30 Nisan 2008

Serbest Radikaller


Bu çok zordur aslında. Bir kaç kişinin bir araya gelip birşeyler üretmesi ve başlangıçtaki kararlılığı sürdürmesi. Zordur elbet ama imkansız değildir. Ve zor olan herşey başarıldığında büyük bir keyif verir.

Ne zamandır aklımdaydı kalemi kağıt üzerinde koşan arkadaşlarımla aynı kağıt üzerinde buluşmak ve ortaya çıkacak tabloya hep birlikte bakmak. Yazmak, yazdıklarımızla çoğalmak, kelimelerden kendi aramızda ve hiç tanımadığımız insanlara uzanan köprüler kurmak.

Ve başladık...

Serbest Radikaller her pazar güncellenen bir dergi. Seçkin kalemlerin kendine özgü hikayelerinden oluşan, barışı ve umudu her daim başına taç yapan bir dergi. Bir gün kağıt üzerinde olacak. Yol uzun belki ama ilk adım atıldı.

Eğer göz atmak isterseniz işte adres: http://gayetedebi.blogspot.com/


29 Nisan 2008

"Senin dinin imanın para olmuş olum"

Neden televizyon izleyeyim ki sokakta yürümek varken? Hangi kanalda bu kadar renkli bu kadar gerçekçi bir film oynar. Yok kardeşim, ben bol reklam soslu saçma sapan dizilerin karşısına mıhlanıp kalabilenlerden değilim. Atarım kendimi sokağa yürürüm de yürürüm. 15 dakika yeter.

Tam önümde iki çocuk yürüyor. Biri 10 diğeri 12 yaşlarında. Biri sıska ve uzun, diğeri sıska ve kısa. Uzun olan tıpkı bir zürafaya benziyor. Daha biçimini bulamamış çocuk ve adam arası bir bedeni var. Kararsız. Kısa olan ise erken büyümeye karar vermiş. Öyle bir yürüyüşü var ki sanki 45 yaşlarında, bar pavyon ne bulduysa dolaşmış feleğin çemberinden geçmiş. Her cümlesinin sonuna "anasını satayım" lafıyla nokta koyuyor. Bu bedende bu laflar öyle gülünç ki tutamıyorum kendimi.

Uzun olan habire birşeylerin fiyatından söz ediyor. Yok şu şurda ucuzmuş, şu şurda pahalıymış. Hayatta o kadar para vermezmiş. Verilir miymiş canım el kadar şeye o kadar para. Adam bunları resmen kazıklıyormuş işte. Başka yerlere daha sormak lazımmış. Salak mıymış ki hemen oradan pat diye alsınmış. Hem fiyat ucuz olsa bile biraz pazarlık yapmak lazımmış. Ne kadar indirirlerse o kadar karmış sonuçta.
Bizim feleğin çemberinden geçmiş ufaklık kuzu kuzu dinliyor. Uzun ve paragöz olanın lafı bitince koyuyor noktayı: "Senin dinin imanın para olmuş olum"
10-12 yaşındaki iki çocuk arasında bu diyalog geçiyor. Güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum. Sadece şaşırıyorum...
Karikatür: Yiğit Özgür

Gökyüzüne bakma bu aralar

"İyi tamam" dedim "ne halin varsa gör." Yalan üzerine yalanlar söyle olur mu? Hayatını yalan üzerine kur, işin garibi o yalanların hepsini gerçek sanmaya devam et. O yalanlar içinde onurlu bir insan olduğunu farzetmeye devam et. Bu arada hiç etrafına bakma mesela. İnsanların gözlerinin içine de öyle... Çünkü eğer biraz dikkatli bakarsan senin yalanlarını yutmadığımızı görüp hayalkırıklığına uğrayabilirsin. Ve bizler seni hayalkırıklığına uğratmak istemeyiz.
Amman bakma olur mu gözlerimizin içine? Öylece boşluğa bak. Boşluğa ama gökyüzüne değil. Gökyüzü karga dolu bu aralar...

28 Nisan 2008

Dolu dolu kim yaşar?


Ancak akşamüstü koltuğuma yığıldığımda farkına varabildim tüm olup bitenin. İnsan bazen tüm günü, farkında bile olamadığı bir gerginlik içinde sürdürüyor. Sonra, bir zaman geliyor tüm bu gereksiz telaşı yaşamanın, onu nasıl da yorduğunu, bir günü sanki on günün ağırlığında yaşadığını anlıyor. Ve o en can alıcı soruyu soruyor kendine: "Tüm bu telaş neden?"


Öyle ya; kızgın, aceleci ya da telaşlı olduğunda işler daha çabuk ilerlemiyor. Cevaplanmayan telefonlara sen telaşlısın diye kimse bakmıyor. Ya da yazdığın metinler acele ettiğin için duru ve hızlı bir akıcılıkta ilerlemiyor. Herşey tam aksi yönde gidiyor. Telaştan herşeyi birbirine karıştırıyorsun, işleri berbat ediyorsun, işler berbat oldukça daha da sinirleniyorsun, sinirlendikçe hak etmeyen insanların kalplerini kırıyorsun. Ve gün sonunda içinde yorgun ve usanmış biri ile yüz yüze kalıyorsun.O yorgun yüzlü sen, sana soruyor: "Tüm bu telaş sana ne kazandırdı?"


Biz insanlar acele ettiğimiz vakit daha çok şey yaşayıp, kısacık zamanlara daha çok şey sığdıracağımız yanılgısına sahibiz. Oysa bu doğru orantılı bir denklem değil. Usul ve sakin hareketler, huzurlu ve telaşsız ruhlar hayatın daha çok tadını çıkarıp hayatlarına daha çok şey sığdırıyorlar.


Şimdi durup düşünmek lazım; pembe çiçekler açmış bir şeftali ağacının altından aklında binbir sorunla geçen mi dolu yaşar, yoksa usul usul yürüyüp o çiçeklerin kokusunu ciğerlerine, rengini gözlerine dolduran mı? Hangisi gerçek anlamda yaşamıştır.


Hız çağında mı yaşıyoruz? Peki bu hıza kurban ettiğimiz nedir? Düşünmek lazım...


26 Nisan 2008

Bütün bunlar gerçek mi?


Cuma rehavetinden muzdarip bir patates çuvalı gibi ekranın karşısında otururken Ters Meditasyon üzerime 5 sözcük atıp kaçıyor. Kaçarken de şöyle bağırıyor "Mimlendiiiiiiiin" Kendimi gerçekten aydan atlamış bir kedi gibi hissedip peşinden koşuyorum. Onu soru bombardımanına tutuyorum. "Ben aydan atlamış bir kediyim. Yabancıyım. Nedir bu mimlemek? Bu sözcüklerle ne yapacağım?" Durup sakince cevap veriyor: "İşte ben de bu sözcüklerle ne yapacağını merak ediyorum ya..."
Sözcükleri alıp eve götürüyorum. "Lades, Ada, Eroin, Otobüs, Duvar, Şapka" Onlar bana bakıyor ben de onlara. "Ne yapacağız sizinle çocuklar" diyorum sanki bana cevap verebilirlermiş gibi. "Sanki bana cevap verebilirlermiş gibi" lafı aklımdan geçer geçmez "sözcükleri küçümseme" diyen bir ses duyuyorum.Onları bıraktığım yerde bir hareket bir kıpırdanma var. Harfler sanki çok doğal birşeymiş gibi yastığımın üzerinde neşeyle dans ediyorlar. Deliriyorum galiba diye geçiyor aklımdan. Koro halinde bana cevap veriyorlar: "Bazen öykü kendini yazdırır. Merak etme ve bekle..."

Parmaklarım klavyenin üzerinde hızla hareket ediyor. Öyle ki ne yazdığımı bile göremiyorum. Herşey bittiğinde alttaki metin öylece duruyor karşımda:

Telefon susmamacasına çalıyor. Açmak istemiyorum. İstemiyorum istememesine ya telefonun sesinden çıldıracak gibi oluyorum.Sırf bitsin sussun diye açıyorum sonunda. Telefondaki ses: "Acele et bana yardım etmelisin. Lütfen acele et. Başım belada..." Soluk soluğa kesik cümlelerle konuşuyor. "Bunca yıldan sonra bunu söylemek için mi aradın?" demek geçiyor içimden ama ağzımdan çıkan cümle şu oluyor: "Ne istiyorsun? Ne yapmam gerekiyor?" Soluk soluğa ses: "50.000 Ytl'ye ihtiyacım var.Yoksa beni öldürecekler."diyor ve telefonu kapatıyor.

Nerden bulurum bu parayı? Ailemin beş parası yok. Ben daha kötü durumdayım. Onun ölmesine seyirci mi kalacağım? Seyirci kalmak mı? Bunu başını belaya sokmadan önce düşünmeliydi. İyi ama o benim arkadaşım. Tüm çocukluğumuz birlikte geçti.Parayı nereden bulacağım peki? Yok yok imkansız bulamam. Ne yapacağım? Ne yapacağım? Zengin bir tanıdığım da yok ki yüzümü eğip isteyeyim. Gerçi bir insanın hayatını kurtarmak utanılacak birşey değil neden yüzümü eğiyorum ki? Ama birinden birşey istemek hele bu kadar çok parayı istemek...Zengin bir tanıdık? Melahat Teyze evet Melahat Teyze. Ama o da 3 ay olmayacak burada. Kızına gitti, Amerika'ya.

Gitti. 3 ay burada olmayacak. Bilezikleri var. Melahat Teyze. Anahtarları bende. Çiçeklerini sulayacaktım ya. Nasıl da unuttum 1 aydır hiç evine uğramadım. Hem de tam üst katımda olmasına rağmen. Çiçekleri de ölmüştür şimdi. Ne aptalım.

Neden bacaklarım titriyor ki? Hem o bilezikleri ödünç alıyorum. 3 ay içinde mutlaka yerine koyarım. Ruhu bile duymaz. Ellerimde titriyor. Anahtarı kilide sokamadım bir türlü. Hah oldu galiba. İçerisi nasıl da havasız. Karşımdaki duvarda kocaman bir Kovboy şapkası asılı. Ne anlamsız bir süs eşyası. İki kapı arasındaki duvarı tümüyle kaplamış.Şimdi bilezikleri bulmalı.

Yok yok yok. Aramadığım yer kalmadı. Düşün düşün sen olsan nereye koyardın. Kimse bulamasın diye. En olmayacak yere değil mi? Hımmm... Nereye, nereye, nereye? Şapka. Evet şapka. Çehov haklı. İlk sahnede bir silah görünüyorsa o mutlaka patlamalı. Bir şapka görünüyorsa bunun da bir anlamı olmalı.

Haklıymışım. Şapkanın içinde bilezikler, yüzükler ve kolyelerle dolu bir kese var. Şapka bir kasaymış. Bu da neden bu kadar büyük olduğunu açıklıyor. Kendimle gurur duydum. Bir dedektif olabilirim. ha ha ha...

Şimdi bunları ona yetiştirmeli. Nerede olacağım demişti. Otobüs durağı mı? Evet. Saat kaç? 14:22. Sekiz dakika vaktim var. Yetişirim.

Otobüs durağında kimse yok. Şu kız dışında. O da elindeki o aptal dergiyi karıştırıp duruyor. Kulaklıkları da var. Bu iyi. İşte geliyor. Nasıl da yaşlanmış. Ama yürüyüşü aynı. Sol yanına eğik yürüyor. Neden bu kadar sakin? Neden hayatı tehlikede olan bir adam gibi değil hali?

"Eroin işindesin diye duydum." Gülüyor gevrek gevrek."Bunu kimden duydun?" Hatırlamıyorum kimden duyduğumu. Acaba öyle duymadım da benden bu kadar çok parayı istediğinde böyle birşey olacağını mı düşündüm. Omuz silkiyorum. "Parayı getirdin mi?" diyor. Başımı sallıyorum. Sağımı solumu kontrol ederek elimdeki poşeti uzatıyorum. Poşete bakıp gülüyor. "İyi ki gazeteye sarmışsın. Yoksa poşet içindeki para gerçekten komik görünecekti." Yine o gevrek gülüş.

Parayı alıyor. Bana bir kağıt uzatıyor. Defalarca katlanmış bir kağıt. "Ben gidince oku" diyor ve hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Arkasından bakıp kalıyorum. Ne teşekkür ne de başka birşey. Kağıdı açıyorum.Şöyle yazıyor:

"Bir Lades oyununda kaybettim. Unutmamakla ünlü bir hafızam vardı bilirsin. Ama kaybettim. Şaşırmakta haklısın. Bu kadar büyük bir para basit bir lades oyunu için çok fazla. Ama bu parayı ona vermeyeceğim. Bu parayla o sana çok sözünü ettiğim adada kendime yeni bir hayat kuracağım. Sana yalan söylemiyordum. Gerçekten hayati bir meseleydi bu. Artık sadece o adada yaşabilirim. Eğer bu şehirde burada bunca hatamla birlikte kalırsam kendimi eninde sonunda öldüreceğim. Anlamanı beklemiyorum. Söylenecek çok şey var. Derinlerde hepsi. Ama dediğim gibi gerçekten hayat memat meselesi. Dostluğuna her daim güvenebileceğimi biliyordum. Beni yanıltmadın. Teşekkür ederim."

Orada gelip geçen otobüslere bakarak ne kadar kaldım bilmiyorum. Tüm bunlar gerçek mi bunu da bilmiyorum. Artık hiç birşey bilmiyorum...


Mimler:
Ters Meditasyon: Dernek, çilek, Picasso, hamak, mahkeme (Hadi bakalım kısasa kısas :)
Ekim Günlüğü: Pamuk, civa, gökyüzü, çığlık, cam
Buz cevheri: Kenya, domates, defter, el, çivi

25 Nisan 2008

Ah hayat...


Pencereden dışarı baktım. Çok küçük bir pencereden. Bir kız koşarak bir yere yetişmeye çalışıyordu. Bazı adamlar kaldırımda oturuyorlardı. Hiç konuşmadan öylece gelip giden arabalara bakarak. Hafif bir rüzgar vardı ve ağaçların tepesinden güvercinler geçiyordu.

Öylece durdum pencerenin önünde. Bir nefes aldım ve durmaya devam ettim. Ve dedim ki: "Ah hayat, seni hiç anlayamayacağım. Bazen toprak gibisin bazen rüzgar bazen kavurucu bir güneşsin bazen yağmur. Sürekli değişip kılıktan kılığa giriyorsun.Ve kim bilir nasıl da gülüyorsun seni anlamaya çalışan biz zavallılara."

Sahi ne çok gülüyor hayat kim bilir arkamızdan. Sessizliğin o keskin sesi belki de onun kahkahalarıdır. Olamaz mı? Olur.

Kendine ait bir ev

İnsanın kendine ait bir evi olmalı. Tek başına yaşayabileceği ve tek başına kalabileceği. Böyle geçiyor aklımdan zaman zaman...

Mesela bir kedi alabilmelisin evine. Şöyle yumoş yumoş avuç kadar bir kedi. Koltuğunda tek başına otururken ve akşamın ilk saatleri güneşin son ışıklarında ruhun yıkanırken dizlerine tırmanmaya çalışan ve bir türlü isim koyamadığın bir kedi...

Ya da istediğin gibi dağıtabilmelisin o evi. Bir yanda içilmiş çay bardakları, koltukların üzerine atılmış yorgun bir günün bittiğini anımsatan bir kazak... Televizyonun, kanepenin, masanın üzerine dağılmış gazete ve kitaplar gönlünce kalabilmeli orada bir de... Arada bir içinden çekip çıkarılmış kitaplar yüzünden eksik dişli bir ağıza benzeyen kitaplığına bakıp düşünmelisin sonra "kitaplığımın düzenlenmeye ihtiyacı var" diye.

İstediğin zaman sessiz ve ışıksız oturabilmelisin akşamın bir vakti. Yan odalardan televizyon sesi dolmamalı kulaklarına. Kendi sessizliğinin hesabını kimseye vermeden oturabilmelisin, bunun en doğal hakkın olduğunu düşünerek...

Berbat geçen bir iş günü sonrasında evine geldiğin vakit elin zile uzanırken yüzüne bir gülümseme yerleştirmek zorunda kalmamalısın. Tüm bezginliğinle anahtarı kilide sokup girebilmelisin evine. Sonra elinde ne var ne yok fırlatıp yığılabilmelisin koltuğuna.Akşam yemeği yemek zorunda kalmamalısın canın istemiyorsa... O gün yaşadıklarının hesabını bir kez daha yaşayarak vermemelisin sevdiklerine. Kendi çektiğin acıya onları ortak etmemelisin.

Yatağında geç saatlere kadar kitap okuyabilmelisin kimse sana "yeter artık gözlerin bozulacak" demeden. O kitabın derinliklerinde uykuya karşı koyarak yitip gitmelisin. Sonra rahatça ağlayabilmelisin kimse sana ilişmeden. Aptalca bir reklam müziğinde, kitaptaki en sevdiğin kahraman bir hiç uğruna öldüğünde ya da öylesine sinirlerin boşandığında kimseye sebebini anlatmadan ağlayabilmelisin...

Biliyorum tüm bu düşüncelerim, evde yalnız geçireceğim bir kaç günden sonra sabun köpüğü gibi uçuverip gidecek. Önce annemi özleyeceğim. Onun bana "yine mi çok sigara içtin" diye bağıran sesini bile... Ben ağlarken babamın gözünden dökülen yaşlara acıyan yüreğimi özleyeceğim sonra da... Anneannemin "kızım bu kadar çok okuma gözlerin bozulacak" diyen sesini... Sabah annemle babamın fısıltılarla tatlı tatlı konuşmalarını özleyeceğim biliyorum. Uyandığım vakit evi dolduran ekmek kokusu ve televizyondan yükselen neşeli şarkıyı özleyeceğim bir de...

Çünkü bileceğim ki; içimdeki insan sıcaklığının yeri yalnızlığa duyduğum özlemden çok daha büyük...

23 Nisan 2008

Çöp kutusuyla konuşan adam


Bir tost makinesiyle konuşan adam garip değildir. Ya da sokaktaki çöp kutusuyla, kedisi ya da köpeğiyle konuşan bir adam. Çiçekleriyle konuşan bir kadın da garip değildir. Ya da çamaşır makinesi, masa veya perdelerle.


Pek çok sebep düşünülebilir. Onları kimsenin dinlemiyor olması ya da anlamıyor olması gibi. Ya da belki bu insanlar diğerlerinin sahteliklerinden, yalanlarından, riyakar gülümsemelerinden bıkmış olabilirler.


Nedir delilik? Sana cevap veremeyecek bir eşya ile konuşuyor olmak mıdır? Seni duyamayacak, üzgünken elini omzuna koyamayacak bir kediye dertlerini anlatmak mıdır? Buna mı denir delilik? Kime ne zararı vardır ki bir adamın çöp kutusuyla konuşuyor olmasının ya da başını tost makinesine dayayıp ağlamasının?


İnsanlar tuhaf. Bütün bunları delilik alameti olarak görürken her gün haberlerde gördükleri pek çok şeyi "dünya hali" diye niteliyorlar. Tecavüzler, savaşlar, cinayetler, hırsızlık, birbirine söyledikleri yalanlar, tuzaklar, hileler, sahte gülümseyişler...


Sahi hangisi delilik bütün bunların? Çöp kutusuyla konuşmak mı? Varın öyle kabul edin. Gerçek bazen perde ardındadır. Ve onu ancak görmek isteyen göz görür...


Boş mu dolu mu? Ne bu?

Dolu taraf: Sinemadan çıkmış yürürken ve koyu bir sohbete dalmışken gökyüzünün yıldız denizi olduğunu farketmek, hiç beklemediğin bir anda uzatılan bir bardak demli çay, uzaklardan bir yerden gelen bebek kıkırdaması (ki muhtemelen babası ya da annesi ayaklarını gıdıklıyordur), Marvin Gaye'den "What's going on", penguen belgeselleri, çizgi filmler, birinin cemre düştüğü haberini vermesi, sabah uyandığında masmavi bir gökyüzü görmek, denizi her gördüğünde ilk kez görüyormuş gibi hissetmek, portakal çiçekleri kokusu, nergislerle dolu bir vazo, papağanlar, kedi fotoğrafları, bahçedeki kara kedinin şans getirdiğine inanmak ve kediye göz kırpmak sonra o kedinin şaşkın bakışına gülmek, yan komşunun balkonda söylediği türkü, sabahları kapının önüne çıktığında yüzüne çarpan serin hava, mucizelere inanmak, kızarmış ekmek kokusu, bal ve kaymağın nikah şahidi olmak, bebek bekleyen birinin heyecanla elini alıp karnına koyması ve bebeğin tekmesini duymak, öfkelendiğinde ya da umutsuz olduğunda Bob Marley'den "Get up, stand up, don't give up the fight"ı söylemek, kelimeler; umut, hayat, neşe ve daha bir çoğu, ucu sivri kurşunkalemler, dolmakalemin eline çıkan mürekkebinden şekiller uydurmak, kırmızı bir elma, çikolata kelimesi ile bile damağında çikolata tadı duymak, uyumadan yaseminli yeşil çay, sinemada kimseler görmeden ağlamak ve çıkışta akmış makyajının hesabını tutmamak, kitaplar kitaplar kitaplar, Kurt Vonnegut, Paul Auster'i akraban sanmak, sonbaharda sarı yaprakları süpürüp kahverengi toprak üzerinde kocaman bir yığın oluşturmak, çıplak ayakla toprağa basmak, anımsamak, birden küçük bir kız çocuğuna dönüşmek, bir defterin arasından babanın sen 8 yaşındayken sana yazdığı şiiri bulmak ve nedenini bir türlü anlayamadan ağlamak, ilkokul karneleri, okuldan her kaçtığın gün için içinde zerre kadar pişmanlık duymamak, yalnız kalabilmek, sessiz kalabilmek ve tüm bunlardan asla sıkılmamak, her zaman yapacak bir işinin olması, cümle kurmak, birinin kurduğu cümleden büyülenmek, telefonda birinin şarkı söylemesi, Birhan Keskin şiirleri, güvenilecek çok insanın olması, neyi umursayıp neyi umursamaman gerektiğini öğrenmiş olmak, iyi fıkra anlatan birinin çene kasların ağrıyıncaya kadar seni güldürmesi, küçük bir çocuktan hiç beklemediğin cümleler duymak, normalde öfkeden deliye döneceğin bir durumda sakin kalmayı becerebilmek...

Boş taraf:
Kendini övmekten başka birşey konuşmayan birini dinlemek zorunda kalmak, sabah uyanır uyanmaz konuşmak zorunda kalmak, odanın içinde uçuşan ve sessizliği bölen bir sineği asla ama asla bulamamak ve sineğin senden zeki olduğuna inanmak, gazetelerde felaket haberlerinden başka birşey bulamamak ama inatla tüm sayfaları taramaya devam etmek, anlamsız tartışmalara şahit olmak, birinin bağırması, o bağıran birinin sesini bastırmak için diğerinin daha çok bağırması, açık çekmece ve dolaplar, dağınık odayı toplamak zorunda kalmak ve bir türlü o odayı bir kaç dakika içinde nasıl dağıttığını anlayamamak, yalancılar ve yalanlar üzerinde kurulmuş bir hayatı gerçek sananlar, sürekli iyilik ve dürüstlükten söz edip söylediklerinin aksi bir hayat yaşayanlar, çok ve boş konuşanlar, kitap okumanın gereksiz olduğunu düşünmekle kalmayıp kitap okuyanlarla dalga geçenler, merakla alınmış bir kitabı bir türlü bitirememek ve yine reklamcıların oyununa geldiğini anlamak, şiddet içeren herşey, insanlara umut yerine karanlıklar yükleyen şarkı, şiir ve herşey, kötü yazılmış aşk şiirleri, sürekli halinden şikayet edenler, işine saygısı olmayanlar, işini onuru olarak görmeyenler, çok fazla uykuyla ziyan edilmiş günler, yarım kalmış herşey, rüzgarda başının ağrıması ve o baş ağrısından başka birşey düşünememek, mızmızlanmak ve kendi mızmızlığına sinir olmak, saçma sapan bir söz karşısında öfkelenmek ve öfkeni hala yenememiş olduğuna hayıflanmak, unutmak istediklerinin inatla beyninin en sağlam yerlerine kurulduğunu görmek, kafanın içinde sürekli birileriyle kavga etmek, gereksiz olayları çok büyütmek ve sonra buna pişman olmak, hala birşeylere şaşırıyor olmak... Hangi liste kabarık? Boş olan? Dolu olan? Hangisi? Saymadım, saymayacağım da... Bu listeler sonsuza uzatılabilir. Her ikisi de öyle. Dünyaya bakışımız belki de bu listelerdeki maddelerde çokluğunda ya da azlığında gizlidir. Ve belki kimin hangi tarafının ağır bastığı iyi veya kötü nasıl bir hayat yaşadığını anlatıyordur bu maddeler. Ya da hangilerini kolayca sıralayıp hangilerini düşüne düşüne yazdığımızla ilgilidir. Sahi sevdiğimiz şeyleri mi kolaylıkla bir çırpıda listeliyoruz yoksa sevmediklerimizi mi? Hangisini kolayca listeliyorsak beynimizin üstünde hemen görünür yerde o var galiba. Ya da bu o anki ruh halimizle mi ilgili? Keyifli bir anımızda yaptığımız listede sevdiklerimizi bir çırpıda sayarken öfkeli ya da kederli bir anımızda yaptığımız listede tam tersini mi yaparız? Belki de nötr bir zamanda yapılmalı bu liste. Objektiflik için. Ama insanın nötr hali var mı? Sahi var mı?

21 Nisan 2008

Şimdi reklamlar


Şöyle bir deney yapılmasını talep ediyorum: Bir adamın hafızasını silelim. Ona günler boyu reklamları izletelim.(Farkındayım çok zalimce. Ama durun daha bitirmedim.) Dedim ya günlerce reklamları izletelim. Ya da daha iyisi birini kurban etmeyelim de böyle bir adam olduğunu varsayalım. Dünya hakkında ne düşünür bu adam? Ya da yaşadığımız hayat hakkında?


Kırışık önleyici kremlere bakar ve etrafında hiç yaşlı insan görmeyeceğini düşünür. Sonra ardından saç dökülmesini önleyen şampuan reklamı çıkar ve bu adam der ki "herkesin saçı" var. Aaa o da ne saç boyaları hem de bitkisel bazlı. Demek ki beyaz saçlı kimse yok. Yaşasın hiç yaşlı görünmeyeceğiz.


Parasızlık mı? O da nesi? Banka kredileri, düşük faizli kredi kartları hayatımızı kolaylaştıracak nasılsa.


Ya yiyecekler? Kesinlikle hepsi çocukların daha sağlıklı büyümesi için özenle ve el değmeden imal ediliyor. Sağlıklı çocuklar, sağlıklı bir gelecek. Evet geleceğimizi de güvence altına aldık. Güvence demişken bir de sigortalar var. Herşey çok kolay. Gidip sigorta yaptırıyorsun sonra ölüyorsun. Korkma sigorta çocuklarının geleceğini güven altına alır. Şu endişelendiğin şeye bak.


Sonra bu adamı hayatın ortasına bırakıverelim. Hani şu varsaydığımız adamı. Sonuçları tahmin etmek zor mu? Deneyelim en azından. Hormonlu gıdalardan tüm sistemi bozulmuş vücutlar, kanserden ölenler, şiddet manyakları, trafik kazaları... Bu adam bunları görecek. Sonuç: düş kırıklığı, depresyon ve yaşamın anlamsızlığı hissiyle bitki gibi yaşıyor olduğunu düşünme...


Çocuklar. Koyun onları televiyonun önüne siz bedava hattınızla tüm arkadaşlarınızı arayın. Hiç birşey bulamadınız mı? internette chat yapın. O da olmadı diziler karşısında uyuklayın. O çocuk, dönen renkli reklamların karşısından bir saniye bile ayrılmayacaktır. Güvenin bana.


Az önce bir adam varsaymıştık. Hani denek olarak kullanacağımız bir adam. Ve sonra vazgeçmiştik çok zalimce olur diye. Anımsadıysanız eğer o deneklerden anaokullarında, kreşlerde yüzlercesi var. Ve ne yazık ki; hiç birinin anne ve babası o çocuklara ne kadar zalimce davrandıklarının farkında değiller.


Gelecek mi? O çocuklar için gelecek sadece çökmüş bir dünyanın kıyısında oturan hayalkırıklığına uğramış insanlarla dolu toplumdan oluşuyor.

Resim: http://www.deviantart.com/print/1833037/

Çoğaldıkça


Hayatın şöyle bir adaleti olmalı; Birine kötü bir şey yaptığında, zalim olduğunda yani, kurbanın ve sen yer değiştirivermelisiniz. Mesela, duvardaki örümceği öldürmek için tam elini kaldırdığın sırada küçülmeli küçülmeli ve bir örümcek boyuna inmelisin. Ve tepende kocaman bir avuç üzerine inmek için açılmış durmalı. Düşünmelisin o avucun sahibine ne yapmış olduğunu ve her ne yapmışsan bunu neden hayatınla ödemek zorunda olduğunu. Ve o el, tam üzerine inip seni öldürecekken birden herşey eski haline dönmeli. Elin o örümceğin üzerine inmek üzere donup kalmış bir halde bulmalısın kendini.


***

"İnsan olan yerlerim çok ağrıyor, Olsun, yine de sen kapanma, şu sıra benim, Yerine bırak ben incineyim." [1] Ah kimin ağrımıyor ki insan olan yerleri şu sıra. İçimizden kanlı dereler akıyor yemyeşil ovalarımıza. Kendi kanımızda boğulur gibi uyanıyoruz geceleri. Dünyadan ve hayattan, insanlardan ve yerini bulmayan adaletten, kendi kişisel kederimizin dünyanın birikmiş tüm kederleri altında ezilişinden tüm bu ağrılar. Ah kimin ağrımıyor ki insan olan yerleri çok çok... Bu ara hele de... Belki çok eskiden beri... Kim bilir?


***

İnsanlar öldüklerinde kendilerini bir sinema salonunda bulsalar. Ve karşılarındaki perdede hayatlarının tüm ayrıntıları, acıları, sevinçleri, uğradıkları haksızlıklar, başkalarına yaptıkları haksızlıklar, umutsuz çabaları, çabasız elde edişleri, birilerinin kalplerine açtıkları ve farkında olmadıkları yaralar, birilerinin onların kalplerine açtıkları yaralar, hayatın onların isteklerine neden cevap vermediği, kaç kez kurban kaç kez zalim oldukları, kaç kalp kazanıp kaç kalbi öldürdükleri, yaşarken farkında olmadıkları hayati ayrıntılar, dağılmış parçalanmış yaşamları, mutlu oldukları zamanlar, yalan içinde yaşadıkları zamanlar, dostları ve dost sandıkları, uzak durup aslında çok şey kaybettikleri, yakın sanıp hata yaptıkları herşey ama herşey görünür olsa. Hayatlarımız ancak o zaman tam anlamıyla anlaşılır olmayacak mı? Hangi adam ya da kadın hayat boyu cevabını aradığı sorularla yaşamamıştır ki? Ve hangi adam ya da kadın en az bir tane de olsa soruyu alıp mezarına götürmemiştir? Ölüm bize en azından bunu armağan etmeli. Etmeli ki toprak altında hala o sorulara sarılıp uyumayalım. En azından orada herşey yerli yerine oturmuş olmalı. Bana son dilek hakkım sorulursa bunu dileyeceğim...


***

İnsan hayatın adil olduğu inancını taşımadığı sürece korkunç bir boşluk ve saçmalık duygusu ile sarmalanıyor. Çünkü adalet duygusunu yitirdiğinde yaptığın ya da yapmakta olduğun hiç birşey önemli görünmüyor artık. Korkunç bir düş kırıklığı ve "ben ne yaparsam yapayım zaten öyle olacak" duygusuyla kalıyorsun. Zaten öyle olacaksa, bu düzen böyle akacaksa çaba sarfetmeden öylece duruyor ve olduğun yerde kalakalıyorsun. Sonra farkediyorsun ki hayatın aslında birşey yaptığı yok. O orada duruyor. Seni içinde tutuyor. Adalet ise senin de damlalarından biri olduğun bir nehir gibi. Ve o damlalar hep birlikte hangi yöne akarlarsa o da o yönde akıyor. Her ne olursa olsun aksi yöne sıçrayan bir damla olmak gerekiyor belki de. Diğer damlaları peşine takarak doğru olan yönde ilerlemek gerekiyor. Ve asla umudunu kaybetmemek gerekiyor diğer damlalardan. O damlaların da aktıkları yanlış yönden yanan canları ile bir gün en doğru yöne kendilerini atacaklarından, o damlalar çoğaldıkça nehrin yönünün değişeceğinden asla umudunu kesmemek gerekiyor... Kim bilir?


[1] Güneş... Yıldız... Birhan Keskin

Resim:

http://flingling.deviantart.com/art/Fairywriter-7152162

20 Nisan 2008

Sürekli geçmişe bakarsan...

Hep birşeylere geç kalmışımdır. Biri ile sözleşip onu bekletmek anlamında değil bu geç kalmalar. Kendi hayatımdan söz ediyorum. Ertelediklerimden.
Murathan Mungan röportajı da bunlardan biri. Geçen pazar Milliyet'in Pazar ekinde çıkmış röportaj, bir haftadır masamın üzerinde duruyordu. Nedense zıplayan beynim buna bir türlü fırsat bulamadı. Tam bir hafta sonra nihayet elime alma fırsatı bulabildim. İnsanlar, bu haftanın Milliyet Pazarına göz atarken ben onların çoktan unutmuş oldukları röportajı okuyordum.

Sayfada ilk dikkatimi çeken sol taraftaki başlık oldu. Şöyle diyordu Mungan: "Sürekli geçmişe dönüp bakarsan boynun tutulur." Elbetteki soyut anlamda söylüyordu ama bir yerlerde insanların hastalıklarının tamamen psikolojik kökenli olduğunu okuduğumu anımsayınca bunun pek de soyut olmayacağı gibi bir kanıya kapıldım.

Bu aralar çektiğim boyun ağrısının ve aklımdan geçenlerin bir karşılaştırmasını yapınca doğru olabileceğine dair hissim kuvvetlendi. Sürekli geçmişe dair birşeyler dolanıp duruyordu aklımda. Geçmişte olan olayların yeniden aklımın ekranında yansıması ve söylemek isteyip de söyleyemediklerim... Bu gibi şeyler.

Bazen geçmişe saplanıp kaldığımız doğru. İçinden çıkamadığımız sorunlar, çözülmeden kalmış düğümler, insanların bize neden öyle davrandıkları, bazı şeyleri hakedip etmediğimiz... Ve daha pek çok şey...

Geçmişe bakınca boynumuz tutuluyorsa geleceğe uzanan başımız ve sadece geleceğe bakan yüzümüz de biz de sorun yaratmaz mı? Öyleyse dimdik durmalı şu anın içinde yaşamalı. Boyun kendi doğasında kalmalı...

Ne diyordu o filmde: "Geçmiş yok, gelecek yok sadece şimdi var." Geçmiş bitti, gelecek meçhul ama "şimdi" elle tutulur bir biçimde var.

19 Nisan 2008

Yorulmayan göz istiyoruuuuz


Bir insan nasıl bir patates çuvalı kadar tembelken beyni bu kadar hiperaktif olabilir anlayamıyorum. Tanrı birini vermezken diğerini veriyor galiba.

Bir yere oturduğum zaman hele de bilgisayar başına beni oradan kaldırmak için deprem, yangın ya da buna benzer bir acil durum alarmı gerekir. Gel gör ki beynimi de bir yere sabitlemek mümkün değildir. Bu iyi mi? Hayır çok yorucu, bunaltıcı bir o kadar da kafa karıştırıcı.Kısaca berbat bir durum.Sersem sepet ortalıkta dolaşıyor olma nedenim de bu galiba?

Birşey okurken bir insan, kafasının içinde akan bir bilgisayar ekranı görür mü? O ekranda "okumam gerekenler" başlığı altında yüzlerce kitap, yazı, köşe yazarı, blog yazarı, dergi ya da "izlemem gerekenler" başlığı altında yüzlerce binlerce film görür mü? Ve tüm bu liste yüzünden hiç birşeyi okuyamaz hale gelip gün sonunda kafasında yazı kırıntıları ile yorgunluktan ölür mü?

Gözüme iki hançer saplanmış gibi öylece duruyorum. Bir sürü şeye bakmışım ve gözlerim dışarı çıkmak üzere. Sorun da burada bir sürü şeye bakmışım. Hız... İşte bu hız bizleri mahveden. Hiç birşeyi tam olarak görmeden, anlamadan geçip gitmek zorunda bırakan.

Dünya üzerinden binlerce bilgi akarken onlardan hangisi gerçekten değer diye taramak zorunda kalan beyin ve göz gün sonunda acıyla ama anlamsızlıklarla yüklü kalıveriyor.Aynı anda binlerce şey okumak binlerce şey izlemek istiyor ama minnacık insan bedeni için bu henüz mümkün değil.

Tüm bunlar yüzünden hiç yorulmayan bir beyne ve gözlere ihtiyacım var. Uyku ihtiyacımın 3 saatle giderilmesine ihtiyacım var. Mümkün mü? evet bazıları için mümkün. Kendime yeni bir düşünme biçimi, sistemi edinmeliyim tez elden. Ama nasıl?

Resim: http://blueslave.deviantart.com/art/the-eye-8362634

18 Nisan 2008

Cuma Rehavetinden Muzdaripler Klubü


Cuma rehaveti diye birşey var. Evet, kesinlikle var. Bu bir tür hastalık mı yoksa tembellerin kendi tembelliklerine buldukları bir kılıf mı bilmem ama cuma sabahından başlayıp sanki usul usul yaklaşan bir sis gibi üzerime çöküyor. Başkalarına da öyle oluyor mudur? Hemen bir kulüp kurmalı "Cuma Rehavetinden Muzdaripler Klubü" CRMK yani. Hımm fena gelmiyor kulağa. Başkan ben olmam, asla.Kimse bozamaz benim bu rehavet çadırı altındaki keyifli halimi. Kim başkan olur ki bu klube? Tüm üyeler üzerine rehavet çökmüş adam ve kadınlardan oluşacağına göre. Zaten pek bir faaliyet de olacağını sanmıyorum. Çok olsa bir araya gelip sandalyelerde kaykılıp hiç konuşmadan otururuz. Amaç mı ne? Yok amaç falan. Hem herşeyin amacı olmak zorunda mı canım?Bazen böyle yapmalı. Amaçsız ve saçma şeyler yani. O zaman belki anlamlı olanın ne olduğunu bulabiliriz? Sahi bulabilir miyiz?

Sabahtan beri oyalanıyorum. Masamda işler. Bir kaç satır yazıyorum sonra yeniden oyalanıyorum. Çay içiyorum mesela, ona buna laf atıyorum, gereksiz bir dolu sohbete katılıyorum, gazeteden bir haber okuyorum, sonra başka birşeye dalıyorum. Daldan dala cuma rehaveti mi desek adına acaba?

Sabah bir kadınla gereksiz bir saç muhabbetine girdim mesela. 15 dakika boyunca benim bonus saçımı tarayamamamdan, düz saçın daha avantajlı olduğundan falan filan abuk sabuk bişeyler konuştuk. sonra ayrıldık herkes masasına gitti. Eminim benim gibi o da neden bunları konuştuk falan filan gibi birşeyler düşünmüştür.

İnsanların aklını okumak ne korkunç olurdu. Gerçekten korkunç olurdu. Bir düşün. Biri sana diyor ki; "Ah tatlım bugün çok hoş görünüyorsun." ama aynı anda beyninin içinde yine aynı ses şunu diyor: "Bu saçla nasıl dolaşabiliyorsun anlayamıyorum. Başının üzerinde birbirine dolaşmış bir yün yumağı var gibi görünüyorsun." Evet evet korkunç olurdu.

Biz insanlar bir garibiz. Yalandan şikayet edip dururuz ama hergün tonlarca yalan söylüyoruz. Ve işin komik tarafı o yalanlara da "nezaket" diyoruz. Toplum kuralları ve birlikte yaşamak zorunda olmak... Pöh... Sevsinler...
Ben en iyisi bunları bir kenara bırakayım da Cuma Rehavetime geri döneyim... Ohhh rahat rahat detaylar yok... Sahi yok mu?


17 Nisan 2008

Keşke...


Depresyona girmenin en iyi tarafı yatağına yatıp bütün gün film izleme hakkını kendinde bulmandır. Kimse sana dokunmaz, kimse seni rahatsız etmez, birşey sorup kafanı şişirmez. Yatağına yatmış boş gözlerle ekrana bakan birinin yalnız bırakılması gerektiğini herkes içgüdüsel olarak bilir.


Bu ara depresyonda değilim ama depresyondayım numarası yapıyorum. Çünkü, işten çıkıp kendimi eve atmak, sessiz ve sakince Heroes bölümlerini ardı ardına izlemek beni tuhaf bir biçimde rahatlatıyor.


Yan etkileri yok mu? Var elbet. Çünkü, ilk bölümden itibaren olağanüstü güçlere sahip olan bu insanlardan biri olma hayalleri kuruyorum. Nasıl bir gücüm olsun isterdim? Bunun cevabı pek kolay değil. Aslında bir kaç değişik güce zaman zaman sahip olmak istemişimdir.

1- Görünmez olmak: Kimse sana ilişmeden her yeri gezip dolaş. Muhteşem.

2-İstediğin anda istediğin yerde olabilmek: Bu daha da güzel. Kim mesafelerin ortadan kalkmasını istemez ki? Paul Auster'in Brooklyn Çılgınlıkları'nı okurken fena halde Brooklyn'i merak etmiştim. Auster, bir sokaktan söz ederken ve ben o sokağı deli gibi merak ederken, gözlerimi kapayıp bir anda Brooklyn'de olmak fena olmazdı hani.

Sanırım şimdilik bu iki gücü istiyorum... Evet şimdilik...


16 Nisan 2008

Bugün aklımdan geçenler...


* Aptallıkta sınır tanımayanlar diye bir dernek kurulmalı...

*5 yaşında bir çocuk Kurtlar Vadisi hakkında nasıl bu kadar çok şey bilebilir?

*Her gün kaç kadın saçını fönletiyor acaba?

*Günde kaç saat elim çenemde şaşkın şaşkın bakıyorum? Öldüğüm zaman biri hayatımın kaçta kaçını bu şekilde geçirdiğimi söyler mi bana?

*Bu mevsim çok tuhaf... sokaklarda t-shirtlü ve montlu insanları aynı anda görmek mümkün.

*Ben yaz insanıyım. Her daim yaz olan bir yere taşınsam... mı?

*Arkadaşlarım ne yapıyorlar acaba?


*Şu an kaç insan ağlıyordur dünyada? O ağlayanların hepsinin gözyaşını toplasak kaç litre eder?

*Saçmalama limitim nedir?

*Bir gün boyunca birinin her aklından geçeni yazsak ortaya nasıl bir roman çıkar?

*Bir roman kahramanı için isim bulmak neden bu kadar zor? Neden bütün isimler eğreti duruyor? O kahraman gerçek olmadığı için mi?

* Bir gün zamanda yolculuk yapılacak mı acaba? Eğer yapılırsa eski Yunana gitmek isterim. "Naber Platon?"

*Dişim ağrıyor. Ve bu da beni deli ediyor.

*İnsanlara gülümsemek zorunda kalmaktan nefret ediyorum. O an gülümsemek istemiyorum ki... Sırf o bana gülümsedi diye... Başkasına gülümseyen kendine yapay biri... Halk arasında buna nezaket deniyor. Saçma...

* Bacak bacak üzerine atmak neden saygısızlıkmış? Saçma...

*Bu ara herşey, tamam herşey değil, pek çok şey neden bu kadar anlamsız ve saçma görünüyor?

*Eve gitmek istiyorum. Heroes izlemek istiyorum. Şu an tek istediğim bu?

*Bana soru sormasınlar. Sorulara cevap vermek istemiyorum.

*Soru sormayı bu kadar sevip, soru sorulmasından bu kadar nefret etmek çok tuhaf değil mi?

* O adam hep haklı. Diyor ya: "Kim ne zaman kendisidir." diye. Sahi kim ne zaman kendisi? Ben şu an ben miyim mesela?

Bilmiyorum. Eve gidip Heroes izlemek istiyorum. Hiç birşey de bilmek istemiyorum.


Resim: Guiseppe Mariotti

15 Nisan 2008

Hayati tehlike


Siyah bir şahinin içinde bol tozlu bir yolda ilerliyoruz. Şoför aniden frene basıyor. Ön cam ve ben burun buruna geliyoruz. O tozlu yoldan kıvrılarak yaklaşık 1,5 metrelik bir yılan geçiyor. Siyah ve tüyler ürpertici. Güzel mi korkunç mu karar vermek zor ama gerçekten tüyler ürpertici. "Bu dağ başında bu korkunç yaratıkla bir başıma kalmış olsam ne yapardım?" diye geçiyor aklımdan.


İnsan korktuğunda can havliyle kaçar mı yoksa dizlerinin bağı mı çözülür? Ya ben? Ben ne yapardım? Hiç böyle hayati bir tehlikeyle burun buruna gelmedim ki? 34 yıl yaşayıp da hayatının tehlikeye girmiş olmaması ne büyük bir şans.

Ya bundan sonra? Bu şanslı 34 yıldan sonra? Kalp krizi, kanser, tarfik kazası, akrep ve yılanlar, yüksekten düşmek? Hangisi ya da hangileri? Yoksa hiçbiri mi?

Bunu şimdiden bilmemek en iyisi? Beklemeli ve görmeli...


Sahi böyle midir?


Buradayken orada, oradayken burada olmak istemek... Okurken yazmak, yazarken okumak istemek... Koşarken durmak, dururken koşmak istemek...


Hep o an olmayana sahip olmak istemek...


İşte mutsuzluğun temel kaynağı bu...


"İnsan" diyor adamın biri "ancak yaşlanınca farkında olur; anların, o an yaşanması gerektiğinin. Ve ne acıdır, bunu ancak yaşlanınca anlar. Ki; ömür bitmiştir."


Sahi böyle midir?

Resim : Ritva Voutila

14 Nisan 2008

HAYAT SANKİ...




Birden farkedivermeler üzerine kurulu sanki hayat... Öylesine, hiç aklında yokken, birden bire...

Tüm günü sıradanlıkların kucağında geçirmişken, bir sigara içimi, bir pencere önü... Ve ılık ılık esen rüzgar... Yanaklarını okşayıp geçen... Kulağına fısıldayan o rüzgar: "yaşıyorsun, yaşıyorsun, yaşıyorsun..."

Ve hayat sanki, miyop gözlüğünü takıvermişsin de uzakları farkedivermişsin gibi... Hep içinde yaşadığın ama her zaman göremediğin uzakları...
Fotoğraf: Tarık Aytaç

Hoşçakal barışın gelini...

Sevgili Giuseppina,

Sana bu satırları acı ve utançla yazıyorum. Utancım ülkem adına değil, insanlık adına. Hepimizi affet...


Barış, iyilik ve dünyanın daha yaşanabilir, güvenli bir yer olması umudunu kalplerimizde taşırken sen bunun için yollara düştün. Belki, dünyanın hala güvenilir bir yer olduğunu ya da insanların özlerinde iyi olduğunu kanıtlamaya çalışıyordun. Tüm o gezip dolaştığın yollar boyunca, ülkelerin sokaklarına, dağlarına, ormanlarına ve hepimizin başının üzerindeki gökyüzüne bakarken yüzünde, dudağının kıyısında umutlu bir gülümseme vardı. Ve yüreğinde insanlığa duyduğun inanç...


Dünyadaki kardeşlerimiz kendi kardeşlerine ihanet ediyorlar. Kardeşlerimiz kendi kardeşlerinin kanlarını ellerine bulaştırıyorlar. Kardeşlerimiz ellerini yüreklerinin üzerine koymuyorlar. Dünya böyle bir yer artık. Kim bilir belki eskiden beri böyleydi?


Şimdi, tam şu anda, dünyanın bu haline karşı çıkan çocuklar bağırmalı gökyüzüne. Şimdi tam bu an insanlar ellerini kalpleri üzerine koymalı ve kendi kalplerini dinlemeli. Ölenlerin, acı çekenlerin kendi kardeşleri olduğunu anlamalı ve içlerinin en derinde, kötülüğün dünyaya neler yaptığını görmeli.


Biliyorum, barış için yollara düşenler kötülük karşısında asla yenilmeyecekler. Yine yollara düşecek, yine içlerindekini haykıracaklar her adımda. Sen, Sevgili Giuseppina, sen o her adımda yaşayacak, onların bastığı toprağın altında gülümseyecek ve kalbindeki umudu muhafaza edeceksin.


Ve dünya bir gün daha yaşanılabilir bir yer olduğunda, iyilik, kötülük karşısında kocaman bir deve dönüştüğünde, kötülük gökyüzünde sis gibi dağıldığında, sen Giuseppina, o zaman dolaştığın tüm ülkelerin dağlarında, ağaçlarında, göğünde ve denizinde gülümseyeceksin. Barış adına ve iyilikle...

13 Nisan 2008

Biraz dışarı çıksana...


Bütün bir gün, koca gün boyunca evde oturup, kırmızı bir battaniyenin altına saklanıp vurulan adamları, çalınan altınları, ölülerine ağlayanları, yağmur gibi yağan kurşunları, aşktan ölen kadınları, hırsızları, gün be gün ölen kentleri, sokaklarda delice bir hızla yürüyen insanları, aralarındaki tek bağ cep telefonları olan zavallı insanları, insanların hayallerini, umutlarını, gözyaşlarını, yok olan dünyayı izledim.

Ve annem bana şöyle dedi: "Biraz dışarı çıksana. Hayatı kaçırıyorsun."

Ekrana bak anne. Dışarısı bundan farklı değil. Birileri ölüyor, kentler yok oluyor, her gün insanlar ölülerine ağlıyorlar, birileri birilerini soyuyor, birileri hala barış için yollara düşüyor, birleri savaş naraları atıyor ve sonuçta her gün biraz daha yok oluyoruz.

Hayatı mı kaçırıyorum? Hayır hayat bu ekrandakinin sadece 3 boyutlusu...

12 Nisan 2008

Trendeki adam


Trenin önünde duruyordu. Binip binmemek arası kararsız... İki dünya arasında kalmaktan yorgun ve bu iki dünya arasında mücadele etmekten huzursuzdu.

Evet, iki dünya vardı. Birinde kısacık soluklar alıyordu. Trenin içine adımını attığı anda, o dünyaya giriyor, sanki görünmezmiş gibi, sanki herşeyden ama herşeyden, diğerlerinin gerçek dediği hayat dediği herşeyden, kopuyor bir başına koltukların derisine yapışmış gibi orada öyle mutlu bir gülümsemeyle oturuyordu. Pencereden akıp gidiyordu hayat. İnsanlar içine girdikleri bu başka dünyayı farketmiyorlardı. Ama o görüyordu. Burada, bu trenin içinde başkalaşıyordu hava. Ayaklarının altındaki toprak yok oluyor, gökte kanatlanıyordu tren.

Bir de dışarısı vardı. Yani dünya dedikleri. Herkesin aynı şeyleri görüp, aynı şeyleri söylediği o kocamış dünya. Sonu pek yakınmış gibi görünürdü adama. Ve o son geldiğinde o trenin içinde olmak isterdi. Sonsuza kadar o bir başına kalabileceği sadece kendi keşfi olan dünyanın içinde olmayı dilerdi.

Şimdi o çok sevdiği dünyanın içine girmekte kararsız öylece duruyordu. Artık yapamıyordu çünkü. Kendi gerçeğini sonsuza taşıyamadıktan sonra bu kısa molaların, bu kısa soluklanmaların anlamı neydi ki?

O gün binmedi trene. Bir sonraki gün de, ondan sonrakilerde de... Tek olan, herkesin içinde yaşadığı, kısır, anlamsız dünyanın parçası olmayı denedi. Dendi denemesine ya bir o kadar da özledi kendi dünyasına o küçük seyahatlerini.

Sonra, haftalar sonra, nasıl olduğunu bilmeden yine o trenin önünde buldu kendini. Bu kez kararsız değildi. Bu kez kendisi değil ruhu yönetiyordu onu. İçeriye girdi. Kimsenin olmadığı boş bir kompartımana. Elindeki kitabın kapağını okşar gibi açtı. İçi çekmedi. Aklı bulanıktı. Kapattı hemen. Pencereden baktı biraz. Birden onu gördü. Köşede sırtı dönük oturan kır saçlı adamı... Başı öne eğikti. Korktu ölmüş olmasından. Daha doğrusu bir ölü ile yalnız kalmaktan korktu. Neyse ki adam kımıldadı az sonra. Sağ omuzunda küçük bir hareket... "Okuyor olmalı" diye geçti aklından. Daha yakına, adamı rahatça görebileceği bir yere geçti.

Adamın kırışmış ellerine baktı önce. Sonra da okuduğu kitabı merak etti. Eğildi, büküldü göremedi kapağı. Adam sanki onu görürmüş gibi, sanki merak ettiğini bilirmiş gibi hafif bir sesle "Dostoyevski" dedi. "Yeniden okuyorum."

Çekingence uzandı adama doğru. Adam hala yüzünü kitaptan kaldırmamıştı. "Yanıma gelin" dedi sonra. Kalkıp adama doğru bir kaç adım attı. Adam hafifçe yana çekildi. Oturdu. Tuhaf adlandırılmaz bir yakınlık duyuyordu içinde. Sanki kendisiyle başbaşa olduğu zamanlardaki gibi garip bir huzur bir de.

Adam dönüp gülümsedi. "Gözleriniz" dedi adama. Adam yeniden gülümsedi. Cebinden defalarca katlanmış bir kağıt çıkardı. "Bunu anımsadın mı?" diye sordu. Şaşırmıştı. Adamın kırışmış ellerindeki kağıdı aldı. Kendi el yazısıydı. "Ama nasıl?" diyebildi. Yaşlı adam "hayat bazen çok tuhaftır delikanlı" dedi. "Öyle tuhaftır ki gerçek nedir rüya nedir asla bilemezsin."

Kağıdı okumaya başladı: "Merhaba ihtiyarlık. Bir gün bu mektubu okuma şansım olursa 75 yaşımda hala hayattayım demektir. İşte o zaman kendimle yüzleşmişim ve hayatta neyin önemli olduğunu anlamışım demektir. Dilerim bütün bunları bilmek için geç kaldığımı düşünüyor olmam o zaman. Ve yine dilerim ki biri bana içinden çıkamadığım soruların cevaplarını bulmam için yardım eder."

Yaşlı adam gülümsüyordu karşısındaki şaşkın yüze. "Delikanlı" diye başladı "Hayatta tek önemli olan şey; kendi dünyanı parçalamamak, kendinle bir bütün olmaktır. Evet, hayatta tek önemli olan şey budur. Bir vagon içine kaçarak dışarıdaki dünyayı yok sayamazsın. Çünkü asıl yaşaman gereken yer orası. Unutma bir kaç dünyada değil, tek bir dünyada ve bir bütün olarak yaşamak. Önemli olan bu. Bin parçadan oluşan bir devdir insanoğlu. Ve insan olmak o parçaları birbiriyle savaşan değil birbirine tutunan parçalar halinde bir arada tutabilmektir."

Sözlerini bitirince yerinden kalktı yaşlı adam. "İnsan" dedi "En çok kendisinden ders alır. Tıpkı şu an senin yaptığın gibi... Hoşçakal evlat. 39 yıl sonra tek bedende görüşmek üzere."

Yaşlı adamın arkasından öylece baktı. Neden 39 yıl? Birden aklına o gün doğumgünü olduğu geldi. Tam 36 yaşına basmıştı. Ve 39 yıl sonra 75 yaşında olacaktı. Ne demişti adam? "39 yıl sonra tek bedende görüşmek üzere."

Gülümsedi...

Resim: Jonny Mccabe

11 Nisan 2008

Günaydın, günaydın ve günaydın


"Günaydın" Telefondaki ses böyle diyor. İsteksizce günaydın diyorum. Ne konuşmaya halim var ne sohbete ne sorulara cevap vermeye. Şu köşedeki saksı gibi kimse bana ilişmesin isteğindeyim.



"Günaydın" diye karşılık veriyorum. "Nasılsınız" diyor "iyiyim" diye yalan söylüyorum. Şimdi bu yalanın ne gereği var. Ama ne yapabilirim ki? Bir yanıt vermek zorundayım adama. "Ay valla hiç iyi değilim. Şöyle oldu da böyle oldu da kendimi kötü hissediyorum da..." diye cümleler kuramam ya...



Ben de ona soruyorum "siz nasılsınız?" O da bana yalan söylüyor ve "iyiyim" diyor. Çünkü kısılmış bir sesle konuşuyor ve arada bir burnunu çekiyor. "İyiyim" dedikten sonra "tamam konuşma bitmiştir kapatabiliriz telefonu" diyor. Duraksıyorum sonra durgun olan zihnim espriyi anlıyor. "Demek sabahın bu saatinde sadece hatrımı sormak için aradınız. Ne kadar incesiniz?" diyorum. Karşılıklı kahkahayı patlatıyoruz. Sonra asıl arama sebebini söylüyor. İş konuşuyoruz.



Şimdi yine arasa ve sorsa "iyiyim" diyebilirim. Ve bu kez yalan olmaz. Çünkü o kahkaha birden nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde bana iyi geliyor. "İnsanları seviyorum."diye geçiyor aklımdan. "Onları gerçekten seviyorum."



Hele de böyle beklenmedik zamanlarda çıkıp gelen ve birden ruh haline bir küçük dokunuşla ışıltı katanları... Muhtemeldir ki; o şu anda benda nasıl bir değişiklik yaptığının bile fakında değil. Ben de biri için böyle birşey yapmış mıyımdır acaba?Dilerim yapmışımdır...
Resim: Marie Cailliau

10 Nisan 2008

"İnsan yedikleridir."


Filozof: "İnsan yedikleridir." demiş. Bugün hiç birşey yemediğim dahası yemek yemeyi unuttuğumu anımsayınca aklıma geliyor bu söz. Gülüyorum kendi kendime: "Bugün hiç birşey yemediysem, ben hiç birşeyim." Mükemmel mantık...


Çikolata olmaya karar verip hemen bir parça bitter ve yanına da şekersiz bir kahve alıyorum. Neye dönüşeceğim merakıyla bir parça çikolata bir yudum da kahve içiyorum. Hem acı hem tatlı mı oldum şimdi? Mutluluk veren biri mi oldum ya da? Çikolata için öyle demezler mi; Mutluluk verir. İyi ya mutluluk veren biri olmaya itirazım yok. Keşke bu çikolatanın içinden süpriz antepfıstıkları ya da bademler çıksaydı. O zaman hem mutluluk veren hem de şaşırtan biri olabilirdim.


Peki ya kahve? Hımmm... Ayılmanı sağlar ama çok içersen de uykunu kaçırır. Şimdi bu içtiğim kahve sayesinde ben de bu özellikleri mi almış oldum? O halde uykudan uyandırabilirim birini ama çok konuşunca uykusunu da kaçırabilirim. Demek ki beni dinleyen birinin dozu iyi ayarlaması gerek. Uykusunu kaçıracağımı anladığında tası tarağı toplayıp yanımdan kaçması gerek. Bir fincan kahve olarak 40 hatır sahibi olabilirim ama birinin sinirlerini de gerebilirim. Kahve olmak biraz tehlikeli galiba.Vicdanım gürlemeye başlıyor: "Biraz yararlı şeyler ye"


Vicdanım neden hep annemin ses tonuyla konuşuyor? Bu çok tuhaf. "Peynir" diyorum kendi kendime. "Yararlı olan ve benim sevdiğim nadir şeylerden biri." Kahvaltıda değil ya da yemek aralarında değil çerez olarak yediğim bir yiyecek. Bunu hep garip buldular, belki haklılardır. Ama denemek lazım karşı çıkmadan önce. Televizyon izlerken ya da kitap okurken cips ya da çerez yerine ekmeksiz beyaz peynir yedim hep. Zaman zaman üzerine limon sıktım. Çerezimi süslemek için belki. Bu kadar peynir tükeken biri isem ve filozof haklıysa ben aynı zamanda peynir oluyorum. Çok yararlıyım çoook...


Sebzeler ve meyveler konusu var bir de. Onları seviyorum ama bazılarını daha az. Meyvelere hiç itirazım yok ama sebzelerle aramızda biraz sorun var. Pırasa ve bamya ile hiç anlaşamıyoruz, patates sevimli geliyor ama çok yan yana olmak istemiyoruz birbirimizle, maydonozla uzaktan birbirimize el sallamakla yetiniyoruz. Roka ile aramızda büyük bir sevgi var. Rokanın küçük kardeşi tere ile de öyle. Diğerleri ise mahalleden tanıdıklar olarak yer edinyorlar hayatımda.



Bir de pasta ve çörekler var ki onlarla aramızdaki sevgi anlatılacak gibi değil. Pasta ve çörek ülkesinin tüm üyelerine derin bir sevgi besliyor benim obur kalbim. Çikolatalılar, vanilyalılar, kıtır olanlar, ağızda dağılanlar hepsi ama hepsi gönül defterimde yer edinmiş vaziyetteler. Şişman biri olmayı aklımın çok uzak kıyısına atıp onlarla haşır neşir olduktan sonra vicdanın yine gürüldüyor: "Neden yararlı şeyler yemiyorsun?" Cevabım hazır ama ikna edici değil: "İyi ama onlar da yararlı, beni mutlu ediyorlar." Vicdanımın gürlemesi artıyor: "Seni sefil, kendini kandır bakalım. Yakında tombul ve mutlu biri olacaksın." Vicdanıma susmasını ve beni rahat bırakmasını söylüyorum. Ve onu, beni yemek yerken rahatsız etmemesi konusunda kesin bir dille uyarıyorum.


Şimdi ben yediklerimden oluşuyorsam çikolata, kahve, peynir, pasta ve çörekler, meyve ve sebzelerin karışımı mıyım yani? Biraz kahve özelliğinde sohbeti olan, biraz çikolata mutluluğu veren, biraz peynir yararında, biraz meyve ve sebze canlılığında, biraz da pasta ve çörek zararında biri miyim ya da?


"İnsan yedikleridir" demiş filozof. O zaman yamyamlar için tam anlamıyla insan diyebiliriz insan yiyorlar çünkü. Bizim filozof bu konuyu düşündü mü acaba?

09 Nisan 2008

Dik duramayan bir çuvalım ben...


Bir paket sigara almaya çalışıyorum ama aldığım uzun bir nasihat oluyor. Bu garip bir adam. Marketin sahibinden söz ediyorum. Gerçekten garip biri. Ona bir paket sigara istediğinizi ya da naneli sakız olup olmadığını sorduğunuzda size sanki "365096 ile 4789547 toplarsak ne eder?" diye sormuşsunuz gibi bakıyor. Önce yüzünde sanki o sayıları aklında tartarmış gibi bir ifade beliriyor ve sonra, az konuştuğu için olsa gerek, birbirine yapışmış dudaklarını aralayıp şöyle soruyor: "Ne istemiştiniz?"
O akşam üstü niyetim sadece bir paket sigara almaktı. Diğer müşterilerle ilgileniyordu. Onlara da öyle mi davranıyor diye inceleme fırsatına nihayet sahip olduğumu düşünerek beklemeye başladım. Evet, kesinlikle onlara da öyle davranıyordu. Adamın Mars'a market açmış gibi bir hali vardı. Hepimiz onun için uzaylıydık. Tuhaf.
Tam sigara paketlerini işaret edip bir paket isteyecekken gözüme deniz mavisi bir kutu takıldı. Nefis bir paket. Benim gibi sersemleri büyülemek için reklamcıların "karşı konulmaz cezbedicilik" dedikleri cinsten. Her neyse. O mavi paketi sordum. Yeni çıkmış. Aferin dedim içimden hem sigara karşıtı kampanyaları başlatın hem de böyle yeni sigaraları piyasaya sürün.
"Bundan mı istiyorsun?" dedi. "Denesek mi acaba?" dedim. İşaret parmağını gözüme doğru sallayarak "sonra uyarmadı deme. Bu hafif bir sigara değil." "Tamam kalsın o zaman" dedim. Ben dev çantamın içinde bir gayretle cüzdanımı ararken "Hem biliyor musun?" diye söz başladı. Başımı kaldırdım ve gözlerinde çok tuhaf kararlı bir ifade gördüm. "Dinimizce..." diye başladı. Sigara ile nasıl bir ilişki kuracak diye merak ederken "Sigara içmek bir çeşit intihardır. İntihar da dinimizde günahtır." diye sürdürdü konuşmasını. Dik dik bakmaya başladı suratıma. "Hımmm..." dedim yaklaşık 100 kiloluk vücuduna bakarak. "Çok fazla yemek de bir intihar biçimidir. Ben günahkarsam sen de öylesin gel bakalım." demek istedim. Demedim. Vallahi halim yoktu.
*****
Masamın önünde oturuyorlar. Ben ise koltuğuma yığılmışım. Tıpkı bir türlü dik duramayan bir çuvala benziyorum. Tavan arasına atın beni. Yaşamaya pek halim yok bu ara diye diye dolaşıyorum. Ah masamın önündekiler. Onların yaşamaya fazlasıyla halleri var. Biri gidiyor diğeri oturuyor. Ne sorduysa tek kelimeden fazla cevabım yok. Susuyor. Cebinden çıkardığı bir ıslak mendille temizliğe girişiyor. Yüzünü siliyor kulaklarının içini siliyor. Doyamıyor silmeye. Ya o mendili bana verir de masamın altındaki çöpe atmamı rica ederse? Kalkıp çöp kutusunu uzatsam olmaz. En iyisi ucundan tutup atarım diyorum. Sonra da bir güzel yıkarım elimi. Ama şükürler olsun o mendili bana vermiyor. Mendili cebinden çıkardığı bir kağıda sarıp tekrar cebine koyuyor. Şimdi ben bu mendil mevzuuna neden bu kadar gerildim ki. Dik duramayan bir çuval lafına bir de sersem kelimesini eklemem gerekiyor ki bu iyice canımı sıkıyor. Dik duramayan sersem çuval... Ne bu bir masal mı? Kimbilir belki biri torunlarına anlatır beni.
*****
Saçlarını sallaya sallaya geçiyor. Her daim üzeride jilet gibi takımlar. Pantolon ceket ya da etek ceket. Sandalyeye öyle eğreti oturuyor ki "gün boyu böyle yaptığından herhalde" diye geçiyor aklımdan "üzerindekiler hiç kırışmıyor." Al sana her daim dik duran bir çuval. Ben neden böyle yapamıyorum acaba? Koltuğuma kaykılarak oturuyorum, ayaklarımı uzatıyorum. Dedim ya gerçekten dik duramayan bir çuvala benziyorum. Soru: Bu dik duran çuvallar evlerine gittiklerinde yine böyle jilet gibi pijamalar mı giyiyorlardır? Ne korkunç bir yaşam biçimi. Şöyle diyor olmalılar: "Ah dikkatli oturmalıyım cicim. Üzerimdekiler kırışmasın." İyi de bu kadınlar çimlere, taş duvarlara oturmuyorlar mı hiç? Sonuç itibariyle hepimiz çuvalız. Kimi böyle hep dik duran cinsten kimi de öldür Allah dik duramayan türden. Doğru olanı tartışmayacağım. Bu tamamen bir seçim sorunu.
*****
Sürekli bir sahil kasabasından söz edip duruyoruz. Benim gibi o da tası tarağı toplayıp kaçmaktan söz ediyor. Kim sıkılmıyor ki kendi hayatından. Ama hiç teknolojiden, kent yaşamının insanı değiştirdiğinden falan filan söz etmiyoruz. Çiğnene çiğnene başka birşeye dönüşmüş bu sakızları çiğnemeye pek niyetimiz yok. Diyorum ki; "Yahu gel kaçıp gidelim buradan." Gidelim vallahi diyor. Aklımızın içinde bir garip yolculuktur başlıyor. Ah hayaller hayaller hayaller... Tanrı bunları içimizden eksik etmesin. Diyorum ki ona: "Beyaz badanalı bir evin önünde ayakta dikilelim. Bir kaç serçenin telaşlı haline gülelim. Şu masadaki ekmeklerden verelim onlara. Korkma kaçmazlar. Mavi beyaz kareli bir örtü üzerinde gül reçeli olsun mis mis. Biraz beyaz peynir, mis kokulu bir ekmek ve siyah zeytin. Kaç şeker atardın sen çayına? Ayaklarını kıpırdat. Parmaklarını. Ve sanki tüm dünya şu andan ibaret gibi dur öylece. Bir kaç dakika. İçinden martılar havalansın o sakin deniz üzerine. Bir kırmızı gül açsın tam göğsünün ortasında. Parmakların birer papatya gibi baharlansın. Korkma. Tüm kış boyu çok ama çok üşümüştün değil mi? Güneşi özlemiştin ve baharı. İşte tam burada tam gözlerinin önünde afacan bir çocuk gibi başını okşamanı bekliyor. Korkma." diyorum. Duyuyor mu? Kim bilir?
Dik duramayan bir çuval gibi oturuyorum hala. Ve diyorum ki; "Yere boylu boyunca serilirdim herhalde. İyi ki içimi dolduran hayaller var."
RESİM: Ritva Voutila

07 Nisan 2008

Sorular, yanıtlar ve önsözler...

Soru sormayı ve yanıtları dinlemeyi severim. Başkalarının sorduğu soruları ve o sorulara başkalarının verdiği yanıtları dinlemeyi de... Önsözleri okumayı ise hiç sevmem. Onları ya okumayı reddederim (nedense vicdan azabı çekerek) ya da kitabı bitirdikten sonra "hımmm... hımmm..." diye diye okurum (Belki de vicdan azabı çekmeyi sevmediğimden). Kurt Vonnegut'un Ölümden Beter Yazgılar'ını da elime aldığımda önsözü es geçmek ve onu orada unutmak niyetindeydim. Hem belki kitap bittiğinde döner okurdum. (Dedim ya vicdan azabı çekmeyi ve yazarların kelimelerine saygısızlık etmeyi hiç sevmem.) Fakat Vonnegut'un kelimeleri ve mizahının içinden sızan o ince keder beni büyülediğinden olsa gerek önsözün ilk cümlesini okudum. Ve... Bazen ilk cümleler bizi hiç ummadığımız yerlere götürür tıpkı şimdi olduğu gibi...

Pek çok şeyden söz ediyordu. O her zaman pek çok şeyden söz eder. Ve bir çok kapılar açar insana hangisine dalsan bilemediğin. (Tüm iyi yazarlar bunu yapmaz mı zaten?) Kitabın önsözünde, önsözlerle olan sorunuma (bir insanın neden önsözlerle sorunu olur ki?) bir açıklık ve içime de bir rahatlama getiren (nedense?) bir cümle söylüyordu Vonnegut. Şöyle diyordu: "Önsöz, okuyucunun ilk önce görmesi beklenilen bölüm olsa da, çoğunlukla kitabın en son yazılan bölümüdür." İşte önsözleri neden sonra okumayı tercih ettiğimin nedeni. Teşekkürler Vonnegut. Madem en son yazılıyor neden en sona bırakmayayım okumayı? (Vicdan rahatlatmak için sevdiğin birinden destek almak en iyi yoldur.)

Sorular ve yanıtlar... Önsözde sorular vardı. Vonnegut'a Weekly Guardian dergisi tarafından yöneltilmiş sorular. Güzel sorulardı Vonnegut'a sorulan sorular ve elbet yanıtlar da öyleydi. O kısa röportajın bazı soruları, o soruların cevapları ve kendi cevaplarım üzerinde düşündüm. Şöyleydi o sorular ve yanıtları:

Sizce mükemmel mutluluk nedir?
Bir şeyin, bir yerde, bizim burada olmamızı istediğini düşlemek. (Ben ise herkesin mükemmel mutuluk tanımının kendine göre değiştiğini düşünüyordum mesela. Ya da o zamanlardaki ruh haline göre değiştiğini. Mesela; sabah pencereni açtığın zaman içeriye dolan güneş seni deli gibi mutlu edebilirdi. Ama bazı zamanlarda ise, hani o ne istediğini bilmediğin zamanlarda dünyayı ayakların altına serseler mutlu olmazdın. Çok değişken elastik birşeydi bu.)

Ençok sevdiğiniz kelime nedir?
Amen. (Acaba kaç kişi düşünmüştür en sevdiği kelime üzerine. Mesela kaç kişiye sorsak "hımmm..." diye başlayan bir düşünme süreci geçirmeden pat diye cevap verir? Ya da en sevilen sözcükler sıralamasından 1 numara olan hangi sözcüktür acaba; aşk mı, umut mu, mutluluk mu? Belki de paradır? Hoş bunu kimse itiraf etmez herhalde.)

En çok hangi kelimeleri kullanırsınız?
Özür dilerim. ( İşte bu soruya cevabımı biliyorum. En çok kullandığım kelime; neden. Evet en çok bunu kullanıyorum. Nereden mi biliyorum; çünkü sürekli "neden herşeyin "nedenini" soruyorsun diye" tepkiler alıyorum. Ne tuhaf, onlar bana bu tepkiyi verirken "neden" diye başlayan bir cümle kuruyorlar.)

Sizce gereğinden fazla önemsenen değer nedir?
Dişler. (Hımmm... İşte bu sorunun yanıtını bilmiyorum. Bence pek çok şey gereğinden fazla önemseniyor. Ve pek çok şey gerektiği kadar önemsenmiyor. Bu işin bir dengesi yok mu acaba?)

Dedim ya başkalarının sorduğu soruları ve o sorulara başkalarının verdiği yanıtları dinlemeyi ya da okumayı severim. Ve soruları yanıtlamayı da...