendi günahlarından. Ve binlerce kez af dilemeliydi insan kardeşlerinin yaptıklarından. Ah dostum insan birazcık merhametli olmalıydı...

Şimdi kayıplarımızla ve yitirilen masumiyetle bakarken göğe binlerce kez af diliyorum kardeşlerim adına. Ve söz vermek istiyorum dostum artık zalim olmayacaklarına dair. Susuyorum. Tutamayacağım bir söz vermekten utanıyorum. Çünkü biliyorum dünya var oldukça insan zalim olacak. Gök bizim için ağlayacak, toprak direncek ve yeşil yeşil umut olacak. Ve dostum insan hep zalim kalacak... Hep...

Resim: Claude Theberge

10 Eylül 2008

NEFRET ETMEKTEN NEFRET EDİYORUM ŞİRİN BABA

Alice mimlemiş beni. Demiş ki: "Ev hayatında nelerden nefret edersin?" Tamam sevgi kelebeği değilim (Tanrıya şükür) ama çok fazla şeyden de nefret etmiyorum galiba. Kimbilir belki de ediyorumdur da bu yazdıkça ortaya çıkacaktır. Evet Sevgili Alice dur bakalım ne kadar huysuzum?

Kaç ev değiştirdim önce ona bir bakalım. İlk ailemin evi, sonra öğrenci evi, sonra erkek kardeşimle yaşanan bir ev ve daha sonra kuzenle birlikte yaşanan bir ev. Hepsinde değişik değişik şeylerden nefret ettim. (Nefret ettim demesem de hoşlanmadım ya da gıcık oldum, sinir oldum desem olmaz mı?)

AİLE EVİ:
Burada pek birşeye sinir olmadım çünkü çoğu zaman sokakta oynuyor oluyordum. Evi otel, ders çalışma salonu ve lokanta olarak kullandığım için olsa gerek pek gıcık olacağım birşeyle karşılaşmıyordum. Bahçeli bir evde yaşayan ve kocaman bir ordudan oluşan kuzenleri olan bir çocuk evini başka ne için kullanır ki? Çocuk olmaktan çıkıp yetişkinlikle çocukluk arasında sıkışıp kaldığımız o çağda ise işler değişti. Benim pek kıymetli kardeşim bir çocuk olmaktan çıkıp bir samuraya dönüştü. (Bruce Lee sağolsun.) Onun filmlerini izleyip beni düşman belledi ve öğrendiği tüm hareketleri üzerimde denemeye başladı. Hep söylerim "sadece iki çocuk yapmayın analar babalar, çok çocuk yapın ki zarar ziyan az olsun." (Aaaa Başbakan da mı acaba benimle aynı fikirde? O da onun için mi çok çocuk yapın diyor?) Evet sadece iki çocuk yapmayın bunu bir kez daha söylüyorum çünkü çocuklarınızdan biri karate filmlerine merak salabilir ve diğer çocuk da mecburen konu mankeni olur, hayatını uçan tekmelerden kaçmakla ve "anneee yaaa şu oğluna birşey de yaaaa ödevimi yaptırmıyor banaaa" diye çığrınmakla geçirir. Evet işte buna sinir oluyordum. Çünkü ben o filmleri hiç izlemediğim için pek bir hareket öğrenemiyor saç yolma, boşluğa tekme savurma gibi klasik yöntemlerle yetinmek zorunda kalıyordum. Uçan tekmeye karşı saç yolma ne gülünesi bir harekettir, tahayyül edin artık.

ÖĞRENCİ EVİ: Biz üç kişiydik. Hayır diğerlerinin adı Nazlıcan, Bedirhan değildi ve elbette ben de Suphi değildim. Yurt hayatından sıkılıp evde yaşamaya karar verdik. O zaman henüz bilmiyorduk aynı evde yaşamak, yaşabilmek ne kadar zor. (Zır cahil çocuklardık.) Öğrenci evlerinden bir salaklar vardır bir de kendini akıllı sananlar. O akıllı sananlar konulmuş olan temizlik sırasını (bu da ayrı bir yazı konusu) mutlaka ama mutlaka başkasının üzerine yıkarlar. Ve öyle sersem bahaneleri vardır ki akıllara ziyan insanlardır bunlar. Evet nefret edilesi yaratıklardır itiraf ediyorum. Şöyle derler mesela: "Ah hayatım biliyorum bulaşık sırası benimdi ama inan çok önemli bir sınavım var." Peh sanki bizim yok. "Ah tatlım biliyorum kirli bulaşıklara dayanamıyorsun. Yıkayıver. Söz senin sıranı da ben alacağım." Külliyen yalan. Ya da şunu derler: "ay şekerim nasıl üşütmüşüm. Evet tuvaleti yıkamam gerek ama midem öyle bulanıyor ki. Lütfen bu kez sen yap." Bu salakların tez zamanda evden kovulması gerekir zira insanın sinirini bozmaktan başka pek bir işe yaramazlar. Bir de müzik konusu vardır ki işte o konuda kesinkes bir anlaşmazlık çıkar. Biri rakısını alır en acılısından bir şarkı tutturur diğeri onu bastırmak için metalica'dan bir parça tercih eder. Ve bu insanlar asla ama asla müzik konusunda hemfikir olamazlar. Sana düşen şudur: İkisinin de kasetçalarını derhal ihtiyacı olan birine vermek. Biz buna kötülükle iyiliğin dengesi diyoruz.

KARDEŞLE YAŞANAN EV: Evet kardeş büyümüş ve uçan tekme olayından vazgeçmiş üstüne üstlük pek efendi birşey olup çıkmıştır. Merakı karate filmlerinden müziğe kaymış sanatçı bir canavara dönüşmüştür. Eziyeti artık kola omuza ya da bacağa değil direk kulağadır. Violonsel, gitar ve piyano gibi aletleri kullanarak sabah akşam seni deli etmek için yürekli bir çaba sarfetmekte ve bunu da başarmaktadır. Bu kardeş işin tuhaf tarafı yemek seçen bir yaratıktır ve sen de yemek konusunda en ufak bir fikre sahip değilsindir. Bu nedenle saç başa ,tabak çanağa, tencere çaydanlığa girersiniz. Zaman geçer sen yemek yapmayı öğrenirsin. Artık annen gibi bir preformans sergiliyorsundur mutfakta. Hem artistik hem de teknik puanların tamdır. ama yine de her mutfak kapısından girişinde tatlı bir heyecan kaplıyordur içini: "Ya beğenmezse" diye. Bunlardan nefret etmiyorum ki yahu... Neyse...

KUZENLE YAŞANAN EV: Kuzen iyidir hoştur ama ölesiye dağınıktır. Hatta zaman zaman odasının içinde kendisi bile kaybolmaktadır. Dağınık olması yetmiyormuş gibi bir de dalgındır üstelik. Televizyonun kumandasını hesap makinesi sanıp çantasına atmakta makası yumurta sanıp buzdolabına koymaktadır. Ve seni evin o tatlı mahmur rahatlığından uzaklaştırıp sürekli bilmece çözmek zorunda bırakmaktadır. İçinden kapının üzerine "Fermat's Room" yazmak gelmektedir. Evin içinde sürekli diken diken saçlarla dolaşmaktasındır ve kuzen sana sormaktadır: "Senin sinirin mi bozuk?" Kendini üçüncü sayfalarda hayal etmektesindir: " Kuzeninin dağınıklığına dayanamayan A.A.K. yaşadıkları evi bombaladı. Polis tarafından götürülürken kameralara şöyle bağırdı: "Ev öyle dağıtılmaz böyle dağıtılır ulen"

Tüm bunlar geçmişten yarı şaka yarı ciddi anılardı. Zamanında kızmış hatta çok kızmış olduğumuz şeyler daha sonra anımsanınca neden bize komik görünür acaba? Ya da önceden nefret ettiğimiz şeylerden zamanla nefret etmemeyi mi öğreniyoruz? İşte bunu bilemiyorum.

Geldik bir mimin daha sonuna kah güldük kah eğlendik. Şimdi sıra mimi paslamada. Kuramızı çekiyoruz ve bugünün şanslılarını belirliyoruz: Nükhet Everi, Ters Meditasyon ve Kremalının Annesi

08 Eylül 2008

BABA, BEN ÇİFTÇİ OLMAK İSTİYORUM, VALLAHİ...

"Kötü bir gelecekti bu. Şimdi İŞE GİTMEK gibi bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı." böyle düşünüyor Alıklar Birliği romanının kahramanı İgnatius. Tüm bu sistem içinde olup biten herşeye karşı duran ve bütün bunlarla delilik sayesinde başa çıkan bir adam o. Toplumun içinden bakılınca evet deli denilebilir ama ya onu anlıyorsan ya tüm bu koca topluluğa enjekte edilmiş ve toplumun da hiç ama hiç düşünmeden kabul ettiği bu fikirler kocaman bir yalan balonuysa? Olamaz mı? Dünyada herşey mümkün adamım... Koca bir yalanı hep birlikte yaşıyor olmak bile...

Geçen sabah işe giderken babama şöyle dedim: "İşe gitmek istemiyorum. Ben köy bakkalı olmak istiyorum." Beni ciddiye almadı elbette. Nasıl alsın ki? Üniversiteye yolladığı evladı tutup ona köy bakkalı olmak istediğini söylüyor. Ama ciddiydim. Hem de hiç olmadığım kadar. O sırada bakkallardan biri "kardeş bugün benim dükkana bakarak olsan da ben şehre insem" dese koşa koşa giderdim. Evet köy bakkalı olmak istiyordum çünkü tembelliğim üzerimdeydi.

İş meselesini bu aralar bu kadar çok düşünürken köy bakkalı olma fikrinden vazgeçtim. Çünkü, birşey üretmeyen biri olmaya devam edecektim. Burada bir parantez açıyor ve köy bakkallarının beni protesto etmemeleri gerektiğini önemle belirtiyorum. Sayın ve Sevgili Köy Bakkalları inanın size bir kastım yok. Ben sadece üretkenlikten söz etmeye çalışıyorum. Bu ülke "amanın şu film, bu yazı, o şarkı bize hakaret etti." diyerek toplanıp birşeyi protesto etmeye pek meraklı. Ama nedense asıl protesto edilecek şeyleri ise kanıksamış durumda. Bu da ayrı bir konu. Her neyse.

Ne diyorduk? Evet üretkenlik. Şimdi merak ediyorum bu yazıyı okuyan insanlardan hangisi birşeyler üreten bir işte çalışıyor. Mesela domates, biber ya da patates yetiştiren biri var mı aranızda? Ya da gece kalkıp insanlar için ekmek yapan biri? Çılgınlar gibi yaptığımız alışverişlerin sonucunda dolaplarımızda biriken kumaşları üretenler var mı? Ayakkabılarımızı yapanlar? Doğumgünlerimizde yediğimiz o üzeri mumlu pastaları yapanlar ya da?

Biri çıkıp bana şöyle diyebilir: "Seni sersem birileri üretir birileri hizmet sunar. Bu böyledir. Herkes birşey üretemez. Bu mümkün değil. Biz hizmet üretiyoruz." Bunu biliyorum ve sersem de değilim. Peki o hizmetler ne kadar anlamlı? Çılgınlar gibi satmaya çalıştığımız gerekli gereksiz bunca eşya mı? Sürekli yenilenen moda mı? Mesela mankenler insanlığa yararlı insanlar mıdır? Ne yaparlar onlar? Ya da şu sabah programlarında zırvalayıp duran insanlar kime ne gibi bir fayda sunarlar?

Tüm bunlardan sonra şu cümle söylenecektir muhtemelen: "Ah tatlım sen yorma o güzel kafanı bu gibi şeylerle. Dünya ve sistem böyle kurulmuş. Evet daha önce de bir kaç sersem çıkmış ve bu tip şeyler düşünmüş, bunları da utanmadan dile getirmişlerdi. Onlara ne mi yaptık? Ne yapacağız; hiçbirşey. Sistem onları kendi içinde eritti yok etti. Biz de ellerine sağlık sistemciğim deyip yaşamaya devam ettik. Ahahahahahaha. Ay çok yaşayalım biz e miii?"

Eh tüm bunları duymamak için ben kendi planlarımdan bahsetmeye devam edeyim. İŞE GİTMEK GİBİ BİR SAPKINLIKLA KARŞI KARŞIYA KALDIĞIM her sabah aklımdan şu geçiyor: Şu an bir çiftlikte yaşıyor olabilirdim. O zaman sabahın köründe kalkmak zor gelir miydi? Hayır sanmıyorum. Ben ve patronla başlayan bir sabah yerine ben ve domateslerle başlayan bir sabahı tercih ederdim. Evet, kesinlikle. Toprakla geçirilen bir hayatı gıkımı çıkarmadan yaşayabilirdim?

Evet birşeyler üreterek yaşamak keyifli olurdu ama bir konuyu daha dile getirmekte fayda var. Sanıyorum ben birinden emir almak için uygun bir insan değilim. (Yahu kim uygundur ki?) Ama söylemek istediğim şu emri aldığım anda içimde birşey çemkiriyor. Size de oluyor mu bu ey işçiler, memurlar ve başında bir patron musibetiyle çalışanlar? Mesela sabah daha uyanamamışken "bugün yapılacak işleeer..." diye başlayan bir cümle karşısında içimdeki tehlikeli şahıs uyanabiliyor. Sesini kesiyorum onun ve homurdanmakla yetiniyorum ama dedim ya uyanıyor bir kez. Bir domates bu etkiyi yaratabilir mi? Elbette hayır. O halde domates yetiştirmek benim için en uygun iş.

Üstüne üstlük böyle toprak, güneş, yağmur romantizmine sahip biri için biçilmiş bir kaftan bu iş. Hem şu ne zamandır yazmayı planladığım romanı da yazarım orada. Tabii domates, patlıcan, biber, inekler, koyunlar ve tavuklardan vakit kaldığı süre içinde. E ben bu kadar işe yetişemeyeceğime göre bir de kahya bulmak lazım. Nereden bulacaksak güvenilir bir kahyayı. E kahya bulursam da ben patron olurum, o zaman da gıcık şahıs ünvanı benim olur. Olmaz kahyayı unut. Yine bütün işleri sen yap. Bahçeyi küçült, tavuk, inek ve koyun sayısını azalt. Evet.

Bu sabah da babama çiftçi olmak istediğimi söyleyeceğim. Bakalım buna ne diyecek? Benim deli olduğumu mu düşünecek yoksa bana acıyıp bir parça toprak alacak "al evladım ek domates falan filan mı? " diyecek. Bakalım...
Fotoğraf: http://vegetarianorganicblog.com/pix/organic_tomatoes.jpg

06 Eylül 2008

KEDİNİN SON DÖRT GÜNÜ

Ters Meditasyon mimlemiş beni ve demiş ki: "10 eylül günü gezegenimiz yok olacak diyelim; o güne kadar neler yaparsın?" Ben de dedim ki: "Zaten herşeye geç kalıyorum bari bunu erken yazayım da dünya patlarken şöyle demeyeyim: "tüüüüüh bana mim yollanmıştı yazmayı unuttum, ayıp oldu vallahi Ters Meditasyona tüh ki tüh" (evet ben ince ruhlu bir kediyimdir.)

Bugün 6 Eylül. 4 gün sonra tozum bile kalmayacak. (Kimin kalacak ki?) Umurumda mı pek değil açıkcası. "Her canlı bir gün ölümü tadacaktır." diyenlerdenim. Ne zaman nasıl olacağını bilmeden yaşamak iyiydi ama Sevgili Bilim Adamları "Kaderiniz biziz ulen ölüm tarihinizi de biz belirleriz" dedikleri için şimdi hepimiz tarihi biliyoruz. Aferin onlara. Şöyle düşündüler galiba: "Ölümcül hastalıklara çare bulamıyoruz o halde hepsini toptan öldürelim de en azından ölüm kaygısıyla yaşamasın garibanlar. Bu hayat çekilir mi yahu?" Aferin onlara demiş miydim?

Şimdi vakit geçirmeden kalan ömrümün (minicik kısacık 4 günlük ömrümün) planını yapmalıyım.

1.GÜN 6 Eylül Cumartesi
Saçlar taranmayacak, bulunabilecek en paspal giysiler giyilecek, lensler takılmayacak, körük gibi sigara içilecek (gönül rahatlığıyla nasılsa kanser riski yok olsa da önemli değil 4 gün sonra sizlere ömürüm zaten) gözler tavana dikilecek, Orhan Gencebay'ın tüm parçaları dinlenecek, Orhan Baba'ya böğürerek eşlik edilecek şöyle bağırılacak: "Vazgeç gönlüüüüüüüüm sen bu aşktaaaaan. Sana kıymeeeeeet veren miiii var?", bu şarkı hayata ve kadere küskün gözlerle bakılarak söylenecek, tüm gün bu şekilde geçirilecek. Arabesk bir ruh olmanın sonuna kadar tadına varılacak ve günün son saatlerinde "eeeeh sıkıldım ama bu halden, ben depresif olmaya uygun değilim ki?" denilerek isyan edilip kalan 3 gün için plan yapılacak.

2.GÜN 7 Eylül Pazar

Sabah, anne "kızım uyan öğlen oldu" dediğinde "amaaan anne ölümlü dünya bırak da uykunun keyfini çıkarayım" şeklinde karşılık verilecek sonra " Aaaa ayol 3 gün sonra öleceğiz kalkayım da kalan ömrümün tadını çıkarayım" denilerek yataktan kalkılacak. Yüz yıkanırken "Hayaaaaaaaat beni neden yoruyosuuuun?" diye şarkı söylenecek sonra hayata dönüp "hadi len beni artık yoramazsın" denilecek. Ve hayatın yakası toplanıp "Devir değişti artık koçuuuum sen bizle değil biz senle dalga geçeceğiz bu kalan 3 günde" denilecek. Sonra ele telefon alınacak ve A harfinden başlanarak sırayla herkes aranacak. Bazılarına "iyi ki varsın" denilecek bazılarına "Allah belanı versin tiiiz günde Hakkın Rahmetine kavuşursun inşallaaaaah" şeklinde koca karı bedduası edilecek ve bedduanın ne kadar da kısa sürede gerçekleşeceğine sevinerek kıs kıs gülünecek. Aynı şey e-mail ile de yapılacak. Sonra sokağa çıkılacak. Uygun bir market ya da ona benzer birşey bulunup soyulacak ve böylece ilk defa suç işlenmiş olacak. Suçu işlerken kesinlikle maske falan takılmayacak. Çünkü emin olunacak ki 3 gün kaçmayı becerebilirim. Sonrası zaten malum polisler daha beni tutuklayamadan dünya patlamış olacak. Soymuş olduğum marketin çalışanları tek tek yanaklarından öpülerek haklarını helal etmeleri istenecek ve onlara "Kardeşlerim Romalılar hayat fani ölüm ani hepimiz bugün varız yarın yok. Siz beni unutun ben de sizi. Sizi yok etmek için beni dünyayı patlatmak zorunda bırakmayın" diye göz dağı verilecek. Ne kadar tehlikeli olduğumu anlamaları için bir tanesinin kulağı itinayla çekilecek. Paralar alınıp bir taksiye binilecek derhal Belediyeye gidip anons yaptırılacak. Anons şöyle olacak "Değerli vatandaşlarım kentimizin en yüksek binası olan bilmem ne binasının tepesinden öğlen namazını müteakip para saçılacaktır. Karnı aç olanların, çocuklarına istediklerini alamayanların, sefillerin ve parasızlık canına tak edip de aklından intihar fikirleri geçenlerin derhal o binanın altında toplanması önemle rica olunur.Siz aç gözlü manyaklar reca ederiz sizler o binanın altına gelmeyiniz. Geldiğiniz takdirde keskin nişancılar tarafından vurulacaksınız." Sonra binanın tepesine çıkılacak tüm para aşağıya atılacak. Eve gidip gönül rahatlığıyla uyunacak. "Bugün neler yaptın evladım" diye soran anneye "hiiiç sıradan bir gündü canım anneciğim" diye cevap verilecek."

3. GÜN 8 Eylül Pazartesi
Sabah 8'de uyanıp kuaförün kapısına dayanılacak. Saçlar kısacık kestirilip sarıya boyanacak. Saat 11 gibi işyerine varılacak. "Nerdesin kızım sen?" diyen müdüre "Hesap mı vereceğiz ulan" denilecek. Müdür şaşkınlığını daha üzerinden atamadan çanta masanın üzerine fırlatıcak ayaklar masaya uzatılacak ve kayıtsızca bilgisayar açılacak. Bir bağımlı olarak maillerine bakılacak ölümden korkan ağlak arkadaşların maillerine teselli yanıtları yazılacak. Müdürün donup kalmış yüzü çözüldüğünde ve öfkeli bir boğa gibi üzerine doğru gelmeye başladığında ayağa kalkılıp uçan tekme atmak için hazırlanılacak. Ama uçan tekmenin nasıl atıldığı bilinmediği için kafasına çanta indirmekle yetinilecek. Arkadaşların takdir alkışları içinde koridorda yürüyerek zaferin keyfi çıkarılacak. Saate bakılacak bankaların kapanmadan gidip bir banka soyularak dünkü işlem tekrar edilecek.

4. GÜN 9 Eylül Salı
Önceki gece Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi okunup bitirilmeye çalışıldığı için çok geç uyanılacak. Bugün ne işe gidilecek ne de bir yer soyulup fakirlere dağıtılacak. Robin Hood olmaya bir son verilip kendi halinde bir gün geçirilecek. İnternetten bol bol alışveriş yapılacak, kredi kartları son limitine kadar harcanacak ve bu alışverişin neden ilk gün yapılmadığına kederlenilecek. Vonnegut ve Auster'in okunmamış kitapları yatağın üzerine konulacak bir sayfa ondan bir sayfa bundan okunacak. Bol bol çay kahve ve sigara tüketilecek. Bir güzel gözler yorulacak ve uykuya dalınacak.

SON GÜN 10 Eylül Çarşamba
Sabah geç uyanılacak. Saate bakılacak. Tüm gün yataktan çıkılmayacak ve beklenecek. Dışarda devam eden hayatın sesi dinlenecek. Gün sonuna gelindiğinde hala yatakta şaşkın şaşkın tavana bakılıyor olacak. İşinden kovulmuş, borç batağında, deli olarak damgalanmış olarak her an polislerin gelip kendisini yakalamasını bekleyen bir salak olunduğu farkedilecek. Bilim adamlarına okkalısından küfür edilecek. Sonra sakinleşilecek ve "En azından fakirler beni seviyor." denilecek ve kadere teslim oluncak. Bir daha da "dünya 4 gün sonra yok olacak, hepimiz öleceğiz, ne yapmak istiyorsanız şimdi yapın" gibi aslı astarı olmayan haberlere inanılmayacağına yemin billah edilecek.

Eveeeeet geldik bir mimin daha sonuna. "Mimler devam etmeli bu zincir böyle sürmeli " diyerek mimimizi Vladimir, Karöshi, Devrik Cümleler ve Dikkatsiz'e paslayalım. Evet Baylar ve Sayın Bayan peki ya siz, siz ne yapardınız dünya 10 Eylül'de yok olacak olsa?

Resim: M.C. Escher