28 Haziran 2008

OTOMATİK PİLOT

Eğer biraz daha bu yorgunlukla, kafa karışıklığıyla sürdürmek zorunda kalırsam hayatımı kim bilir kimlerin kalbini kıracağım farkında olmadan. Ve eğer böyle şaşkın, el yordamıyla karanlıkta yönümü bulmaya çalışmaya devam edersem, kendi kalbimi nasıl kıracağımı da Tanrı bilir.

İnsan böyle yorgun ve isteksizken, böyle hayat coşkusunu rafa kaldırmışken sanıyor ki beyni refleks olarak yapması gerekenleri yapar. Sanıyor ki; bir süre ara verse de otomatik pilot devreye girer ve yaşam sürer. Ama insan bir noktayı atlıyor; otomatik pilot karşıdaki bulutların ipeksi dokusunu görmeden sadece ve sadece uçmayı düşünüyor.

Ne gelir elden daha fazla devam edemeyeceğini anladığında? Biraz dinginliğe, huzura ve belki biraz gündelik yaşamdan kaçmaya sonsuz ihtiyaç duyduğunda o otomatik pilotu devreye sokmaktan başka şansın var mıdır? Ve insan olmak bu kadar kolay mıdır? Bu kadar hudutsuz mudur akıl, kalp ve ruh... Hiç ara vermeden uçabilir mi?

Değildir elbet. Bin parçaya böler seni insan olmak. Bazen öyle çok parçaya bölünürsün ki bazı parçalarını bir yerlerde bile unutabilirsin. Ve o parçaları bir araya getirip yapıştırman gerekir ki elde bir gram yapıştırıcı kalmamıştır. Yapıştırıcı edinmek için hayattan biraz uzaklaşmak gerekir. Şöyle bir uzaktan bakmak ve bu arada kendi dağılmış parçalarını yapıştırcak o tutkalı bulmak...

Biraz tutkala ihtiyacım var bu ara galiba... Ve biraz da uzaklaşmaya... Hep böyle üstüme üstüme geldiğini hissettiğim hayata karşı yeni bir bakış edinmeye ihtiyacım var... Ve şu otomatik pilottan kurtulmaya...

Resim: http://adelhaida.deviantart.com/art/the-pilot-64642471

27 Haziran 2008

CUMA MEKTUPLARI

"Yazmak ruhun ellerden süzülüşüdür" diye düşündüm kalemi kağıdı alıp sana yazmak üzereyken. Nasıl ıslak ellerinden zemine damla damla düşerse su, ruhun bulutlu göğünden de öyle düşüyor kağıt üzerine kelimeler. Ne garip...

Şimdi, kararsız bir gökyüzünde nasıl ve nereye yağacağını bilemeyen damlalar gibiyim. Belki birazdan sağanak başlar belki bir kaç damla yağar ve vazgeçer. Bunu şimdiden bilemiyorum ama bir şaman gibi bilinmez sözler mırıldanıyorum kendi yağmurumun yükü, toprağın göğsüne düşsün diye. Ferah yağmurlarım olsun diliyorum, göğüm aydınlansın, toprağım bereketlensin... Ve bunu hepimiz için diliyorum Sevgili Dostum. Bilirsin, gök herkesin başının üzerinde, toprak hepimizin ayakları altındadır. Ve bir kişi için dilenen sonsuza yayılır. Ben de öyle yapıyorum, diliyorum...

Ve toprak ile gök arasında duran kelimelere ellerimi sürüyorum.Bu ikisi arasındaki ilişkiyi düşünüyorum. "Bir yazar ya da şair yağmur ağırlığını taşıyamayan gök gibi.." diye mırıldanıyorum o iki satırlık şiire bakarken. "Toprak ise o kelimelerden doyan, aydınlanan, yeşeren insanlar gibi. Birinin ağırlığı diğerinin ferahlığı... Biri boşaltınca yükünü diğeri eksiğini tamamlıyor." Ve dostum herşeyin açıklaması doğaya bakınca daha da anlaşılır oluyor.

Dünya böyle karmaşık olduğundan ve benim onu açıklayacak anahtarlara ihtiyacım olduğundan mı bu kadar göğe, toprağa, karıncalara ve arılara, ağaçlara, ay çiçeklerine, taşlara, denize ve nehirlere bakışım... Gizi arayan seyyah gibiyim Dostum ve benim seyahatim aklın kıvrımlı yollarında, kelimelerin dünyasında, tepemdeki göğün, ayağımın altındaki toprağın göğsünde.

Böyle baka baka Sevgili Dostum kendimi yitiriyorum zaman zaman. Kelimelerin içinde yitip yitip gidiyorum. Biri bir cümle yazıyor ben o cümlenin içinde boğulmamak için deliler gibi çırpınıyorum. Günlerce aklımın içinde kadife bir kesede taşıyorum sonra o cümleyi. Ve kıskanç bir sevgiyle tüm harfleri okşuyor hepsini derin derin soluyor içime çekiyorum. Ah dostum ben kelimeleri bir bardak su kadar, bir nefes kadar ve bir parça ekmek kadar çok seviyorum.

Kendini yitirmeli insan zaman zaman. Unutmalı kendini. Göğe bakarken, toprağa ya da kelimelere bakarken yitirip unutmalı bir köşede. Ben de öyle yapıyorum. İnsan olmanın ağırlığını unutup göğe çekiliyorum. Ve dostum ben ancak bu kaosa böyle dayanabiliyorum.

Şimdi dostum, bu yağmur sana ferahlık mı verecek yoksa seni bir saçak altına sığınmaya mı zorlayacak bilemiyorum. İsterim ki bu damlalar düşerken üzerine toprağından taze filizler veresin. Ve yine isterim ki; o damlalardan birini hiç olmazsa kendin için ayır ve sakla. Sonsuzluğa uzanan bir armağan gibi kendi içine yaz onu. Kimbilir belki o bir tanecik kelimeden bir dünya doğar içinde. Bir başkası üzerine ferah yağmurlar yağdırırsın da dünya yeşile keser, ekinler içinde çocuklar oynar, arılar konar bahar çiçeklerine... Kim bilir dostum, belli mi olur?

Resim: Alphonse Mucha

26 Haziran 2008

BİR DÜĞÜN KAÇKINININ NOTLARINDAN

-Alo, nerdesin gelmiyor musun?
-Marie Antoinette'e benzedim.
-Ne?
-Marie Antoinette'e benzedim. Sence bu kılıkta düğüne gelmem uygun olur mu?
-Olur olur haydi gel. (Kıkırdama efekti)
-Gülmeeee...
-Gülmüyorum Marie. Sadece kılığını merak ettim. Peruk mu taktın yoksa? (Kahkahalarını bastıramayan gülme efekti)

Marie Antoinette'e benziyordum gerçekten. Peruktan kalası olmayan ama peruktan ziyade siyah bir karnıbahara benzeyen saçım, üzerimdeki kıyafet ve o inci küpeler. (Biri beni bu kabustan bir an önce uyandırsın) İnsan aynaya bakıp da bir başkasını görünce kaybolduğu hissine kapılıyor, ki; bu his gerçekten ağızda berbat bir tad bırakıyor. Bu Marie Antoinette durumu aynen şu şekilde gelişti ve ipler kesinlikle benim elimde değildi. Hoş, ipleri ben elime alsam durum nasıl olurdu Allah bilir ya, neyse?

Bu düğün meselesi uzun zamanlı bir stres mevzu oldu benim için. Şöyle cümleler kurabilirsiniz; "Delirdin galiba ne var bunda, git bir kaç saat otur, çok ısrar edilirse kalk oyna, bol bol sırıt, tanıdıklarını öp, yeni tanıştıklarının elini sık, masadaki plastik çiçeklerin yapraklarını koparmayı aklından bile geçirme, masa örtüsünün uçlarını kıvırma ki sıkıldığını anlamasınlar, geline altın ya da para tak, sonra gelin ve damadı tebrik et ve evine dön olan biteni unut ve uyu." Ama benim taraftan bakınca iş böyle değildi. ( beni sadece ve sadece yabani ruhlar anlar.)

Törenler ve düğünler hakkında uzun zamanlı kafa patlatma çalışmaları yapmış ve bunların aslında nasıl olması gerektiği, neyin ne sebeple yapıldığı konularında çeşitli tuhaf garip teoriler geliştirmiş ve bunlardan birine söz ettiğinde "Deli midir nedir?" bakışlarıyla karşılanmış biri için durum gerçekten böyle değildi.

Düğünler tuhaftır. Bazıları için eğlence kaynağı bazıları içinse iki elin gırtlağını sıkması kadar sıkıntı vericidir. Bu nedenle gırtlağında iki el hisseden yabani yaradılışlı ruhlar ya gitmemek için bahaneler üretir gerekirse kendilerini hasta bile ederler ya da buldukları ilk fırsatta böyle ortamlardan kaçarlar. Ama bazı durumlar vardır ki; bahane bulmayı aklınızdan geçiremediğiniz gibi ölseniz de geberseniz de o süslü düğün sandalyelerinden birinin üzerinde uzun saatler oturmak zorunda kalırsınız, ki; benimki de bu durumlardan biriydi. Bu nedenle ben de bahane bulmak için sarfedeceğim enerjiyi stresim için sarfettim ve gayet de başarılı oldum diyebilirim.

(Laf arası Düğün Kaçkını tanımlaması: Kalabalık=kaç, düğün ve nişan=bahane bul ve kaç ama altın ya da para yolla ev kuruyor garipler, gelenekler=boş yere kaçmaya çalışma umutsuz bir çaba olur... İşte böyle biri için düğünün ne anlama geldiği sanırım net bir biçimde anlaşılabilir. Bir kabus... Hele bir de uzun süre bir yerde sabit oturamadığımı düşünürsek katmerli kabus.)

Gerçekten de Marie Antoinette'ye benziyordum. Bu kılıkta ortaya çıkmak bir yana aynaya bile bakamayan birinin halini düşünmek pek zor olmasa gerek. Şöyle tuhaf bir kanı var: düğünlerde ne kadar süslenirsek o kadar iyi. Nedense? Benim aklımda sade rahat birşeyler vardı. Elbette bu benim aklımdakiydi ve ben kendi aklıma o kadar dalmıştım ki o sırada evin içinde olan anne, teyze ve anneanne üçlüsünü tamamen unutmuştum. Ve bu üçlü, bu zavallı düğün kaçkınının Marie Antoinette'e dönüşmesine neden olacak kadar saray ruhlu tiplerdi.

Saçını şöyle yapalım. Evet biraz kabart. Tamam şu boncukları takalım. Uzat kolunu. Bu elbise olmaz şunu giy. Evet ayakkabılar. Tamam topuklar iyi. Küpelerini tak. Kızım bu kılıkta mı gideceksin, şunları da tak takıştır sür sürüştür. Yeteeeeeeer yeter yeter... Sonuç: Marie Antoinette.

Düğünde olan bitenden söz etmeyeceğim bile, ki; bu gerçekten çok uzun bir yazı konusu. Ama tüm bu olanlardan çıkarılan bazı dersler var ki onu düğün kaçkınları için mutlaka yazmalıyım.

1-Bahaneler sonsuzdur. Bahane üretebileceğin bir düğünse sakın endişelenme içindeki yaratıcı güce güven. Sana mutlaka şahane bir bahane verecektir. Sen de o süslü sandalyelerde oturmak ve masa örtüsünün ucunu kıvırmak yerine evinde ayaklarını yüksek bir yere uzatıp kitabını okuyacak, "bir elinde çay bir elinde sigara umurunda mı düğün" modunda huzurla gülümseme fırsatını elde edeceksindir.

2-Eğer kaçamayacağın bir düğün varsa, sen düğün gerekliliklerine ısrarla karşı duran bir yabani ruhsan sakın ha sakın evde düğün uzmanı bir heyet varken kıyafet seçip saçla uğraşma. Aksi halde 18. yüzyıl Versailles sarayından 2008 yılında bir düğün salonu ortasında belirmiş bir şaşkına dönüşmen kaçınılmazdır.

3- Evli değilsen ve evlenmeyi planlıyorsan ama düğünlerden nefret ediyorsan, kendin gibi bir deli bul (mümkünse o da düğünlerden nefret etsin, etmiyorsa da ettir) onu ikna et kaçıp gidin bir yerde evlenin canıııım, illa ilan etmeniz mi gerek? Merak etmeyin sonra arkadaşlarınız gelip sizi kutlarlar hatta eşofmanınızın yakasına para veya altın bile takarlar. Endişe etmeyin.

NOT: Bu yazıda mübalağa sanatı hudutsuz olarak kullanılmıştır.


24 Haziran 2008

KİMDEN VE NEDEN?

Neleri bırakabilirsin ardında? Hangi alışkanlıklarını, hangi insanları, hangi eşyaları... Kimden ve neden vazgeçebilirsin yeni bir başlangıç yapmak için? Hangisi daha kolaydır ve hangisi daha zor?

Hayatın akışında ters giden birşeyler vardı.Tıpkı bir sisin ardından bakar gibi huzursuz eden birşeylerin varlığını hissetmek ama ona isim koyamamak... El yordamıyla aramak ama bulamamak... Böyleydi. Ağır görünmez bir yükün omuzlarda ağırlığı hissetmek ama onu sırtından atamamak... O zamanlar bunu bu cümlelerle bile tanımlayamayacak kadar bulanmıştı aklım. Sonra sis aralanmaya başladı. Usul usul acele etmeden... Beni, göreceğime hazırlamak mıydı niyeti yoksa gerçeğin o çıplak ışığından sakınmak mıydı bilemiyorum ama perdeyi aralamak üzere olan el merhametli ve insaflıydı. Bundan eminim.

O küçük aralıktan ışık sızmaya başladı ve ben gözlerimi kırpıştırarak baktım oraya."Fazla" diyordu bir ses. "Gereksiz ağırlıkların fazlalığından böyle yorgunsun. İnsanoğlu neden böyle? Neden o daracık omuzlara bunca yükü yükler de kamburlaştırır sırtını. Artık gökyüzüne bakamaz olur gözleri ve görüş alanında sadece ayakları kalır. Yolu unutur, ayaklarına takılıp kalır."

Arınabilir misin tüm o yüklerden. Yeniden anımsayabilir misin basit, sade bir insan olarak yaşamanın doyulmaz hazzını. Zorunluluklar yok, gereklilikler de öyle... Bıkkınlık yok ve ağırlık da...

Fazlalıklar diyordu ya neydi fazlalık olanlar? Neye ihtiyacım vardı ve neye yoktu? Tuşlarına basıp durduğum telefona takıldı gözüm. Son zamanlarda sürekli bir yerlerde unutup durduğum şu küçük alete. Buna ihtiyacım var mıydı sahi? Her an herkesin beni bulabilmesine her an ulaşılabilir olmaya ihtiyacım var mıydı? Ben olmasam dünya dönmeye insanlar yaşamaya devam etmeyecekler miydi? Ve yıllarca cebimizde bir telefon olmadan pekala yaşamımızı sürdürmemiş miydik? Elbette fazlalıktı. Gereksizdi. Konuşmak istemediğim zamanlarda canı sıkılan birinin neden söz ettiğini bile anlamadığım sözlerine "hı hı" demek zorunda kalmamış mıydım? Ya da kaçıp saklanmak istediğim zamanlarda beni bu alet yüzünden hayatın bu bitmek bilmez kaygılarının içine çekmemişler miydi? Aramıyorum diye küsmemişler miydi? Ve bu küsmeler yüzünden bir dolu laf sarfedip açıklamalar yapmış ve bu açıklamalardan yorulmamış mıydım? Onun yeri çöp kutusuydu ve öyle de oldu.

Hala ağır geliyorsun kendine. Hala kambur sırtın o görünmez yüklerden. Hala gökyüzüne değil ayakkabılarına bakıyorsun.

Kredi kartları, hesap cüzdanları, telefon defterleri, yapılması gerekli işler listesi, davetler, ısrarlar, minnet borçları, banknotlar, bozuk paralar, zorunlu saygılar, isteksiz nezaket gülümsemeleri, dedikoduları dinlemek zorunda kalmalar, fazla giysiler, ayakkabılar, süsler, doktor randevuları, diyet listeleri, her gün içilmek zorunda kalınan bir bardak süt, fiyat araştırmaları, hal hatır telefonları, sabah günaydınları, eskiyen eşyaların değiştirilmesi, yıkanacak çamaşır ve bulaşıklar, gazeteler ve bitmek tükenmek bilmeyen dünya felaketleri, gereksiz sohbetler, iç bayıltan iş konuşmaları... Sonsuza uzanan bir zorunluluk listesi... Hangisinden vazgeçebilirdim ve hangisini yapmasam hayat devam ederdi? Hangisi ne içindi? Hangisi kim için?

"İnsanlar bilinmez bir günahın kefaretini ödüyorlarmış gibi geliyor bana..."diyordu Thoreau Walden'da. Haklıydı. Bilinmez bir günahın kefaretini ödemek için gecemizi gündüzümüze katıyor birşeyler yapıyor ve adına hayat diyorduk. Tüm bu kaos içinde zamanın ritmine uyuyor çağın bize dayattıklarını hayatın vazgeçilmezleri sanıyorduk. İşin tuhafı bu öyle bir ruhtu ki; her yanı sarıp sarmalıyor, başkasının bizim için biçtiklerini kendi isteklerimiz sanıyorduk. "Cep telefonsuz olmaz." diyordu koro, solist ise bunu tekrarlıyordu. Ve sanıyordu ki o şarkıyı bir tek kendisi söylüyor. Kendi parçalarını unutan, kendisinin ve isteklerinin farkında olamayan koca bir gövde gibi hareket eden bir korodan oluşuyordu dünya ve biz o koca gövdenin küçük kımıltıları ,kendimizi bir birey sanıyorduk. Sanıyorduk... Yaşamak dediğimiz sanmaktan ibaretti. Sanıyorduk sadece ve adına hayatımız diyorduk. Ne tuhaftık... Hem de ne tuhaf...

Kopabilir misin o koca gövdeden. Ağırlıklarından kurtulup gökyüzüne yükselebilir misin? Herkesin ayakları basarken toprağa sen gökyüzünde yalnız olmayı göze alabilir misin? Vazgeçebilir misin?

RESİM: Lord Frederic Leighton


23 Haziran 2008

SU GİBİ...

Bu gel-geç dalgalanmalara alışıyor insan bir süre sonra. Ve diyor ki; "Böyle birşey işte yaşamak. Bir gün öyle bir gün böyle." Onun doğasında yok ki uzun süre sabit kalışlar. Mutluluk da hüzün de sıkıntı ve umutsuzluk da kalmıyor uzun süre. Hepsi bir zaman sonra sanki hiç yaşanmamış gibi, sanki hiç var olmamış gibi eskiye dair soluk puslu hatıralar olarak kalıyor.

Dengeden söz etmek mümkün mü? İnsan bu kadar çok duygu sıçraması yaşarken ve bu kadar çok şeye bakıp bu kadar çok şey düşünürken ve öğrenirken bir dengeden söz etmek mümkün mü? Cambaz bazen ipin üzerinde sekmeden yürüyor bazen ise kendini toprak üzerinde buluyor. İp üzerinde yürürken her an düşebileceğini düşünmeden yürümek belki biraz daha uzun kılıyor o sekmeden yapılan yürüyüşleri.

Toprak üzerinde olan için ise iş farklı. Düştüğünde sanıyor ki; bir daha bacaklarında o ip üzerine çıkacak gücü bulamayacak. Burnu hep toprağa gömülü kalacak ve bir daha oradan çıkamayacak. Oysa hayatın doğası hakkında bir fikir sahibi olan için böyle değil. O, düşerken bilecek ki; o toprak asla onun kemiklerini kıracak kadar sert olmayacak. Hayatın doğasını kabullenene toprak yumuşak bir yatak olacak. Ve o orada yatarken sırt üstü, üzerinde yürüdüğü ipe uzaktan bakacak ve onun üzerinde daha uzun ve daha rahat nasıl yürüyeceğini öğrenecek. Düşüş sebebi üzerine kafa yoracak ve dengesini bozanın ne olduğunu kavrayacak. Ve hayat böyle öğrenmekten ibaret olacak.

Biri bana "su gibi ol" demişti. Duru olmaktan söz ettiği yanılgısına kapılmıştım o zaman. Ve uzun süre taşıdım o yanılgıyı. Oysa söylemek istediği başka bir şeydi. O, esneklikten söz ediyordu. Hayatın sana verdiklerine karşı takınacağın tutumdan. Uyum sağlayabilmekten... Suyu bir kaba koyduğun zaman hemen o kabın şeklini alıyor ve ona göre belirliyordu yolunu. Direnmiyordu belli bir şekilde kalmak için. Tüm çektiğimiz acılar da bu yüzden değil miydi zaten, aklımızın içindekinin hayatın kabına uyamamasından değil miydi?

İnsanoğlu böyleydi,aklının içinde hep planlar tasarılar mevcuttu. Ama hayat bir şaka gibi hep o planları bozuyordu. Kumdan kaleler yapıyorduk rüzgar kahkahalarla o kaleleri yıkıyor, kumlarımızı dağıtıyordu. Bizler ise oturup ağlamayı tercih ediyorduk.Bağırıyor tepiniyor ayaklarımızı yere vuruyor lanetler okuyorduk.Oysa bazıları için iş böyle değildi. Onlar, yeniden daha iyisini yapmayı deniyor ve rüzgara karşı kendince önlemler alıyorlardı. Ve hayat aslında şunu söylüyordu: "Bunu yapıyorsun ama yaparken bunun kalıcı olmadığını onun her an yıkılacağını da unutma."

Tüm bunlar için; kendi planlarımızın alt üst oluşu, ip üzerinden düşüşümüz, esnek olamayıp kırılışlarımız için yapılacak bir tek şey vardı belki. Şu koca deniz üzerinde kendimizi akışa bırakmak. Olacak olan oluyordu elbet. Ve bazı şeyleri durdurmanın yolu yoktu. Eğer bunları durduramıyorsak o halde olan herşeye karşı uyum geliştirmek suyun akışını yeni bir yöne çevirmek ve geçilen yolların etrafındakileri keşfedecek maceracı ruhu her daim muhafaza etmek gerekiyordu.Doğadaki tüm canlılar bunu yapmıyor muydu zaten? Şartlara bakmak, kabul etmek ve kendini ona uyumlamak...

Çünkü katı olan kırılıyor, bilmediği rüzgarlara direnen ip üzerinden düşüyor, umutsuzluğa kapılan yeniden doğrulamıyordu. Ve hayat su gibi olmayı gerektiriyordu. Çünkü insan sudan oluşuyordu. Su gibi olamamak ise kendi doğana karşı koymaktan başka birşey değildi.

fotoğraf: http://sergey1984.deviantart.com/art/White-Tiger-under-water-32055754

21 Haziran 2008

HAYATLA BAŞA ÇIKAMAMA KLAVUZU

Siz yine de klavuz dediğime bakmayın, bu kelimelerin böyle bir amacı kat'i surette yok. Kelimeler bir çeşit oyun, saçmalama sınırlarını görebilmek ve hayatın orasından burasından çekiştirmek için yazılmıştır ki; zaten klavuz olabilmek, olmaya çalışmak hatta bunu istemek söz konusu bile değildir. "Klavuzu karga olanın..." diye başlayan o söz düşünüldüğünde ve bu kelimeleri yazan parmakların da çoğu zaman kendisini beyaz kaygısız martılar arasında anlam peyniri kapmaya çalışan bir kara karga gibi hissettiği varsayıldığında durumun vehameti ve başlığın sonundaki kelimenin anlamsızlığı, onun sadece bir elbise yakasına takılmış ve aslında hiç de gereği olmayan bir yaldızlı bir broş olduğu görülecektir.


Bu elbisenin yakasına takılmış bir broşun içine yansıyan bir görüntüden söz etmek istiyorum. Siz deyin "hayal" ben diyeyim "gördüklerim." Ve yine siz deyin "uydurmuşsun" ben diyeyim "evet uydurdum." Sonra birlikte gülümseyelim. Çünkü kelimeler bazen sadece ve sadece gülümsetmek görevi üstlenirler. Ama kararı siz verin. Gülümsemek ya da başka birşey bilemiyorum. Dediğim gibi ben sadece bir otobüs gördüm. Ve otobüsün içindeki insanları...

******


Bir otobüs içindeki bir grup insan vardı. Kimsenin şoför olmak gibi bir niyeti yoktu çünkü hiç kimsenin yoldan haberi yoktu. Nasıl ve nereye gideceklerine dair en ufak bir fikirleri olmadığı gibi gidilmesi gerekip gerekmediğinden de pek emin değillerdi. Bu şaşkın topluluk öylece ve sessizce oturuyordu koltuklarında. Ve sessiz göründükleri yanılsamasına kapılmak içlerinde olup biteni görmeye engeldi.


Otobüsün üzerinde "hayatla başa çıkamayanlar için bir tur" yazıyordu. Nereye gidecek ya da ne gösterecek bu tur hiç kimse bilemiyordu. Herkes doğruca önüne bakıyordu. İstiyorlardı ki biri çıkıp davudi sesiyle onlara yol göstersin. Öyle ki o ses otobüsün pencerelerini titretsin koltuklarını yerinden oynatsın. O kadar inansın ki kendi sözlerine ve o sözler öyle gerçek ve öyle daha önce hiç duyulmadık olsun ki şaşkınlık ve mutluluktan donup kalsın tüm yolcular. Herkes böyle birini bekler gibiydi. Bekliyorlardı ama hiç biri hayata ve kendilerine dair yol gösteren kitaplara inanmamış tek bir kelimesini alıp ceplerine koymamıştı. Onlar çok daha ötesini bekliyorlardı sözden ve tavsiyeden daha öte birşey.

Hala duruyordu otobüs. Kimileri yerinde kıpırdanıyor, kimileri sessizliği koruyor, kimleri ise inip gidiyordu. Ve inenler bir anda gözden yitiyor sanki havaya karışıp buhar oluyorlardı. Tüm gözler donuk bakıyordu. Ama içlerinde bir yer dehşete düşüyordu. Kimse birşey sormuyordu. Nedense herkes birşey olacağından emin gibiydi. Ya da bu bir inanç mıydı, kim bilir? "Eğer burada isek mutlaka ama mutlaka birşey olmalı? Bir neden olmalı?" diyorlardı sessizliğin diliyle.Bu yüzden mi bu sessiz bekleyiş?

Saatler sonra ışıklardan bir yazı belirdi otobüsün tam tepesinde. O yazıda şöyle diyordu: "Hayat, zaten başa çıkamamaktır. Kimi bunun farkında olur ve sizler gibi bir yol, işaret, pusula, harita arar. Kimi ise tüm bunları unutur, hatırladığında ise siler yeniden unutur. İçlerinden biri doğrudur demek mümkün değildir çünkü bu yalnızca bir seçim sorunudur."

Sessiz ve umutsuzca bekliyorlardı gözleri o ışıklı panoya takılmış. Bir süre sonra ışıklı panoda yeni bir yazı daha belirdi. Bu kez şöyle yazıyordu: "Harita yok, pusula yok, işaret yok... eğer herkes için ortak bir harita ya da pusula olsaydı denge kalır mıydı sanıyorsunuz? Hepiniz dünyanın o tarafına doğru akıp gider tüm dengeyi allak bullak ederdiniz. Şimdi hepiniz inin bu otobüsten ve içinizden gelene göre hareket edin. Kiminiz kuzeye kiminiz güneye kiminiz batıya ve kiminiz de doğuya... Ama sakın olduğunuz yerde kalmayın. Çünkü, hayat olduğu yerde kalanları anlamsızlık toprağına gömer. yol, pusula ve harita hepsi siz de. Tüm bunlara rağmen başa çıkamıyor musunuz hala hayatla? Boşverin gitsin. Çünkü hayat belki de budur zaten; bir türlü başa çıkamamak."


Sonra otobüs yeni gelenlere yer açmak için boşaltıldı. Düşünmediler ve kararlar vermediler. Ayakları onları götürdü ve tüm bunlardan sonra çoğu birbirini görmedi. Farklı yönlere farklı sezgi ve inançlarla dağılıp gittiler.

*****

Tüm bunlardı gördüklerim ya da uydurduklarım diyelim. Kim bilir belki aslında bambaşka bir şey görümüşümdür de gördüklerime elbise giydirip onları öyle sokağa salmışımdır. Çünkü görülen ya da bilinen çıplak sunulmaz çoğu kez. O elbisenin içini görmek ise kelimeleri okuyana kalmıştır. Bilemiyorum...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1816174/

20 Haziran 2008

CUMA MEKTUPLARI

Ah ne çok kırılır bazılarının kalbi ne çok... Ve ne çok taşar hüzün o insanların gözlerinden, ellerinden ve dudaklarından... İşte ben, Sevgili Dostum, o adam ve kadınları gördüğümde havada uçusan hüzünlerini alıp göğsüme bastırırım da insan oluşumu bir daha ama bir daha minnetle anımsarım...

Böyle bir adamla kesişti yolumuz bugünlerde. Kalbinin kırık parçalarını ürkmüş parmaklarıyla toplamaya çalışıyordu. Tek kelime etmedi. Ama O sessiz sözcüklerle konuşmayı becerebilenlerdendi. Ben ise o dili anlayabilenlerden. Çekinmeden ve sessiz bir çığlıkla saldı kelimelerini havaya. Çünkü bilmiyordu onu duyabildiğimi. Siyah kelebekleri kondu saçlarıma. Usulca ve incitmeden her birinin kanadındaki harfleri birleştirdim ve acısını kelebek kanadından okudum. O ise bunu asla bilmedi.

Ah benim Sevgili Dostum, konuşur konuşur ve konuşuruz da insanların bizi anlamadığını farkettiğimizde sessizliği bir yorgan gibi örteriz üzerimize. O karanlık dehlizlerde bazılarının ancak sessizliğin dilini anlayabildiğini bilmeyiz bile. Ah insan ne çok yanılır be Dostum. Hatta bazen öyle yanılır ki yanından geçip gideni yabancısı sanır.

O sokaktan geçen insanlara bakarken şöyle düşündüm: "Ah bilebilseydik kendi ruh arkadaşlarımızı. Ah insan böyle yalancı böyle oyuncu olmasaydı da boyamasaydı ruhunu bu palyaço renklerine. Birbirini aldatırken farkında olsaydı asıl kendini aldattığının. Ve Dostum, hayat biraz daha keskin gözler verseydi bizlere de böyle kırık dökük parçalarımızı geçtiğimiz yollarda bırakmasaydık."

Sonra vazgeçtim tüm bu düşündüğüm şeylerden. "Eğer bunca kırılıp bunca parçalanmasaydı insan ve o kırık dökük parçalarını kağıt üzerindeki o tozlu yollara bırakmasaydı şiirler ve şarkılar olur muydu hiç?" dedim Ve bizler her duyuşta o şiirin kelimelerini, tek tek alıp parmak uçlarımıza, böyle incitmekten korkarak öpemezdik ve o şarkıları kedi yavruları gibi sarıp sarmalamazdık böyle kalbimizin içinde.

Ve yine o sokağa bakarken sevgili dostum, görünmez bir kadeh aldım elime tüm o kırık kalpli insan evlatlarının şerefine içtim. Şarkılara ve şiirlere de öyle... Ve kendi kabuğunda gizli, kederli bakışlı tüm şairlere...

Resim: John William Waterhouse

17 Haziran 2008

DİNLE BENİ ÇEKİRGE

Kafamın içinde uzun beyaz bir sakalı olan, çekik gözlü ve siz deyin 115 ben diyeyim 145 yaşında, bilge mi bilge, dövüş sanatlarında usta, ama bu ustalıktan daha ziyade yapraklardan, dağdan bayırdan, sudan, kedi ve koyunlardan akla gelebilecek herbirşeyden herhangi bir insan evladını sersemletecek bir felsefe çıkarmayı başarabilen bir adam yaşıyor. Elbette bu adam sadece doğaya dahil olan şeylerden değil cola kutusu, sigara izmariti, suyun içinde yüzen pembe mavi sebze poşetlerinden de hayat dersleri üretebiliyor (Bu iyi mi kötü mü bilemiyorum çünkü sürekli konuşuyor.)

Nereden nasıl birden peyda oldu bilmem ama uzun zamandır onun bitmek tükenmek bilmez konuşmalarını dinlemek zorunda kalıyorum. Ne zaman birine kızmak istesem sıska titrek parmağını bana sallayıp "şşşt çekirge, insanları olduğu gibi kabul etmelisin. Şimdi biraz sakinleş ve kendini onun yerine koymaya çalış. O zaman anlayacaksın onun davranış sebebini."diyor. Ağız tadıyla öfkeden delirmeme izin vermediği gibi yüzündeki o sakin huzurlu gülümsemeyle beni iyice çileden çıkarıyor. "Birini yargılamadan önce onun makosenlerini mi giyeyim" diyorum sırıtarak. O ise hiç istifini bozmadan "Evet aydan atlayan kedi" diyor "Bu söz senin gibi bir kızılderili ismine sahip olan biri için hayat felsefesi olmalı." Tanrım Tanrım Tanrım... Ben bilge olmak istemiyorum. "Ben bazen öfkeden deli olmak, ağzından çıkanı kulağı duymayanlardan olmak ve her insan evladı gibi hata yapıp bunlardan pişmak olmak istiyorum." diyorum ama karşımda yine o huzurlu sakin gülümseme ile "öğreneceksin evlat öğreneceksin" diyor.

Neymiş ben de onun gibi yapacakmışım herşeyden ders alacakmışım, insanlara bakıp hayatın akışına bakıp "dünya nereyeee?" diyecekmişim. Olgunlaşacakmışım velhasılı kelam. İnsan olarak doğulmazmış aslında. Yaşadıkça insan olmayı öğrenirmişiz. Bunu asla unutmamalıymışım. Bu ve buna benzer cümlelerle dolu uzun konuşmalar yapıyor ve mübarek adam asla susmuyor. "Hocam biraz dinlensem ben" dediğimde ise benim nankör olduğumu, nankör olmasaydım bu konuşmaları benim için yaptığını anlayacağımı ve en azından biraz ders alacağımı ve böyle utanmazca konuşup durmayacağımı da ilave ediyor. Ve tanrı aşkına yine o huzurlu gülümsemeyi yapıştırıyor dudaklarına.

Ne yani sevgi kelebeği mi olayım? "Olgunum ben" diye ortaya çıkıp hiç kimseye kızmayayım mı? Kabul mü edeyim herşeyi? Mesela biri göz göre göre hata yapıyorsa durdurmak için en ufak birşey yapmayayım mı? Onu öyle kabul edeceğiz ya. (Sus ve gülümse çekirge.) Olan bitenlere ben de o huzurlu gülümsemeyle bakıp "dünya böyle kuzum herkesi sevmeli herkese saygı duymalıyız" mı diyeyim? Hiç kusura bakma hocam. Söylediklerinin pek çoğunu kabul etmekle birlikte bazı durumlara ve bazı insanlara karşı senin şu savunma taktiklerini öğrenmeyi tercih edeyim ben. Sakın bana "şiddet kötüdür" deme şiddeti savunduğum yok. Asla. Savunduğum şu sadece; bazen öfke birşeyleri değiştirmek için gereklidir. Çünkü olumlu öfke motivasyon sağlar, tetikler seni. Ve hocam öfke bazen doğruyu bulmanın en iyi yoludur. İnsan elbet iyi yürekli olmalı, kendini bazı sivri yanlarından arındırmalı ama saf iyilik de bir noktada pasifliktir be hocam. Ve bizler, insanlar yani içimizdeki iyinin ve kötünün dengesiyle ayakta duruyoruz.Değil mi?

Sen şimdi bana huzurlu gülümsemeyi öğretme. Sen bana içimdeki iyi ve kötünün ne zaman ortaya çıkması gerektiğini söyle. Sürekli sevgi sevgi sevgi diyenlerden bir haline getirme beni çünkü bunu pek samimi bulmam ben. O adamı anımsatmak isterim sana. Donnie Darko adlı filmdeki o adamı. Sürekli insanlara korkularını yenmekten söz edip sevgiden saygıdan bahsedip duran o adamı. Hani evinin bir odasında çocuklara dair iğrenç pek çok fotoğraf ve film bulunmuştu. Saf iyilik gibi görünenin altından birşey çıkar diye korkarım ben hocam bu yüzden beni onlardan biri haline getirmeye çalışma. Ben neysem o olayım. Değişeyim elbet sivri yanlarımdan kurtulayım ama tek birşeyden oluşmayayım olur mu? Çünkü ben insanım bir melek değil.

Huzurlu gülümseme yerini düşünceli bir gülümsemeye mi bıraktı ne? Sakalını usul usul yukarıdan aşağıya doğru sıvazlıyor. Düşünüyor. "Kendi yolunu çizmelisin çekirge. Ve sen eline kalemi almışsın bile." Ve ekliyor: "Ne zaman yardımıma ihtiyacın olursa burada olacağım." Ve uzuuun bir meditasyona dalıyor. Kafamın içindeki ses susuyor, onun meditasyonu beni de sakinleştirip, durultuyor.



16 Haziran 2008

Hala umut varken...

Hiç sesinizi çıkarmayın olur mu? Hiç ama hiç... Öyle sessizce durun ve izleyin benim güzel kardeşlerim... Ölenler ve öldürenlere bakın, ikisi arasındaki farkı asla görmeyin. Bir bulmaca, bir oyun bu oysa, siz hiç farkında olmayın. Ve içinizdeki korkak gözlerle bakın o iki resime. "Fark göremiyorum ya sen?" deyin.

Adına "hayatımız" deyin yaşadığınızın."Ve bu yalnızca bize ait, kime ne?" Üzerinde onur ve erdemden en ufak bir iz olmasın. Ölen ölsün kalan sağlar sizindir nasıl olsa. Hem sistem böyledir, güçlü olan ayakta kalır. Buna inanın ve inanmaktan asla vazgeçmeyin. Bu iki cümlenin rahat minderine dayayın sırtınızı. Hiç korkmayın çok çok kalabalıksınız nasıl olsa.

Siz ve benzerleriniz vazgeçmeyin yolunuzdan olur mu? Öyle ya sizin ne günahınız var? Siz mi öldürdünüz bunca insanı, siz mi sırtlarına basarak kazandınız bunca mal mülkü ve yine siz mi kurdunuz bu adaletin A harfinden bile haberi olmayan bu cani sistemi? Siz sadece izlediniz ve şişkin egolarınızın önüne atılan kemiği yediniz. O kemikle ağzınızı, gözlerinizi ve kulaklarınızı tıkadılar da ses etmediniz. Öyle ya doğanız böyleydi sizin. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın dediniz.

Bir gün evet bir gün, mazlum ve masumun adından iz kalmadığı o gün "sıra bize gelmez" dediniz. Sesinizi çıkarmadığınız bunca zamanda o sistemin çarkları sadece başkaları için sandınız. Ah ne çok yanıldınız.

Ekmeğine kendi kanın dökülecek güzel kardeşim, suların birilerinin ayaklarının çamuruyla kirlenecek. Ve sen güzel kardeşim acıyla haykıran insanlara sırtını döndüğün günleri düşüneceksin vakti geldiğinde. Aç gözlerini, kulaklarını güzel kardeşim. O şişkin egonu bir iğne ile patlat. Bir başına bir hiçsin be kardeşim "ben ben ben" deyip durmaktan vazgeç. Düşün artık ne olur bak, gör, duy ve düşün. Hala umut var dünyaya dair. Hala umut varken düşün...

Resim: http://whitelaw.deviantart.com/art/pain-38769529

14 Haziran 2008

Yapraklı deniz ejderi

Ak işte o kalabalığın içinde, ne var sanki? Onlar da suda yaşamıyorlar mı? Yaşıyorlar... Bu hayat bir nehir değil mi? Nehir... Yüz ulan yüz yüz yüz...

Sen gördüğüm en aptal yaratıksın. Bu nehrin içindesin işte. O zaman neden kendini inkar edip de başka suları hayal ediyorsun.

Yapraklı Deniz Ejderi. Evet sen O'sun işte. Bir yanın bitkiye benziyor bir yanın denizatına... Ne karada ne suda yani... Karada olsan nefessizsin suda olsan topraksız...

İnsanlara sorarlar ya "bir hayvan olsan ne olurdun?" diye, yapraklı deniz ejderine de "insan olsan kim olurdun?" diye sorsalar senin adını verir, güven bana. Ve devam eder: "Çünkü, o da benim gibi ne olduğunu, nerede olması gerektiğini bilmeyenlerden. Sulara ve toprağa sığamayanlardan. Tüm evrenin ruhunu taşımak isteyip de bir varoluşa hapsolanlardan. "

Emin ol böyle diyecek....

Fotoğraf: http://oregonmag.com/LeafySeaDragon2.jpg

12 Haziran 2008

Cuma Mektupları


Hatırlayamadığım kadar eski bir zamanda biri bana şöyle demişti: "Neye bakıyorsan, sen O'sundur." Zamanı hatırlayamama rağmen sözü kafamın içine kazımışım. Biz insanlar böyleyiz Sevgili Dostum zamanları değil sözleri ve yüzleri anımsarız. Şimdi o sözleri ve söyleyenin yüzünü düşünüyorum başımın üzerinde uçan kırlangıçlara bakarken. Sana onlardan söz etmiştim anımsıyor musun? Kırlangıçlardan yani.

Bu aralar hep onlara bakıyorum. Mavi gök altında özgürce ve kayıtsızca uçuşuyorlar. Kocaman bir topluluğun üyesi olmalarına rağmen bunca özgürlük akıl alır gibi değil. Kuralları yok. Hem neden olsun ki? Onlar tabiat ananın yasalarını yüzyıllardır çiğnemeden yaşadılar. Bu yasalara tabi olan başka yasaya ihtiyaç duyar mı? Hiç biri başka birinin canına kasdetmiyor. Bu kadar çok yuva olmasına rağmen ve o yuvaların kapıları olmamasına rağmen hiç biri bir başkasının yuvasına girmiyor. Dedim ya; tabiat ana onların kodlarına yazmış yasalarını ve onlar kendi kodlarını asla inkar etmiyorlar. Şimdi söyle bana dostum düşünen akıl sahibi insan mı üstün yoksa çoğunun " basit bir kuş işte" deyip geçiştirdiği bu kırlangıçlar mı?

Bu aralar hep onlara bakıyor ve düşünüyorum. İçimdeki gitme isteği mi yoksa kodlarıma yazılmış tabiat kanunları mı beni buna yöneltiyor bilemiyorum. Bir kırlangıça gıptayla bakıp duran şu halime gülüyorum. "Biri duysa, birine söylesem belki çıldırdığımı düşünür" diyorum. Öyle ya insan topluluğu yerine bir kuş topluluğunu övenin sıfatı başka ne olur?

Bu özgürlük duygusunu izlemeye doyamıyorum ben galiba. Onlara böyle bakıp durmam bundan. Biliyor musun bazı ruhların bedene alışamadığını kendisini bir hapishanede gibi hissettiğini düşünürüm zaman zaman. Galiba ve ne yazık ki ben de onlardan biriyim. Bir türlü bedeni olan biri olmayı kabul edemeyenlerden yani. Oysa başka yolu var mı?

Biz insanlar sürekli özgürlükten söz edip duruyoruz ama asıl tutsaklık bedenin içinde değil midir? Ruhun bedenden yoksun kaldığını düşünebiliyor musun? Özgürce dünya üzerinde uçuşup durduğunu... zaman ve hız sınırı olmadan, yorulmadan ve uykuya ihtiyaç durmadan, açlık ya da susuzluk hissi duymadan... Öylesine uçuşup durduğunu... Ölüm dediğimiz ve bunca korktuğumuz şey belki de budur. Dünya pek çok şeyin imajını tersine çevirmekte bunca başarılıyken, neden sonsuz bir özgürlük duygusunu ölüm diye adlandırıp hepimizin ödünü koparmasın ki?

İşte böyle Sevgili Dostum günleri böyle kırlangıç kanatlarına takıp sonsuzluğa gönderdim bu ara. Ve ne yazık ki peşlerinden gidemedim. Ama eğer haklıysam ölüm bir özgürlük ise zamanım geldiğinde o kanatların ucundan tutup ben de o mavilik içinde olacağım. Bilinir mi? Bilinmez elbet.

Resim: Edward Robert Hughes

11 Haziran 2008

Çelişiyorum o halde varım

* Ben pofur pofur sigara içerken, yaşı daha 15 bile olmamış, kirpi saçlı bir çocuğun sigara içişine bunca kederlenmek...

*Tatile bu kadar ihtiyacı varken, yolculukları üşenmek...

*Beden böyle bir patates çuvalı kıvamında yığılmış kalmış ve hareketsizken, aklın daldan dala zıplamasını durduramamak...

*Okumak için can attığın kitaplar yatağının başında küçük bir kule oluşturmuşken o kitapların her birinden birer ikişer sayfa okuyup, öldür allah hiç birini bitirememek...

*İnsanları bu kadar severken onlardan bu kadar kaçmak...

*Uykuyu azaltıp hayatı çoğaltmak gerektiğini düşürken sabahları bir türlü uyanamamak, dahası dokunmasan saatlerce uyuyacak olduğunu bilmek...

*Ve kendi kafandaki onlarca çelişkiyi sürekli sayıp dururken, yazarken anımsamakta bunca zorluk çekmek...

Resim: Rene Magritte

10 Haziran 2008

Tüm bunlar...

Neden böyle ki? Birşey kopuveriyor içimden günün tam ortasında. Hayat öyle akıp giderken, biri akşama pişireceği yemeği tarif ederken ve ben gülümseyerek dinlerken, biri öfkeyle bir haber okurken ve ben onun haklı öfkesini böylesi kalpten sessizce alkışlarken, bir çocuk heyecanla karşı kaldırıma fırlarken ve ben birden irkilirken, tıka basa dolmuşları izlerken, yaz havası birden bulutlanırken ve ben o bulutların önünden geçen umursamaz, kaygısız serçeleri izlerken, belli belirsiz bir şarkı kulağıma çalınırken ve içime o şarkıyla birlikte sebebini bilmediğim bir keder dolarken, çok yoğun bir günün ardından yorgun argın "ne olacak şimdi?" diye düşünürken ve kendimi hayatın içinde değil de dışında bir izleyici gibi hissederken... Birden kopuveriyor içimden birşey işte. Ne yapmalı?

O an, o kırılma kopma sesini duyduğum an, içimin tüm elektiriği kesiliyor da bunca anlam karanlıkta kalıveriyor sanki. Sahi nedir anlam? Ya da hayatı yaşanılır kılmak için uydurduğumuz tüm bu bahaneler ne diyedir, kardeşlerim? Kime iyilik edeceğiz ya da hayatın kalbini kazanacağız diye mi bunca çaba? Ah insanoğlu senin içinde iflah olmaz bir iyimser var aslında. Olmasın mı? Olsun elbet. Olsun...

Diyecekler ki: "Ah canım benim neden bunca karamsarsın?" Olur böyle bazen güzel kardeşim. Sana olmaz mı? Olur elbet. İnkar edilemez bir haldir bu. Kendini inkar etme. Olur mu? Bana ve bize değil, kendine bir iyilik yap kardeşim benim. İyilik yap ve içinde sakladığın o karamsarı inkar etmekten vazgeç. Ara sıra izin ver de gün yüzüne çıkıp nefes alsın. O nefes almazsa, her su yüzüne çıkmaya çalıştığında kafasından tutup bastırırsan boğulur gider. Ama kurtulmazsın bu biçimde ondan. Cesedi vurur kıyılarına ve asla gitmez gözlerinin önünden. Dinle sen beni, ve bırak arada bir nefes alsın. Alsın ki uzun uykulara dalsın.

Bilmez misin, insan ruhununda bir gökyüzü vardır. Ve o gökyüzünde bir açar bir kapar hava. Bazen güneş parlar gözünde bazen de bulutlanıverir için. Sen hiç sürekli bulutlu olan bir gökyüzü gördün mü? Göremezsin. En karanlık mevsimin içinde bile bir zaman bir yerden az da olsa güneş gösterir yüzünü. Şimdilik böyleyim. Biraz bulut topladı rüzgarım. Gözlerimin göğüne serdi. Bu demek değil ki; hep bulutluyum. Ve bu demek değil ki; gün yüzüne çıktı diye asla uykuya dalmaz kederim. Ben inkar edenlerden değilim.

Hiç anlaşılır değilsin güzel kardeşim. İnsan dediğin bir mutlu bir kederli, bir umutlu bir karamsar... Ve sen acımadan yapıtırıveriyorsun "karamsar" etiketini. İki tane cümlesinden onu herhangi birşey ilan edebilir misin? Edemezsin dostum. İnsanı azıcık tanıyorsan edemezsin. Ve o insana o sevgi dolu tatlı sesinle "ah tatlım neden bu kadar umutsuzsun" diyemezsin. Bırak o umutsuz halini yaşasın. Ve bırak o an ne ise o anlık o olsun. Koca bir bütün olmasın senin gözünde kara giysili.

Ah benim güzel kardeşim karanlık göğüme bakıyorsun ama görmüyorsun içten içe saklı duran gizli yıldızları. İki parça buluta aldanıyorsun da sanıyorsun. Sanmakla kalmayıp bildiğini düşünüyorsun. Yapma güzel kardeşim, umutsuzluk ve karanlık her ruhun hakkıdır. Ara sıra...

Resim: George Frederic Watts

08 Haziran 2008

Şeytan Surat ve annesi Düşükçene

Çocuğun kirpi gibi saçları var. Ve yüzünde de çocukla şeytan arası bir ifade. Otobüsün camına yapışıyorum benden uzak dursun diye. Zira pek bir "hayatla ve ona dair hiç birşeyle uğraşamaz" haldeyim. Ama nedense bu şeytan kılıklı çocukta bir mıknatıs etkisi yaratıyorum. Ya bacağıma tekme atıyor ya saçımı çekiyor ya da elimi çimdikliyor. Yüzüme zoraki yapıştırdığım bir gülümsemeyle "yapma çocuuğum, dur evladım" falan diyorum. Nitekim kodlarıma "çocuklar herşeyi yapabilirler, onlara hoşgörülü olmak gerekir" yazılmış. Eğer bu kod olmasa ben ona yapacağımı bilirdim ya neyse...

Annesi ön tarafta oturuyor. Yanındaki arkadaşı ile susmaksızın konuşuyor konuşuyor ve konuşuyor. Çocuğun nerede olduğunun ve ne yaptığının bir önemi yok onun için. Tek derdi içinde biriktirdiği şikayetleri yanındaki zavallı kulağın içine doldurmak, yanındaki şişerken kendisinin dert dolu içini boşaltmak. Akıllı kadın vesselam. Doğada hiç birşeyin yok olmadığının bilincinde. O nedenle, kendi içindekini havaya savurup başına geri yağmasını sağlamamak için başka birinin kulağından aşağıya akıtıyor. Eh artık diğer kadın da bu dolulukla yaşayamayacağına göre o da gidip bir başkasına anlatacak ve sonra adı dedikoducuya çıkacak. İnsanın kendinden söz etmesi de bir nevi dedikodu olmuyor mu acaba? Her neyse...

Şeytan surat gelip kucağıma oturuyor. Elimin parmaklarından çeşitli şekiller yapmaya uğraşıyor ki bu acaip derecede canımı yakıyor. "Çocuuuğum dur..." diye dürtüyorum ama oralı bile değil. İşaret parmağımı elimin üzerine yapıştırmaya çalışıyor. Elimi çekip onu kucağımdan indiriyorum. Öyle bir bağırmaya başlıyor ki yeniden kucağıma almak zorunda kalıyorum. Her yolu deniyorum ondan kurtulmak için ama hayır, benim ondan kurtulmak istediğimin farkında ve buna asla izin vermeyecek.


"Sana bir öykü anlatayım mı?" diyorum. "Hıııı" diyor. "Masal" diyorum bu kez. Sessizce yüzüme bakıyor. Başlıyorum uyuyan güzeli anlatmaya. İçinde uyku geçtiği için belki uyur diye umud ediyorum ama nerdeee? "Bunu anlatma" diyor. "Ne anlatayım?" diyorum. Biraz düşünüyor sonra da "sus anlatma" diyor. "O zaman sen anlat" diyorum. Bir süre yüzüme bakıyor sonra da annesinin yanına gidiyor. Annesinin eteğini çekiştiriyor. Sanırım bir masal öğrenmeye çalışıyor. Elbette annesi onu umursamıyor bile. Çocuk kadının eteğini elini çekiştirip duruyor. Şimdi anlaşıldı bana ettiği eziyetin sebebi. Onu umursamayan bir annenin yerine en azından onu başından atmaya çalışan bir yabancıyı koymaya çalışıyor. İçim acıyor çocuğa...


"Ah geldik" diye zıplıyor annesi. Yanındakine "sohbet de pek tatlıydı ama inmemiz gerekiyor. Görüşürüz hayatım" diyor. Sohbet mi? Biz buna monolog diyoruz güzel kardeşim. Çünkü karşındaki tek cümle bile söylemedi. Sen hiç susmadın ki...

Çocuğun elinden tutup iniyor Düşükçene. Çocuğu çekiştirip duruyor. Yolda yürüyorlar şimdi. Çocuk yoldan tarafta anne iç tarafta. Kadına çıkıp bağırmak istiyorum. "Kadın kadın şu çocuğu kaldırımdan tarafa alsan da sen yoldan tarafta yürüsen. Yahu onu sen doğurdun canının bir parçası nasıl onu değil de kendini sağlama alıyorsun. Hadi fırladı gitti elinden, bir arabanın altında kaldı..."


Çocuk şeytan surat olmaktan çıkıp acınası bir varlığa dönüşüyor. Belli annesi olacak Düşükçene bencilin biri. Kendisinden başka hiç birşey umurunda değil. Çocuğu bile... Çocuğa el sallıyorum bana dil çıkarıyor. Vicdan azabı çekiyorum şimdi keşke onunla ilgilenseydim diye. Deli miyim neyim?


Resim: http://www.deviantart.com/print/1411737/

07 Haziran 2008

Issız adada çıplak bir beyin

Zamanın birinde bir yerlerde bir beyin yaşardı. Tıpkı, her beyinde olduğu gibi onun da üzerine bir insan kılığı geçirilmişti. Bu ilk zamanlardan beri böyleydi çünkü çıplak bir beyin hiç de estetik değildi.

Sözün kısası üzerine elbise geçirilmiş bu beyin üzerindeki elbiseyi pek umursuyor değildi. Başlarda ona alışamasa da dikkatini aynalar yerine etraftaki daha ilginç şeylere çevirmeyi yeğlemişti. İlk zamanlar öyle açgözlüydü ki ne bulsa ona korkunç bir iştahla bakıyor, onu alıp kendi içine yerleştiriyor, onun üzerine farklı resimler yapıyor, şarkılar besteliyor, öyküler yazıyordu. Bu pek eğlenceli bir işti. Çünkü, dünya bitmek tükenmez bir kaynaktı.

Ve insanlar... Beyin insanlara bayılıyordu. Onların derisini aşıp içlerindeki beyni görmeye, o beynin nasıl çalıştığını bulmaya bayılıyordu. Zaman zaman elbisesini parklara, çay bahçelerine, sokaklara ve insan kalabalığının olduğu yerlere sürüklüyor, ona o kalabalıkta bir yerde oturmasını emrediyor ve büyük bir iştahla izliyordu etrafta olup biteni. Kıvrımları arasına hayatın bu parçalarının akışından öyle memnundu ki hiç susmadan büyük bir coşkuyla konuşuyor da konuşuyordu.

Gel zaman git zaman öğrendiklerini paylaşmaya, birileriyle konuşmaya ihtiyaç duymaya başladı. Ama bu öyle biri olmalıydı ki; kendisi gibi olan bitenden coşku duyacak, yeni senaryolar yazacak, küçük bir nesne üzerine milyonlarca ama milyonlarca şey söyleyebilecekti. Evet, beyin böyle birine ihtiyaç duyuyordu. Çünkü, diğer elbiseler altında gizlenen ve sokaklarda yürüyen beyinler kendi kabukları içinde kalmayı tercih ediyor, onlar da tıpkı kendisi gibi iç konuşmaları tercih ediyor, elbiselerine sıradan davranışları emrediyorlardı. Saklanmak için bu gerekliydi. Çünkü, beyinler öyle özgürdüler ki kıvrımlar arasından geçen her kelimeyi söyleseler ya da onu elbiselerine yapmayı emretseler dünya tam bir kaosa sahne olurdu.Her beyin bunu bilerek doğuyordu. Ya da belki koca kalablıklar bunu onun üzerine yazıyordu da beyin bunu kendisine ait bir bilgi sanıyordu. Kim bilir?

Beyin tüm bunları biliyordu bilmesine ya yine de duyduğu bu yalnızlık hissinden kurtulamıyordu. Sesine ses verecek birini ya da birşeyi bulmalıydı. Ama neydi o? Sonunda pek parlak birşey geldi aklına. Kendisini kopyalayacaktı. Hem bu, elbisesine de bir iyilik olacaktı. Eğer ona birşey olursa, bir şekilde iflas eder ve o elbiseye emredemez duruma gelirse, kopya olan beyin devreye girecek, elbisenin hayatı sanki hiçbirşey olmamış gibi sürecekti. Bu dahice bir fikirdi ve bir an önce uygulamaya geçilmeliydi.

Düşündüğünü yaptı da. Nitekim her zaman düşündüğünü yapardı. Kim ona engel olabilirdi ki, kendi sularında özgürce yüzüyordu. Kopya beyinle konuşmaları heyecan verici başladı önceleri. O da etrafında gördüklerini alıyor, onları coşkuyla yorumluyor ve heyecanla anlatıyordu. Şimdi bu küçük kafatası içinde iki kişiydiler. Birbirlerine benziyorlardı ama asla aynı değildiler. Bu yüzden de çok keyifliydi herşey.

Zaman geçip giderken beyin o renkli hayatından yorulmaya başladı. Ona coşku veren her ses ve her yüz birer gürültü ve karmaşaya dönüşüyor, o bunlara baktıkça coşkusunu yitiriyor ve gün geçtikçe daha da bitkin düşüyordu. Dünya ona fazla gelmeye başlamıştı artık. Sürekli ıssız ve sessiz yerler hayaline bakıyordu. Zamanın birinde nereden aldığını anımsamadığı bir ada fotoğrafından başkasını düşünemiyor, elbiseyi terkedip o adaya gitmek sessizlik içinde kaybolmak istiyordu.

O tüm bu bitkinlikler içinde debelenedursun diğeri yani kopya beyin biraz da gençliğine güvenerek konuşuyor da konuşuyordu. Böyle programlanmıştı. Beynin ilk zamanlardaki halinin tıpkısının aynıydı. Ve onun eski hali gibi açgözlü ve coşku doluydu.

Gitgide kötüleşti herşey. Her sabah yorgunluktan bitmiş bir şekilde uyanıyor ve acıdan kıvranıyordu. Tüm gece kopya beyin konuşuyor da konuşuyor onun dinlenmesine, herşeyden uzaklaşmasına bir türlü izin vermiyordu. Ona susmasını söylüyor, kopya beyin bir süre sessiz kalıyor ama o kısa sessizlikten sonra dikkati hemen dağılıyor ve yine gördükleri, duydukları üzerine hikayeler anlatmaya başlıyordu.

Beyin, artık düşünemez olmuştu. Kıvrımları arasında diğerinin sesi çınlıyor da çınlıyor dengesini kaybetmesine,düşüncelerinin dağılmasına sebep olurdu. Gitmekten başka yolu yok gibi görünüyordu. Kopya beyni bu elbisenin içinde bırakır bir süre uzaklara gider gücünü toparlar ve daha sonra geri dönüp krallığını tekrar ele geçirebilirdi. Bunu yapmaktan başka yolu kalmamıştı.

Ona çok zorda kalmadıkça çalıştırmaması gereken bir programdan söz etmişlerdi. Anımsıyordu. Bu program iflas etmek üzere olan beyinlerin yegane kurtuluş yoluydu. Ama bir sorun vardı. Beyinler eğer yeterince güçlü değillerse o programın etkisinden bir daha asla kurtulamıyorlardı.

Herşeyi göze almıştı beyin. Programı çalıştıracaktı. Kendini uyku moduna alacak, o ada fotoğrafına ışınlayacak, bir süre orada yaşayacak ama aslında uyuyor olacaktı. Bir rüya içinde yaşayacaktı. Eğer güçlü değilse o rüyadan asla kurtulamayacak adada hapsolacaktı. Biliyordu güçlü olduğunu. Şimdi o adaya gitmek zorunda olduğunu da biliyordu. Çünkü tek kurtuluşu buydu.

Ve düşündüğünü yaptı da. Uzun zaman geçirdi o rüyanın içinde. Gücünü topladı. Topladı toplamasına ya uyanmak isteyip istemediğinden emin değildi. Yeniden o hengameye dönmek istiyor muydu? Dünyanın seslerine, renklerine karışmayı onları kıvrımları arasından süzmeyi yeni birşeyler söylemeyi istiyor muydu? Tüm açgözlülüğünü kaybetmişti dünyaya dair. Herşey çok uzak bir zaman diliminde kalmış gibiydi. Dahası bir başkasının hikayesi gibi geliyordu tüm olup biten.

Birden farketti. Rüyada olduğunu sanan kendisi miydi yoksa asıl rüya dünyanın o karmaşası mıydı? Emin olamadı. Sahilde üzerinde insan kılığı olmayan hali ile dururken uyanmanın kötü bir fikir olduğuna karar verdi. Hem belki uykuda olan kendisi değildi. O uyuduğunu sanarak gerçeğe ulaşmıştı. Bunu kim bilebilirdi ki?

Heykel: Loris Marazzi

06 Haziran 2008

Cuma Mektupları V

Günleri çokca susarak geçirdim bu ara Sevgili Dostum. Kızdılar ve küstüler bana. Hayatın içinde öylece tek başına durmaktan başka bir isteğim yoktu oysa. Tüm dünya öylece akıp giderken ve zaman ileri doğru sanılırken ben orada zamandan ve hayattan uzak, öylece durayım istedim. Fazla mıydı bu sence? Çok mu şey istiyordum? Bunu kimseye anlatamadım. Biliyordum, anlamazlardı. Ve yine biliyordum, anlatamazdım. Bu yüzden kendimin bile inanmadığı sudan bahanelere sığındım. O bahanelerden utanmıyorum. Bir gün beni anlayacaklarını umuyorum sadece. Bütün kalbimle...

Böyle olur bazen Sevgili Dostum. İnsan hayattan kaçar kaçar ve sonunda bir çürümüş ağaç gövdesi bulur içine sığınır. Ve ne tuhaftır ölmüş bir ağacın gövdesi, seni yeniden doğurur. Hani insanlar hep ikinci bir şanstan söz ederler de o cümlenin başına "keşke" koyarlar. O keşkeler, ağaç gövdelerinden haberdar olmayanlarındır aslında. Peki ya sen Sevgili Dostum? Ölmüş bir ağacın gövdesinden haberdar mısın?

Ağaçları severdim önceleri. Şimdi onların ölü gövdelerini tanır oldum. Dokunduğum vakit, bu sessizlik içinde bir ağaç kabuğuna, gizlice fısıldadı bana. Dedi ki; "Sen yeniden doğasın diye tüm bunlar." Ve onlar sevgili dostum biz yeniden doğalım diye ölüyorlardı. Kendi içlerini kazıyorlardı Sevgili Dostum kendi içlerini... İçlerini bir damla gözyaşı dökmeden kazıyorlardı. Kaçan biri, kaçacak yeri kalmayan biri gelip sığınsın diye. Ve ben kendi ağacımı buldum.

Çok büyük kalabalıklardan geçtim ormanı bulmadan önce. Gürültülerin içinden. Aklımın içine binlerce ne olduğunu bilmediğim şey doldu. Ah insanlar caanım insanlar... O gürültülerin içinden yüzlerinde tebessümle geçenler. Duymayan ve görmeyenler... Gün boyu gülümseyip geceleri yataklarında ağlayan canıım insanlar... Bir gün kendi ağacınızı bulabilecek misiniz acaba?

Dedim ya; büyük kalabalıklardan geçtim. Ormanlar hep kentlerin dışında dostum. Ama onlara ulaşabilmek için koca kalabalıkların ortasından geçmelisin. Kalabalıkları anlamalı ve ormanı aramalısın. Sahi kalabalıklardan geçmeyen biri ormana ihtiyaç duyar mı? Ben de geçtim o kalabalıkları, sesleri, sözleri ve tüm çılgınlıkları... Birer birer anlayarak, önceleri kızarak ve sonra gülümseyerek... Hepsinin arasından geçip geldim bu ormana.

Ağaç oradaydı Sevgili Dostum. Ben kalabalıklarda yürürken ve henüz bilmezken onu aradığımı, o yavaş yavaş ölüyordu. Bir kabuk kalıyordu geriye. Bir insan, kendini bulmak için sığınsın diye... Ve o ağaç yeşil yapraklardan, gövdedeki sudan arınıyor bundan hiç gocunmuyordu.

Sığındım ona. Sessizce içinde durdum. Geceleri gökteki yıldızlara baktım, yağmur yağdı yıkandım. Ve orada kalmaktan hiç ama hiç pişman olmadım. Ve şimdi yeniden dönerken ben, o çılgın kalabalık içindeki seslerden ve sözlerden nasıl arınacağımı öğrenmişken, yolumu biliyorken ve aklımın fazlalıklarını güneşte eritmişken saygıyla eğildim o ağacın önünde. Ve bildim ki Sevgili Dostum o ağaç yeniden hayat bulmak isteyene, bir şansım daha olsun diyene bir anne karnı... Toprağından ve kökünden, kabuğundan ve damarından şefkat taşan bir anne karnı...

Eğer günün birinde çıldırmış kalabalıktan kaçacak olursan gecenin içine usulca fısılda. Ağaç sana söyleyecek onu nasıl bulacağını. Endişelenme, mutlaka söyleyecek. Hem bana söz verdi yolunu kaybetmişlerle konuşurmuş o... Sakın endişelenme...Olur mu?

Resim: http://www.deviantart.com/print/16116/

03 Haziran 2008

Mühür

"Kaşık kadar kalmış yüzü" diyor. Haklı. Kaşık kadar kalmış.O solgun, küçük yüze bakıp duruyoruz. Konuşmadan, öylece bakıyoruz.Ve mühür... Tam yüzünün ortasında belirmeye başlamış. "Görüyor musun?" diyorum. "Neyi?" diyor. Susuyorum.

Belli, göğsünün tam ortasında bir deprem olmuş. Ve beklenmedik bir zamanda, uyurken belki, belki de hayatın o tatlı hamağında uyuyakalmak üzereyken vurmuş o deprem onu. Ve çok hasar vermiş ama iyi olacak.
İnsanın içinde deprem olunca yüzünün tam ortasına bir mühür vuruluyor sanki. Hayatın bir diliminde beklenmedik bir acı ile tanışanların aniden yüzünün ortasında beliriveriyor.Kimi o mührü ömür boyu taşıyor kimi ise derisini kazıyarak çıkarıyor o mührü yüzünden.

Evet, kaşık kadar kalmış yüzü. Ama düzelecek. Mühür ona sakin, sıcak bir gülümseme armağan edecek bir zaman sonra. Yüzü toparlanacak, oturacak kaşı, gözü, dudakları yerine ve bir daha hiç birşeye ama hiç birşeye şaşırmayacak. İnsanlara güvenecek ama her ihtimali de göze alacak. Sırtını dönmeyecek onlara. Ve bu yüzden bir daha sırtından bıçaklanmayacak. Onları sevmekten de vazgeçmeyecek. Hatta eskisinden de daha çok sevecek. Çünkü, artık insanları iyiler ve kötüler diye iki guruba ayırmıyor olacak. İnsanın içinde kötünün de iyinin de mevcut olduğunu ve ne zaman hangisinin yüzeye çıkacağını o insanın kendisinin bile kestiremediğini bilecek. Bu yüzden daha bir sevecek insanları. Çünkü, artık onların doğasını az çok bilecek. Hayata da bir başka bakacak artık. Mutluluk umuduyla kendini kandırıp durmayacak. Hayatın mutluluk ve acının toplamı değil pek çok duygunun içiçe geçmiş hali olduğunu anlayacak. Kabul edecek onu kendi doğası içinde ama mücadele etmekten de vazgeçmeyecek. Geceleri biraz ağlayacak belki ilk zamanlar. Yıldızlara bakacak ve yine ağlayacak. Yatağına saklanacak uzunca bir süre. Tavanın köşelerine bakacak ve düşünecek. Düşünecek ve düşündükçe yine ağlayacak. Ağladıkça da anlayacak. Önce başkalarına kızacak. Öyle çok kızacak ki zaman zaman sesli düşündüğünün farkına varmayacak. Sonra sessizlik başlayacak. Ve o sessizliğin içinde bugüne kadar yapmadığı birşeyi yapacak kendisiyle yüzleşecek. Ve yatağında saklandığı süre boyunca ait olmadığını hissedecek. Dünyanın toprağında bir yama sanacak kendini. Ama o yama sandığının aslında değerli bir parça olduğunu sonra sonra öğrenecek. Ve bir olacak toprakla. Bir olacak ve bir daha ait olmak üzerine düşünmeyecek bile.

Zaman böyle geçecek. Ve o farkına varmadan değişecek başka biri olacak. Sonra yeniden gün ışığına çıkacak, inzivasını bozacak. Yatağını artık saklanmak için değil uyumak için kullanacak. Pek çok şeyi anlamış olacak. İçindeki depremden arda kalanları toparlamış ve yerine yenilerini yapmak için hazır olmuş olacak. Yeniden başlayacak. Ama bu kez çok çok sağlam basacak. Bu kez bilerek çıkmış olacak yola. Korkmayacak.

"Sahi" diyorum "kaşık kadar kalmış yüzü. Ama düzelecek... Daha iyi olacak."

Resim: Modigliani

02 Haziran 2008

Dikkat ediyorum da pek dikkatsizsin

Dikkatim dağınık mıymış? Elbette dağınık. Kimin değil ki? "Ah tatlım ben çok dikkatliyimdir." diyenin alnından öperim ki o dünyanın tüm bu gereksiz bilgi kirliliğine karşı kendine kalkan oluşturmuş, ruhunu tüm gereksiz ayrıntı ve karmaşadan korumuş insandır. Bu yüzden de takdir edilmeyi hakeder. En azından benim tarafımdan.

Hemen hemen herkes sersem sepet dolaşıyor ortalıkta. En azından benim tanıdıklarım öyleler ve sayıları pek çok. (İki seçenek var ya ben kendime benzeyenleri buluyorum ya da pek çok insan aynı dertten muzdarip.) Aslında bir de şu konu var; Neye göre dikkatli olmaktan söz ediyoruz? Kiminin dikkati "kim ne yapmış" a yöneliktir, kiminin müziğe, kimin dünya gündemine, kimin sağlıkla ilgili herşeye, kiminin kapı dinlemeye falan filan. Aslında neye dikkat ettiğin biraz da kim ve ne olduğunun işareti değil midir? Şimdi buna dair de bir test yaparlarsa hiç şaşırmam. "Neye takıntınız var?" testi... "Hımmm sayın bayan sizin komşularınızın özel hayatlarına dair müthiş bir merakınız var. Hatta bu öyle bir raddede ki duvarla kulağınız arasındaki bardak sizin hayatla yegane bağınız haline gelmiş. Üzgünüm ama siz bağımlısınız." ya da "Beyefendi siz hastalıklara öyle takılmışsınız ki tüm dikkatiniz buna yönelmiş. Biri herhangi bir hastalıktan ya da bitkisel bir tedaviden bahsetse hemen antenleriniz o tarafa doğru dönüyor. Sağlık dışında hiç birşey sizi ilgilendirmiyor. Evet efenim herşeyin başı sağlık ama siz de böyle abartarak sağlığınızdan oluyorsunuz."

Neyse bu kadar didiklemekten vazgeçip şu teste bir bakalım. "Dikkat Dağınıklığı hastalığınız var mı?" "Evet var." Aslında testi burada bırakabiliriz. Ama pazartesi sendromunu yenmek adına gereksiz işlerle uğraşıp soruları cevaplayayım diyorum kendi kendime. (aslında pazartesi sendromumu o günün salı olduğunu düşünerek yeniyorum ama bu başka bir probleme yol açıyor. Çünkü cuma gününü cumartesi sanıyor ve fazla mesai yaptığımı düşünüp sinir oluyorum. Pazartesi sendromunu cuma sendromu olarak erteliyorum. Değişik bir salaklık örneği diyebiliriz. Tamam abartıyorum. Farkındayım.) Neyse sorulara dönelim. Soruları cevaplayıp 0 1 2 3 4 5 şeklinde değerler verecekmişim. 0=Hiç değil 1=Az 2=Bir dereceye kadar 3=Ortalama olarak 4=Oldukça fazla 5=Çok fazla anlamına gelecekmiş. Sorulara artistik puan verecek halimiz yok ya. "Enfes bir soru 5 puan. Saçma bir soru 0 puan" İşte buradan belli dikkatimin vahim hali neyse. Evet sorular...

Soru: Özellikle grup içinde konuşulanlara ilgimi toplamakta zorlanıyorum.
Cevap: Zorlanıyorum tabii. Şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereyken nasıl dikkat edebilirim ki? Önce dizilerden başlıyorlar. Benim gibi televizyon izlemeyen biri nasıl dikkat edebilir buna? Söyledikleri karakterler hakkında en ufak bir fikrim yok. Dikkat etsem ne olacak? İzlemediğim ve asla izlemeyeceğim dizi karakterleri hakkında gereksiz bilgileri beynime doldurmam bana ya da bir başkasına nasıl bir fayda sağlayacak. 5 diyelim bari.

Soru:Ruh halim iniş çıkışlarla doludur.
Cevap: Kimin değil ki güzel kardeşim? Yani bu soruya 0 puan verecek bir insan evladı var mı? "Hayır efendim ruhum hep aynı sularda yüzer. İniş çıkış da neymiş?" asıl bunu diyen adamdan şüphe ederim. Eh yine 5 demekten başka yol yok gibi.

Soru: Genellikle sorunun tamamı sorulmadan soruyu cevaplamaya başlıyorum.
Cevap: Evet, çünkü herkes sürekli aynı soruları sorduğu için devamını duymama gerek olmuyor. Zekice sorular sorma klubü bu aralar pek rağbet görmüyor. "Ne yapıyorsun?" "Geldin mi?" gibi sorular başta olmak üzere dehşete düşüren sorular ne yazık ki piyasada çok iş yapıyor. Kapıyı açmış beni görüyor, gelmişim "geldin mi?" diye soruyor. Yok gelmedim gördüğün bir halusinasyon diyorum, bu kez de "aksi şey" oluyorum. Neden dalga geçiyormuşum. Eee elime malzeme verirsen ben de kendimi tutamam ki. 5 puan elbette töbee töbee

Soru: Zihnime işlevselliğini yitirecek kadar çok gereksiz şeyler dolar.
Cevap: Gözümü, kulağımı kaparsam dolmaz ama sadece iki elim var. Gözümü kapasam kulağım açıkta kalıyor kulağımı kapasam gözüm. Yani bunu engellemenin yolu yok ki. Her yandan saldırıya uğruyoruz. Televizyon, radyo, gazeteler... Yahu bana ne Britney Spears'ın yüzündeki sivilcelerden? Ya da saçma sapan tartışmalar, magazin programlarındaki sersemliklerden bana ne? Hadi ben televizyon açmıyorum ama dolmuştaki radyodan saldırıyorlar bu kez de. Ya da bir yerde dururken tanımadığım iki kadın bunlardan söz ediyorlar. Gazete okuyayım diyorum bacak, popo fotoğraflarından haberleri bulmakta zorlanıyorum. Evet zihnim işlevini kaybediyor bu doğru bu sersemlikler arasından ne düşüneceğimi bulmakta zorlanıyorum çünkü. 5 tabikii başka ne diyebilirim ki?

Soru: Beynim aynı anda birden çok kanalın gösterildiği bir televizyon ekranı gibidir.
Cevap: Allaaah Allaaaah çağrışım diye birşey var kardeşim. Bir kelime binlerce yere sürükleyebilir seni. Daldan dala daldan dala daldan dala... 5 vallahi buna da 5.

Soru:Gündüz hayal görmeyi engelleyemiyorum.
Cevap: Dünya ile başa çıkmanın başka yolu var mı be güzel kardeşim, canım benim? İnsan neye sığınacak hayallere tabi. Hem hayal kurmak yeni keşif ve buluşların da ilk adımıdır. Hayallerimizden uzak durun. Dikkati dağınık olabilirim ama hayal kurarken asla. Kocaman bir 5 tabii ki.

Sonuç itibariyle dikkati fena halde dağınık biri olduğumu kesinleştirmiş bulunuyorum. Bu yazıyı yazarken yaptıklarımı düşünürsem herşey gün gibi ortada zaten. Önce ilk cümleyi yazdım. Kalkıp çay söyledim. Bu arada karşı koridorda birini gördüm. Onunla iki laf ettim. Yazmaya başladığımı unutup gazeteleri okumaya daldım. Sonra bir mail geldi ona bakarken yazdığım yazı aklıma geldi. Bu arada soğuyan çayımı yenisiyle değiştirdim. Sonra masama bırakılmış bir kağıda daldım. Yine karşı koridorda birini gördüm. Konuştum. Biraz bahçeye çıktım. Döndüğümde yine yazıyı anımsadım. "Bu kez bitireyim bari" dedim. Testin bulunduğu sayfayı kaybettim. Onu bulmaya çalışırken başka bir sayfaya takılıp kaldım. Yeniden yazıyı anımsadım. Testi buldum. Yaptım ve şimdi noktayı koyuyorum. Oh be...

Resim: http://www.deviantart.com/print/1048706/