30 Temmuz 2008

TEST TEST DENEME BİR Kİ...

Ne görüyormuşum burda? Hemen söyledim.

Sol üst köşe: Dört parmaklı, ayağının ortasında ne işe yaradığı bilim adamları tarafından bir türlü çözülememiş bir boşluk olan, dört parmağın tam ortasında, gereğinde silah olarak kullanılabilen küçük bir çıkıntı bulunan bir yaratığın ayak izini görüyorum. Sağ üst köşe; İncelenmek üzere masaya yatırılmış bir yaratığın omurgası etrafında bulunan iki akciğer ve gereğinden fazla büyük iki böbrek. Orta bölüm; hain ama bir o kadar da sevimli bir tilki suratı. Sol alt köşe; İletişimde aynı anda konuşmanın zararlarını anlatan bir afiş. Afişte birbirine dönük iki surat, ikisinin de açık ağızları birbirini dinlemediklerinin ve aynı anda konuştuklarının göstergesi. Vücutlarının alt bölümlerinin yapışık olması ise aslında aynı şeyi söylediklerinin ama birbirlerini dinlemedikleri için karşıt şeyler söylediklerini sandıklarının ve konuşmanın tartışmaya dönüştüğünün temsili. Sağ alt köşe ise; İnsandan kule yaptıkları yılları yad eden kelli felli, yaşını başını almış 3 adamın "Haydi, yeniden kule yapalım da o günleri analım" düşüncesinin resmi. İki adam diğerini birleştirdikleri dizleri üzerinde havaya kaldırmışlar.

Bu test 1910'lu yıllarda Hermann Rorschach tarafından yapılmış. Psikolojik testler arasında güvenilirliği en düşük olanlardan biri olarak nitelendiriliyor.

Bir film izlemiştim. Balık hafızam o filmin adını aklımın bilinmedik bir köşesine attığı için şu an anısamıyorum adını elbette. Muhtemel ki; hiç aramadığım bir zamanda karşıma çıkar. Her neyse bir film izlemiştim. Bir katile test yapılıyordu. Mürekkep testi. Adam şekillere bakarak mutlu ailelerden, panayırlardan, sevgiden, kardeşlikten dem vuruyordu. Fakat elbette bu söyledikleri kelepçelerinden kurtulmak için zaman kazanmak içindi. Onlardan kurtulur kurtulmaz "orada silah bıçak görüyorum" diyerek doktorun gırtlağını sıktı.

Ben bu şekillere bakınca herkes sanki aynı şeyleri görecekmiş gibi düşünüyorum nedense. Ortadaki tilki suratı mesela, başka neye benzer ki o şekil? Merak ediyorum insanlar bu şekillerde ne görüyorlar. Hemen şimdi iş yerinden birini çağırıp sormalı. Bakalım o ne görecek?
İşte onun cevapları: Sol üst köşe; Sakallı bir adam gördü. (Allaaah Allaah.) Sağ üst köşede; bir kalemin yanlarında bulunan iki insan yüzü (Eh evet bu anlaşılabilir) Ortada; diz çökmüş ellerini açmış dua eden birini gördü (hataları olduğunu mu düşünüyor acaba?) Sol alt köşe: konuşan iki insan (bu konuda mutabıkız) Sağ alt köşe: sincaplar (sincap mı?)

Demek herkes aynı şeyleri görmüyor. Bir de söylediklerimizi yorumlayabilseydik daha enteresan olacaktı ama neyse. Ben zaten testlerle insanları ölçmeyi saçma bulurum. Testler eğlenmek içindir, kendin hakkında bilgi sahibi olmak için değil. En azından benim için öyle.

İnsan gibi bir muammayı hangi test çözebilir ki? Artı testlerin mantığını bilen biri için kesin sonuçlardan söz edilebilir mi? Adam istediği gibi yönlendirebilir cevaplarını. Ve test sonucunu istediği şekilde biçimlendirebilir.

Değil mi?

29 Temmuz 2008

GECE

"Kime güveneceğiz artık ya da neye?" diyor. Gözlerimizden keder akıyor gecenin içine içine. Kocaman bir ülkenin toprağına bakıyoruz beşinci katın balkonundan, evlerin ışıkları daha da sönükleşmiş gibi görünüyor. Tuhaf ve iç burkan bir duygu yorgan gibi seriliyor gecenin üstüne...

Dünyayı ya da ülkeyi kurtaran adamlar, kadınlar rolüne soyunduğumuzdan değil de, dolan içimizi boşaltmak için tüm bu konuşmalar. İnsan, kendini tüm bu olup biten karşısında bir nokta gibi hissettiğinde ve bu duygudan dehşete düştüğünde, herşey önemini yitiriyormuş da umut alıp başını gitmiş gibi göründüğünde, tüm öfkesi diline vuruyor.

İnsanlardan, ölen ve kalanlardan, içi kara olandan, masumdan, zalim ve hainden, umutsuzdan ve pes etmeyenden, gencecik çocuklardan, yaşlı insanlardan, bebeklerden, farkında olandan ya da olmayandan, aklımıza pompalanandan, ekranlardan zehirlenmiş tazecik akıldan, değişen ve dönüşen ruhlardan, kayıp geçmişten ve izi artık sürülemeyen tüm erdemlerden, olup biten herşeyden konuşuyoruz. Konuştukça çıkamıyor daha da derine sürükleniyoruz sanki. Bir girdaba yakalanmış gibi derinlerde nefessiz kalıyoruz da hata ettiğimizi bir kez daha anlıyoruz. Konuştukça rahatlamıyor insan her zaman. Bazen konuştukça bunalıyor, yoruluyor ve dağılıyor.

"Artık" diyor "hiç birşeye şaşırmaz hale geldik hepimiz." Herşeyin mümkün olduğu ve mantığın yerini kayıtsız ve kaygısız gözlere bıraktığı bir hayatın ortasında öylece duruyoruz. Gece ağırlaşıyor da ağırlaşıyor. Gülüyorum "kalk kalk" diyorum "bir kahveye gidelim. Ülke ancak kahvelerde kurtarılır." Tüm o kederi bir el darbesiyle dağıtma çabam boşa, biliyorum. Gülümsüyoruz ama sadece kendimize gelip bu ağır kederden arınmak için. Uyanış ve dönüş bileti gibi bu gülümseme.

Susma vaktini sessiz bir dille biliyoruz sanki. Ya aynı anda yorulmaktan ya da yitik olanın çok ama çok uzaklaştığından... "Kederlenmekten başka birşey gelmiyor elimizden" diyorum ben. O ise hüzünle gülümsüyor "Bu da birşeydir dostum. Bu da birşey..." Olan bitenden haberi olmayan ya da habersiz olmayı seçen insanları düşünüyorum, gecenin üzerinde şaşkın, kaygısız, umursamaz ya da umutsuz gölgeler uçuşuyor...

Resim: Evelyn De Morgan

27 Temmuz 2008

UMUTSUZ BİR ÇABA DEĞİLSE, NEDİR?

Akşam usul inerken toprak üzerine ve ben oturmuşken bir pencere önüne, bir tatlı huzur alıp gelmişken dağlardan, köylerden, elma yanaklı köy çocuklarından ve içten içe öfkelenmişken o çocukları itip kakan Mercedes'li adama...

Ve zeytin ağaçları altında ayakkabılarımı çıkarıp uzun uzun soluk almışken, tam da gökte parlayan güneşin herkesin üzerine doğduğunu düşünüyorken ve gözlerim alnı terli kara benizli adamların, tarlalarda, güneş altındaki yorgun bedenlerine takılmışken, o yoldan geçen tatilcilere bakan minik işçilerin yüzlerine düşen o kara gölgeden bunca kederlenmişken...

Ve dünya hala böylesi bir araya gelmez iki yakaya sahipken, birileri kendi açlığını unutmaya çalışırken tam o anda başka biri aç gözlerine dünyayı yetiştiremezken...Ve kendilerine küçük mutluluklardan sepetler ören adamlar ve kadınların gülüşü bu dünyanın ışığı olmuşken, içindeki doymak bilmez kör kuyuya tüm bu masumiyeti atan insanların hala bu dünya üzerinde dolaşıp durduğunu dehşet içinde farkederken...

Kalkıp o köye gitmişken, o köyde şenlikli bir düğüne rastgelmişken, giyilmekten rengi atmış bir gelinliğin içindeki o gencecik kıza sevgiyle bakmışken, ona bakarken başından aşağı dolarlar dökülen o dünyanın gerçeğinden habersiz gelinleri anımsamış ve kimsenin birbirinden haberi olmadığına şaşmışken...

Bunca dengesizlik içinde, kendi dengemi korumaya çalışmak umutsuz bir çaba değilse, nedir?

Resim: Diego Rivera

25 Temmuz 2008

CUMA MEKTUPLARI

Zaman değişti Sevgili Dostum. Zaman değişti ve bizler kağıt üzerine, insanın içini gıcıklayan hışırtılar çıkararak, çarpık harflerimizle yazdığımız dost mektuplarını, parlak ve soğuk bir ekrana, elimizin ruhundan birşeyler katmayı unutarak, köşe çizgileri önceden belirlenmiş ve bize ait olmayan düzgün harflerle yazar olduk. Teknolojiden yoksun kaldığım bir günde, artık vazgeçilmezim olan bu mektubu, kalem ve kağıt kullanarak,yazarken bunları düşünüyordum. Akşamın usul usul inmeye başladığı göğe bakarken, göğün hemen altında duran dut ağaçlarının rüzgarda cilveleşmesini izlerken ve elimdeki kalemin ardını dişlerken kendi kendime sordum: "Neden bu özlem?" Eskiye dair pek çok şeyi böyle kutsallaştırmak neden? Kendi masumiyetini kaybeden insanoğlunun dalıp gittiği geçmişte gözlerini böylesine buğulandıran, dudağının kıyısına bu hüzünlü gülümsemeyi yerleştiren ne?

Elim kalemi, kalemim kendi harflerini yadırgıyor şimdi. Sanki çoktan kaybedilmiş bir zamanın belli belirsiz izlerini sürer gibi, karanlıkta kendi ruhumun sönmeye yüz tutmuş ışığında usul usul yol alıyorum kendi harflerime tutunarak. Ve sözünü ettiğim o iflah olmaz hüzün dudağımın kıyıcığına solgun renkli bir kelebek gibi gelip konuveriyor.

Akıl yolunu yitiriyor Sevgili Dostum geçmişe bakınca. Geleceğin belirsiz ve tekinsiz yolunda yürümek bile, geçmişin çoktan silinmiş patikasında yürümekten daha kolay çoğu zaman. Şimdi bu akşamüstünde, sırf bu mektubu kağıt ve kalem kullanarak yazıyorum diye böylesi yitiğim.

Geçmişe ağıt yakacak değilim. Kaybedilmiş o değerli zamana da öyle... Yaşandı ve beni ben yaptı. Acıyla koyun koyuna yattığım da oldu yüzümde gamze gamze çiçekler açtırdığım da... Yaşandı ve geçti gitti. Zaman zaman düşünürüm geçmişi kayıp olarak gören insanları. Tüm çekilen acılara feryat figan ağlayanları ve ömrü ziyan görenleri... Ve derim ki: "Eğer bütün bu olanlar olmasaydı, sen şimdiki sen olabilecek miydin?" Ne derler bilirsin: "Olan herşeyin olmak için iyi bir sebebi vardır." Ama bu sebepleri bilirsin ama bilmezsin...

Şimdi bu harflerden bir küçük asma köprü kurmuşken ben geçmişe, seni elinden tutup o kaybolmaya yüz tutmuş patikaya götürmek istedim. Benim çocukluğumun o çiçekli yollarında, akşam vakitlerinde yazdığım titrek harfli mektuplarımda, beyaz kağıtlarda ve kurşun kalemlerde birlikte yol alalım istedim. Benim toprağım üzerinden birlikte geçerken belki kendi çocukluğunu görürsün diye düşündüm galiba. Uzaklarda duran ve senin o hep özlediğin...

Fena mı ettim?

Resim: Eleanor Fortescue-Brickdale

24 Temmuz 2008

HERKES KENDİ FİLMİNİN KAHRAMANI

Kırmızı ışık yanıyor, duruyoruz. Kırmızı ışık yandığında nedense zaman ağırlaşıyor, ağırlaşıyor, ağırlaşıyor... Etrafta insanlar koyu kıvamlı bir sıvının içinde yüzer gibi ağır hareket ediyorlar. Neden?

Sağ tarafımda çok alçak, kerpiç bir ev var. Bütün bu apartman yığınının içinde devlere kafa tutan cesur bir karıncaya benziyor. Kapısında yüzünde umutsuzlukla umut arası kararsız bir ifade olan, çiçekli etekli bir kız duruyor. Sıska bedeni, çocuk ve kadın arasındaki arafta henüz. Çivit mavisi kapının sol yanına yaslanmış öylece duruyor. Sokaktan geçenlere aynı kayıtsız gözlerle bakıyor. Kapının üzerindeki kireç boyalı duvara, yine kapının çivit mavisi rengiyle, çarpık kocaman harfli bir yazı yazılmış. "ALLAH KORUSUN MAAŞALLAH"

Enfes bir fotoğraf karesi gibi duruyor. Beyaz bir ev, çivit mavisi açık bir kapı, çiçekli etekli o genç kız ve kapının üzerindeki yazı... Hayatın içindeki kanlı canlı fotoğraflardan oluşan koleksiyonuma ekliyorum bu kareyi de. Aklımın içindeki o albümün sayfalarındaki onlarca fotoğraftan biri olarak her daim anımsanacak...

Aklım yazıya takılıyor. Neden yazdılar kimbilir? Çok mu felaketler yaşadı bu evde? Hastalıklardan, ölümlerden, borçlardan ve kimbilir daha nelerden yorgun mu düştü bu insanlar da dışardan gelecek felaketlere karşın bu yazıyla bir koruma kalkanı oluşturmak istediler acaba? O genç kızın yüzündeki yarı hüzünlü yarı umutlu ifadenin sebebi üzerine yığılmış bir hayat mı? Bilinmez...

Yeşil yanıyor. Caddenin o yoğun sıvısı eski akışkanlığına bürünüyor. Hız her yanı sarıyor. İnsanlar koşturuyor, çocuklar ellerinde ekmekle evlerine dönüyorlar, caddeden bir araç seli akıp hayatın içine doğru yol alıyor. Evlere bakıyorum; kiminin perdeleri kaçar gibi pecereden dışarı uçuşuyor, kiminin kapıları ve pencereleri sıkı sıkı kapalı, bazılarının balkonunda uyanmaya çalışan dağınık saçlı adamlar, bazılarında ise çamaşır asan kadınlar var. Ve her evin bir hikayesi var. Her hikayenin de kahramanları... Aklıma eskilerden bir cümle geliyor:

"Herkes kendi filminin esas oğlanı ya da esas kızıdır. Ve bu yüzden herkes kahramandır ve aynı zamanda da figuran..."

Fotoğraf: http://dyings0ul.deviantart.com/art/windows-50335892

23 Temmuz 2008

YABANİ KEDİLERİN GÜNLÜĞÜ

Bir yabani zaman zaman yabanilikten sıkılabilir. Bu onun doğasına aykırı değildir. Herhangi bir mutasyona uğrayıp normalleşmiş de değildir. Sadece şöyle düşünür: "Hele bir çıkıp bakayım, insanlarla bir arada olayım. Bakalım bu nasıl bir duyguymuş."

Bu yabani de arkadaşlarından gelen yoğun istek üzerine onların yemeğe çıkma teklifini kabul etti. Dedi ki; "Eh iyi bakalım gelip beni alın, sonra da bırakırsınız." Unutmadan söyleyeyim bir yabani aynı zamanda iflah olmaz bir tembeldir de. Poposunu koyduğu sandalyeden kolay kolay kalkmamayı tercih eder acil bir durum söz konusu olmadıkça ya da yabanilikten sıkılmadıkça.

Bu yabaniyi de arkadaşları gelip aldılar ve cehennemden alınmış nadide bir günün içine çıkardılar. Kendilerine bahçesi olan bir restorant bulup kapağı attılar. Çığırtgan garsonların sesleri arasında oturup yemeklerini yediler. Onlar yemeklerini yerken yanlarından tekir bir kedi geçti ve olan oldu. 3 şahıstan biri o tekir kediyi görünce öyle bir çığlık attı ki bu çığlığı duyan bir kaç kişi bunu bir felaket sinyali olarak değerlendirip korkuyla titredi. Fakat masada oturan diğer iki şahıs, ki bunlardan biri kendisine kedi demeyi tercih eder, korkmadıkları gibi 3. şahsı sakinleştirmek için ufak çaplı çabalarda bulundular. Kendisine kedi diyen: "O sadece bir kedi" dedi, diğeri ise söz yerine hareketi tercih ederek bir bardak suyu kediye hafifçe serpti. Refleksleri mükemmel olan kedi tek damla suyla ıslanmadan kaçarken kendisine kedi diyen şahıs sudan nasibini alarak istifini bozmadan şöyle dedi: "Evet kabul ediyorum ben de kediyim ama madem suyla kovacaktınız beni neden getirdiniz."

Ve bu yabani kedi aynı zamanda ıslanmış bir kediye de dönüştü ki bundan hiç şikayet etmedi. Cehennem gibi bir günde denizden mahrum bu kediye o bir kaç damla tuhaf bir ferahlık verdi. Ve arkadaşlar... Onlar ise bu yabani ruha her daim ferah damlalar...

Fotoğraf: Mark Hamblin

21 Temmuz 2008

GÜNDEN DÖKÜLEN

*Bu kadar çok gülmüşken, "birazdan kötü bir haber alacağım" salaklığının kaynaklandığı noktayı bilen biri var mı?

*Sokakta bir kadın çeşitli otlar satan bir adama şunu sordu: "Kara kedi kokusu bulunur mu sizde abi?" Kara kedi kokusu mu?


*Bir adam bir dükkanın kapısına dayanmış duruyor. Gökyüzüne açılmış iki el ayasını andıran kıvırcık saçları ortadan ayrılmış. Yüzünün uzunluğu kadar uzun kıvırcık bir sakalı var. Kapısına dayandığı dükkanın üzerindeki tabelada şu yazıyor: "Erkek kuaförü" Bu adamın saçı yeni bir akımın temsilcisi mi? Eğer öyle ise bu adam bu akımın ilk ve tek temsilcisi olmalı. Tuhaf...

*Bu güvercinleri bu taksi durağının üzerinde böyle çember çizerek uçuran şey nedir? Onlarda mı sarı modasının çekiciliğine kapıldılar yoksa? Zira uçtukları göğün altında park etmiş sarı taksilerden başka bir şey yok.


*Biri bana şöyle dedi: "Oku oku nereye kadar?" Birşey demedim. Çünkü, nereye kadar olduğu konusunu düşünmemiştim. Ben sadece okuyordum. Hepsi bu.

*Stajerler bizim deli olduğumuzu düşünüyor olmalılar. Yüzlerindeki şaşkın ifade bunu gösteriyor. Onlar büroların ciddi yerler olduğu ve orada insanların sürekli çalıştığı, hiç gülmedikleri gibi bir kanıya sahiptiler galiba. "İş yaşamı süprizlerle doludur evlatlarım" dedim. "Yaaa" dediler. Başka da birşey konuşmadık.


*Bu msn tuhaf birşey. Gün boyu msn'de sabah 8 akşam 5 mesaisi yapan tuhaf bir tür var. Bir insan bu kadar ne konuşur ki? Üstelik yazarak, karşısındakinin gözlerine bakmadan ve yüz ifadesini görmeden. Hatta ve hatta koltuğa çivilenircesine ne konuşur? Bunu hiç bir zaman anlayamayacağım galiba. Anlamak istiyor muyum? Bu da ayrı bir konu.


*Eski sevgililerden söz ettiler. Ben tek kelime etmedim. Çünkü, unutmak konusunda kıvrımları öpülesi bir beynim var. Kendimi bir kez daha tebrik ettim, beynimi de...


*Eve dönerken dolmuşun açık camlarından yüzüme çarpan rüzgarı sevdim. Gözlerimi kırpıştırdım. Günü düşündüm. Ve "güzel bir gündü" dedim. Sahiden de öyleydi. Güzel ve huzurluydu.

Resim:
Théophile Alexandre Steinlen

20 Temmuz 2008

"USTA , BU İŞ KAÇ GÜNDE BİTER?"

Aydan atlayıp da Akdeniz'in göbeğine düşen ve kendini Akdenizli ilan eden bu kedi, bugün itibariyle bir sibirya kurdu olmadığı için pişman. Çünkü, tüm o portakal çiçeği kokulu baharlardan, ılık geçen hafif yağmurlu kışlardan sonra temmuzun tam ortasında gökyüzüne bakıp belli belirsiz şu yazıyı okudu orada: "SANA CEHENNEMDEN BİR ÖRNEK SUNUYORUZ. AYAĞINI DENK AL SENİ MENDEBUR"

Evet, cehennemin bir küçük örneğinin içinde nereye gideceğini bilmez bir miskin kedi gibi o oda senin bu ağaç altı benim dolanıp duruyorum. Uyumak imkansız okumak daha da imkansız. Evin içinde mutfağı darmadağın etmiş ama yeniden ve daha güzel yapacağının garantisini vermiş bir usta... Ve günlerden pazar. Yani tatil (mi acaba?)

Herşey annemin başının altından çıktı. Neymiş mutfak dökülüyormuş da iki usta gelsinmiş mutfağı düzene koysunmuş. Sanki ustalar robot ve bu iş saniyeler içinde bitecek. Biter mi? Asla bitmez. Usta dediğin nazlı olur. "Bacım sabah 8 de ordayım kuran çarpsın" der 3 gün sonra sen onun defalarca telefonla başının etini yedikten sonra "eh iş de çok ama geleyim madem" der öyle gelir. Sen "Usta bu iş ne zaman biter?" diye sordukça da "Biter bacım biter evelallah" deyip seni çileden çıkarır. Bizim ustalar da yıllardır süregelen bu ustalık kurallarını bozmayıp günler sonra işe başladılar.

Eh bu süre içinde evin halini (ki buraya ev demek biraz zor) ne kadar anlatsam az kalır. Mutfak iptal olduğu için mutfağın içinde olan herşey hiç ama hiç olmaması gereken yerlerde. Salonda bulaşık makinesi onun üzerinde bardak tabak, sehpanın üzerinde mikser ve hiç olmaması gerekn yerlerde duran buna benzer bir dolu şey...Hatta geçen gün televizyonun üzerinden bir çay kaşığı bile çıktı. (Sizi uyarıyorum önyargılılar. "Ayyyy ne iğrençsiniz siz öyle." demeyin. Yarın bir gün siz içinde yaşarken mutfağınızı onartmaya kalkarsanız görürsünüz nasıl olduğunu. Saksı içlerinden çay bardağı bile toplarsınız.Emin olun.)


Bir haftadır bu şekilde yaşıyoruz kısaca. Sabah uyandığım vakit darmağın saçım ve açılmamış gözümle koridora çıktığımda hiç tanımadığım bir adam elinde fayanslar ya da bir kova dolusu harçla "günaydın bacım" diyor ki ben evin inşaat halinde olduğunu unutacak kadar berbat bir hafızaya sahip olduğumdan ,hala uyanmamış olduğuma ve bunun bir rüya olduğuna kanaat getirip gözlerimi ovuşturuyorum. Yüzümü yıkadıktan sonra ancak anımsıyorum olan biteni.

Bu sabah önce matkap sesi daha sonra tak tuk duvara inen çekiç sesi ve bizim ustanın yanık yanık söylediği bir türküyle uyandım. Usta ya pek öyle kimseyi takan bir adam olmadığı için ya da hep boş inşaatlarda çalışmış olduğundan ve şu anda da kendini böyle bir yerde sandığından pek bir rahat. Avazı çıktığı kadar İbrahim Tatlıses türkülerini içli içli söylüyor. Ustanın tek yeteneği bu değil elbette. O aynı zamanda bir filozof. Gerçekten öyle. O kadar çok insanla tanışmış ve o kadar çok hikaye toplamış ki inanılır gibi değil.


İşte bir örnek: "Bak" diyor usta "Terazi eğri gösteriyor. Bu duvar eğri. Bunu sana söylediğim için sen bu duvar eğri olmasa da onu eğri görürsün. Ammaaa ben sana desem ki bu duvar düzdür. Bir de terazi ile oynayıp düz olduğunu kanıtlasam ve duvar eğri olsa sen bu sefer de onu düz görürsün." Dedim ya adam filozof.


Usta gerçekten garip biri. Bu sabah yanında 10 yaşındaki kızını getirdi. Çocuk ona yardım etti. Sanırım bu onun çocuklarına ders verme biçimi. Bu kız büyüyüp bir mühendis ya da mimar olduğunda etrafındakilere anlatacak çok ilginç bir hikayesi olacak. Ama ona inanırlar mı bilmem? Bana biri anlatsaydı inanır mıydım? Neden olmasın ki? Bu dünya toprağı üzerinde çok ilginç insanlar yaşıyor, bizim usta 10 yaşındaki kızını yanında çalıştıramaz mı? Çalıştırır elbet.

Hala çok sıcak ve korkuyorum ki daha da sıcak olacak. Usta ha gayret çalışıyor içeride. Ev hala dağınık ve bu dağınıklığın ne zaman biteceğini de Tanrı bilir ve elbette bir de ustanın keyfi.

Alınan dersler:

1-mutfak dökülüyor olsa da sen o evde yaşarken boşver gitsin. dökülen bir mutfak darmadağın düzeni bozulmuş bir evden evladır.


2-her usta sadece duvar ve fayans döşemede usta değil aynı zamanda yanık sesli bir türkücü ve bir filozof da olabilir. unutma.


3-sıcaktan şikayet edip durma klimayı aç.

FOTOĞRAF: http://www.allposters.com/

18 Temmuz 2008

CUMA MEKTUPLARI

Bazı günler böyle başlıyor. " Bu sabahın bir şiiri var." diyorsun pencereden bakarken. Uyku ile uyanıklık arasında kalmış kararsız gözlerin o şiirin dünyanın yüzeyinde mi yoksa aklının göğünde mi dolaştığından emin olmasa da "olsun" diyorsun "görünür ya da görünmez... şiir var"

İşte böyle bir sabaha uyandım ben de Sevgili Dostum. Dillendirilmez ama hissedilebilen bir şiir dolanıyordu toprak üzerinde. İnan bana karıncalar bile dikkat kesiliyorlardı onun harflerine basmamak için. Milyonlarca harf milyonlarca kelime milyonlarca cümle ve sonsuza uzanan beyaz bir duvak gibi bir şiir... Öyle masum ve öylesi umutlu...Ve öyle anlatılamaz...

"Kalsam" dedim bu pencere önünde. Hani vardır ya öyle günlerin. Tüm hayatını; geçmişi ve geleceği dahası bugünü sırf o pencere önü için feda edesin gelir. İstersin ki; gün ilerlemesin, güneş göğe sabitlensin, ışık hep aynı yönden sarı bir şelale gibi aksın toprağa. O tahta kapıdan sokağa aceleyle fırlayan siyah saçlı kız çocuğunun bukleleri uçuşsun sonsuza dek, komşu kadın hep aynı tonda söylesin o içli türküyü, kedi o ağacın altında uyusun her daim ve tüm bunlar pencerenin tahta çerçevesi içinde sabitlenip senin gözlerinin içine dolsun.Oysa bilirsin ki; hiç birşey ama hiç birşey sonsuza değin aynı kalmaz toprak üzerinde. Aklının içinde ise, belki...

"Biri eksik olsa tüm bunlardan, sokağın şiiri yine aynı şiir olur muydu?" diye geçti içimde. O çocuk fırlamasa sokağa, komşu kadının türküsü sussa ya da kedi gitse başka bir sokağa... Olur muydu? Hangi şiirden bir kelimeyi çıkarırsan o şiir hala aynı şiir olmaya devam eder ki?

"Ah Sevgili Dostum bir gün hayata veda ettiğimizde ardımızdan böyle diyecekolan olur mu acaba?" diye geçti aklımdan sonra. "Onsuz bu şiir eksik..." Kim bilir? Dünyayı, hayatı, olan biten ne varsa herşeyi bir şiir olarak görenler derler belki... "Onsuz bu şiir eksik..." Her ölüm şu koca şiirden çalınan bir harf değilse nedir?

"Ölümlerden söz etme" dersin. Ben de susarım çoğu kez. Susarım ama içten içe de "kabul etmeli" derim. "Nasıl hayat nefeslerden, gülümsemelerden, öfke ve kızgınlıklardan oluşuyorsa aynı zamanda vedalardan, kayıplar ve eksik kalmalardan da oluşuyor."diye düşünürüm hüzünle. Ah be sevgili dostum gidenler ve bitenler oldukça hep eksik gedik her yanımız. Kabullenmeli...

Hala sokağın şiirine bakıyorum Sevgili Dostum. Gördüğüm ve gizli kalan kelimelerine... Ve o gizli kelimeler, solgun gün ışığında ortaya çıktıkça bütün oluyorum ben. Ellerime harfler bulaşıyor. O harflerden sana gün ışığına bulanmış bir şiir yolluyorum.Işık yükseldikçe gözlerinin göğünde, görünür olacak o kelimeler... Endişelenme...

Resim: Albert Braut

16 Temmuz 2008

SAÇ ÜZERİNE SAÇ'MALAMALAR

Sabah sabah sorun 1: Ben sinirli uyandığım için mi saçım böyle yoksa sabah sabah kendimi bu saçla gördüğüm ve saçımı bir biçime sokamadığım için mi sinirliyim? Her ikisi olma ihtimali olduğu gibi benim genel olan huysuzluğumun sonucu da olabilir tüm bunlar. Ki ben bu üçüncü seçeneğin en mantıklı olan olduğunu düşünüyorum. Ben huysuz, saç bonus ama olsun güneşli bir gün sakin ol. (Pollyanna tatlım merhaba)

Bazıları şöyle der: "Ay ne güzel ne rahat bir saç seninki. Kıvır kıvır, taramana bile gerek yok." Eh sorun da bu işte. Tarayamıyorsun ve sabah uyandığında aynada korkunç bir yaratık sana bakıyor oluyor. Ne güzelmiş, pöh. Tepene topla gitsin. (Merhaba Vilma Çakmaktaş)

Saçımı çekiştirip dururken aklıma Bitli Muzaffer geldi. Bitli Muzaffer çocukluğumun kasabasında bir pop star kadar ünlüydü. Kıvırcık saçı ve sakalında kesinlikle bit olduğuna inanlar tarafından Bitli diye çağırılır o da bu isme asla itiraz etmezdi. Kim bilir belki kartvizitine bile öyle yazdırmıştır.

BİTLİ MUZAFFER VE ORKESTRASI
DÜĞÜNLERDE İTİNAYLA EĞLENDİRİLİR

Evet Bitli'nin bir orkestrası vardı. Davul çalardı. Davul çalarken saçı bir yana sakalı bir yana giderdi ki herkes onun müzikten sarhoş olduğunu ve davul çalarken kendinden geçtiğini, tüm dünyayı unuttuğunu düşünürdü.Dediğim gibi o bir efsaneydi. Öyle çok yeniyetmeye model oldu ki pek çoğu evden kaçıp başarısız orkestralar kurdular ve evlerine döndüklerinde babalarından okkalı Osmanlı tokatları yediler. O yeni yetmelerden biri de benim sevgili kuzenimdi ki onun macerası daha başlamadan bitti.(ya da biz öyle sanıyorduk.) Maharetin saç ve sakalda olduğunu sanan ve sırf Bitli'ye benzemek için saçlarını perma yaptıran sonuç itibariyle saçları yanan benim akılsız kuzenim babasından yediği kötek sonucunda büyük bir faciaya yol açtı. Diretti. Yanan saçları yeniden eski halini aldı, o pırasa saçları ve kedi tüyü sakalı ile bir orkestra kurdu. Düğünlerde çalmaya başladı. Ciddi biçimde berbat olduklarını anlamaları 1 yıllarını aldı. Bu arada düğün sahiplerinden yediği paparalar da yanına kar kaldı.

Bitli Muzaffer daha sonraları ortadan yok oldu. Duyduğuma göre ticarete atılmış. Saçlarını da kestirip eski yaşantısına tümden veda etmiş. Benim akılsız kuzenim de tüm bu maceralar ve başarısızlıklar sonucunda kendine başka bir yol çizdi. Müziğe veda etti ve üniversite okumaya karar verdi.

Evet saçım Bitli Ökkeş'in saçına benziyor. Yer çekimine kesinlikle karşı duran bukleler inatla gökyüzüne doğru bayrak direği gibi dikilmekteler. Tepemde toplayıp Vilma Çakmaktaş gibi küçük adımlarla yola koyuluyorum. Bu arada saçlarını kısacık kestirenlere bütün kalbimle hak veriyorum. Hele de şu yeni moda dağınık stili uygulayan kadın ve erkeklere. Gerçekten çok akıllıca bir model bu. Bir miktar jöle al. Kafana sıva. Olabildiğince dağıt. Sonuç: "Vaay adamım çok havalı saçın" Çok zekice. Bu saçın moda olmasına kim vesile olduysa eminim bir çok insandan dua alıyordur.

Aslında saçın nasıl göründüğünü umursadığımdan değil de derli toplu durması için bu kadar uğraşmak zorunda kalmaktan tüm bu huysuzluklar. Hayır Süslü Pakize'nin biri olsam ve bayılsam saç modelleri denemeye sinirlenmeyeceğim. Neyse bu Vilma Çakmaktaş modeli fena değil. Olsun bakalım böyle.

Saçla ilgili kaç laf var:

Saçını başını yolmak

Saç başa girmek

Saçını süpürge etmek

Saç sakal ağartmak...

Var mı başka?

Resim: Vladimir Golub


14 Temmuz 2008

BİR ZAMAN HIRSIZI

Adam üniversiteye gitmiş. Evet gitmiş diyorum çünkü sadece gitmiş. Onun üniversite macerasını "üniversitede okumuş" ya da "üniversite eğitimi görmüş" şeklinde tanımlamak mümkün değil. O sadece, nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde üniversiteye girmiş. Muhtemelen anfiye de girmiştir, kitapları ezberlemiş sınavlarda geçer notlar almıştır hatta belki de yüksek notlar, kim bilir? Ama bu adam hiç eğitim görmemiş. Ya da eğitimin keskin bıçağı onun taşına hiç işlememiş ki ortaya güzel bir heykel çıkmamış. Adam kayaymış ve kaya olarak kalmış. Pek de istikrarlıymış maaşallah...

İşin tuhafı tüm bu cahil cühela hallerini "kökenlerine bağlılık, geldiği yeri unutmamak" olarak nitelemesi ki küçük dilimi yutmama ramak var. Acaba kabalığın onun kökeni olduğunu düşünmesini sağlayan ne? Benim bildiğim Anadolu insanı kabalığı bırak ruhunda akıl almaz bir incelik taşır. Bu adam hangi topraktan geliyor ki kökeni böyle kaba, densiz ve cüretkar...Anlamak mümkün değil...

"Ben üniversitedeyken..." diye başladığında dehşete düşüyorum. Adının önünde bir de mühendis sıfatı var ki, gözlerim yerinden pörtlüyor. Anlatıyor da anlatıyor. O anlattıkça benim gözler kapanıyor. Kapanan gözlerimin önünde kendimi burnundan alevler çıkan bir ejderhaya dönüşmüş olarak görüyorum. Şu alevlerden birazını şu adamın bıyıklarına püskürtsem diye düşünürken "bana müsadeee" diyor. Aman efenim müsadede ne demek gülee güleee gülee güleee... Ben bunları aklımda geçirirken o müsade istediğini unutup başka birşeyler anlatmaya başlıyor. Bir dolu şey...

Pazartesi sendromumun üzerine bir tuğla daha ekleyen bu adamın sabahın bu saatinde bu enerjiyi nereden bulduğuna dair en ufak bir fikrim yok. Üstüne üstlük doğru dürüst tanımadığım bu adamın bana üniversite anılarını neden anlattığı ve bastıra bastıra üniversite mezunu olduğunu neden belirttiği konusu ise hala sislerin ardında... Konuşacak konu mu bulmaya çalışıyordu? Yoksa resmi davranışımı onun kaale almamak olarak mı algılamıştı da "ben de üniversite okudum beni önemse" demek istiyordu. İyi de arada bir iş yerinde rastladığım ve nezaketen selam verdiğim birine üstelik böylesine meşgulken "kanka naber?" şeklinde davranamam ki... Günlerden pazartesi, sabahın körü, hala uyanamamışım, işin kötüsü yapmam gereken bir dolu iş var ve bu adam üstelik işi benimle ilgili değilken ve başka birini bekliyorken, büyük bir şansızlık eseri beklediği kişi o an büroda bulunmuyorken, onu masamın önündeki sandalyeye buyur etmiş ve çay söylemişken onu kaale almadığımı düşünüyor olabilir mi? Hayır hayır bu çok saçma olur. Böyle düşünüyor olamaz.

Peki ama bütün bu "Bacım bak..." diye başlayan cümlelerin, mühendislik konusundan en ufak bir fikrim bile olmamasına rağmen anlatılan onca anının, gözümü bilgisayardan ayırmıyorken ve çalışmak zorunda olduğumu ısrarla belirtmişken "eh bir çay daha içerim, madem muhabbet de koyu..." cümlesinin anlamı nedir? Muhabbet koyu mu? Yahu bu muhabbet değil ki? Monolog. Sen konuşuyosun ben de dinlemek zorunda kalıyorum. Nezaket mi? elbette ondan ödün vermiyorum ama benim de bir sınırım var, bir insanım ardı ötesi, yüce ulu sınırsız hoşgörü sahibi aşmış bir ruh değilim ki. Doğal olarak ben de sinirlenip geriliyorum ama sen öyle kapılmışsın ki güzel kardeşim kendi lafının büyüsüne benim gözlerimden çıkan öfkeyi görmüyorsun bile. Sakin olmam gerek sakin olmam gerek diyip duran iç sesimi zaten duyamazsın, alıcın yok. İptal ettirmişsin sen alıcıları...

"Eh bana müsadeee..." diyor ikinci kez. Umarım bu kez ciddidir diye geçiyor aklımdan. Zira zamanım çok az ve çok fazla iş var masamda.Ayağa kalkıyor. Şükürler olsun Tanrım. Suratımda bir nezaket gülümsemesi. Tokalaşma. Adamın arkasından bakakalış, adamın karşı büroya geçişi, karşı bürodakinin ona çay söyleyişi, karşı bürodakine acıyış, onun suratındaki ifadeyi tanıyış ve ona acımakla geçen bir kaç dakikalık zaman dilimi. Ve küçük bir dua: "Tanrım bizi bu zaman hırsızlarından koru. Amin."

resim: Guiseppe Mariotti

12 Temmuz 2008

FÖNLÜ KAFALAR, ÇİVİ TOPUKLAR

"Anne lütfen bırak beni şu kitabı okuyayım. Gitmek istemiyorum yahu, zorla mı?" Annem öyle kararlı ki, benden "Peki peki tamam geleceğim." cevabını almadan omzunu dayadığı kapıdan ayrılmaya niyeti yok. Yok ben neden bu kadar insanlarla bir arada olmaktan kaçıyormuşum, bir kez olsun gelsem ölürmüymüşüm, hem müzik de varmış, zaten annemle teyzemi davet eden kadını kırmamak için gidiyormuşuz, aslında onların da pek hevesi yokmuş gitmeye, davetiyeyi veren kadın ısrarla kızını da getir demiş, hem belki değişiklik olurmuş, üstelik çoktan beri görmediğim insanlarla karşılaşırmışım, çok da hoş olurmuş,... Ah anne kim eskilerle karşılaşmak istiyor ki? Hemen kalkıp kendime çeki düzen versem iyi olurmuş, bensiz asla gitmeyecekmiş, teyzem de çoktan hazırlanmış olmalıymış, acele etsem iyi olurmuş, peki cevabım neymiş, geliyormuymuşum... Sanki başka seçeneğim varmış gibi...


İsteksizce "tamam" diyorum. Annem yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ayrılıyor kapımdan. Oflayıp puflamaya başlıyorum. Annem içeriden bağırıyor "Seni duyuyorum küçük hanım. Yoksa küçük yaban ördeği mi demeliyim?" "Eğer bu yaban ördeğinin yuvasında kalmasına izin verirsen diyebilirsin. Hatta ininde kalmasına izin verirsen ayı bile diyebilirsin. Yeter ki beni götürme." Cevap: "Acele etsen iyi edersin. Ve mızmızlanmayı da bırak." Tanrım Tanrım Tanrıııııııııııım. Neden cumartesi günümü kitaplarım, yatağım ve dağınık saçlarımla geçiremiyorum neden neden neden?

Annem ve teyzem önde, ben ve sürünen ayaklarım geride yola koyuluyoruz. Mehter takımının elemanlarından birine benziyorum, iki ileri bir geri... "Kaç saat sürecek bu?" diye homurdanıyorum. Annem ters ters, ergenlik çağına yeni girmiş çocuklar gibi davranmayı bırakıp biraz gülümsememin iyi olacağını söyleyip önüne dönüyor. Kesinlikle kurtuluşum kalmadı. Şu koskoca cumartesi gününü göbek atmanın hazzından göklere uçan bir kadın topluluğu arasında harcayacağımı düşündükçe iyice zıvanadan çıkıyor aklım.

Kocaman bir salona giriyoruz. Fönlü kafalar topluluğunun reisi bizi karşılıyor. Uçları gökyüzne kucak açmış saçlarını sallaya sallaya kırmızı dudaklarıyla "hoşgeldiniz" dedikten sonra makyajı bozulmasın diye uzaktan uzaktan öpüyor annemle teyzemi. Ben o sırada çoktan yanından sıvışmış olduğum için onun makyajının bozulma ihtimalini ortadan kaldırdım. Bir masa gösteriyor bize, en köşeye oturuyorum.

Birazdan fönlü kafalarla doluyor salon. Hepsi saçını aynı şekilde sallayıp duruyor. Annemle teyzeme dönüp "Sizi bu topluluğa kabul etmezler, kızlar" diyorum "Saçınıza fön çektirmemişsiniz." Annem teyzeme dönüp "hah başladık işte" diyor. Sırıtıyorum.

Birazdan sahneye göbekli bir adam çıkıyor. Daha doğrusu sahnenin ortasına atlıyor. Adamın bu fönlü kafaların aksine bukle bukle saçları var. Adama tuhaf bir sempati duyuyorum. Mikrofon elinde "Evlerinde lambalarıııı yanıyoooor, göz göz olmuş ciğerleriiim kanıyooor..." diye kendinden geçersine söylüyor türküsünü. Türküyü söylerken alnına düşen bir bukle dans edip duruyor. Fönlü kafalar piste birer ikişer fırlıyorlar. Adam orda ciğerlerim göz göz olmuş kanıyor dedikçe daha bir iştahla göbek atıyorlar. "Oooooy oooy..." diyorum annem "Ne oldu yine?" diyor "Bak annecim" diyorum "hayat böyle işte. Adam ciğerlerim kanıyor diyor bunlar da karşısında göbek atıyorlar. Zaten göbek atmaktan başka da dertleri yok gibi bir halleri var." Annem teyzeme bakıyor. O anda beni oraya götürmekle ne büyük bir hata yaptıkları konusunda sözsüz bir anlaşmaya varıyorlar. Bense sırıtmaya devam ediyorum. Annem ters ters "çok eğleniyorsun galiba, ha?" diye soruyor "çooook" diye karşılık veriyorum. Bu salak sırıtış inşallah suratıma yapışıp kalmaz. Kontrol edemiyorum.

Adam türküsünü söylerken biri gelip kulağına birşeyler fısıldıyor. Birazdan bir halay havası dolduruyor salonu. Küçük bir grup halaya başlıyor masaları dolaşa dolaşa halay ekibini büyütüyorlar. Kalkıp şu kadınların her birine plaket takmak istiyorum. On santimlik çivi topuklar üzerinde böyle zıplaya zıplaya halay çekebildikleri için. Gerçekten o plaketi hakediyorlar. Helal olsun.

Garson çocuklar vızır vızır koşturup duruyorlar. Başım dönüyor onlara bakarken. Onların ise pek bir şikayetleri yok gibi. Bir tanesi, yaşı daha 17 var yok, bordo renkli papyonunu çekiştirip duruyor. Belli sıkılıyor. "Sen de hayat var çocuk" diyorum içimden. Gözleri ışıl ışıl parlıyor. Kesinlikle hayatı olduğu gibi kabul edenlerden değil, belli.

Müzik susuyor ortalığı korkunç bir uğultu kaplıyor. Yan masadaki fönlü kafalar hararetle Esra adlı birinin evini hallaç pamuğu gibi attırıyorlar. Kadının eşinin onu aldattığından başlayıp çocuklarının serseri olduğuna kadar ne öğrendilerse, hiç duymamış olanlara anlatıyorlar. Hele bir tanesi bir haberi ilk defa veriyor olmanın hevesiyle dura dura diğerlerini meraktan öldüre öldüre anlatıyor da anlatıyor. En meraklıları "Ay kız sen de, çabuk anlat vallahi öldüm meraktan diye" ikide bir koluna yapışıyor hevesli anlatıcının. Bu Esra kim bilmiyorum ama Esra'nın tüm hayatının ayrıntılarını biliyorum artık. Bana ne gibi bir faydası dokunacaksa.

Annemle teyzem bir kaç kişiyi görüp onlara el sallıyorlar. Kadınlar koştura koştura geliyor. Bir tanesi yanaklarımı sıkıyor bir tanesi beni sımsıkı kucaklıyor, salak salak sırıtıyorum. Böyle bir durumda başka ne yapılabilir ki zaten? "Siz kimsiniz yahu?" diyesim geliyor ama salak sırıtışım yüzüme öyle bir yapışmış ki bir türlü konuşamıyorum. Artı böyle birşey söylesem annem bana uzun bir konferans verebilir teyzem de annemi onaylayarak beni toplu halde kınayabilirler. Susup sırıtmaya devam ediyorum. En iyisi bu...

Müzik yine başlıyor. "Kara üzüm habbesiiii le le le le canıııııııım, göynüm sevmez herkesiiii esmersen güzelsiiiiiiin" Ortaya bir sarışın fırlıyor ki tutabilene aşk olsun. Kırmızı mini eteği gerçekten mini etek mi yoksa popo genişliği fazla olduğu için etek mini olmak zorunda mı kalmış düşünüyorum. İnsanlar hep düşen insanlara gülerler ya ben de göbek atanlara gülüyorum. Elimde değil. Bana gerçekten çok komik geliyor bu göbek atıyor olma hali. Yani müzik başlar başlamaz göbek bir yana popo bir yana eller kollar havaya durumuna gelmenin mantığını biri bana açıklar mı acaba günün birinde. "Ne var canım insanlar eğleniyorlar işte" Evet, tamam bu bir açıklama, hem ben eğlenmesinler demiyorum ama neden, amacı ne, nasıl bir eğlenmek biçimidir bu? Gerçekten bir pantolon yaması gibiyim ben bu toplulukta. Kahverengi bir pantolonda siyah bir yama gibiyim.

Bizim kırmızı etekli pisti çılgınlar gibi turluyor. "Hey be dağların aslanı, medeni cesaret abidem benim. Yürüü kim tutar seni?" diye tezahürat yapmak istiyorum. Fikri bile beni güldürüyor. Kan ter içinde eliyle işaret ediyor müzisyenlere bir daha aynı türküyü çalmaları için. Adamcağız yorgun ve sıkkın yeniden başlıyor söylemeye "Kara üzüm habbesiiii le le le le canıııııııım, göynüm sevmez herkesiiii esmersen güzelsiiiiiiin"

Müziğe şakır şukur bardak tabak çatal bıçak sesleri karışıyor. Çaylar gidiyor tatlılar geliyor bir daha çaylar geliyor falan filan devam ediyor. Pistten fönlü kafalar hiç eksik olmuyor. Bir plaketi daha hakediyor bu kadınlar. Bu kadar enerjik oldukları için. Kesinlikle tüm kalbimle alkışlıyorum onları. Herşey bitiyor fönlü kafalar topluluğu cıvıldaşa cıvıldaşa ayrılıyorlar. Ben arkada kalıyorum. Vallahi yorgunluktan ölüyorum. Üstelik göbek atmadığım halde. Kesinlikle bir kez daha anlamış bulunuyorum ki ben kalabalık insanı değilim. Hiç de olamayacağım. Aslında olmak ister miydim? Sanırım hayır. Hem fönlü kafa olmak mı? Tanrı korusun...


Fotoğraf: http://www.elitechoice.org

10 Temmuz 2008

CUMA MEKTUPLARI

Bu kez mektubunu erken veriyorum postaya Sevgili Dostum. Sırf beklemediğin bir anda, hani "daha zaman var" diye düşünürken buluver kapında diye. Belki çok önemli değil belki de artık alıştın bu mektuplara, belki artık özel ve önemli değiller ve belki zaten hiç öyle olmamışlardı, kim bilir? Ama ben, Sevgili Dostum "belki bir bekleyeni vardır" diye yazmadan edemiyorum...

Hayat bazen böyledir. Birinin kelimeleri ,hatta belki varlığından bile haberdar olmadığın birinin kelimeleri , bir zaman karşına çıkar ve birşey olur. Bir yere yağmur yağar, kapalı bir kapıya bir anahtar uyar, biri kabusundan uyanır, bir başkasının saçları okşanır kendini dünyanın en uç noktasına atılmış sanırken. Kelimelere inanırım ben dostum, onların büyüsüne, ışığına ve kutsallığına... Bu yüzdendir belki onları böyle ard arda dizişim. Bir trendir yaptığım ya da bir tespih hani şu çektikçe gönül ferahlatanlardan... Belki de bir nehirde ardı ardına sıçrayan pembe mavi balıklardır yazdığım. Onların pulları üzerine belki nakış gibi işlemişimdir de salıvermişimdir suya...

Aklımın içinde kocaman bir ayna var Sevgili Dostum. Zaman zaman o aynaya başkasının kelimeleri de yansıyor. Tersinden okumaya çalışırken kan ter içinde kaldığım kelimeler bunlar. Kimin ne dediğini anlamıyorum çoğu zaman terim kirpiklerimden süzülüyor. Sonra o aynaya yapıştırıp yüzümü vazgeçiyorum okumaya çalışmaktan. Söylesene dostum dünya mı çok karışık yoksa aklım bana oyun mu ediyor?

"Aynalardan vazgeç" diyor içim. Okuma o lanetli kelimelerini. Okuma. Sen gökyüzüne bak. Suya ya da toprağa... Bir dal çiçeğe çevir yüzünü. Onların kelimeleri yalın onların kelimeleri basit. Nefes ,nefes, nefes... Bunun gibi kelimeler... İçine çekerken onu nasıl düşünmüyorsan nasıl karışmıyorsa aklın öyle yalın... Ah benim güzel dostum cin fikirli kelimelerden yorulmuş olan kederli bakışlı arkadaşım, sen de dinle kendi sesini... Vazgeç aklının aynalarından. Biraz daha bakarsak o aynalara ve o ters kelimeleri okumak için kendi terimizle yanarsa kirpiklerimiz biraz daha , korkarım aynanın girdabında yitip gideceğiz... Bu yüzden çevir başını dostum...

Ah benim can arkadaşım kalbine kötülük girmeyen, aynalardan yorulan dostum... Bir ferah nefes gibi kelimeler yolla bana sen de... Yolla ki içimde kalmasın bu yorgun keder... Yolla ki tek olmadığımı anlayayım dünyanın en ıssız ucunda..."Ben" diyeyim kelimelerine bakarken "Ben burada tek başıma değilim." Ve bir sigara yakayım dumanında binbir harf yollayayım hiç tanımadığım adamlara ve kadınlara. İçimden kopup gelen ve rüzgarda sürüklenen kelimeler. Ne dersin dostum belki bir çiçeğin üzerinden bir arıya oradan da kovana gider sözlerimiz. Bir petek baldan al yanaklı bir çocuğun tombul parmaklarına akar. İşte dostum şu koca dünyadaki bu basit hayatlarımız bir çocuğun içinde bir damla bal olur. Ömür o zaman hak ettiği değeri bulur. Ne dersin dostum bir çocuğun pembe dudaklarında bir damla bal olmak için bile değmez mi söz söylemeye?

Sadece bir damlacık bal için dostum... Bir çocuğun yüreğindeki bir damlacık bal...

Resim: Alphonse Mucha

08 Temmuz 2008

İNSANLAR İKİYE AYRILIR

İnsanlar ikiye ayrılır; "Hayatı çekilir kılan şeyler..." diye başlayan cümleler kuranlar ve "Hayat çok güzel değerini bilmek gerek meselaaa...." diye başlayan cümleler kuranlar...

İnsanlar ikiye ayrılır; "dünya pisliğe kesmiş ve biz içinde boğuluyoruz, yapacak birşey yok adamım..."diyenler ve "evet,tamam herşey kötüye gidiyor olabilir ama hala umut var, el ele verirsek, belki bizler..." diyenler...

İnsanlar ikiye ayrılır: "Vaktimizi dolduralım da bir an önce gidelim buradan. Asıl hayat burada değil zaten..." deyip düşüncelere dalanlar ve "Aldığımız her nefes bir lütuftur. İnsan anı yaşamalı..." deyip gülümseyenler...


İnsanlar ikiye ayrılır; "Bu dünyaya çocuk getirmek ne budalalık. İnsan kendi çocuğunu bile isteye bu pisliğin içine atar mı?" diyenler ve "Her bebek hayat için yeni bir umuttur." diyenler....

İnsanlar ikiye ayrılır; "Benim üzerime döner dünya, benden sonrası tufan..." diyenler ve "Ben değil biz var. Ben koca bir bütünün küçük ama önemli bir parçasıyım." diyenler...

İnsanlar ikiye ayrılır; "Güçlü olan kazanır, büyük balık küçük balığı yutar..." diyenler ve "İnsanlar eşittir, eşit haklara sahiptir ve eğer bu dünya adil değilse adaletin sağlanması için hep birlikte en azından kendi payımıza düşen..." diye devam edenler...

İnsanlar ayrılır; ayrılır, ayrılır, ayrılır ve ayrılır... binlerce milyonlarca parçaya ayrılır... ve bu yüzden de insanlar hep ayrılır...

fotoğraf: http://calebphoto.deviantart.com/art/People-4-35105994

05 Temmuz 2008

TESADÜFEN

Vladimir sormuş "hayatınızdaki tesadüflerin yeri nedir?" diye. Uzun uzun düşündüm üzerinde. Hayatımda hiç birşey tesadüfi olmadığı için mi (ki tesadüf diye adlandırılan birşeylerin olmaması imkansız) yoksa ben tesadüf diye adlandırılan şeyleri tesadüf diye nitelemediğim için mi bilinmez aklıma hiç birşey gelmedi. Ama Vladimir'in attığı topa da sırtımı dönüp gidemezdim elbet zira Vladimir'in yazılarını çok severim. Bu nedenle tesadüf olarak adlandırılan durumlar üzerine bir iki kelam edeyim diye düşündüm. Bundan sonra yazacaklarımın ne olacağı konusunda hiç bir fikrim yok. Akıntıya kapılıp çağrışımlara tutunarak yol almayı planlıyorum ki; bir kayaya kafa toslama olasılığım olduğu gibi güzel bir kıyıya da çıkma olasılığım da var. Haydi bakalım...

Üniversitede bir arkadaşım vardı. Ben ne zaman "inanılmaz bir tesadüf" desem (ki o zamanlar şaşkının tekiydim. Hoş şimdi de öyleyim ya) tesadüf değil tevafuk derdi. Nedir tevafuk dediğim de ise bütün bu olan bitenin rastgele olmadığını, böyle olması gerektiğini, tüm bunların bir zincir olduğunu ve bizlerin bu zincir arasındaki bağı göremediğimiz için olanları tesadüf gibi bir kelime ile adlandırdığımızı söylerdi. O zamanlar bunun üzerinde pek durmamıştım işin aslı. Ama şimdi hayatın rastlantıların sonucu olamayacak kadar olağanüstü olduğunu düşündükçe tesadüf diye adlandırılan herşey bana bir gizin düğümü gibi görünüyor.

Benim gibi dünyanın bu çıplak ve kirli gerçeği içinde büyülü birşeyler arayanlar için tesadüflerdeki gizem oldukça çekici. Mesela uzun zamandır görmediğiniz biri aklınızdan geçiyorken ve onu bulunduğunuz yerde görme olasılığınız yokken onunla karşılaşmış olmanızı eğer tesadüf diye adlandırıp geçiyorsanız bu büyülü, gizemli noktayı kaçırıyorsunuzdur. Nedir bunun açıklaması diye soracak olursanız elbet bir yanıt veremem zira benim işim kesin yanıtlarla değil o tesadüfler üzerine oynadığım oyunlarla ilgili. Ve bu tip oyunları da akıl kendini eğlendirmek için oynar. Aklı yaşlı bilge bir adam gibi düşünenlerden söz etmiyorum. Ben, aklını küçük haşarı bir çocuk gibi düşünenlerden söz ediyorum. Sahi sizin aklınızın bir bedeni olsa nasıl olurdu? İlla size benzemek zorunda değil, değil mi? İşte bir soru daha insanlar akıllarını bir kişi olarak düşünüyorlar mı acaba? Her neyse bu başka bir konu...

Tesadüfler aslında birer işaret bence. İnsanlara dünyanın sadece gördüklerinden ibaret olmadığını gösteren bir işaret. Ya da belki ben böyle düşünüyorumdur. Çünkü, dünyayı bu şekilde kabul etmek bana pek de çekici görünmüyor. Gizemli henüz bilinmeyen birşeyler olduğunu düşünmeyi yeğliyorum. Çünkü dünya bu haliyle bana çok sıkıcı görünüyor. Bu yüzden tesadüflerin o gizemli düğümlerini seviyorum. O tesadüfler altında yatan henüz bilemediğim bağlar olduğunu düşünmeyi seviyorum. Bu tesadüflerin neden olmuş olabileceği ile ilgili küçük eğlenceli senaryolar üretmekten keyif alıyorum.

Hayatımdaki tesadüfleri anımsamamam da bu yüzdendir belki. Onlarla bir hamur gibi oynayıp başka şekillere soktuğum içindir, kim bilir? Böyle oyuncu ve dünyadaki herşeyi alıp kendi içinde birer oyuncağa çeviren bir akıldan da başka birşey beklenemez zaten. Değil mi?

Vladimir topu bana attıysa ben de Zihincell'e, Buzcevheri'ne ve Durugörür'e atayım: "Sizin hayatınızda tesadüflerin yeri nedir?"

Resim: Josef Palecek

04 Temmuz 2008

CUMA MEKTUPLARI

Tüm haftayı aksırıp tıksırmakla geçirdim Sevgili Dostum. Temmuz'un sıcağında böyle üşütmek ancak benim becerebileceğim bir şey olduğu için ne ben şaşırdım ne de beni tanıyanlar. Çünkü, tüm hayatımı akıntının tersine yaşayarak geçirdim. Hiç birşeyi olması gereken zamanda yapamadım. Ve hemen hemen herşeye geç kaldım. Bunu bile isteye yapmadım elbette. Öyle gelişti herşey ve ben bu yüzden hiç bir zaman o koca topluluğun peşine takılıp kaygısız ve rahat yürüyemedim. Bundan gurur mu duymalıyım? Elbette hayır. Bu ancak yalnızlık ve ait olamama duygusunu beraberinde getiriyor. Ama bir süre sonra ne yalnız olmayı ne de bir yere ait olmayı umursuyorsun. Hayat bir şekilde akıp gidiyor. O koca nehrin içine karış ya da kenarda dur. Nehir akmaya devam ediyor. Velhasılı kelam; bu durum ne gurur duyulacak ne de utanılacak bir şey değil. Bir durum sadece. Hepsi bu...

Dediğim gibi bütün bir kış boyu ne grip ne de nezle olan ben, yaz günlerini elimde kağıt mendille geçiriyorum. Sabahları işe gelirken daha bir fena oluyorum nedense. Burnumu çekip dururken gözlerimden yaşlar akıyor. Yanımdan geçen insanlar elbette nezle olmama ihtimal vermedikleri için ağlıyorum sanıyorlar. Yanımdan geçen kadınların adamların bakışlarında çok tuhaf şeyler okuyorum. Kiminde merak, kimin de her an elini omzuma koyacakmış da beni teselli edecekmiş gibi bir ifade görüyorum. Gülümsüyorum. İşte o bakışları görünce inan bana içimde yeni bir umut doğuyor. Diyorum ki; insanlar hala tanımadıkları insanları umursuyorlar galiba.

Bence insan dinlenmeye ihtiyacı olduğunda ama bir türlü vücudunun sesini dinlemediğinde hasta oluyor. Vücut sana şunu diyor: "Sana defalarca söyledim ama beni dinlemedin. Eğer sen beni dinlendirmiyorsan ben de seni dinlenmek zorunda bırakırım. Madem gönlünle dinlenmiyorsun o zaman zorunlu olarak dinlenirsin." Evet, vücut böyle diyor ve hasta oluyorsun. Yatağa düşüyorsun. Mecburi bir dinlenme dönemine giriyorsun ki bu sürekli birşeylerle uğraşmaya alışmış biri için oldukça sinir bozucu olabiliyor. Tüm günü yatağında yarı uyur yarı uyanık geçiriyor ve bundan öyle çok sıkılıyorsun ki o masanda biriken işler bile sana bulunmaz bir nimetmiş gibi geliyor. Bunun böyle olacağını 40 yıl düşünsem hayal edemezdim. Tuhaf...

Şimdi herşey yolunda. Kağıt mendilimi hala bir kenara bırakamadım ama daha iyi hissediyorum. Hayatım normal akışına döndü kısaca. Ve bu önemsiz ve geçici hastalık bile uzun zamandır sahip olduğum ama değerini tam anlamıyla bilemediğim sağlığımı yeniden baş tacı etmemi sağladı. Ve bir kez daha anladım ki; sağlığımız yerinde olmadan hiç bişeyin kıymeti yok. Sana sağlıklı bir ömür diliyorum sevgili dostum... Sağlıklı ve o sağlığın kıymetini bildiğin bir ömür...

03 Temmuz 2008

ARAFTA

Parça parça kopup gidiyor herşey... Bu yüzden işte bu, bir türlü tam olamama hali... Neye dokunsan yitip gidiyor ya da başka birşeye dönüşüyor. Ne söylesen dediklerinin aksi yöne akıyor koca nehir. Ve neye inansan felaketin ondan oluyor.

Bir araf gibi... Ne oraya aitsin ne diğerine. Kapı eşiğinde durur gibisin, ne içeride ne dışarıda. Bir simitçi çocuğun kirli yanaklarını bunca severken, gazetelerin 3. sayfasında yer alan gözü bantlı adamdan bu kadar tiksinebiliyorsun. Ve diyemiyorsun ki "insanları severim ben." Çünkü hiç bir zaman bilemiyorsun insan dediğin nedir? Kimi insan olarak adlandırıyorsun? iki kulak, iki göz, burun ve ağız, saçlar, konuşma yetisi olan ve iki ayak üzerinde duran herşeyi mi? Kimdir insan? Senin seviyorum dediklerine kimler dahil?

Bu yüzden aklının bunca karışması, böyle kabullenmekle kabullenememek arasındaki asma köprüde bunca sarsılışın... Ve yine bu yüzden hayatın içine karışmakla uzağında durmak arasındaki kararsızlığın... Araftasın...
Resim: Lord Fredric Leighton

01 Temmuz 2008

DIŞARDAYDIM...

Kovulduk.(Hayır işten kovulmadık. Sadece "gidin sigaranızı dışarda için sizi sefiller" dediler bize.Bu anlamda geçici bir kovulmadan söz ediyorum yani. Sigara çöpe sen işe, sigara eline sen dışarı... Böyle geçici bir hal) Sırf sigara içiyoruz diye işyerimiz bize adi suçlu (bu adi suçlu lafı da neyin nesiyse? Suç işleyene bir çeşit küfür etme biçimini kabuledilebilir hale getirme çabası mı? Ah bu toplum ve onun kurallarına bayılıyorum.) muamelesi yaptı ki hiç birimiz bunu umursamadık. Sigara karşıtları büyük bir ihtimalle bu ilk cümleden sonra şunu geçireceklerdir içlerinden: "Oh olsun size, daha beter olun. Hem değer mi kardeşim bu kadar bırakın gitsin Allaaaah Allaaaaaaaaah." Sigaradan tiksinenler kulübü üyeleri ise daha da ileri gidecek ve şöyle diyeceklerdir: "Allah topunuzun belasını versin. Baca gibi geziyorsunuz ortalıkta. Külliyen zararsınız ulan siz. Sizin bir kaçınızı sallandıracaklar ki meydanda bakın o zaman içiyor musunuz? (ki biz bunlara 4. Murat reenkarnesi diyoruz. Padişahım çok yaşaaaa)

Neyse konumuz bu değildi aslında. Sigarayı övecek tek kelime edeceğimi düşünen varsa tamamen yanılıyor. Bu bir seçim meselesi; içersin ya da içmezsin. Hepsi bu. (İşte bu noktada da şu cümlelerin sarfedileceğinden eminim: "Olur mu kardeşim? Seçim sorunuymuş. Hepimizi zehirliyorsunuz ulan. Aslında sizi kazığa bağlamak lazım.) Tamam pes diyor ve konuya dönüyorum. Zira sigaradan söz etmekten pek haz etmem.Az önce anlattıklarımı iş saatinde neden dışarda olduğumu açıklamak için yazdım ki bunu neden açıklama gereği duyduğumu bilemiyorum. (Toplum senden sürekli açıklama bekler evlat. Ama onlara da hak ver, beynini okuyamazlar ya. SUS LÜTFEN HOCAM. HANİ SEN MEDİTASYONDAYDIN VE İKİNCİ BİR EMRE KADAR SUSACAKTIN. TEŞEKKÜRLER.)

Neyse yahu dışardaydım işte. (Bu da sanki hapishaneden çıkmış birinin cümlesi gibi oldu.) Dünyanın ve bedenin bir hapishane olduğu konusuna girmiyorum bile. Bana ne yahu? Beden hapishane diye kendimi ortadan ikiye kesip haydi ruhum özgürsün mü diyeceğim. Yaşa git işte, yok dünya hapishaneymiş de yok beden de öyleymiş de ruhlarımız o yüzden de huzursuzmuş da. Boş lakırdılar bunlar kardeşim yaşamana bak. Git bir külah dondurma al, parka git, denize gir, film izle, sokakta dolaş, resim yap ne bileyim yap birşeyler işte.

Tamam tamam bu kez anlatıyorum. Dışardaydım. Tamam dışardaydım da... Bak işte yine o adamlara benzedim. Birşey anlatmak için niyetlenirler. "Bir keresinde beeeeen..." diye başlarlar daldan dala daldan dala zıplayıp ne anlatacaklarını unuturlar. O kadar çok şey anlatırlar ki ne kendileri hatırlar neden söz ettiklerini ne de dinleyen... Aslında düşünürsek kendini dinletmenin en iyi yolu olabilir bu? Birşey anlatmak üzere konuyu aç, o konuya gelmeden bin tane daha konu aç, sonra tekrar en baştaki konuya dön, sonra yine zıpla, asla ve asla asıl konuyu anlatma. Seni dinleyen anlatacağının önemsiz olduğunu düşünse dahi hırs yapar ve konuyu bilmek için pür dikkat dinler. Artı olarak tüm bu anlattıklarının arasında bir bağ kurmaya ve o bağdan yola çıkarak asıl konuyu bulmaya çalışır. (ki bu çok anlamsız bir çabadır)

Bir kez daha dışardaydım diye başlayacağım ama okuyan ya da dinleyenin "hadi ordan" diyeceğinden korkuyorum. Gerçi sabrı tükenen "Allah belanı versin" deyip çoktan okumayı kesmiştir ki bu insanların önünde saygıyla eğilirim. "Dışardaydım" diye başlayan cümlenin devamında bir simitçi çocuk hikayesi, iki sevgilinin karşı parktaki bankta otururken ettikleri kavga, kınalı saçlı bir teyzenin oturduğu bankta ayak parmaklarıyla oynayışı ve düşüncelere dalışı vardı. Ama hikaye o daldan dala sıçrayan adamların hikayesi oldu. Neyse....

RESİM: Rene Magritte