30 Mayıs 2008

Beyaz kraliçenin son askeri


O kadının yüzü aklımın duvarlarına koyu mavi bir boya ile çizildi. İnsanların güzel yürekli olanlarının sembolü o yüz artık. Ne zaman iyiliğe güvenimi kaybedersem kaldırıp başımı, içimin duvarına kazınmış o yüze bakacağım...

Bahçede duruyorlardı. Sigara içiyordu o kadın ve karşısındaki ona birşeyler anlatıyordu. Az ilerilerinde durmuş bir yandan sigara içiyor bir yandan da binanın tavanına yuva yapmış kırlangıçları izliyordum. Kırlangıçların yuvaları için getirdikleri çamurdan bir parça ayaklarımızın dibine düştü.

Kadın konuşmasını böldü ve düşen çamura baktı.
Ve gözünü çamurdan ayırmadan anlatmaya başladı: "Eski evimin balkonuna yuva yapmıştı kırlangıçlar. Hem de her iki balkona da. Bir gün arka odadan bir ses duydum. Bir yavru kırlangıç içeriye girmiş. Beni görünce gardrobun arkasına attı kendini. Korktu garibim. Elimi uzattım çıkaramadım. Onu orada bıraksam yine ölecek. Öyle küçüktü ki... Eşimi çağırdım. O da dakikalarca uğraştı. Yok çıkmıyor. Öyle korkmuş ki kıpırdayamıyor bile. Bilmiyorum, belki de sıkışmıştı. Dolabı çekmeye çalıştık çekemedik. Çok ağır, parçaları da ayrılmıyor. Sonunda marangozu çağırdık. Dolabı söktü adam. Yavru uçup gitti. Sonra dolabı yeniden monte ettirdik. Görüyor musun sen şu küçük kuşun yaptığını bize?" Yüzüne yayılan tatlı gülümsemeye bakıp kaldım şaşkın şaşkın. "Hangi zamanlardan geldin sen de kalbinde böyle bir hayat sevgisi taşıyorsun?" demek istedim ama öylece bakakaldım içim içimden taşarak.

Ah kız kardeşim olsun istedim o kadın. Kardeşim olsun da ona her baktığımda diyeyim ki; "İşte iyiliğin hükmünü kaybetmediğinin kanıtı karşımda duruyor. Kanlı canlı, kardeşim benim." Ve tutup bu kadını alnından öpmek istedim. Küçücük bir yavru kuş için binbir zahmeti göze alan, onun da bir hayatı olduğunun bilincinde olan bu kadın alnından öpülesi değilse, nedir? Yol kenarında ölen insanların yanından geçip giden adamlar ve kadınların ülkesinde yaşayan biri için bu kadın elleri öpülesi değilse nedir?


Hala umut var, iyi olan kraliçenin askerleri azaldılar ama tümden yenilmediler. Son asker de gidinceye kadar hala umut var insana dair. Beyaz Kraliçe bir gün Kara Prensi altedecek. İşte o zaman binlerce kırlangıç yavrusu doğacak dünyada. Ve o yavrular bilecekler ki insanoğlu onları hep koruyacak. Ve insanlar bilecekler ki; iyilik asla yenilen olmayacak... Bir gün mutlaka...

Resim: Edson Campos

Cuma Mektupları IV

Bu çok garip bir duygu Sevgili Dostum. İçimde, çok ama çok derinlerde yeniden dirilen bir şehir var sanki. Oysa, çok değil kısa bir süre önce, sanıyordum ki; bu şehir bir daha ayağa kalkamaz. Öyle değilmiş insanın içindeki şehirler. Yıkılır ve yeniden yapılırmış. Daha bir sağlam olurmuş duvarları ve çok daha güçlü depremlere dayanabilirmiş.

Biliyor musun; korkuyordum önceleri. İçimdeki o şehrin yıkılmasından, onu bir daha eski haline getirememekten ve bir daha ben olamamaktan korkuyordum. Farkettin mi; Biz insanlar korkularımızı bile söylemekten ölesiye korkuyoruz. Ama kimimiz artık bu korkuları söylemekten utanmıyoruz. Çünkü, zaman içinde öğreniyoruz ki korktuklarımız mutlaka ama mutlaka başımıza gelecek. Çünkü zaman içinde öğreniyoruz ki; hayatın bize öğretme biçimi bu. Yani bizi korkularımızla yüzleştirerek. Sanıyorum, hayat bize sadece ve sadece şunu anlatmaya çalışıyor; "Korkmamayı ve kabullenmeyi öğreninceye dek gerçek anlamda kendin olamayacaksın. O halde ders no 1: Şu an en çok korkutuğun başına gelmek üzere, hazır ol."Evet, korkuyordum içimdeki şehrin yıkılmasından.Ve hayat bana o zor dersi anlatmaya başladı.

Henüz bu korku ile yaşarken ve hayatın bizlere öğretme biçiminden henüz bihaberken, bilmiyordum insanın içi, yıkılan şehirler yerine çok daha güçlüsünü inşaa etmeye muktedir. Ve yine bilmiyordum insan yıkmadan, ya da yıkılmadan diyelim, yapmayı öğrenemiyor. Bir düşün Sevgili Dostum; sandalyenin ayağı kırılmasa onu tamir etmeyi öğrenebilir misin? Elbette hayır. Ama bir kırık sana çok daha sağlam bir ayak sağlar. İşte asıl öğrenilmesi gereken de belki budur hayatta. Bilemiyorum.

Uzun süre kendi yıkıntılarım arasında dolaştıktan sonra, bir sabah baktım ki; güneş altında yeni bir kent kuruluyor içimde. Sağlam duvarları olan ve dimdik ayakta duran dirençli bir kent. Ve işin en güzel yanı, o kent tüm katı duvarlarına rağmen hayata olan sevgisinden ve bağından hiç birşey kaybetmeden yükseliyor. Evet dostum, o kentin yükselişine şahit oluyorum bir süredir. Sevinç ve hayretle kendi içimdeki kente bakıyorum. Ve diyorum ki; "Artık korkma, bu kent yıkılsa bile, yerine çok daha güzel, dirençli ve sağlam olanı gelecek. Yıkıntıların arasında koca bir dev kent yükselecek. Ve o kent her zamankinden daha da çok "sen" olacak. Sakın korkma..."


Evet dostum bu çok garip bir duygu. Acı dolu bir yoldan yürüyüp güneş altında parlayan bir şelaleye ulaşmak gibi. Dilerim; o acı dolu yoldan geçmezsin demek istiyorum ama o acı dolu yoldan geçmeyen o ışıklı şelalenin kıyısına varabilir mi?


İşte böyle dostum. Yeni bir kentin kıyısından sana selamlar ve sevgiler yolluyorum. İçinin kentine bir çınar ağacı dik benim için, ömrü uzun olsun, koca gövdesi dostluğumuzun hatrına hep ama hep ayakta kalsın. Yüzyıllarca...

Resim: Ritva Voutila

28 Mayıs 2008

İnsan olmak koca bir yürek işi

Eğer bedenimiz ilk soluğunu almadan önce, ruhumuza "insan olarak yaşamak istiyor musun?" diye sorulmuşsa, çok cesur bir ruhumuz var demektir. Çünkü, insan olmak hiç de o kadar kolay olmadığı gibi her ruhun da harcı değil.

Ses: "Sen küçük ruh, insan olarak dünyada yaşamak ister misin?
Ruh:
"Koşullar neler?"

Ses: "En fazla 80 yıl yaşayacaksın. Eğer dünyanın pek çok nimetinden vazgeçer ve hayatını bedeninin bakımına harcarsan bu 100 sene de olabilir pekala. Ama dünyada durum biraz karışık. Heyecan verici diyelim biz buna."
Ruh: "Ne gibi bir heyecanmış bu?"
Ses:
"Her an ölebilirsin mesela. Yaşının kaç olduğunun önemi yok. Kazalar var, cinayetler, kalp krizleri, kanser ve buna benzer pek çok hastalık.Diken üstünde bir hayat diyebiliriz. Bir de ekonomik sorunlar var ki bu tamamen hangi bölgeye indiğin ve kimin çocuğu olduğunla ilgili. Artık şansına kalmış. Bir Arap şeyhinin evladı da olabilirsin Kenya'lı bir ailenin çocuğu da... Şans...Savaşlardan da söz etmeliyim bu noktada. Ki bu savaşların pek çoğu anlamsız hırslardan doğar milyonlarca insanın ölümüne neden olur. Yüzündeki bu şaşkın ifadeyi anlıyorum fakat dünyada böyle bir durum var ne yazık ki. Sistem bu şekilde..."

Ruh:
"İyi ama insan olmanın güzel olan bir yanı yok mu? Yoksa kim ister bu koşullarda insan olmayı ki?"

Ses: "Olmaz mı? Hiç bir canlının tatmadığı tarifsiz bir duyguyu yaşayabilirsin: Aşkı... Ve sevginin çok fazla çeşidine sahip olabilirsin... Annen baban seni sevgiyle öperken sen kendi evladına sarılabilirsin... Hiç tanımadığın insanlar ruhunun parçası olabilirler... Bunun gibi şeyler... Bir de sanat var ki o da sadece insanoğlunun bir ürünü... Sanatı icra et ya da birinin yaptıklarına bak, oku, izle, dinle büyüleyici bir haz içinde bulursun kendini... İşte tüm bunlar da insan olmanın güzel yanları..."
Ruh: "savaşlar, hastalıklar, ekonomik krizler... Karşısında sanat, aşk ve sevgi... Eksiler ve artılar eşit görünüyor... Denemeye değer... Evet insan olmayı kabul ediyorum... İnsan olmak oldukça heyecan verici görünüyor."

Eğer böyle bir seçim yaptıysa insanoğlu dünyaya gelmeden önce, şimdi hayattan, gelecekten korkması ne kadar anlamsız... Çünkü bu seçimi ancak cesur çok cesur ruhlar yapabilir... Herşeyi göze alarak insan olarak yaşamak... Cesaret bu değilse, nedir?

Resim: http://zancan.deviantart.com/art/The-Book-86717537

27 Mayıs 2008

kar altında


Kırmızı bereli bir kadın kar taneleri altında öylece duruyor. Sessizce. Yüzünün çizgilerinde binlerce kelime dolaşıyor. Aşka dair, kaybedilmeye ve kaybetmeye dair, geçmişe ve geleceğe dair binlerce kelime...

Böyle zamanları vardır insanın. Bir karar verir ve sonrasında lapa lapa kar altında donar kalırsın. Yüzünden geçen kelimeleri birbiriyle birleştirip anlamlı bir cümle kuramazsın. Bu yüzden yol ayrımları hep kış ikliminde geçer.
*****
Ve kararmış gök altında kalbi kararmış bir adam duruyor. Koca bir kentin tepesinden bakarken kendi içinin kenti çoktan yerle bir olmuş. Suskun bir kentin suskun yabancısı o şimdi.
Böyle zamanları vardır insanın. Biri bir karar vermiştir.Tüm olan biten budur. Biri... Bir... Karar... Vermiştir... O kentin içinde böylesine yabancı kalırsın. Karlara sarınıp ısınmaya çalışırsın. Bu yüzden yalnızlıklar hep kış ikliminde gelir.
Fotoğraf 1: http://www.grtrnews.com/tr/uploads/iklimler.jpg
Fotoğraf 2:
http://www.divxplanet.com/index.php?page=film&id=242

26 Mayıs 2008

Sorular, seçimler, doğrular ve yanlışlar

Doğru ile yanlışı ayırdedebilmenin öyle hiç de kolay olmadığı zamanlar vardır. İnsan çoğu kez bu ayrımın, aklında bir sorun olmayacağını, çünkü "iyi"nin de "kötü"nün de keskin sınır çizgileriyle ayrıldığını sanır. Ama hayat kesin çizgilerle bölünmek yerine çoğu zaman içiçe geçmiş bulanık görüntüleri sever. O bulanık görüntüler içinde cevaplanması gereken sorular vardır. Ve o sorular herhangi bir yerde karşınıza çıkabilirler.

Benim sorum Gone baby gone (Kızımı Kurtarın) adlı filmin paketinden çıktı. Son sahne şöyle diyordu; Patrick Kenzie ya da Angela Gennaro... Seç birini... Sen olsan ne yapardın? Ve bulanık bir sudaydı soru. Çünkü, küçük bir kızın hayatı için doğru olanın ne olduğu söz konusu olduğunda buna karar vermek hiç de öyle kolay değildi. Sahi ne yapardım acaba?

TEMEL SORUN: 4 yaşında bir kız çocuğu. Bir yanda alkolik, uyuşturucu bağımlısı, tüm gecelerini bir barda geçiren, üstüne üstlük 4 yaşındaki kızını da o bara götüren, kendi keyfi için plajda güneşlenirken çocuğunu 2 saat arabanın içinde unutup kızarmasına yol açan bir anne... Diğer yanda çocuğun ailesini, çocuğun öldüğüne inandırarak, onu alıkoymuş bir polis. Ve soru; bu çocuğun mutlu bir hayat yaşaması için kimde kalması gerekir?

PATRİCK KENZİE CEPHESİ: Patrick bir çocuğun yerinin ne olursa olsun annesinin yanı olduğunu düşünüyor. Annenin tüm bu kötü alışkanlıklarına rağmen çocuğu için eski alışkanlıklarını değişitireceğini ve kendini çocuğuna adayacağına inanıyor. Çünkü annelik duygusunun kutsallığı ve annenin her daim fedakar olacağı gibi bir mantıkla hareket ediyor. Tüm anneler içlerinde "çocuğum herşeyden önce gelir." duygusunu taşırlar mı?

ANGELA GENNARO CEPHESİ: Angela ise çocuğun mutluluğu için kendi annesinden uzak tutulmasını, kendisine bir gelecek vaadeden daha da önemlisi çocuğu sevgiyle kucaklayan polise verilmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü, kadının tüm bu alışkanlıklarından hiç bir koşulda vazgeçmeyeceğini, böyle bir ortamda büyüyen bir çocuğun "kaybedilmiş bir hayat" olduğunu savunuyor. Anneliği çocuğu karnında taşımak değil onu sevgiyle büyütmek olduğuna inanıyor.Haksız mı?

Patrick Kenzie ya da Angela Gennaro? Kim olurdun bu filmde? Ve neye göre seçim yapardın? Bir çocuğun geleceğini mi düşünürdün, yoksa o çocuğun annesine onu bulacağına dair verdiğin sözü, çocuğun geleceğini mahvetme pahasına tutar mıydın? Neyi seçerdin? Bir çocuğun hayatını mı yoksa bir annenin duygularını mı? (ki o annenin annelik duygusu taşıyıp taşımadığından emin bile değilsin.)

Temel sorun şuydu aslında; Doğru olan, kim için doğruydu? Ve yaptığın birşeyin doğru olduğundan emin olmak isteyen biri kimi baz almalıydı kendine? Bir çocuğun hayatını mı, yoksa kayıp duygusunu yaşayan bir annenin duygularını mı?

Ben seçimimi Angela Gennaro'dan yana kullandım. Çünkü, anneliğin bir bebeği karnında taşımaktan çok daha fazlası olduğuna inananlardanım. Çünkü anneliğin bir çocuğun hayatını kendi hayatından, isteklerinden önde tutman gerektiğine, ancak böyle biri isen anne olmayı hakettiğine inananlardanım.

Sanırım tüm bu nedenlerden dolayı; 4 yaşında bir çocuğun hayatını göz göre göre ziyan etmezdim. Sanırım... Ama yine de yapacağın seçimden emin olmak hiç de o kadar kolay değil. Çünkü aslında asla bilemeyeceksin o çocuğun geleceğinin en iyi nerede ve nasıl şekilleneceğini...Öz annesinin yanında mı, yoksa onu gerçek bir aile gibi seven ama kanbağı olmayan aile yanında mı?

24 Mayıs 2008

Bir gün yine birlikte...

Onu, o dağın başında neden bırakıp gittiğini anlayamamıştı. Bu sabah arabanın ön koltuğuna oturduğunda her zamanki gezilerden birine çıktıklarını sanmıştı. Öyle ya herşey aynıydı. Güneş yine doğmuştu, insanlar sokaklarda koşuşturuyorlardı, araba kornalarından korkunç bir senfoni dolanıp duruyordu ortalıkta. Belki bir şey farklıydı. O hiç konuşmuyordu, elleri direksiyonu sımsıkı kavramış öylece yola bakıyordu. Hiç bir yerde de durmamıştı. Ne bir dükkan önünde durup birşeyler almış ne de bir arkadaşına uğramıştı. Tek kelime etmeden sürmüş ve saatler sonra bu dağ başında durmuştu.

İki dağın tam ortasında uzun çam ağaçlarının arasında ince bir yolda duruyorlardı. Sessizliği bir kaç oyuncu kuşun cıvıltısı bozuyordu. Başka da birşey yoktu zaten. Sessizliğini bozmadan indi arabadan. Biraz etrafa baktı sonra da gelip kapısını açtı. Açılan kapı "aşağıya in" demekti. Bunu öğrenmişti. Direnmeden ve anlamadan indi. Sebebini bilmediği bir yalnızlık duygusu sardı içini. Bu garipti, sahibi ve tek ait olduğu aile şu an yanında ayakta dikiliyordu.Öyleyse bu duygunun sebebi neydi? Öylece durdular.

Neden sonra sahibi eğildi ve başını ellerinin arasına alıp gözlerinin içine baktı. Uzun bir sessizlikten sonra: "Bunu anlamayacağını biliyorum Likör. Aslına bakarsan beni bugüne kadar anlayıp anlamadığından da emin değilim ya." Likör kuyruğunu salladı. Nasıl anlamazdı? Bugüne kadar söylediği her kelimeyi dinlemiş hepsini de anlamıştı. Tek derdi cevap verememek olmuştu ki bunun pek de bir önemi yoktu. Biliyordu ki; insanların çoğu zaman ihtiyaç duydukları kendilerine cevap verecek bir ağız değil onları dinleyen biriydi. Likör de pekala iyi bir dinleyiciydi.

Yine bir sessizlik oldu. Likör o kitabı düşündü. Kemik Bey ve Willy'nin hikayesini. Willy'nin ölümünden sonra Kemik Bey'in nasıl da yalnız kaldığını... Sahibi o kitabı sesli okumuştu. Likör tüm kelimeleri büyük bir dikkatle dinlemiş Kemik Bey'i düşünüp durmuştu günlerce. Sahibi kitap bittiğinde onun başını okşayarak "Bendeki de akıl işte." diye gülmüştü. "Sanki anlayacakmışsın gibi sana bu kitabı okudum." Anlamakla kalmamış kitabı yaşamıştı Likör. Ama elbette bunu anlatamamıştı sahibine.

Elleri hala yüzündeydi. Devam etti konuşmaya sahibi. "Seni burada bırakmak zorundayım. Bunca zamandan sonra seni terkettiğimi, sana ihanet ettiğimi düşünüyor olacaksın. Ama bilmediğin şeyler var. Ve asla bilemeyeceğin."

Sonra arabaya binip gitti. Likör öylece kaldı orada, o sessiz ve ıssız yerde. Ne yapacağını düşünemeyecek kadar şaşkındı. Öyle şaşkındı ki arabanın ardından bile koşmadı. Uzaklaşan kırmızı arabayı izledi. Ve ince kumlu toprağın üzerinde uzandı. Zor zamanlar onu bekliyordu. Uyumalı ve ne yapacağına sonra karar vermeliydi. Öyle de yaptı.

Uyandığında herşey yeniden başladı. İçindeki o sızı hiç bir yere gitmeden onun uyanmasını beklemişti. Üstelik bir de korku kaplamıştı içini. Yürümeye karar verdi. Geldikleri yoldan giderse şehre ulaşabilirdi. Günlerce günlerce yürüdü. Ve şehre ulaştı.

İlk zamanlar zor oldu hayatı. Sokaklara ancak gezmek için çıkan bir köpek için sokakları ev olarak düşünmek elbette zordu ama alıştı. Çöplerden yiyecek buldu kendine, uyumak için en elverişli yerleri keşfetti. Çok uzun zamanlar geçirdi ama içindeki o küskünlük duygusunu bir türlü atamadı. Küskünlüğü kızgınlığa daha sonra da nefrete dönüştü. Öyle ki sahibini sokakta görse dişlerini bacağına geçirecek ve bir parça koparmadan da bırakmayacaktı.

Günün birinde birşey oldu sonra. Tüm intikam duygularını tersine yani acımaya çeviren birşey. Çöplerin arasında, bir gazete kağıdı üzerine sokak köpekleri ve kedileri için bırakılmış yemeği yiyip bitirdiğinde, yalayıp durduğu gazete parçası üzerindeki fotoğrafa kilitlendi bakışları.Yerde boylu boyunca kanlar içinde yatan bir adamın fotoğrafını gördü. Bu oydu. Onu bıraktığı gün giymiş olduğu lacivert pantolon açık mavi kazak vardı üzerinde. İçi sızladı Likör'ün. Gazete parçasını alıp uyuduğu yere götürdü. Şimdi anlıyordu herşeyi... Anlıyor ve ona kızmıyordu. Demek o gün kendi canına kıymaya karar vermişti. O yüzden onu oraya o dağ başına bırakmıştı. Çünkü sokağa atarsa geri dönüp geleceğini biliyordu. Geri dönüp onu o halde göreceğini biliyordu. Bu yüzden uzağa olabildiğince uazağa götürmüştü Likör'ü.

Bir gün gözlerini kapadığında hayata, onun yanına gitmeyi hayal etti... Willy Timbuktu'dan söz ediyordu kitapta.Hani şu ölünce gidilen yerden. Köpekler de girebiliyorlardı oraya hem. Belki de sahibi şimdi Timbuktu'da Willy ve Kemik Bey'le birlikteydi. Ve bir gün gelecek Likör de onlara katılacaktı. Ne kadar zaman kaldığını bilmiyordu ama onlarla bir gün beraber olacağını biliyordu...

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/584802/

23 Mayıs 2008

Cuma mektupları III

Sözlerim, toprağa savrulan buğdaylar gibi. Filizlenecek mi yoksa kuraklığın kurbanı mı olacak bilemiyorum şimdiden. Ama gökyüzüne güveniyorum Sevgili Dostum. Toprağa da, güneşe de ve yağmura da öyle... Binlerce söz attım şimdi bu mis kokulu toprağa. Sonra bir avuç alıp ondan, ceplerime doldurdum. Bilirsin, hatıraları saklayanımdır ben. Nice topraklar ceplerimde...

Bütün sabahı kırlangıçları izleyerek geçirdim. Binanın üst tarafına yuva yapmışlar. Öyle çoklar ve öyle küçükler ki... Farkında mısın, hayatlarımızı pek çabuk yıkıveriyoruz. Ölümler, kayıplar ve aşk acıları... Binbir emekle inşa edilen hayatları birden çöpe atıveriyoruz. Şimdi bu kırlangıçlara bakarken kendimden utanıyorum. O küçücük bedenlerin hiç durmadan çamur damlalarını taşıyarak kurduğu hayatlara baktıkça en çok da... Onlar doğanın sırrına vakıflar. Ne olursa olsun hayatın en iyi biçimde devam ettirilmesi gerektiğini biliyorlar. Sen hiç dert ve kederden bir nehir kıyısında sulara gözlerini dikmiş öylece oturan bir kırlangıç gördün mü? Hayat devam ediyor ve geçmiş her zaman geçmişte kalır. Kırlangıçlar bunu biliyorlar.


Okuduğum kitapta şunu söylüyor: "Kendi mağaranda bir süre zaman geçir." İnsanın kalbinin bir mağaraya benzediğini hiç düşünmüş müydün? Bence benziyor. Ve orası dünyadan, hayattan, insanlardan ve insan olmaktan yorulduğunda dinlenebileceğin bir yer. Ama o mağaranın asıl amacı kendini bulacağın tek yer olması. Sanki tüm duvarları aynalarla kaplı. Ve o aynalar sana seni anlatmak için var. Hani deriz ya: "Dünyayı, hayatı anlamak istiyorum." diye. İnsan kendini anlamadan dünyayı ve hayatı anlayabilir mi? Kendini anlamak bir bakıma dünyayı ve hayatı anlamak değil midir zaten? Küçük bir dünyayız biz de, farkında olsak da olmasak da...


İnsan kendi gücünü nasıl da küçümsüyor Sevgili Dostum farkında mısın? Kendinden bir tanecik olduğunu unutuyor da kendi içinde kendini sıradan, önemsiz hale getiriyor. İnsanlara bakarken bunu görüyorum çoğu zaman. Ve bu yüzden hem kızıp hem üzülüyorum onlar için. Çünkü, kendilerinin farkında olmadıkları için yapabilecekleri pek çok şeyi yapmaktan korkuyorlar, mutlu olma fırsatlarını çöpe atıyorlar.Hayatlar böyle harcanmamalı...

İnsanlara baka baka, onlar üzerine ve daha çok da hayat üzerine düşüne düşüne çok zaman geçirdim bu günlerde.Zaman zaman hayaller bile kurdum dünyanın geleceğine dair. İmkansız hayallerdi elbette. Çünkü süresiz bir barışa dairdiler. Hüzünle gülümsedim önce. Ama sonra dedim ki; "Tüm gerçekler, bir zamanlar sadece hayaldiler."

Böyleydi günler... Sabun köpüğü gibi uçup gittiler, geride leylak kokusu bırakarak...

Resim: http://wedders.deviantart.com/art/Swallow-and-Gulp-53520852

21 Mayıs 2008

oturduguyereyayılanus'lar

Böyle bir tür var. Gerçekten. Ben onları oturduğuyereyayılanuslar diye adlandırıyorum. Bu türün çok tuhaf, garip, mantık sınırlarını zorlayan özellikleri olduğunu söylemek mümkün. Şöyle ki; bunların gözleri oturacak bir yer bulmaya ayarlanmıştır. Oturdukları zaman yavaş yavaş bacak kasları gevşer ve öne doğru kayar. Sırt o güzelim 90 derecelik açıyı kaybeder ve saniyeler içinde koltuğun ya da sandalyenin arka bölümü ile oturulan bölüm arasındaki çizgiye yerleşir.(bunu nasıl becerebildiklerini açıklayabilen biri çıkmadı henüz) Bu tuhaf türü yerinden kaldırabilmek için deprem, yangın, sel felaketi ya da volkan patlaması gibi birşey olması gerekir. Aksi takdirde orada öylece saatlerce oturabilirler. Hele de önlerine bir bilgisayar ya da ellerine bir kitap verirseniz keyiflerine diyecek yoktur. Yayıldıkça yayılır bu hallerine bayılırlar.

Tam olarak olmasa da bu türün bazı özelliklerini taşıdığımı itiraf ediyorum. Oturma biçimi konusunda tam özellik, uzun süre o şekilde oturabilme konusunda ise sıfır özellik taşıyorum. Bu nedenle kendime yarım
oturduğuyereyayılanus diyeceğim. Evet.

Tam ya da yarım olsun
oturduğuyereyayılanusların ortak özelliği onları herhangi bir yere götürebilmek için çok fazla ısrar edilmesi gerektiği, ısrar yetmezse yalvarmak gerektiği bu da olmazsa "ölümü öp gel bak" demek gerektiğidir. Zira bu tür oldukça yumuşak kalpli ve kimseyi incitmeyen bir türdür. (Karıncayı bile incitmezler çünkü çok nadir adım atarlar.)

Geçen gün bir
oturduğuyereyayılanus bana yaşadığı birşeyi anlattı. Bu kısa hikaye oturduğuyereyayılanusları tam anlamıyla anlayabilmek açısından önemli olduğu için hiç vakit kaybetmeden aynen aktarıyorum.

Bizim oturduğuyereyayılanus'u bir arkadaşı yalvar-kıyamet evlerine davet etmeyi ve davetine olumlu yanıt almayı başarmış. Eve gittiklerinde bu arkadaşın annesi korkunç bir telaş içindeymiş. Mutfak masasının sandalyesini gözüne kestiren oturduğuyereyayılanus (bundan sonra adı kelimelerin kısaltılmışı olan OYY diye anılacaktır.) kadının hareketlerini incelemeye koyulmuş. Kadın fırın, ocak, bulaşık makinesi, balkon, sebzelik, buzdolabı arasında mekik dokuyormuş ve bu olan biten OYY'da dehşet yaratıyormuş. Bütün bu telaşın sebebi az sonra anlaşılmış.Bu pürtelaş kadının ertesi gün "Günü" varmış. İyi de bu telaş nedenmiş? Bizim OYY bunu bir türlü anlayamamış.

Tam olarak 12 çeşit pasta çörek yaptığını anlatıyormuş kadın. Kadın anlatırken
bizim OYY bu çalışmayı ancak rüyasında görebileceğini düşünüyormuş ama bunu bile pek sanmıyormuş açıkcası.Öyle ya bu onun hayatı boyunca yaptığı hareketin toplamına eşdeğer bir çabaymış ki kadını canıgönülden takdir ediyormuş. OYY'a göre bu kadın altın bir plaketi hakediyormuş. Eh bir oturduğuyereyayılanus'a göre gerçekten altın plaketi hakeden insanüstü bir çaba. Bu tartışılamaz elbette.

Kadın hem poğaçaları yapıyor hem de anlatıyormuş. "Geçen hafta Zehra'lardaydık. 15 çeşit yapmış. Ah ben yetiştiremeyeceğim yetiştiremeyeceğim. Şu çilekli pastayı da yapsaydım. Yardım eden de yok ki! Kızlar siz de anlamıyorsunuz yemek pasta işlerinden. Gerçi anlasanız da size emanet edemem ya neyse. Bu bir onur gurur meselesi. Hay Allah... Gece bire kadar çalışacağız başka yolu yok. Ölsem de kalsam da 15 çeşit olacak. Hatta 16 çeşit yapayım da Zehra çatır çatır çatlasın ayol..."

Bizim OYY nefesinin daralmaya başladığını hissetmiş ve bir bahane ile mekanı terketmiş. Kendi kendinden bile ummayacağı bir hızla eve atmış kendini. O kadın bütün gece kabus olmuş ona. Sabah uyandığında kadının hızından ve telaşından başı dönüyormuş. Daha sonra arkadaşına sormuş "annenin günü nasıl geçti?" diye. Kendi sorusuna kendisi gülmüş sonra, "sanki üniversite sınavın nasıl geçti diye soruyorum" diye bir güzel alay etmiş. Ama arkadaşının esprisi daha çok güldürmüş onu, soruyu şöyle cevaplamış: "Annem 1-Zehra Teyze 0. Bir dahaki karşılaşma gelecek aylarda Zehra Teyze Stadında."

RESİM:
Giuseppe Mariotti,

20 Mayıs 2008

Böcek, çöl, duvar, kedi

Ekranda dört tane küçük böcek var. İsimlerini bilmiyorum. Çünkü onları daha önce hiç görmedim. Açık kahve bedenleri ve saydam kanatları var. Çok zararsız görünüyorlar. Bu ekranın nesi çekiyor onları? Bir tanesi şu an tam "Çok zararsız görünüyorlar." cümlesinin "zararsız" kelimesi üzerinde geziniyor. Kendince dalga mı geçiyor acaba benimle? "Heh heh... Seni sefil insan... Zararsız görünüyorlarmış... Kolundaki o küçük pembe benekleri kaşırken anımsarsın bizi... heh heh heh" İsimleri ne acaba? Şimdi ben bunlara isim bulsam birbirlerini dürtüp "bu insanlar ne kadar aptallar." deyip gülcekler, eminim. Her neyse...

*******
Annem nereden bulduysa bir tişört giymiş. Ona "çöl gibi görünüyorsun" diyorum. Alınıyor. Haklı kadın. "Nedenmiş o?" diye tersleniyor. "Tişört" diyorum "rüzgarın kumlarda bıraktığı izler gibi üzerindeki desen. Kızıl bir çöle benziyor." Omuz silkip geçiyor. Ne desin ki? Her neyse...

*******
"Bir duvar vardı." diye başlıyor Mülksüzler. Ah be Ursula keşke sadece tek bir duvar olsa. Dört bir yan duvar bazen... Öyle, bir parça gökyüzü tepede... Azıcık nefes alacak alan bir de... Bir de o muzip kırlangıçlar geçmez mi? Ah keşke bir duvar olsa. Tek bir duvar...Arkanı dönüp gidersin. Duvar arkada kalır. Sonra devam ediyor: "Bir duvar vardı.Önemli görünmüyordu." Elbette önemli görünmez. Ya şöyle başlasaydın kitaba: "Dört duvar vardı." O zaman bu cümlenin ardından "önemli görünmüyordu." diyebilecek miydin? Desen bile kendin inanacak mıydın o ikinci cümleye? Her neyse...

*******
Kedinin yavruları olmuş. Tam beş tane kocaman kulaklı yavru. Kulakları neden bu kadar kocaman? Gerçekten tuhaf. Bir tanesi duvarın üzerinde çılgınlar gibi bağırıyor. O kadar küçük bir bedenden bu ses nasıl çıkıyor anlaşılır gibi değil. "Onu alıp annesinin yanına koyayım" diyorum, anneannem "hayır" diye bağırıyor. Şaşkınlıkla "neden?" diye soruyorum. Çünkü bir yavruya insan eli değerse anne onu bir daha yanına almazmış. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Ama bu deneyi yapmayı göze alamıyorum. Ya doğruysa? Ya gerçekten annesi onu o duvarda bırakırsa? Bunu göze alamam. Her neyse deyip arkamı dönüp gitmeyi istiyorum ama bazı zamanlarda insan "her neyse" diyemiyor.

********
Böcek, çöl, duvar ve kedi yavrusu aklımın içinde birbirine karışıp gidiyor. Dört kelime kaç hikayede bir araya gelir? Bu dört kelimeden kaç kısa hikaye doğar ya da tek bir hikayede nasıl bir araya gelir bu kelimeler?

Küçük bir deneme yapalım mı?


Çölün kızıl kumları üzerinde birden peyda oldular. Sanki kumların içinde doğmuşlardı. Tıpkı onun rengindeydiler. Kanatları hariç. Kanatlar saydamdılar. Öyle saydamdılar ki güneşin ışığı o kanatlardan geçip yedi renge ayrılıyordu. Kızgın kumların üzerinde hafif ayaklarıyla dolaştıkları için hafif ayağın kısaltılmışı olan hafay diye bilinirdi bu böcekler. Zararlı olmadıkları söylenirdi. Öyle ki çöl insanları bu böceklerin ellerinde kollarında yürümesine aldırış etmez, hafif ayaklarını hissetmezlerdi bile.

Oysa insanların bilmedikleri birşey vardı. Bu böcekler tek bir koşul altında zararlı hatta öldürücü olabilirlerdi. Bir kedinin tüyleri arasında yaşamaya başladıklarında... Hiç bir canlının kanını içmeyen hafayların, nedendir bilinmez, kedi kanına karşı bir zaafları vardı. Ve kedi kanı kendi kanlarıyla karıştığı vakit, dünyanın en az miktarı en öldürücü olan zehrine sahip olan yaratıklarına dönüşüyorlardı. Ve elbette insanlar bunu henüz bilmiyorlardı.Hafaylar da öyle...

Çölün, kızgın güneş altında alev alev kavrulduğu sıradan günlerden birinde onlar geldiler. Çarçabuk çadırlar kurup büyük bir gürültüyle çalışmaya başladılar. Nedendir bilinmez çölü bir duvarla ikiye ayırmaya karar vermişlerdi. İnsanoğlunun anlamsız ve gereksiz savaşlarının bir sonucu olsa gerekti bu ya, küçük hafaylar buna pek kafa yormadılar. Hem onlara neydi canım onların hafif ayakları tırmanmalarını, saydam kanatları uçmalarını sağlıyordu.Üstüne üstlük savaş üzerine kafa yormayacak kadar barışçı yaratıklardı onlar. Bu nedenle hafaylar hiç aldırmadılar bu gürültücü adamlara. Sadece bir süre o bölgeden uzaklaştılar. Çölün daha sakin sessiz bölgelerine gittiler, her zaman yaptıklarını yapmaya devam ettiler. Arada bir meraklı hafayların bazıları eski bölgelerini ziyaret edip, gökyüzünde kanat çırparak duvarı, adamları izlediler. Çadırların içine girdiler ve küçük araştırmalar yaptılar.

Bu hafay ziyaretlerinden birinde küçük bir hafayın gözleri çadırın önünde kıvrılmış uyuyan nefis bir siyam kedisinin üzerinde büyülenmiş gibi sabitlendi. Kedi öylesine zarif öylesine güzeldi ki daha önce böyle birşeyi hiç görmemişti. Daha yakından bakmaya karar verdi. Ve ne olduysa ondan sonra oldu. O ince ipeksi tüylerin arasına giren hafay kanın kokusuyla kendinden geçti. Ne yaptığını bilmez bir vaziyette, daha önce varlığından bile haberdar olmayan iğnesi ortaya çıktı ve kedinin sırtında kendine küçük bir delik açtı. Meraklı hafay neye mal olacağını bilmeden içtikçe içti kanı. Sarhoş gibi havalanıp yalpalayarak arkadaşlarının yanına döndü. Olan biten herşeyi anlattı onlara. Merak ve istekten çıldıran bir hafay sürüsü Siyam kedisinin üzerine kamp kurdu.

Kedi bir kaç gün sonra öldüğünde hafaylar birer canavara dönüşmüşlerdi bile. O gürültücü adamların kanlarını içmekte geç kalmadılar. Çünkü ortada başka bir kedi kalmamıştı. Duvarın başlamasından bir hafta sonra orada çalışan tüm insanlar öldü. İşlerini hiç iz bırakmadan yapan hafaylar, ölümleri araştırmak üzere gelenlerin üzerine asılıp kendilerine kedi kanı bulmak için kentlere gittiler.

Yarısı tamamlanmış o duvara "ölüm duvarı" dendi ve çölün o bölümü lanetli kabul edildi. Ve o kentteki tüm kediler birer birer yok oldular. Kimse ne olduğunu öğrenemedi.

Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/2229276/

19 Mayıs 2008

Su gibi...

Su usul usul akıyor... Kayaların arasından usul usul... Öyle kendi halinde ki şaşıp kalırsın... Sanki gideceği yolu biliyor ve durup düşünmüyor bile "acaba hangi yoldan gitmeliyim" diye... Suyun doğası bu... Böyle... Kim diyebilir ki; "Su o, sadece eğime göre akar gider" diye... Hayır o bilerek akıp gidiyor, bilerek ve şaşmadan...

Güneşli bir mayıs öğleden sonrasını suya imrenerek geçiriyorum. Bu taşların üzerinden aşıp geçen, kendi yolunda ilerleyen suya bakarak, ona sorarak ve onunla konuştuğum için etraftakilerin ne diyeceğinden çekinmeden...

Herşeyle konuşabilir insan. Suyla, toprakla, dağlarla, gökyüzüyle, geceyle, yıldızlarla, ayla... Herşeyle... Bir kural yok. Ve insanlarla konuştuğun zamankinden çok daha fazla şey öğrenebilirsin pekala. Ya da öğrenmeyi bir yana bırak rahatlayabilirsin. Çünkü bunların hiçbiri seni yargılamaz ya da seni ayıplamaz. Onlar dünyanın kadim bilgeleridirler ve dünya varolalı beri öyle çok insanlık hallerine şahit olmuşlardır ki herşeyin kabul edilebilir olduğunu ve dünya üzerinde herşeyin imkan dahilinde olduğunu bilmektedirler. Bu yüzden herşeyle konuşabilir insan...

Suyun içindeki taşların üzerinden yürüyorum. Sanki defalarca buradan geçmişim gibi yolu bilerek ve tedirginlik duymadan ilerliyorum. Suyun doğasını almışım gibi... Dünya üzerindeki birşeyler uzun uzun bakarsan onların doğasını mı alırsın? Bu mümkün mü? Suyun, gecenin, güneşin ya da ayın... Gecenin içine uzun uzun bakan bu yüzden mi böyle karanlıkta?

Köpürerek akıyor. Taşların üzerinden akıp geçiyor. Taşları yıkayıp paklıyor, ağaçlardan yapraklar, tohumlar çalıp götürüyor başka topraklara... O gideceği yolu biliyor ve yanında götüreceği şeyleri de... O yolunda duran taşları temizlemesi gerektiğini biliyor ve o tohumları başka topraklara götürmesi gerektiğini de... Akıyor, akıyor, akıyor...

Ve akarken şöyle fısıldıyor: "Her ruh aslında kendi yolunu bilir, yeter ki onun önüne set koyma. Yeter ki onu kendi doğasında bırak. Her ruh yolunu mutlaka bulur..."

Fotoğraf: http://foureyes.deviantart.com/art/yulong-river-68712773

18 Mayıs 2008

Pencereden

Dakikalardır böyle... Kıpırtısız oturuyorum asma yapraklarına bakarak... Gökyüzü pembe gri bulutlarla kaplı, hafif bir rüzgar, kayıtsız ve kimseye hesap vermez bir akşamüstü... Tüm bunların içinde öylece oturuyorum... Üşüyen ayaklarıma aldırdığım yok, kendime ve hayata da...

Bazen böyle yapmalı insan. Darmadağın bir odanın darmadağın oluşuna hiç ama hiç aldırmadan oturmalı. Çekmeli sandalyesini pencerenin önüne ağaç yapraklarına bakmalı, gökyüzüne, kuşlara... Evet sadece bunlara bakmalı. O an için bakılası olan tek şey o yapraklar olmalı. Başka bir şey değil...

Sanki tüm hayatı gözlerimin önüne sermek ister gibi nasıl ve ne zaman dağıttığımı hatırlamadığım bir şekilde dağıtmışım odayı. Bir yanda yarısı okunmuş kitaplar, işaretlenmiş gazete sayfaları, defterler, kalemler, dergiler, giysiler... Paket kağıtları var bir de... İçinde ne olduğunu çoktan unuttuğum birşeylerin paketleri... Böyle aklım gibi dağınık bir odanın içinden asma yapraklarına bakmakta hala ısrarcıyım... O an için yapılacak en iyi şey bu gibi geliyor... Nedense?

Sanki kendi bedeninden, ruhundan çıkıp da dışarıya bakmak gibi bir duygu olduğundan belki. İnsan kendinden uzklaştığında kendini unuttuğunda, sadece bir çift gözden ibaret sandığında kendini daha mı rahat ediyor ne? Kimsin ve nesin? Ne yapıyorsun ve ne yapmak niyetindesin? Gelecek için planların ne? Ya korkuların? Endişelerin? Saçma sapan insanlık halleri...

Bütün bunların hepsi o kitapların defterlerin giysilerin arasında kendi dağınıklıklarında kalsınlar diye mi bakıyorum yapraklara? "Unutmak insana verilmiş en büyük armağandır." demişti biri bana. Haksız da sayılmazdı hani. Bu planlar, endişeler, zorunluluklarla yaşarken ve o an için yapabileceğin birşey yokken unutmak en güzel armağan değilse nedir sahi?

Hala bakıyorum. Su, güneş ve yeşilden oluşan sade basit yaşamlarının içinden kendime bir pay almak ister gibi büyük bir aç gözlülükle baktıkça bakıyorum... Oda hala darmadağın... "Kalsın öyle... Endişelerin peşinden koşacağım daha çok zamanım var." diye mırıldanıyorum sonra. Dedim ya saçma sapan insanlık halleri işte... Biter tükenir mi?

Fotoğraf: http://photogurl88.deviantart.com/art/grape-leaves-29875449

16 Mayıs 2008

Cuma Mektupları II


Hep o şiir geliyor aklıma. ,

"Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım..." (1)


Ben sana cevabı ömür süren bir soru bırakmayacağım sevgili arkadaşım. Bunun için şimdiden endişelenme. Olsa olsa tam anlatamadığım cevaplar kalacak benden sana. O cevapların iskeletine deri giydirmen gerekecek belki. Evet, en fazla bu olacak. Söz veriyorum.

Zaman geçiyor benim sevgili dostum. Bukowski'nin deyişiyle "Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali." Zamanın hızına ayak uyduramaz oldum ben. Tepelerden aşağıya korkarak koşuyor da koşuyorum. Sanki bir ağacın ardına saklanmış muzip bir çocuk zaman. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle o ağacın ardından uzattığı sıska bacağına takılıp düşüverdiğimde kahkahalarla yine kaçmaya başlayacak. Yüzüm toprakta öyle kalakalacağım. Hayat geçecek, zaman koşacak ve ben o toprakta öylece asırlarca kalacağım sanki...

"Yaşlanıyorsun" dedi biri bana geçen gün. Üzüldüm mü? Hayır. Zamanı ve hayatı olduğu gibi kabul edenlerdenimdir bilirsin. Yüzümde oluşan çizgilerden değil istediklerimi yapamamaktan korktum. Bütün bunlara gücüm yetmezse artık diye. Bilirsin...

Öyle ya; yapmak istediklerimin onda birini bile yapamadım daha. Hep dersin ya bana; "Bir hedef koyduğunda kendine ve sonra o hedefe ulaştığında, bitmiyor herşey. Daha yeni başlıyorsun." Pek de haksız değilsin hani. Bu yaşam açgözlülüğü değilse nedir? Biliyorum, sen buna "yaşam coşkusu" demeyi tercih edersin. Bu daha da yumuşatılmış ve nezaket paketine sarılmış hali mi yoksa? Öyle ya da böyle bizler, yani bütün insanlar, en vazgeçmiş anımızda bile tüm hücrelerimizle yaşama sımsıkı tutunan bir tür değil miyiz? Bu nedenle gerek yaşam açgözlülüğü diyelim gerekse yaşam coşkusu hepsi bir.

Tüm bu yaşam isteğinin dışında bir de kendimle kavgalarım var bu ara. Öfkeleniyorum ve o öfkeli halime kızan başka biri oluyorum, umutsuzluğa kapılıyorum sonra kendimi azarlıyorum "neden bu kadar umutsuzsun"diye. Dünya ve hayat bu kadar olasılığı içinde tutarken, bu milyonlarca olasılık içinden hep negatif olanın gelip kucağına düşeceği budalalığı da nedir böyle? Söyle bana, insan neden aydınlığa değil de karanlığa çekiliyor. Karanlığın mıknatısı neden daha güçlü? Kendimize ışığı alan ve aydınlığa çekilen mekanizmalar edinmeliyiz, ne dersin?

Bu haftada böyleydi benim güzel dostum. Böyle kendimle kavgalarla, uzun uzun düşüncelere dalmalarla ve tepelerden aşağıya koşan vahşi atları yakalamaya çalışmalarla geçti... Böyle...
(1) Murathan Mungan- Omayra

15 Mayıs 2008

Yarım yamalak

Hep yorgunum. Sabah uyandığımda yorgunum, yemek yerken yorgunum, çalışırken yorgunum, okurken, yazarken, boş boş bakarken, uyumaya hazırlanırken hep ama hep yorgunum. Zaman zaman bunu mırıldandığımda (ki çok alçak sesle mırıldanırım) kayıtsız ve umursamaz birinin keskin kulağından içeri süzülen bu mırıldanmalarım, o keskin kulağın üst bölümündeki herşeyi o çok bildik kalıplar içinde düşünen beyinde şekillenip, çoğu kez ne dediğinin farkında bile olmayan dudaklarından şöyle dökülüveriyor: "Bahardandır." Bu "bahardandır" lafından ziyade benim mırıltılarımı bile duyacak kadar keskin kulakların ağzından çıkanı bu kadar kayıtsızca belki farkında bile olmadan söylemesinin şaşkınlığında takılıp kalıyorum. Açıklamalara girişecek halim yok. Zira yorgunum ve basmakalıp laflar, iş olsun diye verilen yanıtlara cevaplar vermekten bıkmış usanmışım.

Neden yorgun olduğum ve bunun daha ne kadar devam edebileceği konusunda kafa patlatıyorum uzun zamandır. Buna bu kadar kafa patlatıyor olmak da beni yoruyor işin garibi. Tüm bu yorgunluk içinde günleri geçirirken ve bunun sebeplerini ararken ve ararken daha da yorulurken cevap birden bire geliyor. Tam yatağımı açmış ve yorgun bedenimi uykuya teslim etmek üzereyken anlıyorum herşeyi. Sebep gözümün önünde duruyor. Herşeyi alelacele yaptığım ve hiç bir şeyi tam olarak yapamadığım için tüm bu yorgunluk. Uyumak için bile acele ediyorum öyle ya. Gün bitmişken, tüm günü, olan biteni ve hayatı başucumdaki komidinin üzerine bırakıp uyumaya hazırlanırken bu acele de neden ki?
Günü, günleri düşündüm öyle tavana bakıp uyumak için hiç acele etmeden. Ne yaptığımı ve neyi neden nasıl yaptığımı... Kısacık günlere çok şey sığdırmaya çalışanlardan biriydim ben. Aklım 40 odalı bir ev gibiydi ve ben o odalar içinde koşturup durmaktan bitkin düşüyordum.Gerekli düşünceler, hayati mevzular, alınması gereken önlemler, planlar, yapılması lüzumlu işler, yapılması lüzumsuz fakat yapmaktan keyif alınan işler, filmler, kitaplar, gazeteler, fotoğraflar, resimler, şarkılar, arkadaşlar, tanıdığım tanımadığım henüz tanıdığım tanımaktan keyif duyduğum tanıdığıma pişman olduğum insanların cümlelerinden oluşan sesler, sokaklardan aklımda kalan kareler, televizyon, radyo... Tüm bunlar arasında koşturan ve hiç birşeye tam olarak yetişemeyen aklım.
Hep hızlı hareket ediyordum bir de. Çarçabuk içilen çaylar, yarım atılan sigaralar, hem yemek yiyip hem gazeteye göz atıp hem de televizyon izlemeler, birileriyle telefonda konuşurken aynı zamanda başka işleri halletmeye çalışmalar, dakikalara birden fazla işi sığdırmaya çalışmalar... Tüm bunlar budalalık değilse nedir?

İşte bütün bunlar yüzünden hiç birşeye konsantre olamıyordum. Çünkü kitap okurken aklım bir filmde kalıyordu, film izlerken yazmam gereken bir metinde, yazarken aklım bir köşe yazısına takılıyordu ya da... Bu nedenle hiç bir işi layıkıyla yapamadığım gibi gün bitiminde pestilim çıkıyordu. Gün sonunda elimde kırk yamalı bir bohça kalıyordu. Anlamsız belirsiz bir kumaş parçası...

Karar verdim. Hızlı hareket etmek yerine ağır hareket edip ağır ağır tane tane konuşacaktım. Bir işi yaparken aklımın diğer bir işe kaymasına izin vermeyecektim. Dakikalara birden fazla iş sığdırmaya çalışmayacak ve en önemlisi de tek bir kişi olduğumu unutmayacaktım. Bu yorgunluğu başka türlü yenmenin imkanı yoktu.
Uykuya geçmeden şunları mırıldandım kendi kendime; "İnsan sakin yaşamalı hayatı... Tadını çıkara çıkara, ağır ağır ve yorulmadan... Günleri yamalı bir kumaşa çevirmemeli bir de. İnce ince her ilmeği bilerek anlayarak dokumalı. Çünkü hayat yarım yamalak yaşanarak ziyan edilmeyecek kadar kısa ve değerli..."

14 Mayıs 2008

Biz ayrı dünyaların insanlarıyız Neriman


-Hilmi
-Hıııı?
-Dışarı çıkalım mı?
-Maç seyredecem kadın. Ne dışarısı gecenin bu vakti?
-Çok sıkıldım bunaldım Hilmi? Her vakit ağlayasım geliyo...
-Git bana bi kahve yap açılırsın hoohohoohooho
-Allah cezanı versin Hilmi. Kafana yağmur yerine kahve, dolu yerine futbol topu yağar inşallah.

*****


-Ooooy ooooy gittiiiiğiiin gün ciğerümeeee hançeeer saplandııııı ooooy oooyyy ah nerelere gidem de ölem o elleeerdeeeee oooooyyyy oyy
-Bu ne Remzi?
-Türküüü
-Nasıl bir türkü bu Remzi?
-Güzel bir türkü
-Bu türkü değil Remzi bu başka bişey. Adlandırılamaz bişey. Kısaca UDO diyebiliriz.
-Ne demekmiş bu UDO.
-Unidentified Disgusting Object. Türkçe meali tanımlanamayan iğrenç şey.
-İngilizce kursuna mı gidiyon sen gizli gizli gız?
-Yok altyazılı dizi seyrediyom ihihihih
-İyi halt ediyon. Azıcık radyo dinle de türkü öğren. Belki çilingir sofrasında bana canlı müzik yaparsın ehe ehe ehe.
-Allah belanı versin Remzi. İnşallah çilingir sofrasında köpeoğlu salatası olursun da sarhoşlar seni meze yaparlar.

*****

-Sinemaya gidelim mi Neriman?
-Ben kitap okuyacağım.

bir saat sonra
-Neriman biraz dolaşsak mı acaba? Hem kitabevlerine de bakarız hı?
-Ben dizi izleyeceğim.

bir saat sonra

-Nerimaaaaan?
-Efendim.
-Gidip bir kahve içsek mi?
-Kahve ikinci rafta. Cezve çekmecede, fincanlar da sol üst dolapta.
-Dışarıda yahu.
-Yok ben temizlik yapacağım. Ama temizlikten sonra bir yorgunluk kahvesine hayır demem.

bir saat sonra
-İyi geceler Neriman ben yatıyorum artık
-Yatıyor musun?
-Evet geç oldu. Yarın işe gideceğim.
-ühühühühühüh
-Ne oldu yahu neden ağlıyorsun?
-Sen hiç benimle ilgilenmiyorsun Rıfkı?
-Allah cezanı versin Neriman. Gözüne dizine dursun...
-Ühühühühühühühüh

*****
Her ne kadar zıt kutupların birbirini çektiğine inanılsa da ve bu bir ölçüde doğru olsa da ilişkilerde asıl önemli olan ortak bir öze sahip olmak galiba. Arkadaş, kardeş, sevgili her ne olursa olsun insanlar karşıdakini önemsemedikleri ve bazen kendi isteklerinden feragat edip birlikte ortak bir noktada buluşamadıkları sürece ilişkiler çıkmaz bir noktaya gelip saplanıyor.Öyle ise bu lafı biraz değiştirmek gerekiyor: Ortak bir öze sahip olan zıt kutuplar birbirini çeker...
Karikatür: Ramize Erer

12 Mayıs 2008

İnsanlar, caaanım insanlar

Evinin her yanına biblolar, plastik çiçekler, oyuncaklar, tablolar doldurmuş. "Canım çıktı vallahi haftasonu"diyor. "Hayırdır" diyorum. "Eh temizlik yapmaktan"diyor. Ah be benim güzel arkadaşım evini böyle "ne bulursam alırım" müzesine çevirirsen tüm haftasonun da temizlik yapmakla geçer. O bibloların, tabloların tozunu alacaksın plastik çiçekler silmekle olmaz onları şöööyle bol köpüklü sularla yıkayacaksın, balkona koyup kurumalarını bekleyeceksin. Tüm o danteller, örtüler de tozdan nasibini almış olacak elbet. Bir koşuda onları yıkacaksın. Bitti mi haftasonun? Bitti elbet. Ah be arkadaşım ev sana hizmet edeceğine evin kölesi olmanın mantığı nedir?

*****

Adam açık unutulmuş bir karikatür dergisinin sayfalarından can havliyle fırlamış gibi. Gözlerimi ondan ayıramıyorum. Ben dolmuş beklerken o büfeden birşeyler alıyor. Yumurta topuk ayakkabılar, beyaz çoraplar, sıska bacaklara yapışmış fındık kabuğu bir pantolon, üzerinde aynı renk ceketi, beyaz ve düğmeleri tüm göğsünü gösterecek şekilde açılmış gömleği, üçte biri beyaz üçte biri siyah ve üçte biri de bir kaç ay önce boyanmış kahverengi kızıl arası boyadan kalmış saçı, fırça kaşları ile tam bir karikatür tipi. Dergide görsem "hadi canım böyle bir tip mi kaldı?" diyeceğim türden bir adam. Ama kalmış... Üstelik öyle bir kendine güvenle yürüyor ki "ben farklıyım" fiyakası her yanından taşıyor. Ben ve sokaktaki herkes ondan gözünü ayıramıyor. "Ben farklıyım" diyerek yürümekte haksız mı şimdi bu adam?


****

Ciyak ciyak bir çocuk sesi tüm ofislere yayılıyor. Kıkırdamadaya başlıyor ardından bir başka çocuk. Sonra ciyaklayan da ona katılıyor. Ofis mofis dinlemeden nerede olduklarını unutup koşturmaya başlıyorlar. Bacakları vücudunu taşıyamaz olmuş anneleri can havliyle yetişmeye çalışıyor çocuklara. "Oğlum dur kızım yapma evladım gel buraya." Bir koşturmacadır gidiyor. Tüm öğleden sonra sessizliğin karargah kurduğu ofis iki bücürün sesiyle bambaşka bir yere dönüşüveriyor. Çocuklar ne tuhaf ne anlaşılmaz yaratıklar. Kendi doğalarında hareket edip de oldukları yeri bir anda değiştirebilen başka bir canlı var mı?


****

Yemek yerken bir yandan da televizyona bakıyorum göz ucuyla. Bir yeşil fasulye tanesi bir reklam bir parça ekmek bir reklam bir kaşık yoğurt bir reklam... "Geleceğin teknolojisi" diye davudi bir erkek sesi müjdeler veriyor. "Hah" diyorum "başımızı göğe erdirecek bir icad daha. hele bakalım neymiş?" Bir robot kadın işve ile tuşlara dokunuyor. Neden "geleceğin teknolojisi" lafı geçer geçmez illa bir robot karşımıza dikilivermek zorunda.Bu bir mesaj mı insanlığa: "Sizi sersemler, hepiniz öleceksiniz. Ama robotlar hep yaşayacaklar. Gelecek sizin için değil, onlar için var nıhahahaha" Reklamlar saman altından bu mesajı mı veriyorlar bizlere... Ah caanım insanlar, siz yoksanız gelecek de yok zaten. Robotlar mı alacak dünyayı bırakın alsınlar. Kadın robotlar mı evleri uğruna feda edecekler kendilerini, saçsız başlarındaki neyi süpürge edecekler, hangi robot "geleceğin karikatür dergisi"nden fırlamış olacak da diğerlerine "ben farklıyım"diyecek, çocuk robotlar olacak mı bulundukları her yeri kıkırtılarıyla şenlendirecek? Geleceğin teknolojisiymiş? İnsan olmayınca gelecek sahiden gelecek olacak mı?

11 Mayıs 2008

Fevri ama gayriihtiyari



-Nasıl davranıyorsun biliyor musun?
-Nasıl?

-Fevri
-Gayri ihtiyari
-Ne?
-Gayriihtiyari olarak fevri davranıyorum.
-Hımmm
-Biz Akdenizliler böyleyizdir. Öfke de, sevgi de, mutluluk da, kızgınlık da, üzüntü de, keder de hep başkasına aşırı gelecek şekildedir. Böyle ne yapalım?
-Avrupalıların bizden farkı ne biliyor musun?
-Nedir?

-Öfkeyi akılla dizginleyebilmeleri.

-Robot
-Hayır değil sadece soğukkanlılık.
-Ben sıcakkanlı bir Akdenizli olmayı tercih ederim. Kendimi böyle daha bir "insan" hissediyorum.
-Ama Avrupalılar...

-Ben Avrupalı değilim ben Akdenizliyim.

-Öfke?
-Öfke konusunda haklısın. O konuda kendimi dizginlemeliyim ama duygularımı gösteriş biçimimde asla. Mesela sevgi...

-Yani?

-Ben sevgimi sarılarak, yanaklarını sıkarak göstermeyi tercih ederim. Çocuklarda mesela... Onlara uzaktan bakıp "ah canım pek de tatlı" diyemem ki. Kanın kaynayınca birine hani onu çok sevince buzdolabı gibi durmak çok saçma.

-Evet.
-Bak Akdeniz ülkelerine kederi de neşeyi de doya doya yaşar onlar. Pek insancadır halleri hareketleri. Bir de senin akılcı Avrupalılarına bak.
-Hımmm
-Hımmm ya. Bu konuyu bir daha konuşalım ne dersin? Ben de o zamana kadar öfke dizginleme çalışmalarıma devam edeyim.
Resim: http://cuson.deviantart.com/art/play-chess-with-robot-61467927

10 Mayıs 2008

Yolculuklar, dönüşler ve alınan yaralara dair...


Ruhumuzun neye ihtiyacı varsa ellerimiz ona uzanıyor galiba. Biz farketmesek de sorularımızın yanıtlarını çoğu kez tıpkı bir mıknatısın çekimi gibi kendimize çekiyoruz. Bu, belki aklın içinde dönüp duran girdaplardan yorulmakla belki de yanıtını çılgınlar gibi arayıp durduğumuz soruların ağırlığından bükülen bellerimizle ilgilidir kimbilir...

Bir cumartesi öğle sonrasında elime aldığım kitabın kapağını kapayıp bunları düşündüm şaşırarak. Aslında o kitap bambaşka şeyleri anlatıyordu ya ben ondan sadece ihtiyacım olanları alıyor, kelimeleri kasdedildiği anlamdan ziyade bambaşka bir boyuta çekiyor kendi elimle şekillendiriyordum. Karışmış aklıma, üzgün ve kayıplardan muzdarip ruhuma başkalarının kelimeleriyle merhem sürüyordum. Ece Temelkuran konuşuyor ben yatışıyordum. Yeni bir umut buluyordum sözcüklerde, başka bir bakış açısı, üzerime üzerime gelen hayata karşı bir tür meydan okuma... Ve daha önce akıl edemediğim pek çok şey...

Ece Temelkuran elbette bambaşka bir fikirle almıştı kalemi kağıdı eline ve şunları yazmıştı Caracas'da Hotel Tamanoco'daki odasında: "Sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. Yolları yolculuk, yola çıkanı da yolcu yapan budur. Aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. Yolculuğun gizi budur: Kaybetmezsen yolunu bulmazsın aslında." [1]

Bir zaman çıktığım o yolu düşündüm. Ve sonunda örselenmiş bir ruhla geri dönüşümü. Elimde kalan yanılsamaları bir de... Hepsi ve herşey, olan bitenler boşuna çıkılmış bir yolculuğun hikayesi gibiydi. En fenası boşuna oluşuydu. Kaybedilen zaman, dağılıp gitmiş hayaller ve bir daha nasıl kendine geleceğini bilemeyen kaybolup gitmiş bir ruh...

Onun kelimelerini okuyana kadar böyleydi geçmişi anımsamak. Üzgün ve kızgın bir zaman yolculuğuydu. Fakat o kelimeler, sanki gözlerine yeni bambaşka bir göz takılmış gibi hissettiren o kelimeler, şimdi o yolculuğun boşuna olmadığının kanıtıydılar. Öyle ya ne diyordu: "Yolculuk bir düşmek kalkmak meselesidir. Eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir."

Gitmiş ve yaralarla dönmüştüm. En azından yola çıkma cesaretim vardı. Göze almıştım yaralanmayı. Ve o yaralara şimdi ağlamak niyeydi? Yolu hiç görmeden ölmektense yola çıkıp yaralarla dönmek elbette yeğdi. O çok güvenli hayat sahiplerinden biri olmamıştım hiç. Kendi ruhlarını korumak adına yola çıkmayanlardan ve yaşadıkları hayata hayat diyenlerden olmamıştım. Kimseyi yolda bırakmamıştım ve kimsenin yolunu tıkamamıştım. Kimseye yalan söylememiştim. O kocaman yalanlarla başka biri olmaya çalışmamıştım ki? Kusursuz muydum? Değildim elbette. Hatalar, günahlar insan içindi ve ben de az çok payımı almıştım bunlardan. Ama kim söyleyebilirdi kendisini aşılmaz cehennem çukurlarına yolladığımı?

Ben yoldan yaralar ama açık bir alınla dönmüştüm. Sorular ve cevaplarla da... Yorgun varmıştım evimin kapısına. Uzun zaman gözlerimi kırpmadan tavana bakmıştım. Herşeyin ve herkesin yalan olduğuna inanmıştım. Ve işin garibi vazgeçmiştim yeni yollar ve yolculuklardan...

Uzun bir zaman önceydi tüm bunlar. O zaman dünyanın çıkılan yolculuklar, alınan yaralar, yaraları iyi eden kelimeler ve insanlar olduğunu bilmeden önce... Dedim ya uzun zaman önceydi tüm bunlar... Yeni yollara çıkacak cesaretimi yeniden bulmadan çok önce...

[1]Biz burada devrim yapıyoruz Sinyorita- Ece Temelkuran
Fotoğraf: http://www.deviantart.com/print/1739485/

09 Mayıs 2008

Cuma mektupları

Tıpkı havaya yazılan sözcükler gibi, kimin göreceğini bilmeden yazıyorum bu kelimeleri sana. Gökyüzüne dağılmış bulutlardan işaret parmağımla harfler çiziyorum, o harflerden kelimeler ve kelimelerden cümleler kuruyorum, hayat biraz anlam bulsun diye...

Çoktan yitirilmiş anlamlar peşindeyim. Onları ararken izler bırakıyorum geride. Gretel'in minik ekmek parçaları bıraktığı yollara benziyor geçtiğim yollar. "Eğer kelimelerimi kuşlar yemezlerse geri dönebilirim." diyorum.

Ne diyordu o filmde: "İki tür yolcu vardır. Bir tanesi yola çıkarken geri dönüp bakar. Geri dönüp bakan hep evine geri döner. Diğeri ise bakmaz. Onun kaderi hep gitmektir." Belki bu yüzden atıyorum o küçük ekmek parçalarını... Geri dönüp bakmadığım halde, kaderim hep gitmek üzerine kurulduğu halde, bir gün pişman olursam geri dönebileyim evime diye... Belki...

Öyle ya, insan evini özler değil mi? Bir gün hani o dünyanın tadına doyulmaz havasını koklamaktan yorgun düştüğünde, huzur içinde kapısından geçeceği ve güven hissedeceği bir ev olsun ister. Bunun adına yaşlanmak diyorlar dünya dilinde ya, asıl adı yorulmaktır. Yaşlanmak da yorulmak değil midir zaten?

İnsan kocaman bir ciğeri var sanıyor hayat yeni başlarken. Sanıyor ki; o ciğer dünyanın tüm havasını doyumsuzca soluyabilir. Zaman geçtikçe, geçtikçe ve geçtikçe o havanın bitmez tükenmez olduğunu, dünyanın binbir rengi olduğunu ve kısacık ömre tüm bunları sığdıramayacağını, sığdırdığını sandığı anda dünyanın değişip başka, bambaşka renklere büründüğünü anlıyor. Geri kalanın ve önemli olanın bir tas su, bir kap çorba, yuva ve aile olduğunu görüyor şaşkın gözleri...

İşte o ekmekler bunun için. Bir gün dünyanın bitimsiz hazinesinden bıkıp da geri dönmek isteyen yorgun bacaklar için. Yorgun yolcu, yolunu kolay bulsun diye bu ekmekler... Ve bu mektup da "sırf sana söylemiştim" dememen için benim sevgili dostum. Öyle ki bu yolcu, yola çıkarken biliyor zaten bir gün geri dönmek isteyeceğini, bir gün yorulacağını...

Hepsi bu...

08 Mayıs 2008

Domuzlara inci sunmak

Bu bir marifet değil. Koşulsuz sevgi sunmak ve her insanın içinde su götürmez iyi bir özün bulunduğu inancına sahip olmaktan söz ediyorum. Marifet değil. Bu bir uyuşturucu. Öyle ki;insanı kolayca etkisi altına alıveren ve onu mantıktan, gerçeği gören gözden yoksun bırakan...

Kendini domuzlara inci sunarken bulabilirsin mesela. Dersin ki; "Onun içinde iyi bir öz var. Çünkü o bir insan. Kişisel tarihinde savaşlar olmuş olabilir. O savaşlarda ağır yaralanmış olabilir. Bu yaralar, ruhunun gözeneklerini tıkamış olabilir. Daha da kötüsü onun, içindeki o iyi özü unutmasına yol açmış olabilir. O özü çıkarmak, o özü sevgiyle usul usul tıpkı bal yapar gibi binbir emekle çıkarmak gerekir."

Evet, böyle düşünür, buna inanırsın. "İnsan olmak, Tanrı'nın ruhundan bir parça taşımaksa eğer, her insan özünde iyi olmalı" gibi afili bir cümle ile de sabitlersin aklının duvarına bu fikri. Ve her zaman olduğu gibi inançların seni yönetmeye başlar. Onlara karşı anlayışlısındır, içlerindeki öze bakmaya çalışırsın gzbebeklerinin içine içine bakarak. Bıraksalar, gözbebeklerinden içeri girip o çok derindeki özü çıkarıverip gözler önüne sereceksindir ya, Tanrı bu gücü sana lütfetmemiştir. Ama olsun dersin nasılsa çıkacak ortaya. Ve onun hakkında ileri geri konuşanlar, yüzüne bakmayanlar utanacaklar kendilerinden...

Bu inançla afyonlanmış aklın domuzların önüne inciler serer. Ve o domuzlar o incileri çamurlara buladıkça, senin hoşgören bakışların usul usul inanç sarsılmaları yaşar. Afyonlanmış aklın gözyaşlarınla yıkandığı vakit, kendine geldiği vakit, bakarsın ki karşında iyi ya da kötü olmayı bırak, bir öze bile sahip olmayan koca bir domuz durmaktadır. O domuz incinin ne demek olduğunu bilmediği gibi o incileri kendi pislikleriyle sıvamaktadır. İnci değerini kaybetmez. O inci olmuştur bir kez. Bir kabuğun içinde olsun, bir kadının boynunda ya da domuzların ayakları altında... İnci incidir.

Geriye kalan ise öğrendiklerindir: Domuzlara inci sunmayı bırakacak ve Don Kişot olmaktan vazgeçeksindir. Ve tüm olan biten budur.

07 Mayıs 2008

Hayvanlar ansiklopedisinde dünya tarihi

Dünya şöyle bir yer olsaydı mesela: Hiç bir hayvanın ya da bitkinin belli bir biçimi olmasaydı. Değişik şekillerde karşımıza çıksalardı. Tüm bu karşımıza çıkan yaratıklara alışmış bir biçimde hayatlarımızı sürdürür müydük yoksa her an nasıl bir yaratıkla karşılaşacağımızı bilememenin tedirginliğiyle çekilmez mi kılardık hayatlarımızı? Dünya bu şekilde devam ettikçe büyük ihtimalle bazı türler yok olacak, bazıları ise biçim değiştirip yeni türler olarak adlandırılacaklar. Şu an, 2008 yılında yok oluşun ufak tefek etkilerini görmeye başladığımız bu yıllarda, gelecek nesillerin nasıl bir hayatı olacağını merak ediyorum doğrusu. Çoğu insan kendi ömrünün kısalığını düşünerek yaşıyorken ve gelecek nesillere bırakacağı dünyayı hiç umursamadan kaynakları savurgan ve hoyratça kullanıyorken , geleceği tahmin etmek pek de zor değil aslında. Büyük ihtimalle dünya dünya olmaktan çıkacak, yaşlı olanlar geçmişi anımsayıp hüzünlenecekler ve kendilerinin de çorbada tuzları bulunduğu vicdan azabıyla yaşamayı öğrenecekler. Eskiden dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmeyen genç kuşaklar ise dünyanın eski halini biryerlerden okuduklarında ya da birilerinden dinlediklerinde bir masal gibi gerçekdışı olarak adlandıracaklar şu an içinde yaşadığımız hayatı. Dediğim gibi; kaynaklar böyle hoyrat kullanılmaya devam edilirse ve doğayı hiçe sayıp hayatımızı yapay olan şeylerle kurmaya alıştıkça geleceği tahmin etmek hiç mi hiç zor değil. Büyük ihtimal şöyle diyaloglar olacak:

-Cenk, olum çabuk gel. Gördüklerine inanamayacaksın.

-abi ben bu dünyada olmuş ve olabilecek herşeyin mümkünlüğüne inanırım. Rahat adamım abicim ben bilirsin. Eeee neymiş o inanamayacağım şey?
-Olum bıyıklı bir sinek var odamda.Kedi bıyığı gibi bıyıkları var.

-Yav o da birşey mi? Geçen gün piknik yapmaya gitmiştik ya. Hani sana gel demiştim de koca poponu kaldıramamıştın. İşte o zaman kelebek gibi kanatları olan bir yılan görmüştüm.

-Neeeey? Kelebek gibi kanatları olan yılan mı? Atıyorsun.

-Yeminle olum. İstersen İsmail'e sor. O da gördü.

-Vay anasını!

-Ama yakından bakamadık. Ağacın üzerinden sarkıyordu aşağıya. Biz yaklaşınca havalandı. Arı iğnesi vardı. Hem de bir örgü şişi büyüklüğünde.

-Yuuuuh!
-e tabanları yağladık tabi.

-Eeee cevap vermedin geliyor musun?

-Bıyıklı bir sinek için tek adım bile atmam abi.

-Olum sinek için değil. Asıl süprizi sona sakladım.

-Eeee neymiş o?


-Bizim tavanarasında bir kitap buldum. Daha doğrusu bir ansiklopedi.

-Ne kitap mı? Hem de bu devirde. Kitaplar hala var mı yahu.

-Bizim peder bir tane saklamış.

-Vaaay canına. Ne ile ilgili bu kitap?

-Asıl ilginç olan da bu işte. Kitap hayvanlar ansiklopedisi. Ve tahmin et kaç basımı?

-Hımm. 2100 falan mı?

-Daha eski olum. 2008 basımı.

-yuh. Ne dediğinin farkında mısın abicim. Tam tamına... dur bakiiim... 2200 eksi 2008... 192 yıllık bir kitap mı yani.

-Eveeeeet. e şimdi geliyor musun?

-Gelmek ne kelime uçuyorum. bir dakika sonra ordayım.
5 dakika sonra Uğur'un evi:

-Olum bu kitap bir hazine. Şu kedi maddesini açsana. Eskiden kediler neye benziyormuş bir bakalım.

-Bıyıkları varmış kedilerin gerçekten. Dört ayaklı yahu bunlar. Sen hiç dört ayaklı kedi gördün mü?

-görmedim vallahi. Bir tanesi ayaksızdı. Sürünerek gidiyordu. Bir tane de 7 ayaklı ve kanatlı olanını gördüm.

-yılan bölümünü aç. Onların da ayakları var mıydı merak ettim.

-Yuh onlar hep ayaksızmış.

-Aaaa burda kuş diye bir hayvandan söz ediyor.

-Kuş mu?

-evet. Hiç böyle bir yaratık görmemiştim. Binlerce çeşidi varmış.

-binlerce mi?

-Evet binlerce. 192 yılda onlardan bir tane bile kalmamış demek ki.

-Binlerce çeşit nasıl yok olabilir ki?

-Gökyüzüne bak. Eskiden maviymiş biliyor musun? Şimdi tozlu bir sarı. Bir de ağaç falan denen birşeyler varmış. İnanmayacaksın ama o zamanlar kocaman su kütleleri varmış. Deniz deniyormuş adına. Galiba ancak böyle bir ortamda yaşıyordu o binlerce çeşit kuş. Bütün bunların şimdi olmadığını düşününce pek de garip değil o kuşların yok olması.

-Bak ne hatırladım. annem çok eski bir şarkı söylerdi. Bana ve kız kardeşime de öğretmişti şarkıyı. Unutulmasın istiyordu. Bizden de kendi çocuklarımıza öğretmemizi istemişti. dur bakayım nasıldı o şarkı... Şöyleydi sanırım: "Kuuuuş sesleriiii ovaaalaraaaa yayılıııır. İnsaaan buna hayran olur bayılııır." O zaman bu kuş nedir demiştim. Şimdi anladım.

06 Mayıs 2008

Gerçeğe dönüşen masal kahramanları: kanatlı kediler

"Kanatlı kedi korkuttu" başlığını atmışlar Milliyet'deki habere. Düşündüm. Kapımın önünde bir kedi miyavlasa, kapıyı açsam, O da ne? Kedinin kanatları olsa. Korkar mıydım? Hiç sanmıyorum. Olsa olsa ona şöyle derdim: "Yahu ben kendime aydan atlayan kedi diyordum. Asıl aydan atlayan sensin galiba. Baksana kanatların bile var..."
Şu kanatlı kediler hakkında başka bilgi bulabilir miyim diye biraz araştırma yaptım. Wikipedia kanatlı kediler maddesinde, tarihte kanatsı eklere sahip bazı kedilere rastlandığını söylemiş. Ve bu kanatsı ekleri 3 sebebe bağlamış. Sebeplerden biri,uzun tüylü kedilerde tüylerin keçeleşerek kanat görünümünü almasıymış. Eh bu da kanatsı bir eklenti görünümü verebilir kediye. Kabul edilmeyecek bir yanı yok yani. İkinci neden, insanlarda görülen Ehlers-Danlos Sendromunun (derinin elastik olması) bir benzerinin (feline cutaneous asthenia) kedilerde görülmesiymiş. Wikipedia bu tür kanatlara sahip kedilerin kanatlarını oynatabildiklerinin görüldüğünü de eklemiş. İşte bu çok ilginç. Bir çeşit kedi-kuş karması mı bu kediler? Öyle ya kanatlarını oynatabildikleri göz önüne alınırsa.Üçüncü oluşuma da yapışmış organ ve ekstra organ gelişimi demiş. Bu da olabilecek bir şey. Çünkü çoğu zaman gazetelerde insan ya da hayvanlarda bu durumu anlatan haberlerle karşılaşıyoruz.
Wikipedia ayrıca Henry David Thoreau'nun 1862'de kanatlı kedilerle ilgili şunları söylediğini yazmış: " Birkaç yıl önce ormanlarda yaşıyordum. Lincoln'de gölete yakın, Mr. Gillian Baker'in çiftlik evinde kanatlı bir kedi olduğu söyleniyordu. Haziran 1842'de görmeye gittiğimde, alışkanlığı üzre ava gittiğini öğrendim. Eşi bana onun çevreye kısa bir süre önce geldiğini söyledi, ve Nisan ayında evlerine almışlardı. Onun, koyu kahverengimsi-gri renkli olduğunu, boğazında beyaz bir nokta bulunduğunu, beyaz ayaklarının olduğu, ve bir tilki gibi büyük çalı gibi bir kuyruğu olduğunu; kışın kürkün, kalınlaşıp yanlarından dışarıya doğru düzleştiğini ve 12,5 inçe ulaştığını söyledi."

Bu kedilerin nesi korkunç hala anlamadım. Masal kahramanı gibi bir halleri var. Öyle ya Ursula K. Le Guin bile 5 kanatlı kedi yavrusunun hikayesini anlatan Catwings adlı bir kitap yazmış. Keşke o kanatlı kedilerden biri Ursula'nın kapısında aniden beliriverseydi. O korkmayı bir yana bırak sevinçten uçardı eminim. Bir düşün, kendi yarattığın bir kahraman bir anda kapında beliriyor. Gerçi, Stranger Than Fiction'da yazar Karen Eiffel, kitabının kahramanı Harold Crick’i bir anda kapısında görünce korkudan bayılıyor ama eminim Ursula o kediyi gördüğünde çok mutlu olurdu.
Rusya'da da kanatlı bir kedi görülmüş ve bu kediye duyulan korku öyle boyutlara varmış ki, onlara "Cehennemin kanatlı habercisi" bile denmiş. Elbette bu bilginin kesinliği konusunda birşey söylemek mümkün değil ama insanların doğal olmayan herşeyi, bu şekilde yorumladığı düşünülürse söylenmiş olma ihtimali yok değil. Kanatlı kediler bu kadar konuşulmaya devam ederse en kısa zamanda Hollywood'un "Cehennemin Kanatlı Meleği" adlı bir film yapıp başrolüne de tüylü mü tüylü bir kediyi koyması an meselesi. Kimbilir belki biri onlardan önce davranır da süper kahraman bir kanatlı kedi çizgi romanı yapar ve kedileri kötülüğün temsilcisi olmaktan kurtarır. Dilerim böyle olur...



Fotoğraf: http://www.mikeandmandy.us/uploads/orig_Picture_1_1_2.jpg

Resim: http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:Catwings1990.jpg

05 Mayıs 2008

Sorgulama benim güzel koyunum

Sakin olacakmışım, sinirlenmeyecakmişim. Ama en önemlisi sorgulamayacakmışım. İlk iki noktada haklılar. Soğukkanlılığımı kaybetmek çözüm yolu bulmayı da imkansız hale getiriyor.

Ben öfkeden delirirken etrafımda akıl ansiklopedileri toplanıveriyor. Hayat böyledir. Bir sıkıntı ve öfke anında bu iki ayaklı ansiklopediler bir anda belirir ve sana doğru olanı işaret parmaklarını sallayarak gösterirler. Gözlerinde hayatı A'dan Z'ye okumuş o ifade ile senin öfkeden dumanlar çıkan başının üzerindeki dumanı elleriyle dağıtmaya çalışırlar. Oysa bilmezler ki bu hareket başından çıkan ateşi daha da güçlendirir.

İlk akıllının tavsiyesi: Sorgulama kızım. Koyun gibi ol. Sana verilen işleri yap ve bu arada çeneni kapalı tut.

Cevap: Oldu tamam. Koyun olayım.Diyeyim ki; "Bu adamlar böyle kardeşim. İş anlayışları sıfır. Onları böyle kabul edip ona göre adım atmak gerekiyor. Sistem böyle işliyor ve sistemin bu dişlisi görevini tam yerine getirmiyor. Diğer dişililer daha çok çalışmak zorunda. Çünkü, sistem öyle ya da böyle işlemeli."

Böyle dersem sakin olmayı başarırmışım. Pöh.Sakin olmayı başarırırım belki ama kendim olarak kalmayı başarabilir miyim? Yooo, kendin olmak önemli değil onlar için. Ansiklopedinin ilk maddesi der ki; ne kadar kabullenirsen o kadar rahat edersin. Aferiiiin aferin aferin ve yazıklar olsun size patates kafalılar.

Oh ne rahat bir yaşam. Çürük dişli koca poposunu rahat koltuğuna yayıp yan gelip yatacak, sen de onun işlerini sırtlanacaksın. Aslansın sen yaparsın yaparsın. Ammaaaaa sakın ha sorgulama oldu mu benim güzel kızım? (benim güzel koyunum demek istedi herhalde)

Bu patates kafalılar yüzünden bu halde değil miyiz? Sorgulamayan koyunlar olduğumuz için böyle değil mi herşey? Verileni kabul et, verileni kabul et, verileni kabul et... Hey maaşallah benim güzel koyunlarım. Etinizden ve sütünüzden doya doya faydalansın o kalın enseler.

Sorgulamayın olur mu? daha çok çalışın. Unutmayın, etinizden veeee sütünüzden... Hadi bakalım.